Connect with us

EKONOMİ

Bekir Ağırdır : Otoriterlik toplumun onayını nasıl alıyor?

Neredeyse tüm Batı ülkelerinde otoriterliğe yatkın liderler ve partiler yükselişte, kimileri iktidarda. Sebebi, dünyanın yeni çağın problemlerini çözememesi ve toplumların çözülemeyen sorunların şerrinden kaçıp devletlere sığınması. Yönetimler ise değişimi kavramak yerine halktan aldıkları güçle otoriter siyaset üretiyorlar. Sorunları çözmeye değil, riskleri duvarın ötesinde tutmaya yöneliyorlar.

Yayınlanma:

|

İnanması çok zor ama bu hafta ülkede üretim durdu. Üstelik mucize diye gözlerdeki ışıltılarla anlatılan yeni ekonomik programa karşın enerji yetersizliği nedeniyle üretim durdu.

Dünya gazetesinin haberine göre geçen hafta sonu BOTAŞ’ın doğalgaz kısıtlamasını duyurmasının hemen ardından Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi (TEİAŞ) de sanayiciye elektrik kısıtlaması uygulayabileceğini açıklamıştı. Cumartesi günü uygulamanın ilk adımı sanayi bölgelerinin tek tek TEİAŞ tarafından aranmasıyla atıldı. Sanayiciye yazılı bir belge yollanmazken, 72 saatlik kesintiye uymayacaklar için “cezai müeyyidesi olacak” denildi.

Ülkenin ne halde olduğunu göstermesi bakımından bu olayın bir başka vahim yönü daha var, sorunun yönetim biçimi. Kamuoyuna doyurucu bilgi vermek yerine tercih edilen yöntem telefonla talimat ve tehdit. Yönetim biçiminin ve tarzının ne olduğunu bundan daha iyi gösterecek bir şey var mı?

Peki böylesine önemli bir olayın muhalefetin de ekranlardaki tartışmalarında hatta sosyal medyanın bile yeterince gündeminde olmaması normal mi sizce?

Sorun yeterli gaz tedariki mi, İran’a Rusya’ya ödeme problemi mi, İran’la yeni fiyatlama problemi mi, stoklama düzeni ve kapasitesi mi, planlama sorunu mu? Derli toplu bir açıklama yapılmadığına göre anlaşılan hepsi birden. Ve anlaşılan bir kez daha yönetilemeyen bir meseleyle karşı karşıyayız.

Biz neleri konuştuk…

Bu hafta yalnızca sanayi üretimi değil kar nedeniyle hayat da durdu. Özellikle İstanbul’da. Ve biz kar yağışı boyunca merkezi otoritenin kurumlarının mı yerel yönetim kurumlarının mı işini eksik yaptığını tartıştık. Daha ilginci belediye başkanının kar yağarken nerede olduğu, kimle olduğu, ne yediği konusunda haber, haberi yalanlama, yalanlamayı da yalanlama ile çok ama çok meşguldük.

Bir doğal felaketin ya da ekonomik felaketin yönetiminde uzlaşmalar üretememek, konuşamamak, tartışamamak bile nasıl bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Halbuki Cumhurbaşkanı muhtemelen cuma gününden bildiğini varsaymamız gereken enerji kısıtlamasının nedenleri, sonuçları konusunda kamuoyunu bilgilendirmeyi değil camide Sezen Aksu’yu hedef almayı seçti.

Ardından da bu kez RTÜK kanalları tek tek arayıp yine sözlü olarak Sezen Aksu’nun şarkısının çalınmaması talimatını buyurmuş.

Kamuda artık yöntem kural koymak değil, sözlü talimatlar ve tehditlerle yönetmek. Talimat ve tehditler de gerçek sorunları yönetmek üzerine değil, keyfi kararlarla yaşamı bir yöne doğru eğip bükmek üzerine.

Sezen çıkışının amacı farklı

Sezen Aksu’nun bizzat Cumhurbaşkanı’nın sözleriyle hedef alınmasını gerçek sorunları örtmek, gündemi değiştirmek olarak değerlendirmek doğru değil kanımca. Uzun süredir mesele gündemi değiştirmek amacının çok dışında artık. Cumhurbaşkanı o konuşmayı yaparken yüreğinden geçeni söyledi. Yıllar önce bir heykele ucube derken de Tophane’de sanat galerilerine saldırılırken söyledikleriyle de samimi fikrini ortaya koyuyordu, şimdi de. Öncelik artık ekonomi değil; tüm unsurları, değerleri, pratikleriyle bir hayat tarzı ile mücadele.

