EKONOMİ
KRİZ YOKMUŞ GİBİ YAŞANIYOR AMA EKONOMİDE “ADI KONMAMIŞ KRİZ” DERİNLEŞİYOR
Yayınlanma:
2 ay önce|
Yazan:
Erol Taşdelen
Türkiye ekonomisinde son dönemde ortaya çıkan tablo, klasik kriz tanımlarının dışında yeni bir sürece işaret ediyor. Resmî söylemlerde “dengeye geçiş”, “dezenflasyon programı”, “kontrollü sıkılaşma” gibi ifadeler öne çıksa da reel piyasa çok daha farklı bir gerçekliği yaşıyor.
Çünkü bugün sokakta, sanayide, esnaf çarşılarında ve şirket bilançolarında hissedilen şey; adı henüz tam konmamış bir ekonomik krizdir.
İlginç olan ise bu krizin geçmiş dönemlerdeki gibi ani bir çöküş şeklinde değil, sessiz ve zamana yayılan bir biçimde ilerlemesidir.
HALK “NASIL OLSA YARIN ALAMAM” PSİKOLOJİSİNE GİRDİ
Ekonomide ilk bakışta çelişkili görünen bir tablo oluştu.
Bir tarafta:
- AVM’ler dolu,
- restoranlar kalabalık,
- tüketim sürüyor,
- kredi kartı harcamaları rekor kırıyor.
Diğer tarafta ise:
- halkın alım gücü düşüyor,
- tasarruflar eriyor,
- borçluluk artıyor,
- geçim sıkıntısı büyüyor.
Bunun temel nedeni, toplumun önemli bir bölümünün artık “gelecekte hiçbir şeye ulaşamayacağı” düşüncesine girmesi oldu.
Vatandaş: “Bugün alamazsam yarın hiç alamam” psikolojisiyle hareket ediyor.
Bu nedenle:
- otomobil,
- beyaz eşya,
- elektronik ürün,
- ev eşyası,
- tatil,
- dayanıklı tüketim
harcamaları öne çekildi.
Ancak bu tüketim gerçek refahtan değil; gelecekten borç alınarak yapılıyor.
TÜKETİMİN MOTORU ARTIK GELİR DEĞİL BORÇ
Bugün milyonlarca kişi için kredi kartı artık bir ödeme aracı değil; maaş tamamlayıcı finansman mekanizması haline geldi.
Özellikle:
- sabit gelirli çalışanlar,
- emekliler,
- küçük esnaf,
- orta gelir grubu
artan yaşam maliyetlerini kredi kartları ve ihtiyaç kredileriyle çevirmeye çalışıyor.
Asgari ödeme sistemi nedeniyle birçok vatandaş:
- borcun faizini ödeyip ana parayı büyütüyor,
- karttan karta geçiyor,
- yeni krediyle eski borcu kapatıyor.
Bu durum kısa vadede piyasada yapay bir canlılık oluştururken uzun vadede ciddi bir finansal kırılganlık yaratıyor.
Nitekim bireysel kredi ve kredi kartı takiplerinde yaşanan hızlı artış bunun en net göstergesi haline geldi.
Bugün sistem fiilen: “borçla ayakta duran tüketim ekonomisi” modeline dönüşmüş durumda.
SANAYİCİ YATIRIMDAN VAZGEÇME NOKTASINA GELDİ
Ekonomide en ağır baskıyı hisseden kesimlerin başında ise reel sektör geliyor.
Özellikle yüksek faiz ortamı:
- yatırım iştahını durdurdu,
- işletme sermayesi ihtiyacını büyüttü,
- üretim maliyetlerini taşıması zor hale getirdi.
Bugün birçok sanayici için en büyük sorun: üretim yapmanın artık yeterince kazandırmaması.
Çünkü aynı anda:
- finansman maliyeti yükseldi,
- enerji giderleri arttı,
- kira yükü büyüdü,
- işçilik maliyetleri arttı,
- iç talep zayıfladı,
- ihracat rekabeti bozuldu.
Özellikle:
- tekstil,
- hazır giyim,
- ayakkabı,
- mobilya,
- plastik,
- metal,
- otomotiv yan sanayi
gibi sektörlerde ciddi sıkışma yaşanıyor.
Birçok sanayici artık:
- yeni yatırım yerine küçülmeyi,
- üretimi azaltmayı,
- fabrikayı satmayı,
- yurtdışına taşınmayı konuşuyor.
