Connect with us

Dr. Abbas Karakaya

ABBAS KARAKAYA: MARATON BİR YOLCULUKTAN NOTLAR

Yayınlanma:

|

Maraton bir yolculuk oldu. Bavulları hazırlayıp koltuğa uzandığımda saat gece yarısını iki geçiyordu. Koltuktan fırlayıp pili dolan telefonuma baktığımda saat 02:17 kendimi Ali gibi hissettim. Beni kimse uyandırmadı, saat alarmı falan çalmadı. Yolda giyeceklerimi giyindim hemen. Çıkmadan önce annemle babamın yattığı odaya yöneldim. “Gidiyorum” diyerek onlarla öpüştüm. Kalkmadılar. İlk kez beni uğurlamıyorlardı kapıdan.

Bavullarımın olduğu üst kata çıktım. Son biri iki parçayı, bavulları tam açmadan, sokuşturdum. Bavul hazırlamada son dakikacıyım. Bu işin de tadını çıkarırım. Aslında herkes az biraz ama değişik ölçülerde öyledir, eğer bavulunuzu hazırlamak başka birinin görevi değilse. Hayat biraz da bavul hazırlamaya benzer.

En başında niyetler, arzular, planlar, öngörüler, hayaller gırladır. Bir iki adım bunlara göre atılır atılırsa; sonraları ipin ucu kaçar; hayat çoğumuzu bir yerden bir yere atar, görünmez bir rüzgârın etkisiyle. Bavul hazırlamak da öyle: Önce bir şeyleri itinayla katlar, paketler koyarız bavula. Evden çıkma saati yaklaşırken unutulan, son anda hatırlanan her neyse sıkıştırılır, sokuşturulur bavula. Başlangıçtaki, kafamızdaki düzen ve plana göre yerleştirme güme gider.

İSTANBUL HAVAALANI

Tam planladığımız gibi- bir dakika geç kalarak- 03.01’de yola revan oluyoruz. Yol boş olduğundan 40 dakikada İstanbul Havaalanı’ndayız. Arkadaşım beni bırakıp dönüyor. İki bavul ve bir sırt çantasıyla, giden yolcu salonuna giriyorum. Bavullar ve ben ilk kontrol noktasından geçiyoruz. İki bavulu THY görevlisine, sorun çıkmadan teslim edip rahatlıyorum. Yurt dışı çıkış harcı 150 TL. Bu anlamsız ve fahiş harcı ödüyorum. Yoksa pasaport kontrolünden geçemeyeceğim. İçinden sadece iki yudum aldığım plastik su şişemle ikinci ve son güvenlik kontrol noktasına ilerliyorum. Burada, suyuma el konuluyor. Neymiş, güvenlikmiş! Sanki bu noktadan sonraki ışıklı, aynalı içki satan dükkânlardan, barlardan, restoranlardan su alamayacakmışım gibi. Ha bir de şu küçük ama mide bulandıran bir durum var: Şişemi önceden boşaltırsam, bu kontrolden sonraki alanlara yerleştirilmiş sebillerden doldurabilecekmişim, ama tabii ki palavra. Uçağımın kalkacağı kapıya etrafı seyrede seyrede yürürken sadece bir tek sebil gördüm ki o da kuytu bir yere konulmuş. Bile isteye, insanlar görmesin diye. Oysa ABD, Avrupa’daki havaalanlarında son kontrolden çıkıp uçağa gidene kadar yol kenarında ve de uçaklara binilen her kapıda sebiller oluyor. İstanbul Havaalanında olmayan sebillerin tersine, Kızılay’ın bağış toplama kutuları insanın gözüne sokuluyor.

Uçağa geçeceğimiz alanda son bir kez daha pasaport ve uçakta yanımıza alacağımız çanta/lar kontrol ediliyor. Bu, ilave eziyet ABD’ye uçan yolculara uygulanıyor. Herhalde bu, imparatorluğun raconundan olsa gerek!

MARATON YOLCULUK

İstanbul’dan Şikago’ya (11 saat), oradan otobüsle Indianapolis eyaletine (5,5 saat), oradan da Bloomington şehrine (1,5 saat arabayla) ulaşmam, bu vasıtalara ulaşma ve bekleme sürelerini sayınca, evden çıkıp eve girmem arasındaki süre 24 saate yaklaştı. Şikago O’Hare Havaalanı’nda maraton engelli maratona döndü. Önce uçaktaki saatler, sonra Şikago bahsi.

