Connect with us

EKONOMİ

Prof. Dr. Boratav : Sermaye hareketlerinin denetimi ‘IMF doktrini’

Türkiye solu açısından, ekonominin dış bağımlılığın hafifletilmesini de hedefleyen bir büyük onarım önceliklidir. Sermaye hareketlerinin denetimi de bu onarımın temel bir parçası olmalıdır.

Published

on

30 Mart 2022’de yayımlanan bir IMF belgesi1, “sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve yönetimi” üzerindeki IMF doktrininin revizyondan geçtiğini açıklıyordu. 

IMF’deki gelişmeleri, bu kritik konudaki görüşlerini de izlemeliyiz. Yakında yollarımızın kesişmesi beklenir. 

Bretton Woods düzenlemesi: Sermaye hareketleri denetleniyor

1944 Bretton Woods Konferansı ile kurulan IMF’nin ana sözleşmesi hâlâ geçerlidir. Bu sözleşmede yer alan Madde VI’ya göre, “üye ülkeler, uluslararası sermaye hareketleri üzerinde gerekli gördükleri kontrolleri uygulamakta serbest bırakılmıştır.” 

Bretton Woods düzenlemesinde serbest ticaret öncelikli ilkeydi. Altına bağlanmış olan ABD dolarına karşı sabit döviz kurları uygulanıyordu. Ulusal paranın dış değerini düşüren bir kur ayarlaması (“devalüasyon”) ancak bir ödemeler dengesi krizi nedeniyle IMF’nin onayıyla gerçekleşebiliyordu. 

Döviz kurunda haksız rekabete yol açacak değişikliklere yol açmamak şartıyla, ülkeler sermaye akımlarını denetleyebilirdi. 

Madde VI bugün de yürürlüktedir. Ana sözleşme Bretton Woods Konferansı’nda Britanya ve ABD temsilcileri olan Keynes ve White gibi “müdahaleci” düşünürlerin perspektifini korumuştu. Üye ülkeler, yıllar boyunca sermaye giriş-çıkışlarını tamamen denetleyebildiler.

1970 sonrasında Hayek ve Friedman’ın temsil ettiği “piyasacı” akım, IMF’nin doktrinini etkiledi; adım adım politika uygulamalarına da yansıdı. 

Serbest sermaye hareketleri içeren-içermeyen neoliberal uygulamalar

1971’de Richard Nixon ABD dolarının altın karşılığına son verdi. Dalgalı döviz kurları rejimine geçildi. 

Sonrasında sermaye hareketlerinin çevre ekonomilerinde serbestleşmesi, IMF ve Dünya Bankası’nda tasarlanmaya başladı. Askerî rejimler tarafından Latin Amerika’da “deneysel” olarak uygulandı. Bu coğrafyadaki “kayıp 1980’li yıllar” bu uygulamaların sonucudur. 

Diğer Güney bölgelerinde serbest sermaye hareketleri, neoliberal dönüşümün son aşaması olacaktır.    

Aşamalı geçişe Türkiye tipik örnektir. 24 Ocak-12 Eylül 1980 döneminde neoliberal uygulamalar, bölüşüm ilişkilerinde, finansal sistemde, dış ticarette devlet müdahalelerinin tasfiyesiyle sınırlı kaldı. Sermaye hareketleri denetimi on yıl daha sürecektir. 

1990’lı yıllarda IMF: Sermaye hareketlerinde sınırsız serbestleşme 

IMF, 1990’lı yıllardan itibaren tüm çevre ekonomilerine hızlı ve sınırsız serbest sermaye hareketleri telkin etmeye başladı. Türkiye bu adımı (Latin Amerika’dan sonra) ilk atan Güney ülkelerinden biri oldu. Ağustos 1989’da sermaye hareketlerini tümüyle serbestleştirdi. IMF’nin 1997 toplantısında Ana Sözleşme Madde VI’nın bu doğrultuda değiştirilmesi önerildi; bu adım o tarihte patlak veren Doğu Asya krizi yüzünden ertelendi.  Kriz, 1997’de Tayland’da patlak verecek, beş yıl boyunca tüm Doğu (Rusya) ve Güney coğrafyasını sarsacaktır. Türkiye’ye 2001’de uğrayacak; 2002’de Arjantin’de son bulacaktır. 

