Connect with us

EKONOMİ

Bekir Ağırdır : Otoriterlik toplumun onayını nasıl alıyor?

Neredeyse tüm Batı ülkelerinde otoriterliğe yatkın liderler ve partiler yükselişte, kimileri iktidarda. Sebebi, dünyanın yeni çağın problemlerini çözememesi ve toplumların çözülemeyen sorunların şerrinden kaçıp devletlere sığınması. Yönetimler ise değişimi kavramak yerine halktan aldıkları güçle otoriter siyaset üretiyorlar. Sorunları çözmeye değil, riskleri duvarın ötesinde tutmaya yöneliyorlar.

Yayınlanma:

|

İnanması çok zor ama bu hafta ülkede üretim durdu. Üstelik mucize diye gözlerdeki ışıltılarla anlatılan yeni ekonomik programa karşın enerji yetersizliği nedeniyle üretim durdu.

Dünya gazetesinin haberine göre geçen hafta sonu BOTAŞ’ın doğalgaz kısıtlamasını duyurmasının hemen ardından Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi (TEİAŞ) de sanayiciye elektrik kısıtlaması uygulayabileceğini açıklamıştı. Cumartesi günü uygulamanın ilk adımı sanayi bölgelerinin tek tek TEİAŞ tarafından aranmasıyla atıldı. Sanayiciye yazılı bir belge yollanmazken, 72 saatlik kesintiye uymayacaklar için “cezai müeyyidesi olacak” denildi.

Ülkenin ne halde olduğunu göstermesi bakımından bu olayın bir başka vahim yönü daha var, sorunun yönetim biçimi. Kamuoyuna doyurucu bilgi vermek yerine tercih edilen yöntem telefonla talimat ve tehdit. Yönetim biçiminin ve tarzının ne olduğunu bundan daha iyi gösterecek bir şey var mı?

Peki böylesine önemli bir olayın muhalefetin de ekranlardaki tartışmalarında hatta sosyal medyanın bile yeterince gündeminde olmaması normal mi sizce?

Sorun yeterli gaz tedariki mi, İran’a Rusya’ya ödeme problemi mi, İran’la yeni fiyatlama problemi mi, stoklama düzeni ve kapasitesi mi, planlama sorunu mu? Derli toplu bir açıklama yapılmadığına göre anlaşılan hepsi birden. Ve anlaşılan bir kez daha yönetilemeyen bir meseleyle karşı karşıyayız.

Biz neleri konuştuk…

Bu hafta yalnızca sanayi üretimi değil kar nedeniyle hayat da durdu. Özellikle İstanbul’da. Ve biz kar yağışı boyunca merkezi otoritenin kurumlarının mı yerel yönetim kurumlarının mı işini eksik yaptığını tartıştık. Daha ilginci belediye başkanının kar yağarken nerede olduğu, kimle olduğu, ne yediği konusunda haber, haberi yalanlama, yalanlamayı da yalanlama ile çok ama çok meşguldük.

Bir doğal felaketin ya da ekonomik felaketin yönetiminde uzlaşmalar üretememek, konuşamamak, tartışamamak bile nasıl bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Halbuki Cumhurbaşkanı muhtemelen cuma gününden bildiğini varsaymamız gereken enerji kısıtlamasının nedenleri, sonuçları konusunda kamuoyunu bilgilendirmeyi değil camide Sezen Aksu’yu hedef almayı seçti.

Ardından da bu kez RTÜK kanalları tek tek arayıp yine sözlü olarak Sezen Aksu’nun şarkısının çalınmaması talimatını buyurmuş.

Kamuda artık yöntem kural koymak değil, sözlü talimatlar ve tehditlerle yönetmek. Talimat ve tehditler de gerçek sorunları yönetmek üzerine değil, keyfi kararlarla yaşamı bir yöne doğru eğip bükmek üzerine.

Sezen çıkışının amacı farklı

Sezen Aksu’nun bizzat Cumhurbaşkanı’nın sözleriyle hedef alınmasını gerçek sorunları örtmek, gündemi değiştirmek olarak değerlendirmek doğru değil kanımca. Uzun süredir mesele gündemi değiştirmek amacının çok dışında artık. Cumhurbaşkanı o konuşmayı yaparken yüreğinden geçeni söyledi. Yıllar önce bir heykele ucube derken de Tophane’de sanat galerilerine saldırılırken söyledikleriyle de samimi fikrini ortaya koyuyordu, şimdi de. Öncelik artık ekonomi değil; tüm unsurları, değerleri, pratikleriyle bir hayat tarzı ile mücadele.

