Connect with us

EKONOMİ

MURAT BATI: Enkazdan yeterince can çıkaramadık bari ders çıkaralım

T24 yazarı Murat BATI Deprem sonrası için önemli tespitler yaptı: Depremle mücadele konusunda yapılması gerekenlerden ilki binaların nereye inşa edileceğinin iyi tespit edilmesi ile inşa aşamasında yeterli ve doğru malzemenin kullanılması gerektiğidir. Ve elbette denetimin de her aşamada yapılması olmazsa olmazımız olmalıdır

Yayınlanma:

|

Merkez üssü Kahramanmaraş olan ve 11 ili fiziken, diğer illeri ise derinden yaralayan deprem sonucunda on binlerce canımızı kaybettik, on binlercesi ise yaralandı. Depremden kurtulanların çok uzunca süre yaşayacakları travmayı tahayyül etmek bile ruhumu daraltıyor. Eminim sizde de aynı düşünce vardır.

Önceki depremlerde olduğu gibi oturduğumuz yerden müsebbip arayıp durduk, kendimizce de bulduk hatta kendimizce kendimize yalanlar söyleyerek vicdanımızı da rahatlatmaya çalıştık. “Bu enkazda hiç mi payımız yok?” diye sorduk kendimize. “Hayır” dedik yine kendimize kendi vicdanımızı rahatlatmak için…

Bu gibi afetlerin nedenlerini ve sonuçlarını kadere bağlamadan doğru düşünüp planlamak hem olası zararı asgariye indirecek hem de devlet olarak maddi yönden tam tekmil halde hazır bulunmamızı sağlayacaktır. Bu yönüyle TV’lerde onlarca hayırseverin(!) bağış şovuna da maruz kalmamış olacağız.

Neyse deprem öncesi ve sonrası neler yapmamız gerektiği hususlarını özetlemeye çalışayım. 

İlk yapılması gereken

Depremle mücadele konusunda yapılması gerekenlerden ilki binaların nereye inşa edileceğinin iyi tespit edilmesi ile inşa aşamasında yeterli ve doğru malzemenin kullanılması gerektiğidir. Ve elbette denetimin de her aşamada yapılması olmazsa olmazımız olmalıdır.

Özellikle bu aşamada ne yapılması gerektiği konusunda bir inşaat mühendisi dostumla[1] görüştüğümde bazı hususlara dikkat çekti. Merkezi sistemin bürokrasi nedeniyle oldukça ağır işlediğini ve özellikle yerel yönetimlerin mühendis ve mimar odalarıyla koordineli çalışması gerektiğini vurguladı. Denetim aşamasında rüşvet ve yolsuzlukların maalesef fazla olduğuna ve bu nedenle de hafif bir depremde binalar yıkılmasa bile ağır hasar aldıklarını ve sonraki hafif depremlerde bile yıkılabileceğine, yapı denetim sisteminde yakın bir zamanda faaliyete geçen havuz sisteminin yararlı olduğuna, bu sistemde yapı denetim firmalarının müteahhitlere bağlı kalmadığına, bu nedenle bağımsız denetim kontrollerinin yapılabildiğine ve sistemin en azından bu şekilde devam ettirilmesine dikkat çekti.

Diğer yapılması gerekenler ise illerin jeofizik ve jeoloji çalışmaları ile deprem fay haritalarının güncellenmesi, bu haritalara göre şehir ve bölge plancılarının yeni yerleşim yerlerini planlaması, 7259 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun ile bu Kanuna dayalı hazırlanan Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmeliğin güncellenmesi, bu son depremlerde görüldüğü üzere ikinci derece deprem kuşağında olan il ve ilçelerde de önemli oranda yıkım gerçekleştiği dikkate alındığında bina tasarımlarının deprem kuşağına göre yapılıyor olmasından dolayı birinci derece deprem kuşağı dışında kalan bölgelerin deprem dereceleri bir derece yükseltilmesi gerektiği veya illerin deprem kuşağı derecelerinin revize edilmesi, gerekiyorsa ilgili mevzuata uymayan yapıların yıkılıp yeni yapıların yapılması gerekmektedir.

AFAD, Kızılay gibi kurumların yerel taşra teşkilatları güçlendirilmeli, acil durumda ani önlem alınacak inisiyatiflere sahip olmaları adına yetkilendirilmeleri gerekmektedir. Daha da önemlisi dağcılık, kaya tırmanışı, mağaracılık, amatör telsizciler gibi birçok spor ve başka kulüplerin yerel afet koordinasyon merkezlerinin birer üyesi olabilmelerini sağlayacak yasal bir düzenleme yapılmalıdır. Yerel afet merkezlerine ayrıca madenciler, inşaat ustaları gibi meslek sahipleri de dahil edilmeli. Bu durum keyfiyetten çıkarılmalıdır.

İmar barışı uygulamasına son verilmeli

Ülke insanımızın en önemli alışkanlıklarından biri de maalesef işi mevzuatına/usulüne uygun yapmak yerine ahbap-çavuş ilişkisi kapsamında yapıp kolaycılığı seçmektir. Bunlardan bir tanesi de maalesef imar uygulamasıdır.

Binaların altına açılan dükkanları genişletmek için süs olarak konulduğu sanılan kolonların kesilmesi mi, yüksek katlı bina izni alınarak çok daha fazla para kazanma hırsı mı, dere yatağına bina inşa edilmesi mi gibi afetlere davetiye çıkaran ve bunların izinlerinin oya devşirildiği bir sistem ülkemizin karakteristik yapısı mı bilemedim.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün elbette. Bunlar kendi başına yapılmamakta veya o aşamada ya da daha sonra imar affı denilen devlet eliyle mezar tahsisi uygulaması ile izin verilmektedir. Kader falan değil yani.

