Connect with us

EKONOMİ

Dönemin trendleri (1): Uzatılmış bölgesel hegemonya savaşları

Published

on

Bugünkü durum, iki dünya savaşındaki durumdan çok daha karmaşıktır ve ezberciliğe asla gelmez.

Birinci Dünya Savaşı (1914), o zaman konan adıyla bir emperyalist dünya paylaşım savaşı’ydı. İki emperyalist blok dünyanın yeniden paylaşımı için birbirine girmişti. Bu savaşta, doğal olarak, devrimciler, anarşistler, sosyalistlerin radikal kesimi (daha sonra komünist adını aldılar) bu savaşta herhangi bir emperyalist blokun yanında yer almayı reddetti. Yenilgiciliği ve emekçilerin, silahları, yurtseverlik adına paylaşım savaşına katılan kendi burjuvazilerine çevirmesini savundular. Tarihte örnek alınacak doğru bir devrimci bir tutumdu bu. 

25 yıl sonra çıkan İkinci Dünya Savaşı (1939) Birincisinden epeyce farklıydı. Bu, emperyalist bir paylaşım savaşı değil, Nazi Almanyası’nın başını çektiği Mihver devletlerinin (Almanya, İtalya, Japonya vb.) dünyayı ele geçirmek için çıkarttığı bir saldırı savaşıydı. Savaşı dayatan, yeniden paylaşım isteyen Mihver Devletleriydi. Bu durumda, başlangıçta Almanya ile geçici bir ittifaka girişse de Sovyetler Birliği’nin, diğer Avrupa ülkelerinin ve ABD’nin Mihver Devletlerine karşı verdiği savaş, bir emperyalist paylaşım savaşı değil, savunma savaşıydı. Dolayısıyla, bu ülkelerdeki devrimci güçler, I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgicilikten ve silahı kendi burjuvazisine çevirmekten farklı olarak anti-faşist bir savunma savaşına omuz verdiler. Bu, onları kendi burjuvazileriyle ya da Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi kendi diktatörleriyle aynı safa düşürdü ama böyle bir yan yana geliş o sırada kaçınılmazdı. I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, silahın kendi burjuvazilerine ve diktatörlerine çevrilmesini savunanlar da oldu ama bu çağrı o günün koşullarında mantıki olmadığı için tutmadı. 

Bugün ise, I. Dünya Savaşı’nın emperyalist paylaşım; II. Dünya Savaşı’nın anti-faşist savunma savaşlarından farklı bir durum var. Emperyalist ya da hegemonyacı veya bölgesel hegemonyacı devletler, önceki iki savaşta olduğu gibi toplu bir dünya savaşına girmeyi göze alamıyorlar. Bunun en önemli nedenlerinden biri, ağır nükleer silahların karşılıklı yarattığı “dehşet dengesi”dir. Artık böyle topyekûn bir savaşın siperlerde sürmeyeceğini ve dünyayla birlikte savaşın taraflarını da yok edeceğini aklı olan herkes bilmektedir. İşte dönemimizin temel trendi olan bölgesel hegemonya savaşlarının belirleyici hale gelmesinin en önemli nedeni budur. Bugün de, devrimci tutumun I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yenilgicilik ve savaşa karşı iç savaş olduğunu ya da II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi (örneğin ABD emperyalizmine karşı) bir savunma savaşı olduğunu ileri süren görüşler var ama bence bu görüşler, içinde bulunduğumuz  koşulların doğru bir tahliline dayanmıyor ve insanlığın onulmaz bir hatalı eğilimi olan, “geçmişi tekrarlama” eğiliminden kaynaklanıyor. 

