Türkiye ekonomisinde son birkaç yıldır firmaların temel gündemi yüksek faiz, finansmana erişim, düşen satışlar ve bozulan nakit akışı oldu. Ancak iş dünyasının karşı karşıya kaldığı başka bir sorun daha giderek belirginleşiyor:
Artık yalnızca işletmek değil, şirketi kapatmak, konkordatoya gitmek ve hatta iflas etmek de ciddi para gerektiriyor.
Başka bir ifadeyle şirketlerin önünde giderek daha tuhaf bir tablo oluşuyor: “Yaşamak için nakit lazım, batabilmek için de nakit lazım.”
Bir firma finansal olarak çöktüğünde ekonomik hayat bir anda sona ermiyor. İşçi kıdem ve ihbarları, vergi ve SGK borçları, banka kredileri, çekler, senetler, tedarikçi alacakları, kiralar, hukuki giderler, avukatlık ücretleri, bilirkişi ve komiser giderleri, mahkeme masrafları, varlıkların satılması ve şirketin tasfiyesi yıllarca devam edebiliyor.
Dolayısıyla “şirket battı” denilen nokta aslında çoğu zaman ekonomik sorunun sonu değil, yeni ve pahalı bir sürecin başlangıcı oluyor.
Konkordatoya girmek bile artık ciddi para gerektiriyor
Konunun en çarpıcı göstergelerinden biri konkordato sürecindeki maliyetler. Adalet Bakanlığı’nın 26 Ağustos 2026 tarihinde yürürlüğe koyduğu yeni Konkordato Gider Avansı Tarifesi’nde maliyet kalemleri yeniden yükseltildi.
Yeni tarifeye göre konkordato başvurusunda yalnızca bazı temel giderler için;
- Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ilanları için en az 2.600 TL,
- konkordato komiseri için aylık en az 3.380 TL üzerinden beş aylık ücret,
- diğer işlemler için 1.690 TL,
- iflasa tabi borçlular için ayrıca 68.900 TL iflas gideri
öngörülüyor.
Bunlara tebligatlar, posta giderleri, bilirkişiler, Basın İlan Kurumu ilanları ve diğer yargılama masrafları da ekleniyor. Üstelik bunlar sadece mahkemeye yatırılması gereken resmî gider avansları.
Gerçek hayatta şirketin mali müşavir, bağımsız denetçi, avukat, finansal danışman, konkordato projesi hazırlığı ve şirket değerleme maliyetleri bunların çok üzerine çıkabiliyor. Yani nakdi kalmamış bir şirketin kendisini konkordato yoluyla koruyabilmek için dahi önce nakit bulması gerekiyor.
Bu başlı başına önemli bir paradoks.
Bir yıl içerisinde iflas gideri yaklaşık yüzde 30 arttı
Maliyet artışının boyutunu eski tarifeyle karşılaştırdığımızda daha net görüyoruz.
16 Ağustos 2025 tarihli tarifede iflasa tabi borçlular için konkordato gider avansı içindeki iflas gideri 53.000 TL idi. Konkordato komiseri için aylık asgari tutar 2.600 TL, diğer giderler ise 1.300 TL olarak belirlenmişti.
26 Ağustos 2026 tarifesinde ise;
İflas gideri: 53.000 TL → 68.900 TL
Komiser asgari aylık ücreti: 2.600 TL → 3.380 TL
Diğer giderler: 1.300 TL → 1.690 TL haline geldi.
Üç kalemde de artış yaklaşık % 30. Başka bir ifadeyle enflasyon yalnızca çalışan ücretini, elektriği, hammaddenin fiyatını ve finansman maliyetini artırmadı.
Batmanın maliyetini de artırdı.
Asıl maliyet mahkeme harcı değil
Bir firmanın iflas maliyetini değerlendirirken en büyük hata yalnızca mahkeme masraflarına bakmak olur.