Bu kriz dalgasının ana nedeni çevre ekonomilerinden ani ve sert sermaye çıkışlarıydı. IMF yanlış teşhis koydu; krizden geçen ülkeleri malî disiplin ilkelerini çiğnemekle suçladı. 

Krizle cebelleşen ülkelere verilen IMF kredileri, kamu maliyesinde sert kemer sıkma önlemlerine bağlandı. Bu reçete, hastalığı ağırlaştırdı. Bütçe fazlaları, millî gelir kayıplarını   daha da artırdı. “Şok tedavisi” (Türkiye dahil) pek çok ülkede iktidar değişikliklerine yol açtı. 

IMF, hükümetlerin, UNCTAD gibi uluslararası  kuruluşların ağır eleştirilerine muhatap oldu. Bir Bağımsız Teftiş Kurulu oluşturmak zorunda kaldı. 

2012 ve 2022 revizyonları: Geçici ve sınırlı kontroller uygulanabilir

Sermaye hareketlerine ilişkin liberal doktrinin revizyonu böyle başladı. İlk resmî revizyon 2012 tarihlidir. Sermaye Akımlarına İlişkin IMF’nin Kurumsal Görüşü adını taşmaktadır.

Bu belge, serbest sermaye akımlarının son tahlilde yararlı olduğu tespitinde ısrarlıdır. Ama bu akımlarda sert dalgalanmaların krizlere katkı yapabileceğini de kabul etmektedir. 

Sınırlı ve geçici olmak şartıyla sermaye kontrolleri benimsenebilir.  Dalgalanmalar bittiğinde    serbest rejime dönülmelidir. Makro-ekonomik istikrar ilkelerinin korunması öncelik taşımalıdır.      

Yazının başında sözünü ettiğim Mart 2022 revizyonuna da göz atalım. 

Bu belge neoliberal ilkeyi sahiplenmeyi sürdürüyor: “Sermaye akımları ülkelere büyük boyutlu yararlar getirir.  Bu akımları yönetme önlemleri belli koşullarda yararlı olabilir; ama gerekli makro-ekonomik ayarlamanın yerine geçmemelidir.” Sermaye kontrollerinin geçici” tutulması, belgenin çeşitli yerlerinde ısrarla vurgulanacaktır. 

Mart 2022 belgesi, on yıl öncesine göre sadece üç yenilik getiriyor. 

İlk olarak 2012 belgesi yabancı sermaye girişlerinin denetlenmesini, bu akımların arttığı, ulusal paranın aşırı değerlendiği dönemlerle sınırlı tutuyordu. Örneğin 2002 sonrasının Türkiye’si gibi… 2022 belgesi ise, bu türden denetimlerin finansal risklerin farklı nedenlerle arttığı dönemlerde de uygulanabileceğini belirtiyor.  

İkinci olarak, kara para aklama, terörle mücadele gibi uluslararası ve ulusal güvenlik endişeleriyle de sınırlamalar uygulanabilecektir. Bu esneklik, ABD’nin Rus Merkez Bankası’nın New York FED’deki rezervlerine Ukrayna işgali bahanesiyle el koymasına meşruiyet sağlamaktadır. Emperyalizmin ekonomik savaş yöntemlerine yeşil ışık… 

Üçüncü olarak, vergiden kaçma girişimlerine karşı alınabilecek ulusal önlemlere de izin verilebilmelidir. “Off-shore” vergi cennetleri uluslararası kapitalist sistemle içselleşmiştir. Salt sembolik bir “yenilik”; o kadar… 

İlkesel tutum: 1944 düzenlemesi savunulmalıdır 

IMF, Mart 2022 belgesini hazırlarken yukarıda sözünü ettiğim Bağımsız Teftiş Kurulu’nun önerilerine de başvurdu. Bu Kurul’da yer alan P. Loungani’nin bu önerilere katkı yaptığını öğreniyoruz. 