Organize sanayi bölgelerinde satılık fabrika ilanlarının hızla artması tesadüf değil.
ESNAF İÇİN EN BÜYÜK TEHDİT: SABİT MALİYET PATLAMASI
Küçük esnaf tarafında ise tablo daha da ağırlaşıyor.
Çünkü birçok işletmenin:
- elektrik,
- doğalgaz,
- kira,
- personel,
- SGK,
- vergi
gibi sabit giderleri çok hızlı arttı.
Buna karşın vatandaşın harcama gücü aynı hızla büyümediği için esnaf: artan maliyetleri satış fiyatına tam yansıtamıyor.
Bu nedenle birçok işletme:
- düşük kârla çalışıyor,
- sermaye eritiyor,
- günü kurtarmaya odaklanıyor.
Özellikle küçük işletmelerin önemli bir bölümü şu anda: “kapanmamak için çalışma” dönemine girmiş durumda.
EKONOMİNİN EN TEHLİKELİ ALANI: ZOMBİ ŞİRKETLER
Bugün Türkiye ekonomisinin en kritik risklerinden biri de “zombi şirketler”.
Yani:
- faaliyet kârı borç faizini karşılayamayan,
- krediyle kredi kapatan,
- bankaların yeniden yapılandırmaları sayesinde yaşayan firmalar.
Bu şirketler ekonomide sessiz şekilde çoğalıyor.
Şu anda birçok firma:
- çek döndürerek,
- kredi yenileyerek,
- varlık satarak,
- vadeleri uzatarak
ayakta kalmaya çalışıyor.
Ancak yüksek faiz ortamının uzun sürmesi halinde bu yapının sürdürülebilirliği giderek zorlaşıyor.
Konkordato başvurularındaki artış ve karşılıksız çeklerdeki yükseliş de bunun önemli sinyalleri arasında görülüyor.
“KRİZ YOK” ALGISI NEDEN DEVAM EDİYOR?
Çünkü toplum hâlâ klasik kriz görüntülerini arıyor.
- Bankalar batmıyor,
- ATM kuyrukları oluşmuyor,
- market rafları boşalmıyor,
- döviz şoku kontrollü ilerliyor.
Ancak bugün yaşanan kriz farklı ilerliyor.
Bu kez kriz:
- gelir erimesi,
- borçlanma,
- üretim daralması,
- yatırımın durması,
- sessiz iflaslar
üzerinden büyüyor.
Yani ekonomi bir anda çökmüyor…
Ama toplum yavaş yavaş fakirleşiyor.
TÜRKİYE EKONOMİSİNDE EN BÜYÜK RİSK: GÜVEN EROZYONU
Ekonomik sistemler sadece faiz ve kurla çalışmaz.
Asıl belirleyici unsur:
güven ve beklentidir.
Bugün:
- vatandaş geleceğe güvenmiyor,
- sanayici önünü göremiyor,
- gençler yurtdışına gitmek istiyor,
- esnaf yarını planlayamıyor.
Bu nedenle yaşanan süreç yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda psikolojik bir kırılmaya da dönüşüyor.
Çünkü üretim iştahı azaldığında, yatırım durduğunda, toplum geleceğe dair umut kaybettiğinde, ekonomik maliyet çok daha ağır hale gelir.
TÜRKİYE “ADI KONMAMIŞ KRİZ” DÖNEMİNDEN GEÇİYOR
Bugün Türkiye’de teknik olarak büyüme rakamları açıklanıyor olabilir.
Ancak sahadaki gerçeklik çok daha farklı bir tablo çiziyor.
- Halk borçla yaşamını sürdürüyor,
- tasarruflar eriyor,
- sanayici yatırım yapmıyor,
- esnaf maliyet altında eziliyor,
- şirketler sessizce zayıflıyor,
- bankalar geleceğe yönelik risk biriktiriyor.
Ekonomide bugün yaşanan süreç belki henüz resmî olarak “kriz” diye adlandırılmıyor.
Ama reel piyasada herkes aynı cümleyi kuruyor: “Piyasa dönüyor gibi görünüyor… Ama kimse gerçekten rahat değil.”