UÇAKTA  

Uçak tam dolu değildi. Oturduğum üçlü sıranın orta koltuğu boştu. Rahat bir yolculuk oldu. THY’nin mürettebatı nazik ve güler yüzlüydü. İkramlar fena değildi. On bir saatin ilk dört, beş saatini uyuyarak, sonraki zamanı, her koltuğun arkasına yerleştirilmiş medya düzeneğinden sesli kitaplar dinleyerek geçirdim. Bir de film izledim. Uzun uçak yolculuklarındaki davranışlarımın değiştiğini fark ettim. Önceki yolculuklarımda THY’nin şarap ikramlarını hiç geri çevirmez, hatta yolculuk boyunca fazlasını ister, içtikçe düşünür, hayal kurar, günlüğüme bir şeyler yazardım. Son iki uçuşumda böyle yapmadım. Yazdığım gibi, kendimi sesli kitapların büyüsüne bıraktım. Görüntüyle karşılaştırıldığında ses bana daha büyüleyici geliyor. Hayal dünyamıza daha fazla yer bıraktığı için. Benzer şekilde, televizyon mu, radyo mu derseniz, ben daha çok, radyo derim.

ŞİKAGO’DA

Uçuşta her şey yolunda gitti ve sonunda uçak park etti. Uçakta dağıtılan battaniyelerden ikisini sırt çantama atarak hızlı adımlarla pasaport kontrolüne doğru yürümeye başladım. Hızlı yürüyordum, zira sırada bir otobüs yolculuğu vardı. Otobüsü kaçırmamalıydım. İki bavulla metroya nasıl binecektim, kalabalıktan nasıl sıyrılacaktım, bavulları idare edebilecek miydim, aklım bu sorularla meşguldü. İşte bu yüzden sakince acele ediyordum. Pasaport kontrolünden çabuk geçtim.

Üzerlerinde uçaklardan çıkan bavulların taşındığı hareketli bantların bulunduğu alana geçtim. Bavullarımı bekledim. İkinci bavulumun gelmesi uzun sürdü. İkinci bavulum derinliği az, plastik bir kutu içinde geldi. Bavulun ağzı açıktı, daha doğrusu bavulun fermuarları dikiş yerlerinden atmıştı. Yani bavul kullanılmaz,  bu haliyle içinde eşya taşıyamaz hale gelmişti. Ağzını kapatmanın bir yolunu bulmalıydım. Havaalanından sonra metroya, sonra otobüse bineceğim, bavulun içindekiler… Aklımdan geçip durdu. Maraton (az) engelli bir maratona dönmüştü.

Hem böyle küçük arızalar, terslikler Şikago O’hare’de daha önce de gelmişti başıma. ABD’ye ilk gelişimi hatırlıyorum. Sene 1997. Şikago O’Hare havaalanına inip pasaporttu, gümrüktü falan derken nefes nefese koştuğumuzu hatırlıyorum Ayfer ve Laine ile. Bağlantı uçağını yakalamak için. Yakaladık mı, kaçırdık mı, şimdi hatırlamıyorum. Ama bir yolunu bulup varmak istediğimiz yer varmıştık.

Adım adım git dedim, kendi kendime. Önce gümrükten geç, bavullarındaki yiyecekleri kazasız belasız, el konulmadan bir geçir hele, sonrasını düşünürsün, dedim kendi kendime. Hareketli bantın üstünde kayan bavullara bakarken, benim gibi bavullarını bekleyen birine, gümrükteki köpeklerin havlamalarını duyunca, ‘dilerim köpekler bavullarımızdaki iyi yiyeceklerin kokusunu almazlar’ diye espri yaptım.

Getirdiğim yiyecekleri tahmin etmek zor değil. Türkiye’den gelen insanların burada bulamadıkları ya da aynı kalitede ve uygun fiyata bulamadıkları şeyler. Tabii ki en başta zeytin ile peynir. Onlardan başka, kış için bitki çayları (adaçayı ve ıhlamur) ve onların saz arkadaşları tarçın, zencefil, karanfil. Arpa ve tel şehriyeler, vanilya, kabartma tozu gibi Sibel’in özellikle istediği, Bloomington’da satılmayan şeylerdi. Neyse, iki bavulla, birinin ağzı açık olduğu halde ama içinde ne var, ne yok, aç bakalım gibi sorulara muhatap olmadan gümrükten geçtim.