Cumhurbaşkanı disiplinli bir toplum, disiplinli bir ekonomi, disiplinli bir hayat arzuluyor. Denge denetleme mekanizmaları, güçler ayrılığı kalmamış, aksine tümü tek elde toplanmış bir sistem, kendi toplum ve hayat tahayyülünü dayatıyor.

Devlet eski bildik kodlarına tek tip yurttaş, tek tipli toplum kodlarına geri döndü. Bu iktidarla değişen önceki dönemin makbul vatandaşı, tek tipi Sünni, Türk, seküler iken şimdi Sünni, Türk, dindar ve elbette milliyetçi. Cumhurbaşkanı da siyasi iktidarın tüm ortakları ve kadroları da Batı karşıtlığında, tüm dünyanın Türkiye’nin karşısında olduğunda, her türlü kültürel farklılığın, siyasi muhalefetin denetim altında tutulması konusunda mutabıklar.

Aynı kadrolar kar felaketinde de orman yangınlarında da sel felaketlerinde de bu denli açık ayrımcılıktan kaçınmıyorlar. Çünkü yapmak istiyorlar, yapabiliyorlar, hatta tersini yapmaları yasak.

Daha önemlisi de iktidar ve devlet tüm organları ve kadrolarıyla olağanüstü bir dönemden geçildiğine inanıyor. Her gün güçlenerek süren küresel siyasal ve ekonomik egemenlik bölüşüm kavgasının Türkiye’yi hedef aldığı düşünülüyor. Bu olağanüstü dönem nedeniyle de her türlü toplumsal ve siyasal muhalefetin küresel bölüşüm kavgasının manipülasyonu olacağı paranoyasından bakılıyor.

Olağanüstü koşullar bahanesi bu topraklarda devletin ve iktidarların hep kullandığı bir gerekçe oldu. Çünkü bu gerekçeye sığınılarak hep devletin yeniden yapılanması ve hatta günlük, küçük düzeltmeler bile ertelendi.

Politik bir amaca döndü

Olağanüstü koşullar gerekçesi ve devletin, iktidarların körüklediği korkular beraberce bir başka amaç için kullanıldı asıl. Toplumun olağanüstü yöntemlere razı edilmesinin politik aracı oldu bu durum.

Örneğin Kürt meselesi. Meseleyi şöyle de tanımlamak mümkün. Kürt meselesi, Türklerin kendi haklarından vazgeçmeye razı edildiklerinin toplamıdır bir bakıma. Kürt meselesinin yarattığı olağanüstü koşullar ve tedbirler gerekçesiyle, bölünme paranoyası da kullanılarak Türkler ve tüm bir toplum nelere razı edildi? Yönetime katılma hakkından, devletin demokratikleşmesi talebinden, insan hak ve özgürlüklerinden, düşünme ve ifade özgürlüğünden, örgütlenme özgürlüğünden kendi rızasıyla vazgeçmeye mecbur kaldı toplum.

Önümüzdeki seçim süreci bugünkü güçler ayrılığı kalmamış, yerel yönetimlerin bile her gün daha çok merkeze bağlı hale getirildiği sistemin daha da güçlenerek, katılaşarak devamı için toplumsal rızayı üretme süreci. Bu nedenle önümüzdeki soru, bu söylemler ve politikalar gerçek felaketlere, can derdine, geçim derdine karşın toplumsal rızayı üretmeye yeter mi?

İnsanlık tarım ve sanayi toplumundan sonra şimdi de bilgi toplumuna geçiyor. Teknolojik devrim küreselleşmeyi ve bilgi toplumuna geçişi tetikledi. İki süreç birbirini etkileyerek ve çoğaltarak çağ değişimini zorluyor. Ulus-devletler ve siyasi yapılar değişimin öncüsü, düzenleyicisi olmak yerine eskinin yeni yöntemlerle sürdürülmesi eğilimine girdi. Küreselleşme ve bilgi toplumuna geçiş sürecinin ürettiği yeni sorunlar geleneksel siyasi ve toplumsal sorunlarla birleşti. Yeni sorunlar giderek devletler arası geleneksel egemenlik ve çıkar çatışmalarıyla birbirini besledi. Toplumlar ve bireyler bu karmaşık sorunlar yumağının çözümü için yeniden ulus-devletlere döndüler.

