Connect with us

EKONOMİ

Erdoğan’dan ekonomi mesajlar

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti 7. Olağan Büyük Kongresi’nde ekonomiye ilişkin değerlendirmelerde de bulundu. Erdoğan, “Son birkaç gündür piyasalarda yaşanan dalgalanmalar, Türkiye ekonomisinin temellerini, gerçek dinamiklerini, taşıdığı potansiyeli ve yarınını kesinlikle yansıtmıyor. Türk sanayisi, salgın dönemindeki performansıyla direncini ve gücünü bir kez daha ortaya koymuştur. Vatandaşlarımdan, milli servetimiz olan evlerindeki döviz ve altını, çeşitli finans araçlarına yatırarak, ekonomiye ve üretime kazandırmalarını istiyorum.” ifadelerini kullandı

Yayınlanma:

|

AK Parti 7. Olağan Büyük Kongresi’nde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan makro ekonomiye ilişkin de mesajlar verdi. Erdoğan son günlerdeki dalgalanmaların Türkiye ekonomisinin temellerini yansıtmadığını belirtti. Vatandaşlardan Döviz ve altınlarını çeşitli finansal araçlara yatırmaları çağrısı yapan Erdoğan, “Serbest piyasaya ekonomisine bağlılığımızla, her türlü şoka dayanıklı olduğumuzu defalarca ispatladık” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın konuşmasında öne çıkan mesajlar şunlar oldu:

Cumhur İttifakı’na destek olan her bir kardeşime ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Türkiye’yi 2023 hedeflerine sonra da 2053 vizyonuna inşallah Cumhur İttifakı ile kavuşturacağız.

Biz, siyasetin, sadece geçmişle değil, aynı zamanda bugünle, güncelle de sınırlı kalmaması; yarını, geleceği, umudu kucaklaması gerektiğine inanan bir mefkûreye sahibiz. Yarın diye ifade ettiğimiz büyük ufuk, bizim maziden atiye kurulan köprü dediğimiz, geçmişi ve bugünü de içeren kuşatıcılığa sahiptir.

Ülkemizi ve milletimizi, sürekli kendi iç sıkıntılarıyla meşgul ederek, son iki asırdır bu tür köklü değişimlerin dışında tutanlar, yine aynı oyunun peşindeler. Ama bu defa başaramayacaklar. Çünkü bu defa farklı bir Türkiye var. Bu defa, sadece elindekilere sahip çıkmakla yetinmeyen, yeni küresel siyasi ve ekonomik düzende hak ettiği yeri alma kararlığını 2023 hedefleriyle, 2053 vizyonuyla, 2071 idealiyle gösteren bir Türkiye var.

Eğitim bütçemiz yükseköğrenimle birlikte 212 milyar liraya ulaşıyor

İktidara geldiğimizde ülkemizi eğitim, sağlık, güvenlik ve adalet üzerinde kalkındıracağımızın sözünü vermiştik.

Bunun için de icraatlarımızı hep bu sırayla anlatıyoruz. Önce eğitim dedik ve bütçede önceliği her zaman bu alana verdik. Milli eğitim bütçesini 2002’deki 7,5 milyar lira seviyesinden aldık, 2021 yılı itibariyle 147 milyar liraya çıkardık. Yükseköğrenim bütçemizi ilave ettiğimizde bu rakam 212 milyar liraya ulaşıyor.

3 şehir hastanesinin proje çalışmaları devam ediyor

Sağlık alanında, hastanelerdeki yatak sayımızı 164 binden 253 binin üzerine, nitelikli yatak sayımızı 19 binden 162 bine çıkardık. Halkımıza daha iyi hizmet vermek için 378 binden devraldığımız sağlık çalışanı sayımızı, bugün 1 milyon 177 bine ulaştırdık. Hekim sayımız, 2002’deki 92 bin seviyesi iken, bugün 174 bini geçti.

