Connect with us

EKONOMİ

Sanayicinin kara kışı erken başladı: ‘Maliyet artıyor’ isyanı

Dünyada artan enerji fiyatlarını içeride belli oranlarda sübvanse eden BOTAŞ, bu kez doğalgazda yüksek oranlı zam açıkladı. Bazı sektörlere yönelik ilave artış tepki çekti.

Yayınlanma:

|

Küresel enerji fiyatlarındaki artışa karşın bir süredir baskılanmaya çalışılan sanayinin doğal gaz zammı gerçekleşti. Sanayide kullanılan doğal gaza kasım ayı için yüzde 48’lik zam yapıldı, böylece yılbaşından bu yana yapılan toplam zam artışı yüzde 150’ye dayandı. Doğal gazın en yoğun kullanıldığı sektörler olan seramik, kimya, demir ve çelik sektörlerinde sadece enerjiden kaynaklı maliyet artışı yüzde 40 seviyelerinde. Sektör temsilcileri, fiyatlara yansıtmadan maliyet artışının üstesinden gelmenin mümkün olmadığında hemfikir.                

Dünya Gazetesinden Merve Yiğitcan’ın haberine göre; Boru Hatları ile Petrol Taşıma AŞ (BOTAŞ) tarafından açıklanan kasım ayına ilişkin tarife tablosuna göre, konut tüketicileri için gaz dağıtım şirketlerine uygulanan satış fiyatı mevcut tarifede olduğu gibi 1000 metreküp doğal gaz için 1488 lira olarak sabit kaldı.

Kasımda yıllık tüketimi 300 bin metreküpün üzerinde olan serbest tüketicilerin kullandığı 1000 metreküp doğal gazın fiyatı ise ekim ayına göre yaklaşık yüzde 48 artarak 3 bin 500 liraya çıktı.

Söz konusu ayda Organize Sanayi Bölgesi (OSB) veya kullanıcı birliği abonelerinin tükettiği 1000 metreküp doğal gazın fiyatı ise yaklaşık yüzde 48 artarak 3 bin 482 liraya yükseldi. Ayrıca elektrik üretim santrallerinin kullandığı 1000 metreküp doğal gazın fiyatı yaklaşık yüzde 46 artışla 4 bin lira oldu.

Böylece sanayicinin kullandığı doğal gaz ocak ayından bu yana toplamda yüzde 147, doğalgazdan elektrik üreten santrallere olan tarife yüzde 182,9 artış kaydetti. Meskenler ise en az zam gören kesimi oluşturdu. Yılbaşından kasım ayına kadar zam oranı yüzde 17,7.            

İlave zam kafa karıştırdı oran yüzde 78’i buluyor

Öte yandan, 2021 yılı Kasım ayı doğal gaz toptan satış fiyat tarifesi detayında yer alan bir madde ile BOTAŞ’tan doğal gaz satın alan petrokimya, gübre, metal ve ametal sektörlere ilave zam yapılacak. Buna göre, ilgili sektörlerde yer alan sanayiciler ilk dokuz ayda gerçekleşen ortalama aylık tüketim miktarlarının yüzde 60’ına kadar doğal gazı yüzde 48 zamlı, yani 1000 metreküp için 3 bin 500 TL olacak şekilde ödeyecekken; kalan kısmı ise 1000 metreküp için 5 bin 250 TL’ye kadar ulaşabilecek.

Yani, fabrikaların doğalgaz tüketimlerinin ortalama fiyatı, açıklanan 3 bin 500 TL yerine, ortalama 4 bin 200 TL’ye gelecek. Yani enerji yoğun sektörlerde gerçek fiyat artışı, yüzde 78’e kadar ulaşıyor.

Sanayicilerin yoğun tepki gösterdiği tarifede yer alan maddede şu ifadeler yer alıyor: “BOTAŞ’tan doğal gaz satın alan ve petrol/petrokimya/ kimya, gübre, ametal ve metal grubu sektörlerinde faaliyet gösteren Kademe-2 müşterilerinin elektrik üretim amaçlı doğal gaz kullanımları haricindeki 2021 yılı ilk 9 aydaki fiili tüketimlerinin aylık ortalamasının yüzde 60’ına kadarki 2021 yılı Kasım ayı elektrik üretim amaçlı doğal gaz kullanımları haricindeki fiili tüketim miktarları için işbu tarifede yer alan Elektrik Üretimi Amacı Dışındaki Kullanım için geçerli olan Kademe-2 fiyatı, %60’ının üzerindeki 2021 yılı Kasım ayı elektrik üretim amaçlı doğal gaz kullanımları haricindeki fiili tüketim miktarları için ise işbu tarifede yer alan Elektrik Üretimi Amacı Dışındaki Kullanım için geçerli olan Kademe-2 fiyatının %50 fazlası uygulanacaktır.”