Sıra fermuar dikişleri atmış bavulu taşınabilir hale getirmekti. Fotoğrafını çekip Sibel’e de ‘önerin nedir’ diye sordum. Ondan öneri gelene kadar ben bir yolunu buldum. Önce fermuarı dikişleri atmış bavuldan bir iki büyük parçayı sağlama bavula tıkıştırdım. Sonra, uçaktan aldığım iki battaniyeyi ip gibi kullanarak bavulu iki kez sarıp sıkıca bağladım. Ki böylece bavulu taşıyabildim. Bavulun başını bağlamıştım. J

İki bavulu tekerlekli arabada sürerek metroya bineceğim yere geldim. Gidecek metroyu gösteren zenci bir orta yaşlı adama para kesemin içindeki bütün bozuklukları, teşekkür ederek avucuna döktüm, ferahlık ve sevinç içinde. O da bana teşekkür etti. Bavullarla kendimi otobüse atmaya çok az kalmıştı. Ferahlık hissimin sebebi buydu. Gün ortası olduğu için metro tıkış tıkış, kalabalık değildi. Bu da bavullarla rahat hareket etmek anlamına geliyordu ki bu da güzel bir şeydi. İneceğim durakta, bavulları kolayca metronun vagonundan çıkardım. Bir kişinin sığabildiği yürüyen merdivenlerle yukarı çıktım. Burada, bavullarımı gören metro görevlisi zenci bayan oturduğu yerden kalkıp kapıyı açtı eşyalarımla turnikeden geçemeyeceğim için. Ona da ağzı dolusu, hem de iki kere  ‘thank you mam,’ dedim. Bavulları yeraltından yeryüzüne, kaldırıma çıkarmak için son bir merdiven dizisi kalmıştı. Merdiven dizisinin başında yukarı, ışık gelen kaldırıma bakarken biri yanıma yaklaştı ‘do you need help?’ diye sordu. Ya, evet, evet dedim. İçine eşya aktardığım bavulu biraz da zorlanmayla alıp yukarı, kaldırıma çıkardı. Ne kadar incesiniz, teşekkür ederim, dedim. Bir şey değil, dedi. Hazır, yakalamışken, Union Station nerede, biliyor musunuz, diye sordum. Biz buralı değiliz, bilmiyoruz, dediler. Sordum, Florida’dan gelmişler gezmeye. Bir kez daha teşekkür ettim ve elimi uzatıp tokalaştım. Siz talep etmeden, yardıma ihtiyacı olduğunuzu anlayıp yardım edilmek ne kadar ince, duyarlı, şık bir davranış.

Kaldırımlar yeknesak ve düzgün olduğu için rahatlıkla sürebildim bavulları. Otobüsün kalkacağı söylenen Union Station’ı da buldum. Ama gelin görün ki ortada otobüsler yok. İki istasyon binasına da girdim çıktım. Levhalarda sadece tren saatleri yazıyor. Telaşlanmaya başladım. Otobüsler nerede? Bir kadına sordum, şuraya doğru yürü, dedi. Ben otobüs değince, otobüslerin toplandığı bir terminal bulmayı bekliyorum. Ama öyle olmadı. Zenci bir adam yaklaştı, dedi Grey Hound otobüsüne mi bineceksin, ha evet dedim. Şurada, biraz ilerde dedi. İşaret ettiği yöne doğru yürümeye başladım, o da yanımda. Meğerse caddenin birine yanaşıyormuş otobüsler. Yani, Union Station’dan değil Union Station area’sından (civarından, yakınından) kalkıyormuş. Metroyu gösteren zenciye para verdiğim gibi, bu Şikagolu genç zenciye da para verdim. Aslında, zaten kendisi talep etti. Ona da iki yirmi beş sent ve iki kağıt dolar verdim. Aslında, yolda görüp para verdiğim zenciler Amerikan usulü dilencilerdi. Sizden yaptıkları küçük bir yardım karşılığında para istiyorlardı. Ne korkunç, acı verici bir durum. Başka bir yazımda değinirim ama şimdilik şunu yazayım: benim gördüğüm ve hissettiğim Amerika zenci vatandaşlarını gözden çıkarmış. Acılı bir tarih. Ben de yüzyıllardır ve hala ezilen, haksızlığa uğrayan bir topluluktan geldiğim için onlara kendimi yakın hissediyorum.