Çünkü gerçek maliyet şirket bilançosunun çok daha derinlerinde bulunuyor. Örneğin 100 çalışanı bulunan bir sanayi şirketini düşünelim.
Çalışanların ortalama kıdemi 8 yıl ve ortalama ücret maliyeti yüksekse, şirketin kapanması halinde ortaya çıkabilecek kıdem, ihbar ve kullanılmamış izin yükümlülükleri milyonlarca hatta onlarca milyon liraya ulaşabilir.
Buna; vergi borçları, SGK primleri, kullanılmış banka kredileri, leasing borçları, çek ve senetler, tedarikçi hesapları, kiralar, teminat mektupları, döviz açık pozisyonları, müşteri avansları, stokların değer kaybı eklendiğinde şirketin kapanmasının ekonomik maliyeti faaliyet dönemindeki zararından bile büyük hale gelebilir.
Bu nedenle finansal olarak zora giren birçok şirketin sahibi şirketi hemen kapatamıyor. Firma fiilen çalışmasa dahi hukuken ve finansal olarak yaşamaya devam ediyor.
Bir firma battığında aslında kimler para kaybediyor?
İflasın ekonomik maliyeti yalnızca sermayedarın kaybettiği özkaynak değildir. Bir şirket battığında zarar dalga dalga ekonomiye yayılır.
1. Şirket sahibi sermayesini kaybeder
Yıllar içerisinde şirkete konulan sermaye, makineler, tesisler ve işletme sermayesi erir.
Özellikle borçlu şirketlerde şirket varlıkları satıldığında satış bedeli çoğu zaman defter değerinin oldukça altında gerçekleşir. Bir fabrikanın çalışan bir işletme olarak değeri örneğin 500 milyon TL olabilirken, makineler tek tek satılmaya başlandığında toplam ekonomik değer bunun çok altına düşebilir.
Ekonomide buna kabaca tasfiye değeri kaybı denilebilir.
2. Banka kredi zararına uğrar
Şirketin kullandığı krediler ödenemez hale gelir.
Teminatların nakde çevrilmesi zaman alır ve teminatların satış değeri kredi bakiyesinin altında kalabilir. Banka takip hesaplarına aldığı krediler için karşılık ayırır. Dolayısıyla tek bir firmanın batışı bankanın bilançosunu da etkiler.
Firma büyükse veya aynı sektörde çok sayıda şirket eş zamanlı sorun yaşıyorsa bu etki sistemik hale gelebilir.
3. Tedarikçi domino etkisi yaşar
Türkiye’de belki de iflasların en tehlikeli kısmı burasıdır.
Şirket A, Şirket B’ye 10 milyon TL borçlu olabilir. A şirketinin batması yalnızca A’nın sorunu değildir. B şirketi 10 milyon TL alacağını tahsil edemezse bu defa kendi çalışanının maaşını, vergisini veya banka kredisini ödeyemeyebilir. B’nin sıkıntıya girmesi C ve D şirketlerine yansır.
Böylece bir firmanın finansal problemi ticari bulaşma mekanizmasına dönüşür. Özellikle uzun vadeli çekle çalışan sektörlerde bu etki çok daha güçlüdür.
Konkordato verileri alarm veriyor
Türkiye’de konkordato ilanlarının seyri de şirketlerin yaşadığı finansal stresin boyutunu gösteriyor.
Temmuz 2026’da takip edilen ilanlarda 311 konkordato ve 26 iflas ilanı yer aldı. Ağustos 2026’nın 27’sine kadar ise aynı veri tabanında 227 konkordato ve 9 iflas ilanı kaydedilmiş durumda.
Başka bir konkordato takip veri tabanının 25 Ağustos 2026 itibarıyla sunduğu istatistiklerde ise son 12 aylık veri havuzunda binlerce ilan görülüyor; en yoğun sektörler arasında inşaat, tekstil, sanayi, hizmet ve otomotiv bulunuyor.