P.Loungani, A.Korinek ve J.D. Ostry tarafından Brookings tarafından yayımlanan 18 Nisan 2022 tarihli bir makale, Mart 2022 IMF belgesini eleştiriyor. Eleştirilerin Bağımsız Teftiş Kurulu’nun dikkate alınmayan önerilerini de yansıttığı anlaşılıyor. 

Makale, IMF’nin 2022 revizyonunu olumlu ama yetersiz buluyor.      

Ana eleştirileri sıralıyorum:

  • Sermaye hareketleri, ulusal iktisat politikası hedeflerini olumsuz doğrultuda etkilemesi halinde de denetlenmelidir. Örneğin gelir ve servet dağılımını fazlaca bozduğu, konut fiyatlarını aşırı tırmandırdığı durumlarda…  
  • Önerilen kontroller sermaye girişleri ve kriz ortamları ile sınırlı tutulmaktadır; olağan koşullarda sermaye çıkışlarını da kapsaması gerekir. (Bu eksiklik ülkedeki yabancı sermaye kazanımlarını güvenceye alma amacını ve IMF’nin sınıfsal konumunu yansıtıyor.)
  • Denetim önlemleri sermaye ihraç eden gelişmiş ülkeleri de kapsamalıdır.
  • Son tahlilde IMF Ana Sözleşmesi, Madde VI temel ilke olarak uygulanmalı; sermaye hareketlerinin denetiminde ülkeler tam yetkili olmalıdır.

Bu son eleştiri, “Madde VI hâlâ yürürlükte olduğuna göre, niçin uygulanmıyor? Bu tartışmalara ne gerek var?” sorusunu akla getiriyor. 

Neoliberal tasarımın, 1944 sonrası dönemde kısmen IMF tarafından da inşa edilmiş olması nedeniyle… Serbest sermaye hareketleri bu tasarımın önemli bir öğesidir ve neoliberalizm IMF’de içselleşmiştir.  

Bu “içselleşme” yüzünden IMF’ye kredi anlaşması için başvuran ülkeler, neoliberal politika seçeneklerini kabul etmek zorundadır. Bu seçeneklerin Ana Sözleşme’yi ihlal ettiğini tespit edecek ve iptallerini sağlayacak bir uluslararası merci yoktur. 

IMF’nin üye ülkelerle ilişkilerinin sıradan bir uygulaması olan Ana Sözleşme Madde IV görüşmelerinde de bugünkü IMF doktrini ağır basar. Kredi programlarıyla ilişkisi olmayan bu görüşmeler sonunda yayımlanan raporlar finans çevrelerince yakından izlenir. Çevre ekonomilerine dönük sermaye akımlarını etkileyebilir.  

Türkiye solu açısından, ekonominin dış bağımlılığın hafifletilmesini de hedefleyen bir büyük onarım önceliklidir. Sermaye hareketlerinin denetimi de bu onarımın temel bir parçası olmalıdır. 

Bu yazıda vurgulanan sorunlar ise, önümüzdeki yıl iktidarı hedefleyen ana muhalefet açısından önem taşıyor. IMF ile yolu kesişeceği için… 

  • 1.IMF Policy Paper: Review of the Institutional View on the Liberalization and Management of Capital Flows

Okumaya devam et

EKONOMİ

KKM’LERİ EKONOMİSTLER NİÇİN KARŞI ÇIKIYOR

Published

on

KUR KORUMALI MEVDUAT ( KKM ) hesaplar için 2022 Temmuz itibarıyla Merkezi Bütçeden 60,6 milyar TL ödendiği ortaya çıktı. Yıl sonuna  kadar USD/TL kurunun durumuna göre maliyetlerin 200-300 milyar TL’ye kadar çıkması hesaplanırken KKM’lere karşı çıkanlar ile destekleyenler arasında tartışma da büyüdü. Ana tartışma konuları neler yakından bakalım.