Sağlıktaki kalitenin önemli göstergelerinden olan ambulans başına düşen nüfus sayımızı 107 binlerden 14 binlere indirdik. İlkini 2017 yılında yozgat’ta açtığımız şehir hastanelerimizin sayısını 17’ye, toplam yatak kapasitesini de 22 bin 600’e yükselttik. Halen 9 şehir hastanemizin inşası, 3’ünün ihale süreci, 3’ünün de proje çalışmaları devam ediyor. Bunlar da tamamlandığında, toplamda 43 bin 158 yatak kapasiteli 32 şehir hastanesini ülkemize kazandırmış olacağız.

18 yılda 411 milyar liralık sosyal yardım

Sosyal hizmetlerde; son 18 yılda ihtiyaç sahibi vatandaşlarımıza toplamda 411 milyar lirayı aşan tutarda yardım yaptık.
Engelli aylığını, 2002 yılındaki ortalama 24 lira seviyesinden 2021 ocak itibariyle ortalama 914 liraya çıkardık.

Kamudaki engelli istihdamı 2002 yılında sadece 5 bin 777 iken, bugün 58 binin üzerindedir. Yaşlılık maaşını, 2002 yılında aylık 24 liradan aldık, 2021 ocak ayı itibariyle 763 liraya yükselttik. Net asgari ücret 2002 yılında 184 lira iken, bu yılbaşı itibariyle 2 bin 825 lira olarak uygulanıyor.

Altyapıyı baştan sona yeniledik

Ulaştırmada; geçtiğimiz 19 yılda toplam 932 milyar lira tutarında yatırım yaparak, ülkemizin altyapısını baştan sona yeniledik, geliştirdik. Karayollarında, 6 bin 101 kilometreden devraldığımız bölünmüş yol mesafemizi 28 bin 200 kilometreye, 1.714 kilometreden devraldığımız otoyol uzunluğumuzu 3 bin 523 kilometreye yükselttik.

Karayolu tünel sayımızı 83’den 438 adete, karayolu tünel uzunluğumuzu 50 kilometreden 595 kilometreye, köprü ve viyadük uzunluğumuzu 311 kilometreden 701 kilometreye çıkardık. Osman Gazi köprüsü, Yavuz Sultan Selim köprüsü, Nissibi köprüsü, Avrasya tüneli, Marmaray, Ilgaz 15 temmuz istiklal tüneli, Erkenek, Cankurtaran, Sabuncubeli, Ovit tünelleri gurur abidesi projelerimiz arasındadır.

İstanbul-Bursa-İzmir otoyolu, Kuzey Marmara Otoyolu, Menemen-Aliağa-Çandarlı otoyolu, Ankara-Niğde otoyolunu bu dönemde ağımıza kattık. Çanakkale 1915 köprüsünün de içinde yer aldığı Kınalı-Tekirdağ-Çanakkale-Savaştepe otoyolu ile Ankara-izmir otoyolunun inşası sürüyor.

Demiryollarında, toplam 1.213 kilometre uzunluğunda hızlı tren ağı inşa ettik. Ülkemizin 11 bin 590 kilometre uzunluğundaki mevcut demiryolu ağını, adeta sıfırdan inşa etmişçesine baştan sona yeniledik.

İzmir’e izban’ı, Ankara’ya Başkentray’ı, İstanbul’a Gebze-Halkalı banliyösünü ve çeşitli şehirlerimizde pek çok metro hatlarını ülkemize kazandırdık.