İşte bu nedenle Türkiye ekonomisinin bugün yaşadığı en büyük sorun yalnızca yüksek enflasyon değil…
Sessizce büyüyen ve henüz adı tam konmamış olan güven, üretim ve finansman krizidir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist
bankavitrini.com
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Geçmişin ekonomik krizlerinden ders aldık mı? – 1 (Birinci nesil kriz modelleri)
Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi
Yayınlanma:
3 gün önce|
28/06/2026Yazan:
Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz
Ekonomik krizlerin her ne kadar ortak noktaları olsa da hiçbiri diğerine benzemiyor. Ekonomi politikaları ve ekonomik koşulların değişime tabi olması, krizlerin çıkış nedenlerini ve niteliklerini birbirinden farklılaştırıyor.
O nedenle krizlerin çıkış nedenlerine bağlı olarak uzun yıllardır modellemeler yapılmaktadır. Krizlerin sadece iktisadi temellerdeki zayıflıklara bağlı olarak ortaya çıktıklarını veya yalnızca gelişmekte olan ülkelerde spekülatif ataklara dayalı olduklarını ya da gelişmiş ülkelerde de ortaya çıkabileceğini ileri süren birden çok model var.
Okuduklarınız çok tanıdık gelecek. Başlayalım:
Birinci nesil kriz modelleri
Bu modelin temelinde, sermaye hareketlerinin serbest olduğu ekonomide uygulanmakta olan kur rejimi ile uyuşmayan bir para politikası ve gevşek maliye politikası yer alır. Birinci nesil kriz modellerine “spekülatif atak krizleri” de denir ve 1970-1980’li yıllarda Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin 1994 krizini açıklar.
Kamu dinamiklerinin bozulduğu, borç stoku ve bütçe açığının arttığı ortamda parasallaştırılmış bütçe açığı enflasyona, ülkeden sermaye çıkışına ve ödemeler dengesi sorunlarına yol açar. Finansman ihtiyacının artmasıyla baş gösteren kur atakları (sabit ya da belli bir dönem sonunda alacağı değer belirli olan kur rejiminde) Merkez Bankasının rezerv kullanımıyla kontrol altına alınmaya çalışılır. Ancak aynı dönemde sürdürülemez makroekonomik politikaların uygulanmaya devam edilmesi, giderek daha fazla döviz rezervi kullanılmasına neden olur.
Öte yandan döviz talebinin azaltılması ve enflasyonla mücadele amacıyla faizleri yükseltmek kamu borçlarının faiz yükünü arttırdığı gibi, bütçe açığını da tetikler. Borçlanma olanaklarının azalmasıyla birlikte makroekonomik politikaların olumsuz okunması, spekülatörlerin sabit döviz kurunu hükümetin sürdüremeyeceği yönündeki bakış açısı ile birleşir ve döviz kurunun yükselmesi yönünde beklentiler şiddetlenerek, nihayetinde dövize hücum başlar. Kur dalgalanmaya bırakıldığında sabit kurdan alınan dövizler, yeni oluşacak yüksek kurdan satılacak, spekülatörler kârlarını realize edecek, bir servet transferi yaratılacaktır.
Döviz kurunu sabit tutma hedefindeki bir hükümet, dövizde arz-talep dengesini sağlayabilmek için piyasaya istenildiği anda istenilen miktarda dövizi arz edebilmek zorundadır. Paul Krugman’ın modelinde (1979)[1] spekülatörlerin rezervlerin tükeneceği ve sabit kur sisteminin çökeceği yönünde öngörüye sahip oldukları varsayımı yanında merkez bankası aynı öngörüye sahip değildir. Ancak merkez bankasının spekülatif atağın gerçekleşeceğini öngörmesi halinde, kriz gerçekleşmeden sabit döviz kuru sistemini terk ederse büyük oranda rezerv kaybını önleyebilir.
1982 yılında Meksika’da yaşanan “Peso Krizi”, Tekila Etkisi yaratarak Brezilya, Paraguay, Uruguay ve Arjantin’e de yayılmıştı. Meksika’da bütçe açıkları parasallaştırılmış ve enflasyon yükselmişti. Üstelik petrol geliri yüksek ve imalat sanayiinde gelişmiş olan Meksika’nın bütçe açıkları kısa sürede milli gelirin yüzde 3’ünden yüzde 15’ine yükselmişti. Sabit döviz kuru sistemini uygulayan Meksika, 18 Şubat 1982 tarihinde pezonun dolar karşısında yüzde 28 devalüe edilmesiyle kur sistemini terk etmek zorunda kalmıştı.