YOLCULUĞUN SONUNA DOĞRU

Yolculuğa çıkmadan önce hele bir bavulları otobüse atayım gerisi kolay, diyordum. Planladığım gibi, otobüsün kalktığı yeri bulmam biraz zaman alsa da, otobüse yetişip bavullarımı otobüse attım. İnerken zenci kadın şoföre teşekkür ettim. Burada, gerek şehir içi, gerek şehirlerarası otobüslerde inerken şoföre teşekkür ediyorsun. Otobüs yolculuğu beş buçuk saati buldu. Otobüs Indiana mısır tarlaları arasından geçip Indianapolis’e ulaştı. Anlatacak, kayda değer bir şey olmadı. Olsaydı, yazıyı uzatırdım. J

Sibel ile oğlumuz Ulaş beni Indianapolis’den almaya gelmişlerdi. Arabayla kaldığımız şehre döndük. Eve girip bavulları açtığımızda saat 21.30’u gösteriyordu.

Abbas Karakaya – 23-24 Ekim 2022, Bloomington

 

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

RÜZGARIN ÜLKESİ ÇANDARLI’DA YENİ BİR SAYFA: YAYLAYURT KÖYÜ  

Yayınlanma:

|

Rüzgarın ülkesi Çandarlı’yız yine. Beş yıl önce, Covid-19 pandemisinin olduğu yıl hayatımıza girdi bu belde. Yani ilk kez 2020 yazında geldik buraya. O yaz tatile gidecek bir yer ararken Sibel’in haritada bulduğu bir yer. Bimeyko denilen sitede bir ‘uyduruk’ bir ev (arka tarafı komple duvar, penceresiz) kiraladık. Ve öğrendik ki ‘imar affıyla’ ev statüsü verilmiş bu ucube daireye. O gün de şimdiki gibi delice bir rüzgar esiyordu. Zaten esmezse rüzgar olmaz ama, yaman esiyordu. Ağaçlar köklerinden çıkacak diye korkmuştuk. Bu Çandarlı’da ilk akşamımızdı. Çok şaşırmıştık. Durmuyordu, durmuyordu, amasız fakatsız amansız esiyordu rüzgar. Ve şimdi bu yazıyı böyle bir rüzgar altında yazıyorum. Sanki ben rüzgarla ilk kez Çandarlı’da tanışmıştım. Şimdi bıraksam, önümdeki bilgisayarı da yere çalacak. Zaman zaman onu da sallıyor, ama tetikteyim. Ulaş ağaçlara yazık diyor, deli rüzgar dallarına bindikçe biniyor, eğdikçe eğiyor.

Geliş o geliş. O zamandan beri her yaz, uzun ya da kısa bir Çandarlı ziyaretimiz oluyor. Burada bizi çeken neydi, ne? Alçakgönüllü haliydi. 1970’leri hatırlatan bir yer. Bir Bodrum, bir Marmaris ya da Kaş değil. İyi ki de değil. Kendi halinde, sade; gürültüsüz bir tatil/yaşam arayanlar için bir yer. Yollarında yılkı atların, tayların dolaştığı, geceleri yaban domuzlarının yiyecek aramaya çıktığı bir yer. Konuştuğumuz buralı biri domuzların aslında su için aşağılara indiğini söyledi. Şaşalı bir yer değil. Ayrıca, rüzgarı ve deniziyle de kendini aratan bir belde. Bunun için sevdik biz Çandarlı’yı. Tamamen haritadan şansına bulduğumuz bir yer, ama hayatımıza katıldı işte.

Rüzgar, nasıl da ses çıkararak esiyor ben bunları yazarken 8 Ağustos 2025 Cuma akşamı. Sanki çocukluk travmalarını atlatamamış bir ergen rüzgar Çandarlı’da. Duvarı delemeyen ısrarcı bir matkap. Arkadaşına kitaplarını götürmeye çalışan çok seven bir arkadaş. Abbas Kiyarüstemi’nin Arkadaşımın Evi Nerede? adlı filminde arkadaşının evini ısrarla arayan, arkadaşını bulmaya ant içmiş çocuk Çandarlı’da rüzgar.