Havayollarında, 26’dan devraldığımız havalimanı sayımızı 30 ilaveyle 56’ya çıkardık. İstanbul havalimanının yıllık 90 milyon yolcu kapasiteli ilk etabını hizmete sunduk. Yurt dışı uçuş noktamızı 60’dan 329’a, uçulan ülke sayısını 50’den 126’ya yükselttik.
Salgın sebebiyle durgunluğa girmiş olsa da, türkiye geleceğin en büyük hava yolu ulaşım altyapısına sahip ülkesi olarak dünyada ilk sıralarda yer alacaktır. Denizcilikte, tersane sayımız 37’den 83’e, yat bağlama kapasitemiz 8 bin 500’den 18 bin 545’e çıktı. Filyos limanının, Rize iyidere limanının, Haliç, Tekirdağ, Datça yat limanlarının yapımları sürüyor.

İletişimde, 2002 yılında 3 bin olan geniş bant abone sayısı 85 milyona ve 23 milyon civarında olan mobil telefon abone sayısı 84 milyona yükseldi. Bugün 54 milyona yaklaşan e-devlet kullanıcı sayısıyla, bu alanda dünyanın önde gelen ülkeleri arasına girdik.

Tarımda dışa bağımlılık söz konusu değil

Tarımda; 2002 yılında 37 milyar lirayı bulmayan tarımsal gayri safi yurtiçi hasılamız, geçtiğimiz yıl 333 milyar lirayı geride bıraktı. Tarım ve gıda ürünleri ihracatımız 20 milyar lirayı geçti.

Çiftçilerimize bugüne kadar ödediğimiz tarımsal desteklerin toplamı 160 milyar liraya yaklaştı. Sadece bu yıl yapacağımız tarımsal destekleme ödemeleri tutarı 24 milyar liradır.

Türkiye’nin, iklim şartları sebebiyle üretimi sınırlı olan birkaç ürün dışında, tarımda dışa bağımlılığı kesinlikle söz konusu değildir. Geçtiğimiz 19 yılda tarla ve sebze üretimimiz yüzde 20, meyve üretimimiz yüzde 67, süt ve et üretimimiz iki katına yakın artış göstermiştir.

Orman varlığımızı 20,8 milyon hektardan 22,9 milyon hektara, 175 olan korunan alan sayımızı 616’ya, 16 olan tabiat parkı sayımızı 250’ye çıkardık. Barajlarımızın sayısını 276’dan 600 ilaveyle 876’ya, içmesuyu tesislerimizin sayısını 84’ten 262 ilaveyle 346’ya, sulama tesislerimizin sayısını 1.764’ten 1.457 ilaveyle 3 bin 221’e ulaştırdık.

Piyasalardaki son günlerdeki dalgalanmalar Türkiye ekonomisinin temellerini yansıtmıyor

Makroekonomide; satın alma gücü paritesine göre milli gelirde Türkiye’yi dünyada 17’nci sıradan 13’üncü sıraya yükselttik.
Dünyayı kasıp kavuran salgına rağmen geçtiğimiz yıl yüzde 1,8 büyümeyle, G-20 ülkeleri arasında ikinci sırada yer aldık.
Göreve geldiğimizde vergi gelirlerinin yüzde 86’sını bulan faiz ödemelerini, geçtiğimiz yıl yüzde 16’ya gerilettik.

Avrupa ülkelerinde yüzde 97’ler, gelişmiş ülkelerde yüzde 130’lar civarında olan borç stokunun milli gelire oranını yüzde 42,6 seviyesinde tutmayı başardık.

İhracatımızı 36 milyar dolardan aldık 170 milyar dolar bandına kadar çıkardık. Her ay yeni ihracat rekorları kırarak, bu yolda yürümeyi sürdürüyoruz.

Son birkaç gündür piyasalarda yaşanan dalgalanmalar, Türkiye ekonomisinin temellerini, gerçek dinamiklerini, taşıdığı potansiyeli ve yarınını kesinlikle yansıtmıyor.

Türk sanayisi, salgın dönemindeki performansıyla direncini ve gücünü bir kez daha ortaya koymuştur.

Kamu maliyesi ve finans sektöründeki göstergeler, gelişmiş ve gelişmekte olan pek çok ülkeye göre daha sağlam bir yapıya sahip olduğumuza işaret ediyor.