Peki, nedir bugünkü durum? Ya da daha doğrusu, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan ve bugün de sürmekte olan yeni durum. Kısaca şöyle söyleyebiliriz: En büyük emperyalist devletler de dahil (diyelim ABD) bütün devletler, topyekûn bir dünya savaşına girmek yerine, uzatılmış bölgesel hegemonya savaşlarına girmeyi tercih etmektedirler. Böylece, hem kendi yıkımlarına da yol açacak topyekûn bir savaştan kaçınmakta, hem savaş ekonomisine dayalı varlıklarını sürdürebilmekte, hem de hegemonya alanlarını adım adım geliştirmenin yollarını aramaktadırlar. Fakat bölgesel hegemonya savaşlarını ön plana çıkartan, her şeyden önce, eski emperyalist hegemonyanın sarsılması, böylece bu hegemonyanın altında yıllarca yaşamış güçlerin ve devletlerin artık başlarına buyruk hareket etme olanağına kavuşmuş olmalarıdır. 

İkinci Dünya Savaşı sonrasına baktığımızda, Uzak Asya’da, ABD’nin, Hindiçini ülkelerine ve halklarına karşı bir hegemonya savaşı verdiğini görüyoruz. Bundan sonraki en büyük bölgesel hegemonya savaşı, yine ABD’nin öncülüğünde NATO ülkelerinin Irak’ta ve genel olarak Ortadoğu’da verdikleri hegemonya savaşıdır. 

Daha yakın tarihlere gelecek olursak, bugün de devam etmekte olan, Suriye üzerinde cereyan etmekte olan, Rusya ile ABD’yi, bu arada bölgesel hegemonyacı Türkiye ile Kürtleri ve diğer bölge halklarını karşı karşıya getiren bölgesel savaşı görüyoruz. Daha kuzeyde, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimiyle başlayan, Baltık ve Kuzey Avrupa ülkelerini de içine alan bölgesel hegemonya savaşı söz konusu. Bunlara ek olarak, Azerbeycan-Ermenistan savaşı; yakın zamanda bir savaşa dönüşme potansiyeli taşıyan Türkiye ile Yunanistan arasındaki Ege ve Akdeniz üzerinde cereyan eden hegemonya çekişmesini gözden kaçırmamak gerekir. 

Durumun I. ve II. Dünya savaşlarından çok daha karmaşık olduğunu, bu bölgesel savaşlarda (en tipiği Suriye’de sürmekte olan hegemonya savaşıdır) tutum belirlemenin bir hayli karmaşık süreçleri çözmeyi, her somut durumu tahlil edip ona göre tavır almayı gerektiğini görüyoruz. 

Bu tür karmaşık durumlarda geçmişin deneylerini tekrarlamak hiç de ufuk açıcı değil. Örneğin, Ukrayna halkına, I. Dünya Savaşı’ndaki gibi “silahı kendi burjuvazine” çevir derseniz, en büyük bölgesel hegemonyacı Rusya’nın yedek gücü olursunuz; ya da Azerbaycan halkına, II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, “yurt savunması”ndan söz ederseniz, bölgesel hegemonyacı bir gücün yanına düşersiniz; veya Yunanistan bölgesel hegemonyacılığına karşı Türkiye bölgesel hegemonyacılığını desteklerseniz, I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi kendi burjuvazinizin yedeğinde bir sosyal-şoveniste dönüşürsünüz. Veya Körfez Savaşı’nda, Saddam diktatörlüğüne karşı ABD ve NATO’nun müdahaleciliğinin yanında yer alırsanız bir emperyalist blokun destekçisi durumuna düşersiniz. 

Dolayısıyla bugünkü durum, iki dünya savaşındaki durumdan çok daha karmaşıktır ve ezberciliğe asla gelmez. Perspektif, elbette kim olursa olsun, bütün bölgesel hegemonyacı ve emperyalist müdahaleci güçlerin karşısında yer almak ve bu tür güçlere karşı, I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi halkların kardeşleşmesini savunmaktır. 

Bütün emperyalist ve hegemonyacı girişimlerden ve hükümetlerden uzak durmak ve hegemonya mücadelesinin hedefi olan halklarla dayanışmak!

Dönemin trendleri (2): Bölgesel hegemonya savaşlarının faili otoriter rejimler

Sözünü ettiğim bölgesel hegemonyacı devletlerin iç rejimlerinin bazı benzer özellikleri var. Bu özellikler, bu rejimleri otoriter rejimler olarak adlandırmamıza olanak sağlıyor.