Türkiye’de birinci nesil kriz örneği: 1994 krizi
Türkiye’nin 1994 krizi; yüksek bütçe açıkları, parasal genişleme ve rezerv kaybının sabit kur rejimini sürdürülemez hale getirmesi nedeniyle birinci nesil kriz modellerinin en tipik örneklerinden biridir.
Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllara tamamıyla dışa açık bir ekonomi konumunda girmişti. İç talep genişlemesine dayalı büyüme stratejisinin izlendiği ve büyümenin fiyat istikrarına tercih edildiği bir dönemdi. Yüksek bütçe açıkları ve borç stoku ile kamu dinamikleri bozulmuştu. İç borçlanma maliyetleri yüksekti. Kamu kesimi borçlanma gereği giderek büyüyordu.
İç borçlanma yerine ekonomide likiditeyi arttırıcı Merkez Bankası kaynakları kullanıldı. Dolayısıyla bütçe açığı parasallaştırılıyor ve enflasyon kronikleşiyordu.
1990 sonrası ülkeye gelen yabancı sermaye artmış ve büyümenin kaynağı yabancı sermaye girişine bağlanmıştı. Kısa vadeli sermaye girişiyle hem talepte hem de kamu harcamalarında artış yaşanıyordu. Ekonomi giderek ısınıyordu. Sıcak para girişini yavaşlatmak ve kuru yükseltmek için para politikası gevşetildi, faiz oranları düşürüldü. 1993 yılında hükümetin faizleri yapay biçimde düşürme girişimi piyasalarda güven kaybına yol açtı.
Enflasyonist ortam ekonomik aktörlerin enflasyon beklentilerini aşağıya doğru revize etmelerini engelliyordu.
1994 yılı başında düşük kur ve değerli TL uygulamasıyla bankalar yurt dışında döviz toplayıp yurt içinde TL’ye çevirdiler ve DİBS aldılar. Açık pozisyonla çalışan kurumlar borçlarını ödeme, riski artan sermaye bir an önce kaçma ve yurt içi yerleşikler de para ikamesi amaçlarıyla döviz piyasalarına hücum ederken döviz fiyatları tırmandı.
İşte krizin patlama anlarında yerleşikler ve yabancılar dövize yöneldi ve TL üzerinde yoğun baskı oluştu. Yüksek dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ortamında kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu düşürmeleri dövize olan talebi daha da şiddetlendirdi.
Döviz kurundaki artışın önüne geçilmesi için faiz oranları arttırılarak gecelik faizler yüzde 1000’lere ulaştı. 1994 Şubat’ında kısa vadeli sermaye ülkeyi terk etti, 5,9 milyar $ kısa vadeli sermaye ve toplamda ise 6,3 milyar $ tutarında yabancı sermaye ülke dışına çıktı[2]. Merkez Bankası rezervleri hızla eridi Nisan 1994’te büyük bir devalüasyon gerçekleştirildi.
1994 krizine çözüm amaçlı 5 Nisan Kararları alındı. TL’nin devalüasyonu serbest piyasaya bırakıldı. Merkez Bankası’nın Hazine’ye açacağı kısa vadeli avansların bütçe ödeneklerine oranı kademeli olarak düşürüldü. Kamu kesiminde üretilen mal ve hizmet fiyatlarına çok yüksek oranlı ve ani zamlar yapıldı, kamuda ücret ve maaşlar donduruldu. Yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve döviz girişi sağlayacak özelleştirme uygulamalarına hız kazandırılması şart koşuldu[3].
Vergi sistemine yeni vergiler eklendi. Kamu gelirlerini arttırma ve talebi baskılama amacıyla Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergileri bir yıllığına yürürlüğe girdi. Ancak durgunluk içindeki ekonomi vergi artışlarını içeren daraltıcı maliye politikası nedeniyle daha da daraldı. Ayrıca enflasyonist ortamda aşınan kamu gelirleri nedeniyle maliye politikasının ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliği kalmadı.