Cuma günleri Çandarlı’da Pazar kuruluyor. Güzel, geniş bir kapalı Pazar. Bu seferki gelişimizin ikinci günü, ilk sabah, soluğu pazarda aldık. Renkleri, sesleri, kalabalığıyla pazarlar benim her zaman ilgimi çeken kamusal alanlardan. Gezerken meyve, sebze dizilerindeki renk cümbüşü gözlerimi doyururken, satıcıların müşterileri davet etmeyen çalışan sloganlarına, seslerine de kulak kesiliyorum. Mesela, börülceye ‘Pazar güzeli’ demişler bu hafta. Şeftaliyi satarken Bursaaa, Bursaaa diye bağırıyor biri. Benden al benden al fasulyeyi pişman olmazsın diye bağırıyor biri. Marketlerdeki o ölü sessizliğini düşününce pazarlardaki canlılık asıl beni etkileyen.

Bu seferki gidişimde Çandarlı pazarında daha çok zaman geçirdim. Meyve sebze, kuru yiyecek vb. kısmını dolaşınca pazarda iki ayrı pazarcı grubu olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Çoğunluğu erkek olan grup o sevdiğim pazarcı sloganlarını atan gruptu ve pazarın ‘ön’ tarafındaydı tezgahları. Gerilere gittikçe tezgahlarda daha çok kadınların olduğunu gördüm. Güneşte, toprakta çalışan kadınlar. Aklıma Nazım Hikmet’in Kadınlarımız adlı şiirini getirdiler. Kanım kaynadı onlara. Çandarlı’nın ruhuna da uygun bir durumda pazarın bu ikinci kısmında gördüklerim. Bağırmamaları, ürünlerinin yanında sessizce ya da kendi aralarında konuşarak beklemeleri dikkatimi çekti. Pazara getirdikleri şeylerin hepsi yan yana, sanki dayanışma halinde, az miktarlardaydı. Ve biçimleri de ‘eğri büğrüydü’. Tanışmak istedim, konuşmaya başladım. Lafı nasıl açtım hatırlamıyorum ama öndeki satıcılar için ‘onlar mal alır satar’, bizim getirdiklerimiz kendi malımız, kendi bağımızdan, bahçemizden, dediler. Herhalde kimsiniz, neredensiniz diye sordum. Türkmen köyü Yaylayurt’tanız dediler. Batıda Türkmen’in Alevi anlamına geldiğini biliyordum. Alevi misiniz dedim, evet dediler. Ya ben de ‘yabancı değilim’ dedim. Nereli olduğumu sordular, söyledim ve tanışmış olduk. Gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Birçok tezgâhtaki kadınlarla, arada bir de erkek vardı, tezgâhtaki kadının oğluyla konuştum. Adının Seyhan olduğunu söyledi. En az iki kadın halalarıma benziyordu. Çandarlı benim için Yaylayurt Alevi köyünün olduğu yer olarak da bir kat anlam daha kazandı. Alışverişimin çoğunu mal alıp mal satanlardan yapmıştım. Yeni tanıştığım Yaylayurtlu kadınlardan da bir şeyler aldım. Köylerine geleceğim sözü verdim. Gel, suyunu bizim köyden alırsın bir kaynak var dediler. Cemevlerini olduğunu söylediler. Fotoğraf çektirmek istiyorum değince, yaşlı bir teyze sen benim de oğlumsun diyerek hiç itiraz etmedi. Siz benim de anamsınız diyerek elini öptüm. Fotoğraflar çektirdim.

NOT: Bugün (11 Ağustos) köye uğradım. Köy Çandarlı merkeze 2-3 km uzaklıkta. Köye çıkarken köyden Havva teyze el etti durdum, onu da alarak köye çıktım. Su kaynağının yerini gösterdi. Eskiden eşek sırtında su getirdiklerini, çeşmeyi, çeşmeye kadar olan boru hattını köylünün imece usulü ile kendilerinin yaptığını anlattı. Yazlıkçıların kimi zaman, buna rağmen su alımında köylüyü mağdur ettiklerini, sıraya girmek istemediklerini söyledi. Pazarda tanıştığım Seyhan adlı kişiyi sordum, tanıdığını söyledi. Köyde iki kahvehane olduğunu, ama yaz aylarında herkes tarlada, bağda bahçede olduğundan bu kahvelerin yaz aylarında akşamları açıldığını söyledi. Cemevi de hakeza kapalıydı.