Gelişmiş veya gelişmemiş tüm toplumlarda değişimin gereklerini yerine getirme arzusu ile değişime direnmek, değişimin risklerinden kaçınmak arzusu siyaseti belirler hale geldi. Değişimin hayatın her alanını kapsaması, değişime dair küresel ve ulusal ütopyaların olmaması felaket söylemlerini, korkuları besledi. Hemen her ülkede şovenlik, lümpenlik, fanatiklik, ayrımcılık temelli siyasi hareketler güçlenmeye başladı. 11 Eylül terör saldırıları ve ardından Batı’nın seçtiği güvenlik ve savaş politikaları büyük zihni kırılmalar üretti. Yeni küresel bölüşüm kavgasına Batı’da İslamofobi, Müslüman coğrafyada Batı karşıtlığına dayalı popülist hareketler birbirini besledi. Toplumların farklı demokratikleşme seviyelerine karşın son yıllarda yapılan neredeyse tüm seçimlerde şoven, popülist, otoriter eğilimlere yaslanan siyasi partiler ve liderler kazandı. İnsanlığın elindeki en eski ve en gelişmiş kurum olarak ulus-devletler, şoven, popülist, otoriter iktidarların eliyle yeniden inşa edilmeye başladı.

Bu zihniyetle yürümez

Bu dönem küresel ara buzul dönem. “Buzul” çünkü bilgi toplumu ve hayat, şoven ve otoriter iktidarlar eliyle ulus-devletlerin yeniden inşası hedefleniyor. “Ara” çünkü bilgi toplumu ve hayatın geldiği evre ve ritim bu zihniyetlerle yönetilemez, yönlendirilemez.

Neredeyse tüm Batı ülkelerinde otoriterliğe yatkın liderler ve partiler yükselişe geçti, kimileri iktidarda. Bunun sebebi, yeni çağın siyasal örgütlenme problemlerini de toplumsal ve küresel problemlerini de çözememiş olması. Bu çözümsüzlük kaygıları, korkuları besliyor, insanları lümpenleştiriyor ve fanatikleştiriyor. Hem dünyada hem Türkiye’de insanlar çözemedikleri tüm meselelerin şerrinden devlete sığınma eğilimindeler. Demokratikleşme yolundaki her adım korkuyla ve otoriter eğilimlere kapılmayla karşılık buluyor. Bu korku insanların devlete sarılmalarına, o sarılış da ulus-devletlerin güçlenmesine neden oluyor.

Yükselişin nedeni

O güçle ulus-devletler değişimi kavramak ve yönetmek yerine durdurmayı hedefleyen otoriter siyasetler üretiyorlar. Gücü savunan devletçi politikalarla sorunları çözmeyi değil, riskleri duvarların ötesinde tutacak çareler arıyorlar. Bu nedenle tam da hayattan, değişimden duyulan korkuyla üretilen ötekilerden, öcülerden korunmayı, onları mümkünse yok etmeyi hedefleyen siyasi söylemler ve liderler yükseliyor. Bu yeni otoriterleşmeyi öncekilerden ayıran rıza üretme süreci işte böyle yaşanıyor.

Toplumun büyük bir kesimi, Türkiye’de son 10 yılda yapılan seçimlerde kimliklerinden, kutuplaşmanın ürettiği zihni ve ruhi ambargolardan oy verdi ama sonuçta da görüldüğü kadarıyla yarısı, iktidarın otoriterleşme eğilimini bir bakıma onaylamış oldu. Denklemin diğer yarısında kalanlar, yani değişimi yakalamak isteyen, meseleleri temkinle ele alan kalabalıklar ise bu eğilime rıza göstermedikleri için ötekileştirilmeye, şiddet politikalarıyla baskı altına alınmaya çalışılıyor.