Cumhurbaşkanı disiplinli bir toplum, disiplinli bir ekonomi, disiplinli bir hayat arzuluyor. Denge denetleme mekanizmaları, güçler ayrılığı kalmamış, aksine tümü tek elde toplanmış bir sistem, kendi toplum ve hayat tahayyülünü dayatıyor.

Devlet eski bildik kodlarına tek tip yurttaş, tek tipli toplum kodlarına geri döndü. Bu iktidarla değişen önceki dönemin makbul vatandaşı, tek tipi Sünni, Türk, seküler iken şimdi Sünni, Türk, dindar ve elbette milliyetçi. Cumhurbaşkanı da siyasi iktidarın tüm ortakları ve kadroları da Batı karşıtlığında, tüm dünyanın Türkiye’nin karşısında olduğunda, her türlü kültürel farklılığın, siyasi muhalefetin denetim altında tutulması konusunda mutabıklar.

Aynı kadrolar kar felaketinde de orman yangınlarında da sel felaketlerinde de bu denli açık ayrımcılıktan kaçınmıyorlar. Çünkü yapmak istiyorlar, yapabiliyorlar, hatta tersini yapmaları yasak.

Daha önemlisi de iktidar ve devlet tüm organları ve kadrolarıyla olağanüstü bir dönemden geçildiğine inanıyor. Her gün güçlenerek süren küresel siyasal ve ekonomik egemenlik bölüşüm kavgasının Türkiye’yi hedef aldığı düşünülüyor. Bu olağanüstü dönem nedeniyle de her türlü toplumsal ve siyasal muhalefetin küresel bölüşüm kavgasının manipülasyonu olacağı paranoyasından bakılıyor.

Olağanüstü koşullar bahanesi bu topraklarda devletin ve iktidarların hep kullandığı bir gerekçe oldu. Çünkü bu gerekçeye sığınılarak hep devletin yeniden yapılanması ve hatta günlük, küçük düzeltmeler bile ertelendi.

Politik bir amaca döndü

Olağanüstü koşullar gerekçesi ve devletin, iktidarların körüklediği korkular beraberce bir başka amaç için kullanıldı asıl. Toplumun olağanüstü yöntemlere razı edilmesinin politik aracı oldu bu durum.

Örneğin Kürt meselesi. Meseleyi şöyle de tanımlamak mümkün. Kürt meselesi, Türklerin kendi haklarından vazgeçmeye razı edildiklerinin toplamıdır bir bakıma. Kürt meselesinin yarattığı olağanüstü koşullar ve tedbirler gerekçesiyle, bölünme paranoyası da kullanılarak Türkler ve tüm bir toplum nelere razı edildi? Yönetime katılma hakkından, devletin demokratikleşmesi talebinden, insan hak ve özgürlüklerinden, düşünme ve ifade özgürlüğünden, örgütlenme özgürlüğünden kendi rızasıyla vazgeçmeye mecbur kaldı toplum.

Önümüzdeki seçim süreci bugünkü güçler ayrılığı kalmamış, yerel yönetimlerin bile her gün daha çok merkeze bağlı hale getirildiği sistemin daha da güçlenerek, katılaşarak devamı için toplumsal rızayı üretme süreci. Bu nedenle önümüzdeki soru, bu söylemler ve politikalar gerçek felaketlere, can derdine, geçim derdine karşın toplumsal rızayı üretmeye yeter mi?

İnsanlık tarım ve sanayi toplumundan sonra şimdi de bilgi toplumuna geçiyor. Teknolojik devrim küreselleşmeyi ve bilgi toplumuna geçişi tetikledi. İki süreç birbirini etkileyerek ve çoğaltarak çağ değişimini zorluyor. Ulus-devletler ve siyasi yapılar değişimin öncüsü, düzenleyicisi olmak yerine eskinin yeni yöntemlerle sürdürülmesi eğilimine girdi. Küreselleşme ve bilgi toplumuna geçiş sürecinin ürettiği yeni sorunlar geleneksel siyasi ve toplumsal sorunlarla birleşti. Yeni sorunlar giderek devletler arası geleneksel egemenlik ve çıkar çatışmalarıyla birbirini besledi. Toplumlar ve bireyler bu karmaşık sorunlar yumağının çözümü için yeniden ulus-devletlere döndüler.