Bir süre önce açıkladığımız ekonomideki reform programımızın politikalarını ve takvimini dün akşam itibarıyla ilan ettik.
Şimdi artık vakit, daha çok çalışma, üretme, gaza basma, hedeflerimize yürüme vaktidir.

İktisadi temeli olmayan hareketlere karşı ülkesinin yanında yer alarak, güven ve istikrar mesajımıza sahip çıktıkları için milletimizin tüm fertlerine ayrıca teşekkür ediyorum.

Vatandaşlarımdan döviz ve altını çeşitli finans araçlarına yatırarak ekonomiye kazandırmalarını istiyorum

Sadece kendilerini güvende hissetmek amacı ile evlerinde döviz ve altın tutan vatandaşlarıma buradan bir çağrıda bulunuyorum.

Bu vatandaşlarımdan, milli servetimiz olan evlerindeki döviz ve altını, çeşitli finans araçlarına yatırarak, ekonomiye ve üretime kazandırmalarını istiyorum.

Finans kuruluşları, özellikle de katılım finans şirketleri, bu altın ve dövizler için müşterilerine, onları memnun edecek getiri sağlayabilecek alternatifler sunuyor.

İş insanlarımıza da, 30 haziran’a kadar devam eden varlık barışından yararlanarak, yurt dışındaki kaynaklarını ülkemize getirebileceklerini tekrar hatırlatıyorum.

Ülkemize yatırım yapan uluslararası yatırımcılara ise, türkiye’nin gücüne ve potansiyeline güvenmeleri çağrısında bulunuyorum.
Esasen, bu çağrının somut göstergeleri de vardır.

Geçen yıl ülkemizde yeni açılan işyeri sayısı 103 bine yaklaşırken, kapanan sayısı 16 binin altında kaldı.

İş yapma kolaylığı endeksinde 2002 yılında 175 ülke arasında 84’üncü sırada olan ülkemiz, geçtiğimiz yıl 190 ülke arasında 33’üncü sıraya yükseldi.

Türkiye’de 2010-2020 arasında kurulan 75 bin 699 adet uluslararası sermayeli şirketten, toplam sermayesi 39 milyar lirayı bulan 11 binden fazlası, salgına rağmen geçtiğimiz yıl faaliyete başladı.

Şimdi buradan soruyorum; hangi uluslararası yatırımcı geleceğine güvenmediği bir ülkeye gelip şirket kurar ve o ülkenin vatandaşlarıyla iş ortaklığı yapar?

“Battık bittik” diyenlere bakmayın

Siz içeride birilerinin “battık, bittik, yıkıldık, öldük” diye terane tutturduğuna, kendi ülkelerini kötüleme yarışına girdiklerine bakmayın…

Bunlar kendi ülkelerinin ve milletlerinin felaketinden iktidar devşirme hevesinde olan, gözlerini kin ve nefret bürümüş, kifayetsiz muhterislerdir.

Türkiye gücünü, ekonomisinin sağlam altyapısından, üretiminden, yetişmiş insan kaynağından, girişimcilerinden, ihracatçılarından; velhasıl reel ekonomisinden alan bir ülkedir.

Dinamik iktisadi yapımızla, mali disiplinimizle, serbest piyasaya ekonomisine bağlılığımızla, her türlü şoka dayanıklı olduğumuzu defalarca ispatladık.

Önümüzdeki dönem türk ekonomisini yatırım, üretim, istihdam ve ihracat temelinde büyüterek, çok daha iyi yerlere geleceğiz.

Sanayi yatırımları

Sanayi ve teknolojide; 2002 yılında ülkemizde 192 organize sanayi bölgesi varken, biz bunu 133 ilaveyle 325’e yükselttik.
Ayrıca, 22 endüstri bölgesi, 79 teknopark, 1.242 Ar-Ge merkezi, 364 tasarım merkezi kurduk. Türkiye uzay ajansını faaliyete geçirmek ve milli uzay programımızı kamuoyuyla paylaşmak suretiyle, bu alanda da iddiamızı ortaya koyduk.
Yerli otomobilimizin fabrikasının inşası sürüyor, inşallah 2022’nin sonunda milletimizin hizmetine sunulacak.