Çandarlı, rüzgar azalmadan azmaya devam ediyor. Geldiğimizden beri gemi azıya almış durumda.

Abbas Karakaya    8-11 Ağustos 2025, Çandarlı

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI-9

Yayınlanma:

|

Yazın en en kitabı: Mavi Kuşu Gören Var Mı? Çetin Öner‘den bir mini destan. Bir çocuğun kesilmiş bir ağaçtan aldığı yarı canlı dalı toprağa ekmesiyle, ona yaşama olanağı tanımasıyla başlayan bir destan. Ağaçsız, parksız, çiçeksiz şehirler şehir midir? 1977-78 yıllarında Ankara’da yazılmış bu destan daha o zamanlar doğa kırımını görmüş, şu an ormanlarımızın bile isteye yakıldığı kötü gidişi sezmiş, geleceği sanki daha o zamandan görmüş bir hikaye. Daha da önemlisi, bu kötü gidişi, doğa kırımını siyasetle, rejimle ilişkilendirmiş ve çözümü Mavi Kuşla simgelenen bir mücadelede; ‘cılızların’ (yoksulların) seslerini çıkarmasında gören bir hikaye.

Öyküye Çetin Öner’in 1981, 1989 yılları arasında eklediği ‘Sonsöz Gibi ya da Çocukkuş’ başlıklı iki sayfa hikayeye efsane boyutu ekler. Toplam 86 sayfalık, muazzam güzel, kömür kalemle yapılmış resimleriyle (resimleyen Kayhan Keskinok) bu kitabı okumak için bol zamanınız var. Hem siz hem çocuğunuz için. Kitabın çocuk kitapları serisinde çıkmış olmasına takılmayın. İyi çocuk kitapları büyükler okusun diye de yazılıyor. Henüz yaz bitmese de Ağustos resmi olarak bir yaz ayı olsa da bence bu yazın en en kitabı bu oldu benim için. İkinci kez okurken kitabın sona doğru (ne olduğunu yazmayayım) üç sayfasında gözyaşlarımı tutamadım. MUK da kitabı çok beğendi. Galiba Çetin Öner dedesi onun en sevdiği yazarlardan biri olacak. Öbür kitaplarını da okumalı mutlaka.

Mavi Kuşu Gören Var mı? Çetin Öner | Can Yayınları

Öner’den, peş peşe heyecan içinde okuduğumuz ikinci kitabının adı Piyango. 1970’li yıllarda ilkokula giderken, yaz aylarında benim de tatilimi geçirdiğim köylerden birinde geçen bir hikaye. Bu sefer yoksulluğun, ıssızlığın, elektriksizliğin, unutulmuşluğun pençesindeki köy yaşamını kar, karakış da esir alır. Ve bir ailenin on yaşlarında çocuğu hastalanır. Kızakla kasabaya götürülecektir. Aralık ayının sonlarında, yeni yıla girmeye günler kalmıştır. Bir zamanlar hepimizi heyecanlandıran, zengin olma düşleri kurduran milli piyango zamanı. Tüm köylü ortak olarak piyango alır yılın bu zamanında. Hasta çocuğun babası kasabaya indiğinde piyango biletini de alacaktır.

Bu kadar yalın bir olayın sonu nereye nasıl bağlanacak acaba sorusu kitabın son sayfasına kadar merakımızı diri tutar. Altmış bir sayfada anlatılan bu kocaman, acıklı yoksulluk öyküsü çok acı bir sonla biter. Mavi Kuşu Gören Var Mı? hikayesindeki acılı son ama bu acıyla gelen yoksulların zaferi, sevinçli halleri yoktur Piyango‘da. Oğuz Demir’in resimleri köylülerin izole oluşlarını, karakışı, ıssızlığı, uçsuz bucaksızlığı, karı, fırtınayı aktarmakta çok etkili. Hem Çetin Öner’e de hem bu güzel öyküyü resimleyen Oğuz Demir’e de çok saygı ve sevgi…

Abbas Karakaya – 6 Ağustos 2025, Güre-Akçay

 