Yaşanan derin krizin ardından bir toparlanma sağlanarak ekonomi ertesi yıl yüzde 7,2 ve 1997’de yüzde 7,5 oranında büyüdü. Enflasyonla mücadelede bir miktar başarı sağlanarak enflasyon çift haneli ama yine de yüksek oranlara inebildi. Ancak kişi milli başı gelir $ bazında yüksek gibi görünse de halkın refah seviyesinde düşüş yaşandığından 1993 yılındaki refah düzeyine ancak 1997’de geri dönülebildi. 5 Nisan Kararları dış ticaret dengesizliği ile mücadelede de başarılı olamadı.
5 Nisan Kararlarının kısa vadeli önlemlerinin uygulanması ile mali piyasalardaki dalgalanmaların önüne geçilebilmişse de uzun vadeli ve ekonomide yapısal değişimi amaçlayan düzenlemeler gerçekleştirilmedi. Dolayısıyla Türkiye’de kriz beklentisi devam etti.
Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi.
(Kriz modelleri yazı dizisinin devamı gelecek…)
Prof Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24
[1] Krugman, Paul (1979); “A Model of Balance of Payment Crisis”, Journal of Money Credit and Banking, Vol: 11, No: 3, August, pp. 311-325.
[3] Sönmez, Sinan (2003); “Türk İktisat Politikalarında Çıpa: Dış Borçlanma”, İktisat Üzerine Yazılar-II İktisadi Kalkınma, Kriz ve İstikrar, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 353.
EKONOMİ
Verginin dörtte biri faize gidiyor! Bütçede alarm veren tablo
Yayınlanma:
5 gün önce|
26/06/2026Yazan:
Süleyman Çembertaş
Vergi gelirleri artıyor, faiz yükü daha hızlı büyüyor: Merkezi Yönetim bütçesinde alarm veren tablo
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 2026 yılı Mayıs sonu Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri, kamu maliyesinde gelir artışının sürdüğünü ancak harcamalardaki daha hızlı yükseliş nedeniyle bütçe disiplininin üzerindeki baskının arttığını ortaya koydu.
İlk beş aylık dönemde merkezi yönetim gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre %33,9 artarak 6,28 trilyon TL’ye, giderler ise %37,4 artışla 7,33 trilyon TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 57 milyar TL seviyesine yükseldi.
Vergi gelirleri güçlü ancak harcamalar daha hızlı büyüyor
Toplam vergi gelirleri 5,3 trilyon TL olarak gerçekleşti.
Vergi gelirleri içinde en büyük payı;
- Gelir Vergisi: 1,283 trilyon TL
- Dahilde alınan vergiler
- Kurumlar Vergisi
- Uluslararası ticaret vergileri oluşturdu.
Ancak bütçe tarafında gelir artışının harcamaları karşılamaya yetmediği görülüyor.
Özellikle;
- Personel giderleri %43 arttı.
- SGK devlet primi %49 arttı.
- Mal ve hizmet alımları %40’a yakın yükseldi.
- Faiz harcamaları ise %51,1 artış gösterdi.
Bu tablo bütçe açığının temel nedenlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Faiz giderleri artık vergi gelirlerinin dörtte birine yaklaşıyor
Rapordaki en dikkat çekici gösterge ise faiz yükü.
2026’nın ilk beş ayında;
- Faiz giderleri 1 trilyon 262,6 milyar TL’ye ulaştı.
- Bu tutar toplam vergi gelirlerinin %23,8’ine karşılık geliyor.
Başka bir ifadeyle; Vatandaştan toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 24 TL’si yalnızca faiz ödemelerine gidiyor.
Bu oran son yıllarda düzenli olarak yükseliyor.
| Yıl | Vergi gelirlerinin faize giden kısmı |
|---|---|
| 2023 | %15,0 |
| 2024 | %17,4 |
| 2025 | %18,6 |
| 2026 | %23,8 |
Bu eğilim, kamu borçlanmasının maliyetinin bütçe üzerindeki baskısını her geçen yıl artırdığını gösteriyor.
Cari transferler bütçenin en büyük kalemi olmaya devam ediyor
Harcamalarda en büyük kalem yine cari transferler oldu.
İlk beş ayda;
- Cari transferler 2,65 trilyon TL
- Personel giderleri 2,10 trilyon TL
olarak gerçekleşti.
Yalnızca bu iki kalem toplam harcamaların yaklaşık üçte ikisini oluşturuyor.
Bu durum bütçede esnek harcama alanını daraltırken yatırım harcamalarının payını da sınırlıyor.