Gündelik hayatın karmaşıklaşması ve ritminin hızlanması, metropollerde tanış olunmayan kalabalıklarla yan yana yaşama zorunluluğu hem davranışlarımızı hem de zihin haritalarımızı değiştiriyor. Bu karmaşada yarın ne olacağını, neyle karşılaşacağımızı eskisi kadar kestiremiyor, bilemiyoruz. Bu nedenle sürekli endişeliyiz, hatta korkuyor, paranoyalara kapılıyoruz. Ayrıca kendimizi güvende hissetmeye, güvenli alanlar yaratmaya ihtiyaç duyuyoruz. Herkesin birbirinden ve gelecekten korktuğu böylesi bir müşterek duygu durumu, sorunları kolay yoldan, izledikleri güvenlikçi politikalarla erteleme, öteleme yolunu seçen ulus-devletler için bulunmaz fırsat.

Yaşanan karmaşanın hepimizin gücünün ötesinde, bizi aşan bir nedeni olduğu anlatısına dayanıyor iktidar. Gözle görülemeyen, koklanmayan, dokunulamayan virüs yerine bir dış düşman koyuyor. Onun yanına bir de iç düşman yerleştiriveriyor. İktidarın popülist söylemi korkuyu, endişeyi yarattığı bu belirsiz düşmanlar üzerinden cisimleştiriyor adeta. Değişim zorunluluğunu üreten tüm dinamikleri, yeni düşmanların ya da düşmanlaştırılmış muhaliflerin komploları olarak konumluyor. Özgürlük taleplerinin, farklılıkların, yeni ihtiyaçların düzenin bozulmasına yönelik birer saldırı olduğu fikrini yaygınlaştırıyor.

Popülist hareketler doğrudan ve aleni olarak özgürlük taleplerine karşı çıkmıyorlar belki ama özgürlük ve farklılık taleplerinin düzeni, istikrarı bozan ve kaosa neden olan talepler olduğu algısını oluşturmaya ya da beslemeye çalışıyorlar. İnsanlığın içine düştüğü kaostan toplumu korumak için gerekenin evrensel hukuku gözeten düzenlemeler yerine, hukuku hırpalamak pahasına devleti güçlendirmek gerektiğini ima ediyorlar. Türkiye’de de güçlü devletin sembolü olarak asker, polis, askeri teknoloji, güçlü toplumun sembolü olarak da milliyetçilik ve din bu temel üzerinde yükseliyor.

Mağdurlar oyalanıyor

İktidar yeni küresel bölüşüm kavgasını kendi iktidarının devamı için risk ve fırsatlar üzerinden değerlendirirken, topluma karşı ülkenin birlik, beraberlik, yerlilik, millilik üzerinden konumlandırıyor. Kalıcılaşan yoksulluk ve adaletsizlikten mağdur olan kalabalıkları, yarattığı ötekiler ve düşmanlarla oyalıyor. Böylece olabilecek hemen tüm idari yetkileri kendisinde toplamasına rağmen, çağın yarattığı sorunları çözmekte ne kadar yetersiz kaldığını da gözlerden uzak tutmayı hedefliyor.

Öte yandan da toplumun yaşadığı bir gerçeklik var. Ülke üşüyor, sofralarda yiyecek eksiliyor, ülke hayatına dair korku ve endişe hanenin içinde yaşanıyor artık. Ülkenin gençleri umutsuzluk girdabından kurtulmak için kaçacak yer arıyor. Can derdi ve geçim derdi yoğunlaştıkça soyut, popülist iktidar anlatısının harareti anlamını kaybediyor. Hele büyük vaatlerle ambalajlanmış başkanlık sisteminin ürettiği yeni sorunları yaşadıkça artık değişimden ürküntü yerine, değişim arzusu yükseliyor.

Önümüzdeki seçim süreci popülist anlatının hâlâ ve yeniden toplumun yarısının oyunu almaya yetip yetmeyeceğini gösterecek. Muhalefet bu popülist anlatı ve siyaseti yalnızca iktidara karşıdan bir yerden ama yeni bir popülist söylemle mi karşılayacak yoksa toplumun önüne yeni iddia ve ortak ufuk mu koyacak? Toplumsal muhalefetin aktörleri, partileri toplumsal rızayı korku anlatılarıyla mı umut ve gelecek anlatılarıyla mı arayacak?

Oksijen

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.