Savunma sanayi projeleri bütçesi 75 milyar dolara çıktı

Savunma sanayinde; 2002 yılında sadece 62 savunma projesi yürütülürken, bugün bu sayı 750’yi geçti. Savunma sanayi projelerimizin bütçesi de, 5,5 milyar dolardan, ihale sürecindekilerle birlikte 75 milyar dolarlık bir hacme ulaştı. Aynı şekilde savunma ve havacılık ihracatımız da 248 milyon dolardan 3 milyar doların üzerine çıktı.

Enerjide kurulu gücü yükselttik

Enerjide; toplam kurulu gücümüzü 31 bin 846 megavattan 96 bin 271 megavata yükselttik. Tanap ve türkakım gibi ülkemizi bölgesel enerji merkezi haline getirecek projeleri tamamladık.

Karadeniz’deki sakarya havzasında tuna-1 kuyusunda 405 milyar metreküp doğal gaz rezervi keşfettik. Bu rezervi milletimizin hizmetine sunmak için çalışmalarımız sürüyor.

Türkiye’yi nükleer güçle elektrik üreten sayılı ülkelerden biri yapacak akkuyu nükleer santralimizin inşası devam ediyor, inşallah ilk reaktörde 2023’te üretim başlıyor.

Turizmde 75 milyon turist hedefimize ilerleyeceğiz

Ülkemize gelen turist sayısı 2002 yılında 13 milyon iken bu rakamı 52 milyona, turizm gelirimizi de 35 milyar dolara kadar çıkardık. Salgın sebebiyle geçtiğimiz yılı 16 milyon turist ve 12,4 milyar dolar turizm geliriyle kapatmış olsak da, inşallah önümüzdeki dönemde 75 milyon turist hedefimize doğru ilerlemeyi sürdüreceğiz.

bloomberg

Okumaya devam et

EKONOMİ

FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI

Yayınlanma:

|

Yazan:

2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir

Bankavitrini.com | Ekonomi Haber

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.

Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.

Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor

Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.

Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.

Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.

Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.

Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı

Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.

Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.

Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.

Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.

Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.

Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma

Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.

Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.

Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.

Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.

Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?

Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.

Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.

Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.

Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!

Yayınlanma:

|

Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor

T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.

İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.

Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】

1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü

2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.

Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.

Gösterge Ocak-Eylül 2025 Ocak-Eylül 2026
Vergi gelirleri 7.753,5 milyar TL 10.402,0 milyar TL
Faiz giderleri 1.662,4 milyar TL 2.251,1 milyar TL
Faiz/vergi geliri oranı %21,44 %21,64
Faiz giderlerinin artışı — %35,4

Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.

Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.

Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.

2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor

İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.

Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.

2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.

Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.

Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?

Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.

3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı

Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.

Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.

Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.

KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.

Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?

Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.

4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel

2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.

  • Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
  • Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
  • Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
  • Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
  • Sermaye giderleri: 883 milyar TL

Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.

Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.

Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.

Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.

5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor

Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.

Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.

Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.

Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】

Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.

Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.

6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti

2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.

Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.

Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.

Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.

SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı

2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:

Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.

İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.

Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.

Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?

Süleyman ÇEMBERTAŞ  Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?

Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?

Yayınlanma:

|

Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!

Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.

Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?

Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?

Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.

Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.

Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.

Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.

Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!

Rakamlarla konuşalım.

Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.

Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.

Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.

Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.

TCMB verileri ne söylüyor?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.

Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.

Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.

Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?

Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?

Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.

Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.

Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.

Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.

Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.

Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı

Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.

2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.

Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.

Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.

Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?

Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.

Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr!  Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.

Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.

Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.

Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli

Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.

Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.

Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.

Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.

SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!

Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.

Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.

TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.

Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.

Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.