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI- 8

Yayınlanma:

|

DEMİR YOLU ÇOCUKLARI – EDİTH NESBİT  

Üç çocuklu bir aile büyük, konforlu bir evde mutlu bir hayat yaşamaktadır. Babanın bir akşam ortadan kaybolmasıyla bu zengin ailenin mutluluğu kesintiye uğrar. Anne çocuklarını alarak içinden demir yolu geçen, istasyonu olan bir kasabaya taşınmak zorunda kalır. Babanın eksikliği bir yana, kasabada anne ve çocukları maddi bakımdan da çok zor bir hayat bekler. Ancak çocuklar bu fakir, sıkıntılı hayata çok fazla zorlanmadan alışır; yeni çevrelerine uyumlanırlar. Hastalıklar, kazalar, imkansızlıklar yaşasalar da kasabada büyüklerle küçüklerle güzel ilişkiler kurarlar. Çocukların gösterdikleri olumlu, iyi davranışlar karşılığını bulur. Kasabanın ileri gelenlerinden bir adam, ailenin babasının bir kumpas sonucu düştüğü hapishaneden çıkmasını sağlar. O zamana kadar annelerinin nerede olduğu söylemediği babaları aileye, özgürlüğüne kavuşur. Kitap başladığı şekilde mutlu sonla biter.

Gerçekçi bir iyimserlikle yazılmış kitap iki ana düşünceyi aktarmaya çalışır. Çocuklarınıza güvenin. Ya da çocukların potansiyellerine güvenin. Gerçekten de çocuklar önceki hayatlarından en azından maddi anlamda çok gerisinde olan bir hayat uyum gösterir, yeni hayatlarını severler. Çevreleriyle başta yanlış (sobada yakmak için kömür çalar) da olsa sonra gittikçe daha olumlu, yapıcı, kendilerini geliştirici ilişkilere girerler. Bu durum tek başına çocukların hayatını tanzim etmeye çalışan annenin de yükünü ciddi ölçüde azaltır.

İkinci düşünceyse iyilik, iyi, hoş davranışlar er ya da geç iyi, hoş davranışlar üretir. Bu düşünce çocukların kasabada kurdukları ilişkilerde kendilerini gösterdiği gibi, esasında kaynağını annede bulur. Maddi olarak çok zor zamanlar yaşasalar da yazdığı hikayelerden gelen küçük teliflerle çocuklarını yaşatmaya çalışan anne daha acil ve kötü durumda olan insanların yardımına koşmaktan geri kalmaz. İşte bu yaklaşım çocuklarını da etkiler.

İngiliz çocuk yazının çok önemli yazarı Edith Nesbit’in (1858-1924) bu naif, sürükleyici kitabı birçok kez filme de alınmıştır. Çocuklarımıza ve iyiliğe olan inancımızı ağır yaralayan olaylar hız kesmiyor ülkemizde. O zaman bu yazı dizisinin mottosunu da hatırlayarak- kitap okunan yerde sevgi ve umut vardır- Demir Yolu Çocuklarını okumanın, okutturmanın tam zamanı.

Abbas Karakaya – 30 Temmuz 2025, Çekmeköy

************

Edith Nesbit  (1858-1924)

Edith Nesbit, İngiltere’nin Kennington kentinde, bir tarım mühendisinin kızı olarak doğdu. Babasını 4 yaşındayken kaybetti. Kız kardeşinin hastalığı nedeniyle aile zaman zaman Brighton, Buckinghamsire ve Fransa’nın sahil kentlerinde, İspanya ve Almanya’da yaşadı. Nesbit 17 yaşına geldiğinde, aile İngiltere’ye dönüp Londra’ya yerleşti. Nesbit 19 yaşındayken Hubert Bland’la tanıştı ve evlendi. Nesbit ve eşi bugünkü İşçi Partisi’nin öncülü olan Fabian Society’nin kurucuları arasında yer aldılar. Nesbit siyasi arenada aktif bir konuşmacı ve düşünür olarak sosyalist hareketin içinde yer aldı. Üç çocuğu oldu ve kitaplarını her zaman çocuklarına adadı. Demiryolu Çocukları ülkemizde en çok bilinen eseridir. Çocuklar için 60’tan fazla roman yazdı. Romanlarının çoğu televizyon dizilerine ve sinemaya uyarlandı.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.