Burada önemli bir noktayı özellikle belirtmek gerekiyor: “Konkordato ilanı sayısı” ile “konkordato talep eden şirket sayısı” aynı şey değildir.
Bir şirket için geçici mühlet, kesin mühlet, mühlet uzatımı, alacaklı toplantısı veya başka aşamalarda birden fazla ilan yayımlanabilir. Dolayısıyla ilan sayısını doğrudan “batan şirket sayısı” şeklinde yorumlamak doğru olmaz.
Ancak ilan yoğunluğundaki yükseliş şirketler üzerindeki finansal stres açısından önemli bir öncü gösterge niteliğinde.
TOBB verileri başka bir gerçeği gösteriyor
TOBB’un en son yayımladığı verilere göre 2026’nın ilk yedi ayında Türkiye’de 16.170 şirket kapandı.
Aynı dönemde kapanan şirket sayısı 2025’in ilk yedi ayına göre yüzde 2,5 azalmış olsa da sayı hâlâ oldukça yüksek.
Sadece Temmuz 2026’da 2.686 şirket kapandı.
Temmuz ayında kapanan şirket ve kooperatiflerin; 934’ü toptan ve perakende ticarette, 386’sı imalatta, 223’ü inşaatta faaliyet gösteriyordu.
Özellikle imalat şirketlerinin kapanması farklı okunmalı. Çünkü ticari bir işletmenin kapanması ile üretim yapan bir fabrikanın kapanmasının ekonomik çarpanı aynı değildir.
Fabrika kapanınca sadece şirket kapanmaz. Makine parkı atıl kalır. Nitelikli personel dağılır. Tedarik zinciri zarar görür. İhracat bağlantısı kaybolabilir. Yan sanayi müşterisini kaybeder. Bankanın kredisi takibe düşebilir. Devlet vergi ve SGK geliri kaybeder.
Bulunduğu bölgedeki tüketim de geriler. Bu nedenle bir sanayi şirketinin batmasının sosyal maliyeti, bilançoda görünen zarardan çok daha büyüktür.
Çalışanın maliyeti: İşsizlik yalnızca maaş kaybı değildir
Firma battığında çalışan açısından ilk kayıp işidir.
Ancak ekonomik etki bununla sınırlı değildir. Çalışanın düzenli geliri kesildiğinde; konut kredisi, kredi kartı, ihtiyaç kredisi, kira, eğitim harcamaları, tüketim harcamaları üzerinde baskı oluşur.
Dolayısıyla şirket iflasları birkaç ay gecikmeyle bankaların bireysel takip hesaplarına ve bölgesel perakende satışlara dahi yansıyabilir. Bu nedenle şirket iflası mikro ekonomik bir olay değil, aynı zamanda hane halkı bilançosunu etkileyen makroekonomik bir olaydır.
Devlet de ciddi gelir kaybediyor
Faaliyetini sürdüren şirket devlete; KDV, kurumlar vergisi, gelir vergisi stopajı, SGK primi, damga vergisi, ÖTV ve farklı harçlar üzerinden sürekli gelir üretir.
Şirket kapandığında bu gelir akışı sona erer. Üstelik şirketin geçmiş vergi ve SGK borçları da tahsil edilemiyorsa devlet iki kez kaybeder: Hem geçmiş alacağını tahsil edemez hem gelecekte doğacak vergi gelirini kaybeder.
Bu nedenle şirketlerin sağlıklı biçimde faaliyetlerini sürdürebilmesi sadece patronların meselesi değildir. Kamu maliyesinin de doğrudan konusudur.
İflasta varlıklar neden değer kaybediyor?
Bir şirket faaliyetine devam ederken varlıkları bir bütün olarak değer taşır.
Fabrika binası, makineler, çalışanlar, müşteri portföyü, marka, dağıtım ağı ve bilgi birikimi birlikte şirket değerini oluşturur.