Sovyetler Birliği’nin 1990’da çökmesiyle birlikte dünya, çift kutupluluktan çok kutupluluğa evrildi. Bunun nedeni, ABD’nin de güç kaybettiği koşullarda, çift kutupluluğun geriliminden ve zorunluluklarından kurtulan, kendilerinin yeterince güçlü olduğunu düşünen kimi devletlerin çevrelerine doğru daha rahat yayılma olanağı bulmaları, yani bölgesel hegemonyacılığa girişmeleriydi. 

Bu devletler, Sovyetler Birliği mirasını devralan Rusya Federasyonu, yine Sovyetler Birliği’nden bağımsızlaşan ama Rusya’yla geleneksel ilişkisini bir yana atmayan Azerbaycan, Batı blokunda yer aldığı halde bu bloktan uzaklaşma eğilimine giren Türkiye, iki kutuplu dünya zamanında bile bağımsız hareket etmeye başlayan İran ve Filistin topraklarının işgali üzerine kurulmuş, Batı destekli İsrail’dir. Bir de Çin var ama, bu devasa ülkeyi bölgesel hegemonyacı olmaktan çok, ABD ve Batı ile küresel ölçekte rekabet eden büyük bir emperyal ya da hegemonik güç olarak değerlendirmek daha doğru olur. 

Sözünü ettiğim bölgesel hegemonyacı devletlerin iç rejimlerinin bazı benzer özellikleri var. Bu özellikler, bu rejimleri otoriter rejimler olarak adlandırmamıza olanak sağlıyor. 

Totaliter tek parti rejimi özellikleri gösteren Çin ve Kuzey Kore’nin yanı sıra, bu rejimler, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü vb. gibi demokratik teamülleri büyük ölçüde askıya almış ya da kısıtlamış, parlamentolu ve seçimli tek parti rejimleridir. Evet, arada bir seçimler yapılmaktadır, bir parlamentoları vardır ama rejim öyle ayarlanmıştır ki, seçim ve parlamento sadece hâlihazır otoriter rejime meşruiyet sağlamanın bir aracıdır. Yönetici tek parti, seçimleri, olağanüstü bir durum olmadıkça her zaman kazanır, parlamentoya hâkim olur, o zaman da parlamentodan istediği yasayı geçirir, istediği kısıtlamayı yapar. 

Her rejimin meşruiyet dayanakları vardır. Örneğin Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Avrupa rejimlerinin meşruiyet dayanağı, bu tek parti diktatörlüklerinin uzun vadeli bir “sosyalizm inşası”nın öncüsü oldukları iddiasıydı. Keza, Ortadoğu’daki tek partili ya da diktatörlü BAAS rejimlerinin meşruiyet gerekçesi, BAAS partisi iktidarının ya da liderin ülkenin bağımsızlığını sağlaması, devleti güçlendirmesi ve modernleştirmesiydi. 1923’ten 1950’ye kadar süren CHP tek parti iktidarının gerekçesi de, bu rejimin modernleşmeyi sağlamasıydı. 

Bugün bölgesel hegemonyacı ülkelerdeki otoriter rejimlerin meşruiyet gerekçesi ise, örneğin Rusya Federasyonu’nda, “düşman emperyalist kamp” tarafından kuşatılmaya ve çökertilmeye çalışılan Rusya’nın ayakta tutulması, toparlanması ve Federasyon’un güçlü kılınmasıdır. Bu amaçlar, rejimin sahiplerine göre, ancak otoriter bir liderle (Putin) ve otoriter bir rejimle sağlanabilir. Keza, birbirlerini “kardeş”, hatta “iki devlet, tek ulus” ilan eden Azerbaycan’la Türkiye’nin bir hayli benzeyen otoriter rejimlerinin (gerçi Azerbaycan tek parti diktatörlüğüne daha yakın gözüküyor) gerekçesi de, devletin bölgesel hâkimiyet mücadelesinde güçlü kılınmasıdır. İran da pek farklı değildir. Mollalar diktatörlüğü, sonuç olarak otoriter bir diktatörlüktür.