İç talep ve dış ticaret kaynaklı vergi gelirlerinde yavaşlama dikkat çekiyor
Analizde dikkat çeken diğer unsur ise;
- Dahilde mal ve hizmetlerden alınan vergiler,
- Uluslararası ticaret vergileri
artış hızının toplam vergi gelirlerinin altında kalması.
Bu gelişme;
- iç tüketimde yavaşlama,
- ithalattaki zayıflama,
- küresel ticaretteki belirsizlikler,
- jeopolitik riskler,
- yüksek faiz nedeniyle ekonomik aktivitedeki yavaşlama
gibi faktörlerin bütçe gelirlerine yansımaya başladığını gösteriyor.
Bütçe hedeflerine ulaşmak kolay görünmüyor
2026 bütçesinde yıl sonu için 2,71 trilyon TL açık öngörülüyor. İlk beş ayda bunun 1,06 trilyon TL’si gerçekleşmiş durumda.
Yılın ikinci yarısında;
- faiz giderlerinin seyri,
- enflasyon,
- vergi tahsilatı,
- ekonomik büyüme,
- borçlanma maliyetleri
bütçe performansının en önemli belirleyicileri olacak.
Sonuç
2026’nın ilk beş aylık bütçe gerçekleşmeleri, mali disiplin açısından karmaşık bir görünüm ortaya koyuyor. Vergi gelirlerinde nominal artış sürmesine rağmen harcamalar, özellikle de faiz ödemeleri daha hızlı yükseliyor. Faiz yükünün vergi gelirleri içindeki payının %24’e yaklaşması, kamu maliyesinin önümüzdeki dönemde en kritik kırılganlık alanlarından biri olmaya devam edeceğine işaret ediyor. Ekonomik büyümenin yavaşladığı, finansman maliyetlerinin yüksek seyrettiği bir ortamda bütçe dengesini koruyabilmek için hem gelir tarafında vergi tabanını genişletecek hem de harcama tarafında verimliliği artıracak yapısal adımların önemi daha da artmış durumda.
Süleyman ÇEMBERTAŞ
EKONOMİ
JPMorgan frene bastı, BofA kârı aldı
Yayınlanma:
4 hafta önce|
06/06/2026Yazan:
BankaVitrini
JPMorgan ve BofA’nın Türkiye hamlesi: Yabancı yatırımcı TL’de kârı aldı, riskleri yeniden fiyatlıyor
Küresel yatırım bankalarının Türkiye pozisyonlarında dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. Bir yanda JPMorgan, 2018’den bu yana ilk kez Türkiye kurumsal kredi görünümünü “ağırlığını artır” seviyesinden “nötr”e çekti. Diğer yanda Bank of America, Türk lirası carry trade pozisyonunu kârla kapattı.
Bu iki karar birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şu: Yabancı yatırımcı Türkiye’den tamamen çıkmıyor; ancak artık “yüksek faiz-getiri” hikâyesini daha seçici, daha kısa vadeli ve daha korumacı bir risk yönetimiyle izliyor.
JPMorgan ne yaptı?
JPMorgan’ın kararı, Türkiye varlıklarına yönelik sert bir satış tavsiyesi değil. Ancak banka, Türk şirket tahvillerinde daha önce taşıdığı iyimser ağırlığı azalttı. Türkiye görünümünün “nötr”e çekilmesi, yabancı yatırımcının artık yüksek getiri potansiyelinin yanında artan riskleri de daha fazla dikkate aldığını gösteriyor.
Raporda öne çıkan risk başlıkları şöyle:
Türkiye’nin temel dış dengesinde bozulma, enerji fiyatlarındaki artış, jeopolitik riskler, yerel siyasi belirsizlik, erken seçim ihtimali, yeniden dolarizasyon riski ve şirketlerin döviz açık pozisyonları.
Bu tablo özellikle Türk şirket tahvilleri açısından önemli. Çünkü kurumsal kredi yatırımcısı sadece ülke faizine bakmaz; şirketlerin döviz borcu, nakit akışı, dış finansmana erişimi ve kur şoklarına dayanıklılığına da bakar.
BofA ne yaptı?
Bank of America ise Ocak ayında dolar/TL’de 46,20 seviyesinden açtığı 3 aylık kısa dolar/TL pozisyonunu, kur 44,89 seviyesine geldiğinde kârla kapattı. Bu işlem, klasik anlamda TL carry trade stratejisinin başarılı bir örneği oldu.