İflas halinde ise bu bütünlük parçalanır. Makine tek başına satılır. Gayrimenkul ayrı satılır. Marka değer kaybeder. Müşteri başka üreticiye gider. Çalışan rakip şirkete geçer. Stok hızla nakde çevrilmeye çalışılır. Bu nedenle şirketin faaliyet değeri ile tasfiye değeri arasında çok büyük fark oluşabilir.
Örneğin faaliyet halinde 1 milyar TL değer yaratabilecek bir işletmenin tasfiye sonunda 400-500 milyon TL tahsilat üretmesi şaşırtıcı olmayabilir. Geri kalan tutar ekonominin gerçek servet kaybıdır.
İflas harcı da var
2026 yılı harç tarifesinde iflasın açılması veya konkordato isteği ve masaya katılma için maktu harç 1.206 TL olarak uygulanıyor.
Ancak daha önemli kalem, iflasta paylaşılan para üzerinden alınan yüzde 4,55 oranındaki harç. Konkordatoda alacaklılara ödenmesi kararlaştırılan para üzerinden de binde 2,27 oranında harç bulunuyor. Dolayısıyla büyük şirketlerde tasfiye edilen varlıkların boyutu arttıkça süreçte ortaya çıkan parasal maliyetler de büyüyebiliyor.
“Zombi şirket” tehlikesi
Batmanın pahalılaşmasının ilginç bir yan etkisi daha var: Kapanması gereken şirket kapanamıyor.
Ekonomide bu tip firmalar zaman zaman “zombi şirket” olarak adlandırılır.Şirket; yatırım yapamaz, borcunu azaltamaz, kâr üretemez, çalışan sayısını koruyamaz, bankadan yeni kredi alamaz ama hukuken faaliyet göstermeye devam eder.
Firma sadece borcu çevirmek için yaşamaktadır. Bu durum ekonomide verimsiz kaynak kullanımına yol açar. Banka kredisi üretken yatırıma değil eski borcun çevrilmesine gider. Şirket sahibi yeni yatırım yapamaz. Tedarikçi parasını alamaz. Ekonomik kaynaklar yıllarca problemli şirketin bilançosunda kilitlenir.
Konkordato neden bu kadar arttı?
Sorunu sadece “şirketler kötü yönetildi” diye açıklamak kolaycı olur. Elbette kötü yönetilen, aşırı borçlanan veya yanlış yatırım yapan şirketler bulunuyor. Ancak bugün çok daha geniş bir ekonomik sorunla karşı karşıyayız.
Şirketlerin üzerinde aynı anda birkaç baskı bulunuyor:
Yüksek finansman maliyeti TL ticari kredi faizlerinin uzun süre çok yüksek seviyelerde kalması işletme sermayesi ihtiyacı yüksek firmaları zorluyor.
Krediye erişim sorunu Firma yüksek faiz ödemeyi kabul etse dahi bankanın kredi limitine ulaşamayabiliyor.
Vadelerin uzaması Piyasada tahsilat süreleri uzadıkça şirketler müşterilerini finanse etmek zorunda kalıyor.
Çeklerin ödeme zinciri Bir şirketin çekini ödememesi onlarca firmanın nakit akışını etkileyebiliyor.
Düşük iç talep Talepteki yavaşlama stokların eritilememesine ve kapasite kullanımının gerilemesine yol açıyor.
Enflasyon Personel, enerji, kira, lojistik ve diğer işletme giderleri yükseliyor.
Sonuçta kâğıt üzerinde kâr eden bir şirket bile nakit üretemediği için konkordatoya sürüklenebiliyor.
Asıl tehlike: Sağlıklı şirketlerin de zincire çekilmesi
Bugünkü ekonomik ortamda en önemli risk yalnızca sorunlu şirketlerin batması değil.
Sorunlu şirketlerin sağlıklı şirketleri de beraberinde aşağı çekmesi.