Hegemonyacı rejimlerin ortak özelliği, içte baskıcı (aynı zamanda ulusal baskıcı), dışta yayılmacı ve saldırgan olmalarıdır. 1950’lerde dünya jandarmalığına soyunan ABD’nin ülke içinde Rosenbergleri “Sovyet casusluğu” suçlamasıyla idam etmesi ve entelektüellere karşı McCarthyci “haçlı seferi”ne girişmesi tesadüf değildir. Azerbaycan, örneğin dişine göre bulduğu Ermenistan’a savaş açıp topraklarını genişletirken Sovyetler Birliği’nden tevarüs ettiği rejime ve liderinin (Sovyetler Birliği zamanında Azerbeycan’ın diktatörü olan Haydar Aliyev’in oğlu İlham Aliyev) inayetine dayanmaktadır. Bu otoriter rejimin seçimle vb. değişme şansı neredeyse sıfırdır. Rus Federasyonu da bir hayli otoriter bir rejimdir. Tek lider Putin ülkeyi yıllardır yönetmekte, muhalifler ve muhalif gazeteciler, Sovyetler Birliği’nden devraldığı geleneği sürdüren rejim tarafından cinayet vb. yollarla tasfiye edilmektedir. Bildiğimiz gibi, bu ülkenin bölgesel hegemonyacılığının son hedefi Ukrayna’dır. İşgal ve savaş halen acımasızca sürüyor. 

İran, 1979’daki meşhur “İran Devrimi’nden” bu yana mollaların otoriter rejimi altında. Rejim şii ideolojisine dayanıyor ve bölgesel hegemonyacılığını, komşu Irak’daki ya da Yemen’deki Şii nüfus aracılığıyla yaymaya çalışıyor. Aynı zamanda teokratik bir rejim de olan İran, bütün bölgesel hegemonyacı devletler içinde dinsel ideolojiyi en fazla ön plana çıkaran bir rejim. İçerde despotik bir molla otarşisi hüküm sürüyor. 

Türkiye, 20 yıldır tek parti ve tek lider rejimi altında. Parlamento ve seçim var ama bu, “Başkanlık Sistemi”ne dayanan rejimin otokratik karakterini ortadan kaldırmıyor. Bu otokratik rejim, Sünni hegemonyanın aleti Diyanet İşleri aracılığıyla, İran gibi bir teokratik rejim olma yolunda aynı zamanda. Sınırları içinde ulusal baskıcı olan Türkiye, hegemonyasını, işgal yoluyla Ortadoğu’da Suriye’nin içlerine kadar yaymış durumda. “Güvenlik alanı” yaratmak, bildiğimiz gibi, Hitler zamanından beri (“Hayat Alanı”) bütün hegemonyacıların meşruiyet gerekçesidir. Öte yandan, Ortadoğu (Suriye’nin bir kısmı işgal edilmiştir), Doğu Akdeniz, Kıbrıs (bir kısmı yıllar önce zaten işgal edilmiştir), Kuzey Afrika (Libya vb.), Ege adaları, Türkiye’nin yayılma alanı içinde yer almaktadır. Son zamanlarda Yunanistan’a karşı yürütülen savaş hazırlıklarının (elbette Türkiye’nin saldırısından korkan Yunanistan da bu hazırlıklardan geri kalmamaktadır) anlamı budur. 