Aynı tarife doğalgazını BOTAŞ’tan alan OSB’ler bünyesinde faaliyet gösteren Petrol/Petrokimya/Kimya, Gübre, Ametal ve Metal Grubu sektörlerini de kapsıyor.

‘Üretimi mi durduralım’ tepkisi

İKMİB Başkanı Adil Pelister, sektörlerinin yüksek tarifeye girdiğini belirterek, “Dolayısıyla zam oranları yüzde 46 ya da 48 yerine yüzde 100’e ulşacaktır” dedi.

İlave zamma tepki gösteren Türkiye Seramik Federasyonu Başkanı Erdem Çenesiz, uygulamanın gerekçesini anlamakta zorlandıklarını, ilave zam ile sanayiciye adeta ‘üretimi küçültün’ mesajı verildiğini söyledi. Özellikle ihracata bağlı kapasite kullanımlarının oldukça arttığını söyleyen Çenesiz, doğal gaz maliyetinin sektörde çok yüksek olduğunu, yılbaşından bu yana sadece doğal gaz zamlarıyla maliyetlerin yaklaşık yüzde 40 arttığını, bunun da fiyatlara yansıtılmasının kaçınılmaz olduğunu dile getirdi.

Yorglass CEO’su Semavi Yorgancılar da zammın hesapları alt-üst edecek seviyede olduğunu, yaklaşık yüzde 40 maliyet artışı olacağını söyledi. İlave zammı ise anlamakta zorlandıklarını söyleyen Yorgancılar, bununla “Devlet çok kullanmamızı istemiyor sanırım” diyerek tepkisini ortaya koydu.

Elektrik piyasası ilk tepkisini verdi

BOTAŞ’ın açıkladığı tarifeden sonraki ilk gün (2 Kasım) elektrikte Piyasa Takas Fiyatı (PTF) ortalama 842,5 TL (88,3$) olarak ortaya çıktı. Bu fiyat, 1 Kasım’a göre yüzde 8,3, Ekim ayı ortalamasına göre ise yüzde 26’lık bir artışa denk geldi. Analistlerin yaptığı yorumlara göre, fiyatların kasım ayında ortalama 88- 90 dolar, Aralık ayında ise 90-92 dolar aralığında oluşması tahmin ediliyor.

İthal kömüre dayalı santraller üretimde tekrar devreye giriyor

Dünya genelinde maliyetleri astronomik artan enerji kaynakları arasında kömür de bulunuyor. Dünya piyasalarında Ocak ayında tonu 68 dolar olan kömürün Ekim ayı ortalaması 231 dolar olarak gerçekleşti. Kasım ayına ise tonu 171.5 dolardan girdi. Elektrik üretiminde kullanılan ithal kömürde fiyatların 2020 yılına oranla 3 kattan fazla artış kaydetmesi, Türkiye’deki ithal hammaddeye dayalı termik santralleri derinden etkiledi.

DÜNYA’nın da manşet haberlerinde kamuoyu ile ayrıntılarını paylaştığı haberlerimizde de belirttiğimiz gibi girdi maliyetleri karşısında zarar ettikleri gerekçesiyle santrallerde üretim en alt seviyeye indirildi. Türkiye elektrik ihtiyacının yüzde 7’sini karşılama kapasitesine sahip Zonguldak Çatalağzı’ndaki 2 bin 790 MW üretim kapasitesine sahip Eren Enerji iki aydır yüzde 10 düzeyinde üretim gerçekleştiriyordu.

Piyasa Takas Fiyatı olarak tanımlanan PTF’nin, doğalgazın baskılanması sonucu üretim maliyetlerinin altında oluştuğunu ifade eden ithal kömür santrallerinin üretimlerindeki düşüş, arz kanallarına da yansıdı. 2020 yılında üretimin yüzde 21’ini karşılayan ithal kömüre dayalı santrallerin payı bu yılın Eylül ayında yüzde 16’ya geriledi. Ekim ayında bu oran yüzde 10’lara kadar indi.