Örneğin güçlü bilançosu bulunan bir üretici 50 müşterisine vadeli mal satmış olabilir. Bu müşterilerin birkaçının konkordatoya gitmesi halinde üretici; alacağını tahsil edemez, KDV’sini daha önce ödemiş olabilir, hammaddesinin parasını ödemek zorundadır, çalışan maaşını ödemek zorundadır, bankaya kredi taksitini yatırmak zorundadır.
Bir başka firmanın konkordatosu böylece sağlıklı şirketi de finansal sıkıntıya sürükleyebilir. Ekonominin en tehlikeli aşaması tam da burasıdır.
Firma iflaslarının bulaşıcı hale gelmesi.
Bir şirketin gerçek batış maliyeti nasıl hesaplanmalı?
Bir şirket battığında ekonomik maliyeti yalnızca “ödenmeyen borç” olarak hesaplamak yanıltıcıdır.
Gerçek maliyet hesabında en az şu unsurlar bulunmalıdır:
| Maliyet |
Kim etkileniyor? |
| Kaybedilen özkaynak |
Ortaklar |
| Tahsil edilemeyen krediler |
Bankalar |
| Ödenmeyen ticari borçlar |
Tedarikçiler |
| Kıdem ve ücret alacakları |
Çalışanlar |
| Vergi ve SGK kaybı |
Kamu |
| Varlıkların düşük fiyata satılması |
Şirket/alacaklılar |
| Üretim kaybı |
Ekonomi |
| İhracat kaybı |
Cari denge |
| İşsizlik |
Çalışan/kamu |
| Hukuki-tasfiye giderleri |
Şirket/alacaklılar |
| Bilgi ve yetişmiş personel kaybı |
Sektör |
| Tedarik zinciri bozulması |
Diğer şirketler |
| Bölgesel tüketim kaybı |
Yerel ekonomi |
Bunların tamamını topladığınızda bazı şirketlerin iflasının ekonomiye maliyetinin şirketin bilanço büyüklüğünün bile üzerine çıkabildiği görülür.
Bir örnek: 500 milyon TL cirolu firma battığında ne olur?
Basitleştirilmiş bir örnek yapalım.
Yıllık cirosu 500 milyon TL olan bir sanayi şirketinin; 150 milyon TL banka borcu, 100 milyon TL tedarikçi borcu, 30 milyon TL çalışan yükümlülüğü, 20 milyon TL vergi ve SGK borcu olduğunu varsayalım.
Şirketin fabrika, makine ve stoklarının bilanço değeri 250 milyon TL olsun. Ancak zorunlu satışlarda bunların yalnızca 150 milyon TL’si nakde çevrilebilsin.
Bu durumda şirketin bilançosunda görünen borç problemi bir yana, tek başına 100 milyon TL’lik tasfiye değeri kaybı oluşur. Üzerine alacaklı zararları, çalışanların gelir kaybı, bankanın karşılık maliyeti, devletin gelecekte tahsil edemeyeceği vergiler ve kaybolan üretim eklenir.
Sonuçta 500 milyon TL ciro yapan bir şirketin batmasının ekonomiye gerçek maliyeti birkaç yüz milyon TL’yi kolaylıkla aşabilir. Bu nedenle konkordato ve iflas meselesine yalnızca “borçlu-alacaklı ihtilafı” olarak bakmak büyük hata olur.
Adalet Bakanlığı da konkordato sistemini yeniden sıkılaştırıyor
Konkordato sayılarındaki artış başka bir tartışmayı da beraberinde getirdi: Sistemin kötüye kullanılması.
Adalet Bakanlığı Mayıs 2026’da konkordato sisteminde güvenilirliğin artırılması amacıyla yeni düzenlemeler yaptı. Bakanlık, başvurularda sunulan belge ve raporların daha etkin denetlenmesini, sürecin şeffaflaştırılmasını ve kötü niyetli başvuruların engellenmesini hedeflediğini açıkladı.