Hegemonyacı ve yayılmacı devletler genellikle otoriter rejimlere ihtiyaç duyarlar. İçerde özgürlüklerin bastırılmasıyla dışarda halkların ya da ülkelerin saldırıya uğraması arasında kopmaz bir bağ vardır. Aynı geçmişteki faşizm gibi. Bununla birlikte, II. Dünya Savaşı’nda saldırgan devletlerin ihtiyacı olan totaliter faşizmlerin bugün söz konusu olmadığını belirtmeliyim. Tarihte hiçbir şey aynen tekrarlanmaz. Dolayısıyla bugün, Ergin Yıldızoğlu’nun Yeni Faşizm (Cumhuriyet Kitapları, 2020) kitabında ileri sürdüğü gibi, “tırmanan faşizm” ya da “süreç içindeki faşizm” veya “yeni faşizm”den söz edilemez. Faşizm, II. Dünya Savaşı’yla bir daha dirilmemek üzere tarihe gömülmüştür. Bugünün trendi, faşizmden farklı olarak (benzerlikler vardır elbette), tamamen monolitik olmayan, parlamento ve seçimlerden meşruiyet alan otoriter rejimlerdir. 

Gün ZİLELİ – artıgerçek

Okumaya devam et

EKONOMİ

Rusya’dan ne alıyoruz? Rusya’ya ne satıyoruz?

Published

on

Ülkemizde ve dünyada ekonomi gündemi inanılmaz bir hızda değişiyor. Geçen hafta Rusya’yla ticaretimiz hakkında bir yazı yazıp önümüzdeki hafta devam edelim demiştim. Aradan 1 hafta geçmesine ragmen Rusya’yla ticaret meselesini 6 ay önce tartışmışız gibi geliyor. Bu arada KKM tartışması, IMF’den borç mu aldık konusu, araçlardaki ÖTV’nin indirilmesi, rezervlerimizin artması, CDS’in düşmesi gibi birçok major konu tartışıldı. Dolayısyla bizim Rusya meselesinin modası da geçti. Bundan sonra bir hafta önceden sonraki hafta şunu yazacağım diye bir taahhütte bulunmayacağım. Ama madem devam edeceğiz dedik, Rusya’yla nelerin ticcaretini yapıyoruz bir bakalım.

Hangi ülkeye hangi malı satıyoruz, hangi malı alıyoruz, detay hacimler ne kadar gibi sorulara ha deyince cevap bulamıyorsunuz. Bunun için TÜİK’in sitesinden belli aşamaları geçerek ülkeye göre arama yapıp belli verileri çekip sonra onları konsolide etmeniz gerekiyor. Benim bu yazıda kullandıklarım https://biruni.tuik.gov.tr/ adresinden aldığım verilerdir. Farklı kaynaklardan alınan verilerde küçük sapmalar olabiliyor. Bunun da belli nedenleri var ama yazımızın konusu bu değil.

Rusya’yla 2021 yılı dış ticaret hacmimiz 32.5 milyar dolar. Bunun 27.5 milyar doları ithalat, 5 milyar doları ihracat. 2022 ilk 6 ayda ise dış ticaret hacmimiz 29.2 milyar dolar, 26.7 milyar doları ithalat, 2.5 milyar dolarıysa ihracat. Gördüğünüz gibi Rusya’ya karşı ciddi bir dış tişcaret açığımız var. Bu açık 2022’de 2021’e göre daha büyük olacak. Bunun da temel nedeni enerji fiyatlarının yüksekliği ve bizim Rusya’dan ithal ettiğimiz ürünlerde enerjinin ilk sırada gelmesi.

2021 ve 2022’nin ilk 6 ayındaki toplam 7.5 milyar dolarlık ihracatımız içinde sebze ve meyvenin ilk sıralarda olduğunu görüyoruz. Aşağıdaki tabloda ihrac ettiğimiz ilk 10 ürünü ve 18 aylık ihracat hacimlerini bulabilirsiniz. Aşağıdaki ilk 10 ürün toplam ihracatımızın %42’sini oluşturuyor.

2021 ve 2022 ilk 6 ayındaki toplam 54.2 milyar dolarlık ithalatımızın içinde yukarıda da belirttiğim gibi aslan payı enerjinin. Toplam ithalat içindeki payı %44. Enerji kalemleri detaylı olarak açıklanmıyor. Gizli veri şeklinde sınıflandırılıyor. Aşağıdaki tabloda Rusya’dan ithal ettiğimiz ilk 10 ürünü bulabilirsiniz.