Gelişmiş veya gelişmemiş tüm toplumlarda değişimin gereklerini yerine getirme arzusu ile değişime direnmek, değişimin risklerinden kaçınmak arzusu siyaseti belirler hale geldi. Değişimin hayatın her alanını kapsaması, değişime dair küresel ve ulusal ütopyaların olmaması felaket söylemlerini, korkuları besledi. Hemen her ülkede şovenlik, lümpenlik, fanatiklik, ayrımcılık temelli siyasi hareketler güçlenmeye başladı. 11 Eylül terör saldırıları ve ardından Batı’nın seçtiği güvenlik ve savaş politikaları büyük zihni kırılmalar üretti. Yeni küresel bölüşüm kavgasına Batı’da İslamofobi, Müslüman coğrafyada Batı karşıtlığına dayalı popülist hareketler birbirini besledi. Toplumların farklı demokratikleşme seviyelerine karşın son yıllarda yapılan neredeyse tüm seçimlerde şoven, popülist, otoriter eğilimlere yaslanan siyasi partiler ve liderler kazandı. İnsanlığın elindeki en eski ve en gelişmiş kurum olarak ulus-devletler, şoven, popülist, otoriter iktidarların eliyle yeniden inşa edilmeye başladı.

Bu zihniyetle yürümez

Bu dönem küresel ara buzul dönem. “Buzul” çünkü bilgi toplumu ve hayat, şoven ve otoriter iktidarlar eliyle ulus-devletlerin yeniden inşası hedefleniyor. “Ara” çünkü bilgi toplumu ve hayatın geldiği evre ve ritim bu zihniyetlerle yönetilemez, yönlendirilemez.

Neredeyse tüm Batı ülkelerinde otoriterliğe yatkın liderler ve partiler yükselişe geçti, kimileri iktidarda. Bunun sebebi, yeni çağın siyasal örgütlenme problemlerini de toplumsal ve küresel problemlerini de çözememiş olması. Bu çözümsüzlük kaygıları, korkuları besliyor, insanları lümpenleştiriyor ve fanatikleştiriyor. Hem dünyada hem Türkiye’de insanlar çözemedikleri tüm meselelerin şerrinden devlete sığınma eğilimindeler. Demokratikleşme yolundaki her adım korkuyla ve otoriter eğilimlere kapılmayla karşılık buluyor. Bu korku insanların devlete sarılmalarına, o sarılış da ulus-devletlerin güçlenmesine neden oluyor.

Yükselişin nedeni

O güçle ulus-devletler değişimi kavramak ve yönetmek yerine durdurmayı hedefleyen otoriter siyasetler üretiyorlar. Gücü savunan devletçi politikalarla sorunları çözmeyi değil, riskleri duvarların ötesinde tutacak çareler arıyorlar. Bu nedenle tam da hayattan, değişimden duyulan korkuyla üretilen ötekilerden, öcülerden korunmayı, onları mümkünse yok etmeyi hedefleyen siyasi söylemler ve liderler yükseliyor. Bu yeni otoriterleşmeyi öncekilerden ayıran rıza üretme süreci işte böyle yaşanıyor.

Toplumun büyük bir kesimi, Türkiye’de son 10 yılda yapılan seçimlerde kimliklerinden, kutuplaşmanın ürettiği zihni ve ruhi ambargolardan oy verdi ama sonuçta da görüldüğü kadarıyla yarısı, iktidarın otoriterleşme eğilimini bir bakıma onaylamış oldu. Denklemin diğer yarısında kalanlar, yani değişimi yakalamak isteyen, meseleleri temkinle ele alan kalabalıklar ise bu eğilime rıza göstermedikleri için ötekileştirilmeye, şiddet politikalarıyla baskı altına alınmaya çalışılıyor.