Her deprem sonrası acılarımız tazeyken imar aflarına lanet okuyoruz ama çok az bir zaman sonra bu konuda şu anki gibi yiğit/cesur olup aynı tepkiyi verebilecek miyiz? Hiç emin değilim hatta sanmıyorum.

Hatta şimdilerde imar affına lanet okuyan onlarca yazar çok değil 2 hafta öncesine kadar son vergi affı konuşulduğunda imar affı da bu kanun teklifine konulması gerektiği yönünde yazıp TV’lerde konuştular. Siyasetçilerden de dile getiren olmuştu. Acımız az hafiflesin yine konuşuruz gelsin imar affı diye. Acılarımıza pek sadık değiliz maalesef, neyse…

Enkazlardan numune alınmalı

Enkazlardan insanlar çıkarıldıktan sonra enkazlar toplanıp toplanma alanlarına gönderilecek. Bu pek de sağlıklı bir şekilde yapılmayacak. Yani hangi enkazın hangi yapıya ait olduğunun belirlenmesi gerekmekte ama bu konuda da ciddi kaygılarım var. Umarım yanılırım.

Bunun yararı şu olacak, yapıların tekniğe ve mevzuatlara uygun yapılıp yapılmadığı yapılardan alınacak numunelerden anlaşılabilecektir. Bu nedenle enkazlar toplanmadan muhakkak beton, donatı (beton çeliği) numuneleri alınmalı, gerekirse odalar karot numune almalı. Daha sonra bu numunelerde yapılan incelemeler sonucunda mağdurlar ilgili kurum ve kişilere dava açabilmeleri için gerekli delil havuzu bir nebze de olsa sağlanmış olacaktır.

Özellikle ceza hukukçuları bu konuya ziyadesiyle eğilmekte ve kat’i suretle önerileri dikkate alınmalıdır.

Artık bir fon kurulmalı

Dayanışma çok önemli bir şeydir. Hele ki omuz omuza dayanışma. Ancak eşitler arası olmayan para transferi maalesef farklı birçok şaibeye gebe olabilmektedir. Merkez Bankası’nın Hazine’ye aktaracağı kãrının 30 milyar TL’sini AFAD’a bağışlayan Merkez Bankası Başkanı Kavcıoğulu’nun “Eğer bu parayı Hazine’ye aktarsaydık, Hazine başka bir alanda kullanabilirdi. Biz bu payı direkt olarak deprem bölgesine tahsis ettik” demesi gibi. Bunun da altında çok şey aranabilir; Sayıştay denetimi, iç denetim vs den kaçınma da olabilir, insani bir yön de başka nedenler de. Şu an tahminlerimizden başka net bir bilgimiz yok maalesef.

Ancak Kavcıoğlu’nun ima ettiği şey 5018 sayılı Kanun m.13/g’nin varlığıydı. Yani Hazine’ye giren para belirlenen o amaç için (depreme) harcanamayacak anlayışıydı.

Merkez Bankası Başkanı’nın bile ima ettiği şey toplanan paraların deprem için harcanmasının mevzuat açısından ne kadar zor olacağıydı. O yüzden daha önce de defalarca yazdığım gibi Kavcıoğlu’nun da diğer bürokratların da kafasını rahatlatmak için bir an önce bu deprem fonu kurulmalı artık.

Yeni bir bütçe daha olacak mı?

Dile kolay 11 il ve bunların bir kısmı yerle bir oldu. Depremin yarattığı maddi kayıp şu an tahminlerle ölçülüyor ve 84 milyar dolar deniliyor. Ancak bölgede üretim kaybının yarattığı etki, oluşacak işsizlik, tarımsal/hayvansal kayıp ve dolayısıyla milli gelir kaybı henüz net bir şekilde ölçülemedi. Ekonomistler bunu hesaplıyorlardır sanıyorum ama çıkan sonucun hiç de küçümsenecek bir sayı olmayacağı ortada.

Ayrıca şu andan itibaren bölgeyi tekrar eski haline getirmek için yapılacak inşaat, konut maliyetleri, taşıma maliyetleri, sosyal ödemeler vb bütçeden doğrudan para çıkışı anlamındadır ki bütçe giderlerini hatırı sayılır şekilde artıracaktır. Bir de malum seçim ve EYT var ki sormayın gitsin.

İlaveten toplanması gereken vergilerden mahrum kalınması ve o bölgeye şu andan itibaren yapılacak vergisel kolaylıklar (vergi harcamaları) kamu gelirlerini de azaltacaktır.

O bölgelere yapılacak yeni inşaatlar, yeni yatırımlar, yeni harcamalar… Ben ve benim gibiler depreme afet gözüyle bakmakta, bazıları ise yeni inşaat sahası olarak. Her şerde olan hayır bu olmasa gerek.

Dolayısıyla 2023 yılı devlet bütçesi açısından beklenenden çok daha fazla bir harcama ve çok daha düşük bir kamu geliri söz konusu olacak. Ve bu durum da seçim sonrası maalesef yeni bir bütçeyi (ek bütçeyi) daha kaçınılmaz kılmaktadır.


[1] Sevgili dostum inşaat mühendisi Hakan BARÇ’a fikirleri için teşekkür ederim.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.