Gördüğünüz gibi enerji konusunu dışarıda bıraksak bile Rusya’dan sadece ithal ettiğimiz tahıl ve yağların toplam tutarı neredeyse bizim toplam ihracatımız kadar. Arada çok büyük bir dengesizlik mevcut. Bu şartlar altında ticaretin yerel para birimleri cinsinden gerçekleştirilmesi hangi yollarla yapılacak insan gerçekten merak ediyor.

Geçen haftaki yazımda bahsettiğim ve uluslararası medyada yer bulan Avrupa’dan Rusya’ya ihracatın Türkiye üzerinden gerçekleştirildiği ve böylece yaptırımların delindiği iddiasını doğrulayacak bir gelişme en azından resmi verilede şimdilik görünmüyor. Önümüzdeki aylar için veriler açıklandıkça izlemeye devam edeceğiz.

Emrah LAFÇI – Dünya

Okumaya devam et

BORSA

BORSA : Sanayi mi yoksa banka hissesi mi?

Borsa İstanbul yılbaşından bu yana yüzde 55 yükselirken bankacılık endeksi yüzde 60 arttı. Ancak son 3 yıla bakıldığında sanayi hisselerinin performansı açık ara daha iyi. Yüzde 50’ye çıkan özsermaye kârlılığı ve görece ucuz kalmaları banka hisselerine ilgiyi son dönemde artırmış durumda.

Published

on

Başlığa bakıp bu yazıyı okumaya başladıysanız hisse senetleriyle ilgileniyorsunuz demektir. Belki daha önce hiç hisse almadınız, almayı düşünüyorsunuz belki de geçmişte defalarca farklı farklı hisseler aldınız. Türkiye’de özellikle son dönemde atılan adımların ardından gelinen durum, hisse senetlerine olan ilgiyi ‘mecburen’ artırdı. Merkezi Kayıt Kuruluşu (MKK) verilerine göre, hisse senedine yatırım yapanlara son 1 yılda 130 bin, son 3 yılda 1.3 milyon kişi eklendi. Bu artışlarda pandemi sürecinde evden çalışmanın artması ve son dönemde hızla yükselen enflasyon karşısında tasarrufları koruma eğiliminin öne çıkması etkili oldu.

İyi şirket kazandırıyor

Türk Lirası’ndan dövize geçişlerin önüne geçebilmek adına atılan ‘Kur Korumalı Mevduat’ adımı döviz yatırımcısı için iyi bir alternatif oldu. Ancak bu ürün tasarruflarını enflasyon oranına karşı korumak isteyenlerin talebine tam olarak cevap vermediği için hisse senedine yerli yatırımcı ilgisi arttı. Borsayla yeni tanışanlar için şunu hatırlatmakta fayda var. Borsada yapacağınız yatırımları uzun vadeli olarak düşünün. Öyleki geçmiş veriler; borsada büyüme hikayesi olan, iyi yönetilen, düzenli temettü ödeyen şirket hisselerinin yatırımcısını üzmediğini ortaya koyuyor.

Banka hisseleri gaza bastı

Gelelim başlıktaki sorunun yanıtına… Bankacılık hisseleri son haftalardaki yukarı yönlü sert fiyat hareketleriyle dikkat çekti. BİST 100 Endeksi yılbaşından bu yana yüzde 55’e yakın yükselirken Bankacılık Endeksi yüzde 60 ile endeksin üzerinde getiri sağladı. Sınai Endeksi ise yüzde 40 ile endeksin gerisinde kaldı. Ancak son 3 yıla baktığımızda sınai sektör hisselerinin performans anlamında bankalara büyük fark attıkları görülüyor. Bu süreçte geride kalan bankacılık hisseleri iyi gelen bilançolarının da etkisiyle aradaki farkı bir miktar kapatmaya çalıştı.