KKH’ler aceleye getirildi

Ekonomistlerin ana itirazlardan başında bu ürünün çok aceleye geldiği yönünde. Haklılık payı da yok değil. KKM’lerden sonra yirmiden fazla değişiklikler oldu. Onbeşinci değişiklikten sonra ben şahsen takibi bıraktım.  Zira, bir süre sonra “Altın ( XAU ) ve GBP unutmuş bunlar da  dahil” dendi. Belli bir süre sonra en fazla KKM faiz oranı %17 dendi. Bankaların KKM’lere karşılık oranlarının değişmesi; Ticari Hesapların da dahil edilmesi; Vergi avantajları gibi daha sonra yapılan düzenlemeler ürünü biraz da “Kervan yolda düzülür” anlayışı ile çıkarıldığı anlaşılıyor. Zira bu tür ürünlerde başta böyle belirsizlikler olmaması gerekirdi. Değişiklikler o kadar sık olunca ilk hesabı açan bazı müşteriler; örneğin 100 bin USD’lik KKM açtı vade sonunda elin e 92 bin USD verildi ana para eridi. Bu yönde açılmış davalar var ( “yok “demeyin elimde belgeler var ).

KKM Hesaplara TL mevduat niçin dahil edildi? 

KKM’ler 20 Aralık 2021’de başladığında piyasalarda 18’leri geçen USD/TL seviyesini kısa sürede 13’lern altına çekmesi o günlerde ‘doğru ürün’ gibi olduğu düşünülse de kısa sürede USD/TL seviyesinin tekrar yükselerek eski seviyesine yükselmesi çözümün geçici olduğuna yönelik eleştiriler haklı çıkmış oldu. Başta Döviz Mevduatların KKM’lere dahil olduğu bizzat Maliye Bakanı tarafından sık sık dillendirilse de BDDK verilerin açıklanmaya başlaması ile ürünün çıkarılmasından iki hafta sonra asıl kaynağın dövizden değil TL mevduatlardan geldiği ortaya çıktı. Ekonomistler bu duruma karşı çıkarak “Döviz bozulma yerine niçin TL Mevduatın Kur Koruma altına aldığını” anlayamadı ve karşı çıktı. Bu durumda KKM savunucuları “TL Mevduatın Dövize dönüşünü engelledik” bu şekilde söylemi geliştirdi. O günlerde Dolarizasyon %72’lere kadar çıkmıştı. Ağustos başında KKM’lerde 1 trilyon 170 milyar TL birikti. Bunu da USD karşılığı 65 milyar USD KKM’lerde biriktiği anlamına gelir. 20 Aralıkta Döviz Mevduatta  260 milyar USD karşılığı döviz vardı. 5 Ağustos itibarıyla 240 milyar USD karşılığı döviz mevduat var. 7 ayda 20 milyar USD düşüş var. Bu düşüşün tamamı KKM’lerde gittiğini düşünsek bile 65 milyar USD KKM karşılığını 45 milyar USD karşılığı TL Mevduat hesaplardan geldiği anlamına gelir. Ekonomistlerin ana itirazların başında bu geliyor. Temmuz Sonunda Hazinenin ödediği 60,9 milyar TL Kur farkının üçte ikisi TL Mevduat hesaplara ödenmiş oluyor ki bunun ödenmesinin amacına uygun olmadığı TL Mevduatlara Dövize dönme korkusu ile bu bedelin ödendiği Hazine ana kaynağının Halkın Vergileri olduğu için; “Vergiler parası olan zenginlere aktarıldı” itirazları geldi.

Özel banka KKM’lere niçin kaynak aktarıldı?