Doğalgaza önceki gece gerçekleşen son fiyat artışının tüm dengeleri yeni baştan oluşturduğu söylenebilir. Yeni fiyat tarifelerinin ortaya çıkması, ithal kömüre dayalı üretim yapan santrallerin kapasitelerine de yansıyacak. Santraller kapalı tuttukları ünitelerini tekrar devreye almaya başladıkları ifade ediliyor.

 Üreticinin ‘maliyet artıyor’ isyanı 

● Rifat Hisarcıklıoğlu/TOBB Başkanı: Türkiye’nin daha çok üretim, yatırım ve istihdama ihtiyacı var. Sanayide doğalgaza yapılan yüzde 48 zam üretim maliyetlerini ve enfl asyonu artıracaktır. Üretim ve yatırıma daha fazla destek olup sanayimizin rekabet gücünü korumalıyız. 

● Ayhan Zeytinoğlu/Kocaeli Sanayi Odası Başkanı: Tüm dünyada yaşanan yüksek enerji fiyatlarıyla birlikte, her zaman önemini dile getirdiğimiz devletin denk bütçe hedefl emesi çerçevesinde, bu fiyat artışlarının yapıldığını biliyoruz. Ayrıca mevcut koşullarda devletin doğal gaz başta olmak üzere enerji maliyetlerini sübvanse etmesinin yükünün ise artık giderek daha da ağırlaştığını ve bu durumun sürdürülebilir olmadığını da görüyoruz. Sanayide önemli bir maliyet kalemi olan doğal gaza gelen yeni zamlar, önümüzdeki günlerde ÜFE’den sonra TÜFE’de de fiyat artışlarına neden olacaktır. 

● Celalettin Kesikbaş/Eskişehir Sanayi Odası Başkanı: Doğal gaz ve enerji maliyetlerindeki artış sanayici üyelerimizi zorluyor. Son bir yıldır ve özellikle bugün yapılan enerji fiyatlarındaki büyük artışlar, üretimin maliyet yapısını bozuyor. İhracatımızın artış gösterdiği zamanda rekabet gücümüzü kaybediyoruz. Enerji maliyetlerindeki artış KOBİ’lerin nakit akışını da etkiliyor. Doğalgaz yılbaşından bu yana yaklaşık yüzde 147 zamlandı. Doğalgaz maliyetlerindeki artış elektrik maliyetlerini de arttırıyor. Maliyet yapısındaki öngörülebilirlik kaybolmuş durumda. Yapılan bütçeler de sapma oldukça yüksek. Fiyat istikrarı sağlamak adına sanayicimiz elinden gelen tüm özveriyi gösteriyor. Ancak bu son yapılan doğalgaz zamları zaten minimal seviyede devam eden karlılıkları tamamen yok edecek. 

● Adnan Ünverdi/Gaziantep Sanayi Odası Başkanı: Zor koşullara rağmen üreten sanayicimiz artan maliyetler karşısında maalesef büyük güçlük yaşıyor. Üreticilerimiz, kurdaki dalgalanma, hammadde fiyatlarındaki artış, tedarik sorunu, navlun, konteyner sıkıntısı ile karşı karşıyayken, enerji maliyetlerinde yaşanan sürekli artışlar rekabet gücümüzü olumsuz etkiliyor. Eylül ve ekim aylarında doğalgaza yapılan yüzde 15’erlik zamların üzerine kasım ayında yapılan yüzde 48’lik zam sanayimize ve üreticilerimize olumsuz yansıyacak. Maliyetlerdeki artışları biz müşterimize yansıtmıyoruz, ancak girdi maliyetlerindeki bu olağanüstü denebilecek artışlar sanayicilerimizin de gücünü giderek azalıyor. 

● Abidin Özkaya/Kayseri Sanayi Odası Meclis Başkanı: Yüzde 48 zammın üzerine bir de yüzde 60’ı geçenlerle birlikte zam yüzde 78’i buluyor. Kalkınmamızın ihracatımızın temeli, sanayinin büyümesiyse, bu zamları yapmak, ‘kapasiteyi yüzde 40 düşür, işçinin yüzde 40’ını işten çıkar’ gibi anlama gelebilir. Üretimi, sanayiyi teşvik etmek ülkenin bekası olması gerekirken, tam kapasite çalışana ceza verir olduk. İhracatın dinamosu sanayiyken sanayiciyi cezalandırmak akla ziyan. Bu fiyatlarla doğalgazdaki yılbaşından bu yana birim başına artış TL olarak yüzde 197, Euro olarak yüzde 138’e denk geliyor. 