Yani BofA, yüksek TL faizinden kazandı; aynı zamanda kurun vadeli piyasanın ima ettiği seviyeden daha aşağıda kalmasından ek getiri elde etti. Ancak pozisyonun kapatılması “TL hikâyesi bitti” anlamına gelmiyor. Banka, dolar/TL’nin ileride de vadeli piyasanın ima ettiği seviyelerin altında kalabileceğini belirtirken, TL’de nominal değer kaybı hızının artabileceği uyarısını da yaptı.
Bu mesajın sade karşılığı şu: TL hâlâ getiri sunuyor, fakat aynı pozisyonda kalmanın riski arttı.
Bu kararların arkasındaki ana senaryolar
1. Kâr realizasyonu senaryosu
BofA’nın hamlesi öncelikle kâr realizasyonu olarak okunmalı. Carry trade pozisyonlarında yatırımcı sonsuza kadar beklemez. Faiz getirisi oluştuğunda ve kur beklenenden daha sakin kaldığında pozisyon kapatılır.
Bu, Türkiye’den çıkıştan çok, “elde edilen kârı masaya koyma” hamlesidir.
2. Siyasi risk senaryosu
JPMorgan’ın raporunda siyasi belirsizlik vurgusu dikkat çekiyor. Türkiye piyasalarında son haftalarda muhalefet partisi ve yargı süreçleri üzerinden oluşan politik gerilim, BIST, tahvil ve kur tarafında dalgalanma yarattı.
Yabancı yatırımcı açısından en büyük risk, ekonomi programının seçim veya siyasi baskı nedeniyle gevşetilmesi ihtimalidir. Erken seçim senaryosu gündeme gelirse, piyasa bunu kamu harcamalarında artış, kredi genişlemesi, ücret ayarlamaları ve dövize yönelim riskiyle birlikte fiyatlar.
3. Dolarizasyon senaryosu
Türkiye’de yerleşiklerin yeniden dövize dönmesi, yabancı yatırımcının en yakından izlediği başlık. Yüksek faiz ve kontrollü kur politikası TL’ye ilgiyi artırmıştı. Ancak seçim beklentisi, enerji şoku veya siyasi belirsizlik artarsa, yerli yatırımcı yeniden döviz talebine yönelebilir.
Bu durumda Merkez Bankası rezervleri güçlü olsa bile, rezervlerin ne kadarının piyasa stresinde kullanılacağı kritik hale gelir.
4. Enerji ve cari açık senaryosu
Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Orta Doğu kaynaklı gerilimler ve petrol-doğalgaz fiyatlarındaki artış, cari açık ve enflasyon üzerinden TL üzerinde baskı oluşturabilir.
Enerji fiyatı arttığında Türkiye’nin döviz ihtiyacı büyür. Bu da hem kur beklentisini hem enflasyon patikasını hem de şirketlerin maliyet yapısını bozar.
5. Şirketlerin döviz açık pozisyonu senaryosu
JPMorgan’ın dikkat çektiği en önemli başlıklardan biri şirketlerin döviz açık pozisyonu. Eğer şirketin geliri TL, borcu döviz ise kur artışı bilançoyu bozar. Kurumsal kredi yatırımcısı için bu doğrudan tahvil geri ödeme riskidir.
Bu nedenle JPMorgan’ın “nötr” kararı sadece Türkiye ekonomisine değil, Türk şirketlerinin döviz riskine yönelik de bir uyarıdır.
Yabancı yatırımcı Türkiye’den çıkıyor mu?
Hayır. Verilen mesaj “Türkiye’den çıkıyoruz” değil; “Türkiye riskinde daha seçici davranıyoruz” mesajıdır.
Yabancı yatırımcı için Türkiye hâlâ yüksek faiz, güçlü carry getirisi ve kontrollü kur nedeniyle cazip olabilir. Ancak risk primi düştükçe ve siyasi/jeopolitik risk arttıkça, aynı getiriyi almak için daha fazla risk taşımak gerekir.
Bu nedenle yabancı kurumlar artık uzun vadeli ve yüksek riskli pozisyonlar yerine; kısa vadeli, likit, yüksek kaliteli ve gerektiğinde hızla kapatılabilecek pozisyonları tercih ediyor.