Bu son derece önemli. Çünkü konkordato gerçekten finansal olarak geçici sıkıntıya giren ancak yaşama şansı bulunan şirketi korumalıdır.
Konkordato; borçtan kaçmanın, tedarikçiye ödeme yapmamanın, şirket varlıklarını korurken alacaklıyı zarara uğratmanın bir yöntemi haline gelirse ticaret hayatındaki güven tamamen bozulur. Ancak diğer taraftan sistem gereğinden fazla zorlaştırılırsa gerçekten kurtarılabilecek şirketler de iflasa sürüklenebilir. İhtiyaç duyulan şey bu iki uç arasında doğru dengeyi kurmaktır.
Ekonomi politikasının gözden kaçırmaması gereken maliyet
Türkiye’de enflasyonla mücadele için uygulanan sıkı para politikasının amacı fiyat istikrarını sağlamak.
Fakat politikanın reel sektör bilançosunda oluşturduğu hasarın da yakından takip edilmesi gerekiyor.
Çünkü enflasyonu düşürürken;üretim kapasitesini, ihracatçı firmayı, sanayi altyapısını, yetişmiş çalışanı, sermayeyi kaybederseniz enflasyon düştüğünde karşınızda daha küçük bir üretim ekonomisi bulabilirsiniz.
Kapanan fabrikayı birkaç ayda yeniden kuramazsınız. Dağılan tedarik zincirini birkaç haftada yeniden oluşturamazsınız. Kaybedilen müşteriyi bir telefonla geri getiremezsiniz.
Bu nedenle ekonomi yönetiminin sadece; “Enflasyon ne kadar düştü?” sorusunu değil, “Bu düşüş sırasında kaç işletmenin bilançosu bozuldu?” sorusunu da sorması gerekiyor.
Sonuç: Ekonomi “batmanın maliyetini” de hesaplamak zorunda
Türkiye’de uzun zamandır şirketlerin borçlanma maliyetini konuşuyoruz.
Artık başka bir maliyet kalemini daha konuşma zamanı geldi: İflasın maliyeti.
Bir şirketin batması yalnızca patronun sermayesinin yok olması değildir.
Bir fabrika battığında; banka alacağını kaybeder, tedarikçi tahsilat yapamaz, çalışan işini kaybeder, devlet vergi kaybeder, makineler değer kaybeder, üretim azalır, ihracat düşer, başka şirketlerin nakit akışı bozulur.
En önemlisi de yıllar içinde oluşturulmuş ekonomik organizasyon ortadan kalkar. Bugün Türkiye’deki paradoks tam olarak burada: Firmaların yaşaması pahalı, ancak artık ölmesi de ucuz değil.
26 Ağustos 2026’da yürürlüğe giren yeni konkordato tarifesi bunun küçük ama sembolik bir göstergesi. İflas giderinin bir yılda 53 bin TL’den 68 bin 900 TL’ye yükselmesi teknik olarak küçük bir rakam gibi görülebilir.
Ancak şirketin avukatından işçi tazminatına, değer kaybeden fabrikasından bankanın takipteki kredisine kadar bütün tabloyu birlikte değerlendirdiğinizde karşımıza çok daha büyük bir gerçek çıkıyor: Türkiye’de artık “batmanın ekonomik faturası”, şirket bilançosunun çok ötesine geçmiş durumda. Bu nedenle ekonomi politikasının önümüzdeki dönemde yalnızca problemli şirketleri tasfiye etmeye değil, yaşama kabiliyeti bulunan şirketlerin finansman kaynaklı olarak ölmesini önlemeye odaklanması gerekiyor.
Çünkü bazı şirketleri kurtarmanın maliyeti yüksek olabilir.
Ama unutulmaması gereken başka bir gerçek var: Bazen bir firmayı batırmanın ekonomiye maliyeti, onu yaşatmanın maliyetinden çok daha yüksek olabilir.
Erol TAŞDELEN – bankavitrini.com