Kamu yararına özel sektöre kaynak aktarılması genelde “teşvik” olarak bilinir. Örneğin yatırımcı Sanayicilere vergi muafiyeti bu kapsamdadır. Kamu bankaların Yatırım ve İstihdam için düşük faizli kredi verilmesi de bu kapsamdadır. Ama özel yerli ve yabancı bankaların da dahil edildiği KKM’lere Hazinenin kaynak aktarmasına Ekonomistlerden itiraz geldi. İtiraz edenler başta KKM’lerin sadece Kamu Banklarında olması gerektiğini savunuyor. Zira, KKM’ler için ödenen kur farkı mevduat olarak bu bankalara gittiği için dolaylı kaynak aktarımı da yapılmış oldu. Bunun yerine “Kur Korumalı Bono veya Tahvil çıkarması daha mantıklı olacaktı, bu şekilde ana kaynağın kamuda kalacağı savunuluyor. Hazinenin özel yerli ve yabancı sermeyeli bankalara kaynak aktarılması ciddi eleştiri konusu oldu. 2022 yılı ilk yarısında 24 milyar TL Net kar açıklayan bankacılık sektörü 2022 yılın ilk yarısında karlılığını beş kat artırarak 169 milyar TL net karlılık açıklamasında KKM’lerin katkısı büyük oldu. Zira, Vadeli mevduatların üçte biri KKM’lerden oluşuyor.

KKM Hesaplarda en fazla %17 mevduat niçin seçildi?

KKM hesapların niçin en fazla %17’de sabitlenmesi diğer bir itiraz konusu oldu. Zira %17’lerde sabitlenmeden önce özel bankalarda mevduat %20-21’lerdeydi. %17’ye çekilmesi ile bankalara ciddi bir düşük maliyetli kaynak da sağlanmış olduğu gibi Hazineden ve  Merkez Bankasından daha fazla kaynak çıkmış ek maliyet oluşturulmuş oldu. KKM’lerde TL’den dönenlerin kur farkını Hazine; Dövizden dönenlerin kur farkını Merkez Bankası karşılıyor. Hazinenin ödemeleri ek bütçelerden belli olurken Merkez Bankasının KKM’ler için ne kadar ödeme yapıldığı açıklanmadığı için hala belli değil. KKM’lerin yaklaşık üçte biri Dövizden geldiği düşünüldüğünde Merkez Bankasının 20 milyar TL ödediği tahmin edilebilir. KKM hesaplarda faiz %17’lerde sabitlenmese normal mevduatın %27’lere kadar çıktığı bu günlerde aradaki %10 bankalar tarafından karşılanacaktı ki bu aylık 1 trilyon 170 milyar lira KKM’ler için 9,5 milyar TL daha faiz maliyeti olacak anlamına gelir. Dolaylı olarak Hazine ve Merkez Bankasından her ay 9,5 milyar TL faiz için fazladan kaynak aktarıldığı anlamına gelir. Ekonomistlerin ana itirazlardan biri de bu konu. Ekonomistler haklı olarak, “özel yerli ve yabancı bankalara niçin kaynak aktarılıyor, bunların ürünlerine niçin para aktarılıyor bunu yerine KKM sadece Kamu Bankalarında çıkarılsaydı” haklı itirazı yapıyor.

İleriye yönelik maliyet hesaplamak çok zor

KKM’lerin Hazine ve Merkez Banaksına ileriye yönelik ne kadar maliyeti olacağını bugünden söylemek çok zor. Zira, USD/TL değerinin ne olacağı ile ilgili bir konu bu. Bazı ekonomistlerin iddia ettiği gibi USD/TL kuru 25-30 TL’leri görmesi halinde ciddi maliyetler çıkıyor. KKM’lerin Bütçeye ne kadar yük getireceği yanında “KKM’ler ekonomik dengeleri sağladı, onun maliyeti” diye savunulsa da Bütçeye gelecek yük konusunda Maliye Bakanı bile net cevap verememekte. Bu belirsizlik Bütçe Açığını daha da artmasını ve ucunun nerelere gideceğinin bilinememesi ciddi kaydı yaratıyor.