Portföy yapmanın önemi

Peki, bundan sonra ne olacak? Borsada para kazanmak istiyorsunuz genel trendlerin hangi sektörleri öne çıkardığını analiz etmek sizi avantajlı duruma getirebilir. Ancak tek başına yeterli değildir. Sadece tek bir sektör hisselerine yatırım yapmaktansa farklı sektörlerde (trendlere de bağlı kalarak) büyümesini sürdüren, kârlılığı artan, gelecek vadeden şirket hisselerinden oluşan bir portföy sizi hedeflerinize taşımakta daha yardımcı olacaktır. Kısa vadede yüksek kâr beklentisine girmeden uzun vade düşünen bir yatırımcının borsada zarar etmesi pek mümkün gözükmüyor. Bunun için de her fiyat hareketlerinde panik yapmayacak çelik gibi bir sinir sistemine hakim olmanız gerekiyor.

Seçim öncesi yabancılar gelebilir

Kısa vadede içeride enflasyon, dışarıda ABD Merkez Bankası’nın (fed) kararları izlenmeye devam ediyor. Ancak 2023 yılında yapılacak seçimler başka bir hikaye yaratabilir. Son yıllarda piyasaları terk eden yabancı yatırımcıların bir kısmı, seçimlerin ardından ekonomi politikalarında bir değişiklik olabileceği beklentisini satın almak isteyebilir. Dolayısıyla geçmiş yıllardaki gibi bir büyüklükte olmasa bile Türkiye’ye gelebilecek yabancı yatırımcı ilk olarak son yıllarda performans anlamında geride kalmış ve işlem yapabileceği derinliğe sahip hisseleri ilk aşamada tercih edecektir. Bu noktada da büyük bankacılık hisseleri öne çıkabilir.

Dövizi olana ilgi sürebilir

Yine enflasyonist ortamın bir süre daha devam edeceğine yönelik genel bir beklenti var. Bu süreçte özellikle gıda perakendeciliği hisselerine ilgi sürebilir. Yine küresel resesyon tartışmalarının olduğu bir ortamda gelirlerinde azalma riski olsa da kurlarda olası yukarı hareketler nedeniyle ihracat yapan ve döviz fazlası olan şirket hisselerinin portföylerde bulundurulması gerektiği öneriliyor.

BİST 100 Endeksi’nde kritik seviyeler nerede?

BİST 100 Endeksi haftalık bazdaki grafikte 18 Temmuz 2022 haftasında başlayan sert yükseliş trendi üzerindeki seyir sürüyor. Bunun yanında geçtiğimiz haftanın en önemli direnç noktası olan 2 bin 797 puan seviyesinin üzerindeki haftalık kapanış oldukça olumlu. Endeks şimdi daha önce direnç olarak çalışan bu trend çizgisini destek seviyesi haline getirmeye çalışacak. Bunda başarılı olabilirse yukarı hareketlerin inişli çıkışlı bir fiyat seyri de olsa devamı beklenebilir. Endeksin üzerinde bulunduğu agresif yükseliş trendinin destek noktası ise bu hafta için 2 bin 784 puan seviyesine denk geliyor. Yani endeks bu hafta bu destek noktasının altına gelmedikçe kısa vadeli ana trendin yukarı olduğu söylenebilir. Olumsuz senaryoda bu destek noktasının altına girilmesi durumunda 2 bin 350-2 bin 400 puan seviyelerine kadar bir geri çekilme riski oluşabilir.

Dolarda düşüş için 17.07’nin altı şart

Haftalık bazdaki grafikte paritenin 17,07 TL’nin üzerinde kalması yükselişi teknik anlamda açıklayan en büyük etken. Bu sebeple paritede olası bir geri dönüş sinyali için öncelikle 17,07 TL’nin altına inilmesi şart. Böyle bir senaryo daha ilk aşamada 16,25 TL seviyesine denk gelen yükseliş trendinin destek noktasına kadar bir geri çekilme hareketi beklenebilir. Bu noktanın da altına gelinmesi paritede 14,47-14,85 TL bandına kadar bir geri çekilmeyi tetikleyecek öneme sahip. Bu sebeple olası aşağı hareketlerde en kritik nokta şu an için 17,07 TL seviyesi. Bu noktanın üzerinde kalınması durumunda yukarı yönlü riskler artacağından ilk aşamada 18,25 TL seviyesinin test edilme riski artacak.