Gündelik hayatın karmaşıklaşması ve ritminin hızlanması, metropollerde tanış olunmayan kalabalıklarla yan yana yaşama zorunluluğu hem davranışlarımızı hem de zihin haritalarımızı değiştiriyor. Bu karmaşada yarın ne olacağını, neyle karşılaşacağımızı eskisi kadar kestiremiyor, bilemiyoruz. Bu nedenle sürekli endişeliyiz, hatta korkuyor, paranoyalara kapılıyoruz. Ayrıca kendimizi güvende hissetmeye, güvenli alanlar yaratmaya ihtiyaç duyuyoruz. Herkesin birbirinden ve gelecekten korktuğu böylesi bir müşterek duygu durumu, sorunları kolay yoldan, izledikleri güvenlikçi politikalarla erteleme, öteleme yolunu seçen ulus-devletler için bulunmaz fırsat.

Yaşanan karmaşanın hepimizin gücünün ötesinde, bizi aşan bir nedeni olduğu anlatısına dayanıyor iktidar. Gözle görülemeyen, koklanmayan, dokunulamayan virüs yerine bir dış düşman koyuyor. Onun yanına bir de iç düşman yerleştiriveriyor. İktidarın popülist söylemi korkuyu, endişeyi yarattığı bu belirsiz düşmanlar üzerinden cisimleştiriyor adeta. Değişim zorunluluğunu üreten tüm dinamikleri, yeni düşmanların ya da düşmanlaştırılmış muhaliflerin komploları olarak konumluyor. Özgürlük taleplerinin, farklılıkların, yeni ihtiyaçların düzenin bozulmasına yönelik birer saldırı olduğu fikrini yaygınlaştırıyor.

Popülist hareketler doğrudan ve aleni olarak özgürlük taleplerine karşı çıkmıyorlar belki ama özgürlük ve farklılık taleplerinin düzeni, istikrarı bozan ve kaosa neden olan talepler olduğu algısını oluşturmaya ya da beslemeye çalışıyorlar. İnsanlığın içine düştüğü kaostan toplumu korumak için gerekenin evrensel hukuku gözeten düzenlemeler yerine, hukuku hırpalamak pahasına devleti güçlendirmek gerektiğini ima ediyorlar. Türkiye’de de güçlü devletin sembolü olarak asker, polis, askeri teknoloji, güçlü toplumun sembolü olarak da milliyetçilik ve din bu temel üzerinde yükseliyor.

Mağdurlar oyalanıyor

İktidar yeni küresel bölüşüm kavgasını kendi iktidarının devamı için risk ve fırsatlar üzerinden değerlendirirken, topluma karşı ülkenin birlik, beraberlik, yerlilik, millilik üzerinden konumlandırıyor. Kalıcılaşan yoksulluk ve adaletsizlikten mağdur olan kalabalıkları, yarattığı ötekiler ve düşmanlarla oyalıyor. Böylece olabilecek hemen tüm idari yetkileri kendisinde toplamasına rağmen, çağın yarattığı sorunları çözmekte ne kadar yetersiz kaldığını da gözlerden uzak tutmayı hedefliyor.

Öte yandan da toplumun yaşadığı bir gerçeklik var. Ülke üşüyor, sofralarda yiyecek eksiliyor, ülke hayatına dair korku ve endişe hanenin içinde yaşanıyor artık. Ülkenin gençleri umutsuzluk girdabından kurtulmak için kaçacak yer arıyor. Can derdi ve geçim derdi yoğunlaştıkça soyut, popülist iktidar anlatısının harareti anlamını kaybediyor. Hele büyük vaatlerle ambalajlanmış başkanlık sisteminin ürettiği yeni sorunları yaşadıkça artık değişimden ürküntü yerine, değişim arzusu yükseliyor.

Önümüzdeki seçim süreci popülist anlatının hâlâ ve yeniden toplumun yarısının oyunu almaya yetip yetmeyeceğini gösterecek. Muhalefet bu popülist anlatı ve siyaseti yalnızca iktidara karşıdan bir yerden ama yeni bir popülist söylemle mi karşılayacak yoksa toplumun önüne yeni iddia ve ortak ufuk mu koyacak? Toplumsal muhalefetin aktörleri, partileri toplumsal rızayı korku anlatılarıyla mı umut ve gelecek anlatılarıyla mı arayacak?

Oksijen

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.