Kısaca, KKM maliyetinin ciddi hesaplanmadığı, ileriye yönelik maliyet hesabının da ne olacağı yönünde itirazların boşa olmadığı ortada. Bütçe harcamaları ve para transferlerinde Kamu Yararı olması esastır. Vergi Hukuk uzmanlarının itirazı da buradan kaynaklı. KKM’lerin Vergi Usul Kanununa aykırı olduğu iddialar arasında. KKM’ler aracılığı ile zengine para aktarılmasının Kamu yararının anlatılması ise KKM hesapları anlatmak kadar zor bir konu.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist    www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

KKM bütçeye maliyeti 60 milyar TL’yi geçti

Published

on

Merkezi yönetim bütçesi Temmuz ayı sonuçlarına göre Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından Dövizden dönen hesaplara ödenen tutar hariç kur korumalı mevduatta kur farkı olarak bütçeden tasarruf sahiplerine ödenen tutar 23,4 milyar TL oldu.

Böylelikle 5 ayda toplam maliyet 60,6 milyar TL olarak kaydedildi.

5 Ağustos haftası itibariyle kur korumalı mevduat 1,17 trilyon TL’ye yükseldi.

Aynı dönemde bankalardaki TL cinsi mevduat yüzde 1,58 artışla 3 trilyon 268 milyar 855 milyon 200 bin lira, yabancı para cinsinden mevduat ise yüzde 1,98 yükselişle 4 trilyon 241 milyar 920 milyon 450 bin lira oldu.

Bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı, geçen hafta 249 milyar 395 milyon dolar düzeyinde gerçekleşirken, bu tutarın 216 milyar 859 milyon doları yurt içinde yerleşik kişilerin hesaplarında toplandı. Yurt içi yerleşiklerin toplam yabancı para mevduatındaki değişime bakıldığında, parite etkisinden arındırılmış verilerle 5 Ağustos itibarıyla 3 milyar 767 milyon dolarlık artış görüldü.

Bloomberg

Okumaya devam et

EKONOMİ

MAHFİ EĞİLMEZ : Ütopyadan Distopyaya

Published

on

Ütopya, içinde bulunduğumuz dönemde, gerçekleşmesi imkânsız ideal toplum tasarımını anlatmak için kullanılan bir sözcüktür. Yunanca, olmayan yer anlamındaki ou, mükemmel anlamındaki eu ve ülke anlamındaki topos sözcüklerinin bir araya getirilmesiyle türetilmiş bir sözcüktür. Rönesans dönemi İngiliz filozof, hukukçu ve devlet adamı Thomas More’un (1478 – 1535) Ütopya adını verdiği eserinden sonra yaygın biçimde bilinir ve kullanılır olmuştur. Bilinen en ünlü ütopyalar: Platon’un Devlet’i, Farabi’nin El Medinetül Fazıla’sı, Thomas More’un Ütopyası, Tommaso Campanella’nın Güneş Ülkesi, Francis Bacon’ın Atlantis’idir.

Olumsuz ütopyalara distopya adı veriliyor. Distopik bir toplum olarak anlatılan toplumlarda otoriter – totaliter baskıcı bir sistem egemendir. Yunanca kötü, hastalıklı anlamına gelen dysidis ile olmayan yer anlamındaki ou sözcüğünün birleşmesiyle türetilmiş bir sözcüktür. Distopya sözcüğünü ilk kez İngiliz iktisatçı, filozof ve siyasetçi John Stuart Mill, kötü bir yer anlamında kullanmıştır. Distopik öykülerde genellikle gelecekte ortaya çıkacağı tahmin edilen olumsuzlukları içeren toplumsal yapılar anlatılır. Distopik öykülerin en bilinenleri: George Orwell’in 1984’ü, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i, Suzanne Collins’in Açlık Oyunları serisi ve James Dashner’in Labirent’idir.

Her ne kadar gerek ütopya gerekse distopya, olmayan yerlerde geçen öyküler gibi görünse de zaman zaman o öykülerde geçen yerler ve olaylar gerçek yaşamda karşımıza çıkabiliyor. Mesela Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet bir ütopyayı gerçeğe dönüştürme çabasıydı. Kadın haklarından laikliğe, eğitimden sanayileşmeye, hukukun üstünlüğünden sanatın ve kültürün yüceltilmesine kadar aydınlanmanın ve çağdaşlığın gereklerini yerine getirerek gelişmiş ülke olma yolunda yürümeye başladı. Bu yürüyüş 1940’lara kadar belirli bir tempoyla devam etti. Türkiye, dünyada itibar gören, örnek alınan bir ülke olmuştu. Ütopya gerçekleşecek gibi görünüyordu. Ne yazık ki Atatürk’ün ölümünden sonra ütopyayı gerçeğe dönüştürme idealinden uzaklaşma başladı ve bu uzaklaşma hızlanarak devam etti.