Türkiye açısından ne anlama geliyor?
Bu gelişme ekonomi yönetimi için önemli bir uyarı niteliğinde. Çünkü Türkiye’nin son dönemdeki sermaye girişi büyük ölçüde güven, yüksek faiz ve kur istikrarı üzerine kuruldu.
Bu üç ayaktan biri zayıflarsa carry trade tersine dönebilir. Carry trade girerken döviz getirir, çıkarken döviz talebi yaratır. Bu nedenle sıcak para girişine dayalı rahatlama kalıcı sermaye girişiyle desteklenmezse kırılganlık üretir.
Piyasalar nasıl etkilenebilir?
Kısa vadede TL’de kontrollü seyir devam edebilir. Ancak kurda nominal değer kaybı hızlanırsa, yabancı yatırımcı yeni carry trade pozisyonu açmakta daha temkinli davranır.
Tahvil tarafında kısa vadeli ve yüksek kaliteli ihraçlara ilgi sürebilir. Buna karşılık uzun vadeli, düşük kaliteli veya döviz riski yüksek şirket tahvillerinde risk primi artabilir.
Borsada ise bankalar, ihracatçılar ve döviz pozisyonu güçlü şirketler ayrışabilir. Döviz açık pozisyonu yüksek, finansman maliyeti ağır ve iç talebe bağımlı şirketler daha kırılgan hale gelebilir.
Yabancı yatırımcı Türkiye’yi terk etmiyor, frene basıyor
JPMorgan ve BofA’nın kararları birlikte okunduğunda, yabancı yatırımcının Türkiye’ye bakışında yeni bir dönem başladığı görülüyor.
Artık mesele sadece yüksek faiz değil. Yatırımcı; kurun hızı, rezervlerin dayanıklılığı, siyasi belirsizlik, enerji faturası, cari açık, şirket bilançoları ve erken seçim ihtimalini aynı anda fiyatlıyor.
Türkiye için asıl sınav, carry trade ile gelen parayı kalıcı sermaye girişine dönüştürmek olacak. Aksi halde bugün kârla kapanan pozisyonlar, yarın daha büyük çıkış riskinin öncü sinyali haline gelebilir.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.028)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.595)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (570)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.975)
- GÜNCEL (4.477)
- GÜNDEM (3.547)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.704)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (579)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.449)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (813)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (111)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (52)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (92)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Resmi Gazete'de bugün (01.07.2026) 30/06/2026
- Otoyol ve köprü ücretlerine zam 30/06/2026
- TCMB'den zorunlu karşılıklarda yeni düzenleme 30/06/2026
- İran: Yaptırımlar kalktı, petrolü %20 pahalıya satıyoruz 30/06/2026
- IMF ile Mısır arasında 1,64 milyar dolarlık finansman anlaşması 30/06/2026
- Türkiye ve Katar'dan uzay teknolojilerinde stratejik işbirliği 30/06/2026
- 140'tan fazla şirketin desteklediği Open USD piyasaya sürüldü 30/06/2026
- Amazon, yeni yapay zeka mühendisliği birimine 1 milyar dolar ayırdı 30/06/2026
- Yapay zeka rallisi milyarder sayısını yüzde 13 artırdı 30/06/2026
- KİT'lerin borcu 1,6 trilyon liraya ulaştı 30/06/2026
SON YAZILAR
- İşletme sermayesi neden eriyor? 30/06/2026
- Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi ne anlatıyor? 30/06/2026
- Şirketlerde teknik batıklık alarmı: Öz kaynaklar neden eksiye düşüyor? 29/06/2026
- Rekor sıcaklar, soğuyan petrol ve kırılgan piyasalar 29/06/2026
- Vize, Sıcak ve Mesafe: Dünya Kupası’nda Kriz Büyüyor 28/06/2026
- Geçmişin ekonomik krizlerinden ders aldık mı? – 1 (Birinci nesil kriz modelleri) 28/06/2026
- Finansal tablolar şirketin kimliğidir, sosyal sermaye ise geleceği 28/06/2026
- Varlık Barışı gerçekten kara para affı mı? Efsaneler ve hukuki gerçekler 28/06/2026
- Şirketlerin de check-up’a ihtiyacı var: Ölçemediğiniz riski yönetemezsiniz 28/06/2026
- Yabancı yatırımcıya dijital hesap dönemi 28/06/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