● Cengiz Şimşek/Gaziantep OSB Başkanı: Zammı kimse sevmez. Dünyada enerji, hammadde fiyatları belli. Bir tarafta da gerçekler var. Bizim de yeraltı kaynağımız olmadığı için yapacak bir şey yok. Yüzde 30 zam bekliyordum ancak beklentinin de üstünde geldi. Yüzde 48’lik zammın üretime olumsuz etkileri çok olacaktır. Maliyetler iki katına çıktı. Bizler de emek, enerji yoğun işlerle uğraşıyoruz. Doğal olarak bu zamdan çok etkileneceğiz. Üretimi mutlaka etkileyecektir. Sattığımız ürün de zamlanacak. Tekrar alım gücünün de artırılması gerekiyor ki bu ürünler alınabilsin. Devletimiz de son 3-4 aydır elinden geleni yaptı. Sübvanse etti ama o da bir yere kadar. 

● Haluk Tezcan/Aliağa Kimya İhtisas ve Karma OSB Başkanı: Bunlar gecikmiş zamlar. Zira, enerji fiyatları pandemi ile birlikte dünyada arttı. Bu artışlar sübvanse edildi. Şu an sübvanse edilecek nokta kalmadı. Bedeli büyük oranda sanayici ödeyecek. Zamlar, yıla yayılsa, bu kadar etkilemeyecekti. Zam oranı yüksek olunca buna uyum sağlamak da zor. Sanayiciler olarak önümüzü görebilecek şekilde, her ay belli oranda zam yapılması daha uygun olurdu. Bu zammın altından zor kalkacağız. 

● Salih Esen/İzmir Menemen Plastik İhtisas OSB Başkanı: Gerek elektrik üreticileri gerek sanayide kullanılan doğalgaza yüzde 48 zam. Yılbaşından bu yana yapılan zamlar neredeyse yüzde 150’yi buldu. Petrol, doğalgaz fiyatları tüm dünyada artıyor. Ama yapılan bu zamların rekabet gücünü olumsuz etkileyeceğini unutmamak gerekiyor. Bu fiyat artışlarının enfl asyon rakamlarına pozitif etkide bulunacağı bir gerçek. Allah sanayicinin yardımcısı olsun. 

● Ahmet Tokkan/İMES OSB Başkanı: Artan kur ile beraber doğal gaz fiyatlarında bir artış olacağını öngörebiliyorduk. Artan maliyetlerle birlikte, piyasanın zorlanacağını ve bunun tüketiciye enfl asyon olarak yansıyacağını düşünüyorum. Türkiye’de sanayiciyi zorlayan bir durum ama Türk sanayisi, hali hazırda rekabet edebilecek avantaja sahip. 

● Sedat Silahtaroğlu/Makine İhtisas OSB Başkanı: Doğal gazda artış sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada var. Fiyat artışlarının daha önce kısmı bir şekilde yapılması gerektiği ve bu zamana kadar geç kalındığı düşüncesindeyim. Bir anda yüzde 48 oranında artışın yapılması sanayiciyi olumsuz etkileyecek. 

● Ersan Özsoy/Demirtaş Organize Sanayi Bölgesi (DOSAB) Başkanı: 1 Ocak 2021’den bu yana sanayi için doğalgaz zammı yaklaşık yüzde 145 civarında oldu. Elbette dünyada enerji fiyatlarında yukarı yönlü bir hareket var. Farkındayız. Ama bu orandaki zam da sanayinin maliyetlerini oldukça artırıcı ve rekabet gücünü de törpüleyici etki yaratıyor. Tasvip ettiğimiz bir süreç değil ama bu süreci en az hasarla geçirmek odaklanmamız gereken noktaların başında geliyor.

● Yunus Aydın/Uludağ OSB Başkanı: Doğalgaz zammı elektrik zamlarının da daha fazla yansımasına neden olacak, çünkü hala elektriğin yüzde 40’a yakını doğalgaz santrallerinden elde ediliyor. Enfl asyon açısından olumsuzluk yaratacağı gibi üretim maliyetlerini yükselteceği için özellikle ihracatta Türk sanayicisinin elini zayıfl atacaktır.