Ufuk KORCAN

Okumaya devam et

EKONOMİ

Borsa şirketleri son 2 yıldır borçla büyüyor

Published

on

Bu denklem sadece faizli bir enstrümanın getirisini etkilemiyor. Örneğin bir hisse senedine de yatırım yapmak isteseniz burada da karşınıza çıkıyor bir şekilde. En azından bilanço kalemlerine yansımasıyla.

Şu ana kadar bilanço ve gelir tablolarını KAP’a gönderen 195 şirketin toplam bilanço ve gelir tablosu verilerini aynı dönemin geçmiş 5 yılıyla dolar bazında kıyasladığımızda bu etkinin ne kadar net olduğunu da fark etmemek mümkün değil. Dolar bazında son 5 yılın en yüksek esas faaliyet kârlılığına ulaşan borsa şirketleri, toplam kârlılıkta da iki yıl öncesinin 4 katına yakın bir karlılık düzeyinde. Esas faaliyet kar marjı yüzde 4.78’lerden yüzde 10’lara, net kar marjı yüzde 6.53’ten yüzde 17.47’lere, özsermaye karlılığı ise yüzde 3.97’lerden yüzde 16.45’lere yükselmiş durumda.

BORÇLULUK ORANI YÜZDE 100

Öte yandan borç/özsermaye oranı (yani özsermaye yerine borçla büyüme oranı da diyebiliriz) yüzde 76.62’lerden yüzde 100’lere ulaşmış durumda. Bu ne demek oluyor? Yani artık şirketler eskiden her 100 TL’lik özsermayesine karşılık 77 TL’lik dış kaynakla faaliyetlerini finanse ederken artık her 100 TL’lik özsermayesine karşılık 100.25 TL dış kaynakla finanse ediyor.

ENFLASYONLA BAĞIN KOPUŞU

Eğer faiz-enflasyon modelinin şirketler tarafında yaptığı etkiyi görmek istiyorsak işte en güzel örnek. Çünkü 2018/06 dönemi Merkez Bankası’nın politika faizini yüzde 17.75’te belirlediği, buna karşılık resmi TÜFE rakamının ise yıllık yüzde 15.39 olarak açıklandığı bir dönemdi. Yıllar içerisinde TÜFE yüzde 12.62’lere düşerken diğer yandan faiz beklentilerin de üzerinde indirimlerle yüzde 8.25’lere çekildi. İşte tam anlamıyla şirketler cephesinde dengelerin değişmeye başladığı dönem de bu dönem oldu. 2020 yılının ikinci yarısı ile 2021 yılının ilk aylarında sert faiz artışlarının gerçekleştiği bir dönem ve yeniden pozitif reel faize geçildiği bir dönem yaşansa da ardından gelen ardı ardında faiz indirimleriyle astronomik şekilde artan enflasyon arasında bağlantı koptu. Bu da şirketler açısından dış kaynak kullanmayı çok daha cazip hale getiren, elindeki malın ise durdukça değerlendiği bir dönem ortaya çıkardı. Bu nedenle şirketlerin giderek büyümelerini çok ucuz maliyetli dış kaynakla yani borçla finanse ettiği bir dönem yarattı.

BORSA NEDEN HALA UCUZ?

Borsa şirketleri açısından karlılığı yüksek, maliyetleri ise düşük dönem halen devam ediyor. Bu nedenle de ilerleyen dönemlerde de çok yüksek karlılıkların devam edeceği beklentisi analistler cephesinde de dile getiriliyor. Bu da Borsa İstanbul’u her yeni bilanço döneminde daha da ucuzlatacak bir sebep. Yani BIST’te sağlam, karlı, ciro ve varlık büyümesini artıran ve spekülatif tahtalarsa sahip olmayan şirketlerde şu sıralar gördüğümüz hiçbir fiyat pahalı olmayabilir.

Barış ERKAYA

Okumaya devam et

KATEGORİLER

Popüler

www paravitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 - Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.