AKP iktidara geldiğinde dünyada toplam GSYH 35 trilyon dolar, kişi başına gelir 5.630 dolardı. Aynı yıl Türkiye 240 milyar dolarlık GSYH’ye ve 3,617 dolar kişi başı gelire sahipti.  Türkiye’nin GSYH’si dünya GSYH’sinin yüzde 0,7’sine eşitti, kişi başına geliri de dünyadaki ortalama kişi başına gelirin yüzde 64’üne eşitti. AKP iktidara geldiğinde, Türkiye, IMF ile birlikte ‘güçlü ekonomiye geçiş programı’ uyguluyor ve IMF’den hem para hem de program desteği alıyordu. 2008 yılında küresel kriz başladığında dünya GSYH’si aşağı yukarı ikiye katlanarak 64 trilyon dolara, Türkiye’nin GSYH’si de 771 milyar dolara yükselmişti. Aynı yıl dünyada ortalama kişi başına gelir 9.567 dolar, Türkiye’de kişi başına gelir 10.778 dolardı. Buna göre Türkiye’nin GSYH’si dünya GSYH’sinin yüzde 1,20’sine, Türkiye’nin kişi başına geliri de dünya kişi başına gelirinin yüzde 126’sına denk geliyordu. Uygulanan IMF programı, Avrupa Birliği (AB) ile tam üyelik müzakerelerinin yarattığı yabancı sermaye girişinin de desteğiyle Türkiye açısından ciddi bir sıçrama ortaya çıkarmış ve Türkiye orta gelir tuzağından çıkış işaretleri vermeye başlamıştı.

AKP’nin bu ilk dönemi, dünyada likidite bolluğunun, büyüme artışının ortasına denk gelmiş ve IMF programıyla da desteklenince önemli bir başarıya yol açmıştı. Bu dönemde 60 milyar doların üzerinde özelleştirme geliri elde edilmiş AB müzakerelerinin yarattığı ivmeyle ciddi tutarda yabancı sermaye girişi sağlanmıştı.

2008 yılının Mayıs ayında IMF programının süresi tamamlandı ve AKP iktidarı IMF ile devem edilmeyeceğini, aynı programı kendi başlarına yürüteceğini açıkladı. Bu sıralarda Türkiye ile AB arasında sıkıntılar, farklılıklar baş göstermeye, Türkiye’ye gelen yabancı sermaye miktarlarında düşüşler ortaya çıkmaya başladı. Aynı yılın ikinci yarısında ABD’de başlayan küresel krizle birlikte önce ABD Merkez Bankası (Fed) ardından İngiltere ve Avrupa Merkez Bankaları, en sonra da Japonya Merkez Bankası parasal genişlemeye gittiler. Böylece dünyada son derecede büyük bir likidite bolluğu oluştu. Bu yeni gelişme, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan ekonomilere dış kaynak girişini artırdı. Bu büyük dalganın etkisiyle 2014 yılına gelindiğinde dünya GSYH’si 79,3 trilyon dolara, dünya ortalama kişi başına geliri 11.013 dolara yükselmişti. Aynı yıl Türkiye’nin GSYH’si de 957,5 milyar dolara kişi başına ortalama geliri de 12.079 dolara yükselmişti. Buna göre Türkiye GSYH’sinin dünya GSYH’si içindeki payı yüzde 1,21, kişi başına geliri de dünya ortalamasının yüzde 110’una denk geliyordu. Türkiye, hala iyi durumdaydı ve doğru politikaları izlerse orta gelir tuzağından kurtulabilecek gibi görünüyordu.