● Ömer Faruk Korun/Hasanağa OSB Başkanı: Bu şartlar altında sanayici nasıl üretim yapıp rekabet edecek, nasıl öngörüde bulunup yatırım yaparak anlaşmalarını bağlayacak? Çok zor bir dönem. 1 Eylül 2021’e kadar yüzde 45, ekimde yüzde 15, kasımda ise yüzde 48 zam geldi. Çalışıyoruz, sanayide sıkıntı yok, çarklar dönüyor deniyor ama şu anda sanayiciler kayıplarını hesaplayamıyor, mevcut durumu koruyup korumadığını bilemiyor. Yılsonu hesaplarında çıkacak. Bu zamlar ve öngörü zorluğu yabancı yatırımların gelmesini de engelleyecek. 

● Ergun Hadi Türkay/Bursa Sanayicileri ve İşinsanları Derneği (BUSİAD) Başkanı: Türkiye ve dünya pandeminin etkilerinden kurtulmak için gerçekleştirdiği ekonomik faaliyetlerin yan etkilerini görmeye başladı. Dünyada enfl asyon artıyor, lojistik maliyetleri inanılmaz boyutlarda ve enerji fiyatları aldı başını gitti. Bu şartlarda enfl asyonu indirmek de kolay olmuyor. Son iki aydır doğalgaza yapılan zamlar da enfl asyonu indirmemize hiç destek olacak türden değil. Ekim ayında yüzde 15, kasım ayında yüzde 48.4 zam ile girdi maliyetleri inanılmaz boyutlara çıkmış oldu. Üreticinin bunu karşılama gücü yok. Haliyle bu ürün maliyetlerine de yansıyacak. Bir kısır döngüye giriyoruz. 

● Nilüfer Çevikel/TÜGİAD Başkanı: Sanayicimizin çarkları döndürebilmesi için maliyet yükünün hafifl etilmesi gerekiyor. Zamların, üretici dostu bakış açısıyla yeniden gözden geçirilmesini talep ediyoruz. Şu anda ekonominin lokomotifi konumunda olan ihracatın olumsuz etkilenmesi 2023 hedefl erini sekteye uğratır. Sanayici maliyet hesabı yapamayacağı için Avrupa’dan bize dönen siparişleri kaçırmamıza neden olur. 

● Arif Demirören/Barakfakih OSB İş Adamları Derneği Başkanı: Doğalgazda sanayi abonelerine yönelik son yüzde 48’lik zam ile yılbaşından bu yana yapılan zam oranı yüzde 148’e yaklaşarak sanayicimizin enerji maliyetlerini daha da ağırlaştırmıştır. Sanayicimizin dış pazarda rekabet gücünü zorlayan zamların gözden geçirilmesini talep ediyoruz.

TALİP ÖZTÜRK/GAZİANTEP, ESRA ÖZARFAT/BURSA, CEYLAN DEMİR/KOCAELİ, NİHAT DELİBAŞI/İZMİR, AYŞE KAYTAN UÇAK/ESKİŞEHİR

Okumaya devam et

EKONOMİ

FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI

Yayınlanma:

|

Yazan:

2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir

Bankavitrini.com | Ekonomi Haber

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.

Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.

Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor

Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.

Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.

Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.

Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.

Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı

Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.

Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.

Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.

Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.

Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.

Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma

Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.

Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.

Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.

Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.

Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?

Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.

Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.

Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.

Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!

Yayınlanma:

|

Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor

T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.

İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.

Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】

1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü

2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.

Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.

Gösterge Ocak-Eylül 2025 Ocak-Eylül 2026
Vergi gelirleri 7.753,5 milyar TL 10.402,0 milyar TL
Faiz giderleri 1.662,4 milyar TL 2.251,1 milyar TL
Faiz/vergi geliri oranı %21,44 %21,64
Faiz giderlerinin artışı — %35,4

Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.

Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.

Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.

2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor

İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.

Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.

2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.

Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.

Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?

Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.

3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı

Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.

Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.

Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.

KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.

Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?

Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.

4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel

2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.

  • Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
  • Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
  • Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
  • Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
  • Sermaye giderleri: 883 milyar TL

Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.

Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.

Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.

Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.

5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor

Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.

Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.

Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.

Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】

Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.

Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.

6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti

2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.

Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.

Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.

Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.

SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı

2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:

Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.

İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.

Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.

Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?

Süleyman ÇEMBERTAŞ  Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?

Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?

Yayınlanma:

|

Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!

Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.

Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?

Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?

Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.

Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.

Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.

Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.

Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!

Rakamlarla konuşalım.

Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.

Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.

Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.

Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.

TCMB verileri ne söylüyor?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.

Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.

Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.

Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?

Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?

Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.

Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.

Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.

Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.

Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.

Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı

Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.

2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.

Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.

Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.

Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?

Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.

Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr!  Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.

Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.

Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.

Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli

Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.

Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.

Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.

Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.

SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!

Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.

Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.

TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.

Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.

Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.