Bu tarihte Fed, parasal genişlemeyi yavaşlatmaya başladı. Diğer büyük merkez bankaları da onu izleyeceklerini açıkladılar. Henüz ortada faiz artışları olmadığı halde bu açıklamalar gelişmekte olan ülkelerden kaynak çıkışlarını başlattı. Bu ülkelere giden başta portföy yatırımları olmak üzere yatırımlar çıkmaya ve ülkelerine geri dönmeye başladılar.

Türkiye, böyle bir ortamda dış yatırımları çekebilmek için AB ile ilişkilerini düzeltmeye ve yapısal reformlara girişmeye yönelmesi gerekirken ters yönde ilerlemeye (yani gerilemeye) başladı. Ters yönde başlayan bu gidişin zirvesi 2018 yılından itibaren başkanlık sistemine geçiş oldu. Bu tarih, ilginç bir biçimde, AKP açısından düşüşün başlama aşamasıdır. 2018 yılında dünya GSYH’si 86,1 trilyon dolara ve ortalama kişi başına dünya geliri 11.329 dolara yükselirken, Türkiye’nin GSYH’si 779,7 milyar dolara, ortalama kişi başına geliri de 9.508 dolara gerilemişti. Buna göre Türkiye GSYH’sinin dünya GSYH’sindeki payı yüzde 0,96’ya düşerken kişi başına gelir de dünya ortalamasının yüzde 84’üne gerilemişti. Türkiye’nin geriye gidişi izleyen dönemde hızlanarak devam etti. 2022 yılı için dünya GSYH’si 103,9 trilyon dolar, dünya kişi başına geliri 12.988 dolar, Türkiye GSYH’si 750 milyar dolar, kişi başına geliri de 9.000 dolar olarak tahmin ediliyor. Buna göre Türkiye GSYH’sinin dünya GSYH’sindeki payı yüzde 0,72’ye gerilerken Türkiye’de kişi başına gelirin dünya kişi başına gelir ortalamasına oranı da yüzde 70’e düşecek gibi görünüyor.

2022 yılı, bu tahminlerin gerçekleşmesi halinde Türkiye açısından 20 yıl sonra başladığımız yere (dünyadaki payımız yüzde 0,7) geri dönüş yılı olacaktır. Oysa AKP, 2023 hedeflerini açıkladığı 2012 yılında yeni bir ütopyayı tanımlamıştı. Aşağıdaki tablo bu hedefleri ve gerçekleşmeyi gösteriyor:

Tablodan görüleceği gibi 2023 yılı için konulan hedeflerden hiçbiri tutmamış, tam tersine, ihracat dışında bütün hedeflerde başlangıç noktasından daha da geriye gidilmiş.

Burada ekonomik göstergeleri ele alarak yaptığımız şey görünür durumun değerlendirmesidir. Türkiye bu 20 yılın sonunda bütün kamu kurumlarını satmış, dış borç toplamını 450 milyar dolara yükseltmiş, rezervlerini eksiye düşürmüş, dünyanın en riskli ekonomilerinden birisi konumuna gelmiş, AB ile üyelik umutlarını neredeyse tümüyle yitirmiş durumdadır. Türkiye, bu dönemde hukuktan demokrasiye, özgürlüklerden eğitime, seçimlerin güvenilirliğinden dış politikaya kadar sosyal ve siyasal alanlardaki bütün uluslararası endekslerde 2012’ye göre geriye gitmiş, üstelik milyonlarca göçmenin yerleşmesi sonucu sosyal sorunları daha da artmıştır.

Özetle söylemek gerekirse AKP, iktidara geldikten sonra IMF programının, AB ile tam üyelik müzakerelerinin ve olumlu dış konjonktürün de desteğiyle ekonomiyi yukarı çıkarmış ve bu olumlu görünüme dayanarak 2012 yılında cumhuriyetin 100. Kuruluş yıldönümü olan 2023 yılını hedef alan bir ütopya geliştirmişti. Ne var ki bugün geldiğimiz aşamada söz konusu ütopya tam anlamıyla bir distopyaya dönüşmüş bulunuyor.

Okumaya devam et

KATEGORİLER

Popüler

www paravitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 - Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.