Connect with us

BANKA HABERLERİ

BANKALARDA BOĞUCU KİLİTLENME

Bankalar, kar marjlarını neden artırdılar? Bankalar, TCMB tarafından indirilen faiz nedeniyle değersizleşen Türk Lirası’nın enflasyonda yarattığı sert yükseliş karşısında kendilerini korumak istediler. Enflasyonu düşürmek iddiasıyla indirilen faiz enflasyonu patlattı.

Yayınlanma:

|

2023 ile beraber Türkiye, ekonomide yeni uygulamalar ile karşı karşıya kaldı. Bankalar, 10 milyon TL ve 50.000 Amerikan Doları veya muadili yabancı para tutarı üzerindeki “yurt dışı yerleşiklere” yönelik banka transferlerinde “sertleşen kısıtlamalara” ve artık cezaya tabi. “Yurt dışı yerleşik” ifadesi mutlaka “yurt dışına transfer” anlamına gelmiyor. Yurt dışında yerleşik olan bir bireyin ya da firmanın Türkiye’de de banka hesabı olabilir.

Türk Lirası transferlerde 14, yabancı para transferlerde ise 21 kategoride paranın neden transfer edildiğine dair belge isteniyor. Bu belgelerin bazılarının bankalara ibraz edilmesi mümkün görünmüyor. Bu nedenle, düzenlemenin amacının Türkiye’de yerleşik olmayanlara para çıkışını engellemek olduğu anlaşılıyor. Uygulama, bir nevi “sermaye kontrolü”. Gerekli belgeleri temin etmeden transferi gerçekleştiren bankaya transfer tutarı üzerinden %5 ceza var. Finansman açığı ve yetersiz döviz rezervinin sonuçları!

Dünyanın her yerinde para transferleri kurallara tabidir ve olmalıdır. Yukarıdaki yorumlardan, kuralsızlığın savunulduğu anlaşılmasın. Finansman ihtiyacı artan Türkiye’de bu kurallar belli ölçülerde geçtiğimiz yıllarda, özellikle 2018’in kur krizi sonrasında da getirildi. Ancak, ceza yoktu.

Bankalar, gerçek ve tüzel kişilere ait toplam mevduatın asgari %60’ını Türk Lirası cinsinden oluşturmak zorunda. Aksi takdirde, %8 ceza var. Bankalar, bu yüzdeyi tutturabilmek için mevduat müşterilerine “swaplı mevduat” adında bir ürün sunmaktaydı. Bu sayede, Türkiye’deki finansal sistemin tasarruf sahibini enflasyondan korunmayı engelleyen yapısı hiç değilse “bir miktar telafi” ediliyordu. Bu uygulama yasaklandı. Çaresizlikle oluşturulan bir tasarruf ürünü yasaklanınca, daha büyük bir çaresizlik yaratıldı.

Haziran 2022’de, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nca (TCMB) bankaların bazı müşteri gruplarına kullandırdıkları krediler karşılığında menkul kıymet, yani hazine bonosu ve/veya devlet tahvili alma zorunluluğu getirilmişti. 31 Aralık 2022 günü, zorunluluk faktöring sektörüne de getirildi. Neden? Anlamak için, bankacılık sektörünün son 1 yıl 4 ayının gelişmelerini hatırlamak gerekiyor.

2022’nin özellikle ilk altı ayında bankalar çok yüksek karlılık artışları gördü. Hükümet eliyle bankacılık sistemine karlılıkta tarihi günler yaşatıldı. Nedeni, Eylül 2021’den itibaren düşürülen politika faizi idi. Bankaların TCMB’den sağladıkları kaynağın maliyeti düştü. Aynı anda, bankaların en önemli fonlama kaynağı olan mevduatın faizi de düştü. Önemli olan, mevduatın faizinin düşmesiydi. Zira, bankaların fonlanmalarında mevduatın payı TCMB’nin payına göre çok büyük. Bankaların mevduat haricindeki fonlama kaynaklarının içinde TCMB kaynağının payı kabaca %5 civarında seyrediyor.

Bankalar kredi faizlerini politika faizindeki ve mevduat faizindeki kadar indirmediler. Böylece, kâr marjları yükseldi. Ancak, faizler düştüğü için tarihi boyutta bir kredi genişlemesi yaşandı. Yüksek enflasyon koşullarında düşen faizler karşısında hem hane halkı hem de firmalar için kredi kullanmak cazipti. Kredi genişlemesi artan bir mal ve hizmet talebi yarattı. Kredi genişlemesinin enflasyonun sert yükselişinde rolü büyük oldu. Böylece Türkiye, küresel enflasyon ortamının çok üzerindeki boyutta bir enflasyon sorununu kendi elleriyle yaratmış oldu.

Bankalar, kar marjlarını neden artırdılar? Bankalar, TCMB tarafından indirilen faiz nedeniyle değersizleşen Türk Lirası’nın enflasyonda yarattığı sert yükseliş karşısında kendilerini korumak istediler. Enflasyonu düşürmek iddiasıyla indirilen faiz enflasyonu patlattı. Dış ticaret açığı ve cari açık da patladı. Türkiye’nin finansman ihtiyacı artarken TCMB’nin net döviz rezervleri negatif düzeyde seyretti. Bu nedenle Türkiye, dost ülkelerden para istiyor ve dış politikada tutarsızlık içinde. Bu manzara, Türkiye ekonomisinde bugün artan riskleri anlatıyor.

Bankaların maliyetleri düşerken kredi faizlerini benzer oranda düşürmemelerini sadece ortaya çıkan bir kâr fırsatını değerlendirmek olarak görmek mümkün olamaz. Eylül 2021’den bu yana piyasa riskleri sürekli artıyor. Bankalar da artan riskleri fiyatlamak zorundalar. Finansın en temel kurallarından biri çalışıyor: yükselen risk, yükselen getiriyle alınır.

Hükümet, İslami gerekçelerle para politikasının bir parçası olarak faiz politikasını kullanmayınca, para arzını kontrol etmek için Haziran 2022’den itibaren “piyasa ekonomisinin dışına çıkan” uygulamalara hız verdi. Uygulamaların her birinden sonra, düşünülmeyen gelişmeler ortaya çıktıkça “piyasa ekonomisinin daha da dışına çıkılan” yeni uygulamalar devreye alındı. Faiz düştükçe enflasyon yükselince, enflasyonu düşürmenin yolu olarak “bankalara kredi verdirmemek yönünde kurallar” ilan edildi. Böylece, piyasa işleyişi hasar aldı.

TÜİK’in Aralık 2022 enflasyon verisine göre, yıllık enflasyon Kasım 2022’ye göre 20.12 puan düştü. Bu, “faiz düşünce enflasyon düşer” tezinin ispatı olarak seçim meydanlarında kullanılacaktır. Enflasyon gerçekten 20.12 puan gibi bir “çakılma” ortaya koydu mu? Gerçekten ne kadar düştüyse, sebebi düşen faiz değil, “bitirilen piyasa işleyişi”.

Bankalar, kredi vermek istedikleri ama bankacılık sistemi üzerinden veremedikleri kredileri kısmen nasıl verebildiler? Faktöring sektörünü devreye soktular. Yani, XYZ Bankası, iştiraki olan XYZ Faktöring firması üzerinden likidite sağladı.

Tüm düzenlemeler bankaların pratikte ağırlıklı olarak ticari kredi verebildikleri iki kesim bıraktı: Net ihracatçılar ve mali kurumlar. Bu kesimlere yönelik olmayan kredilere istinaden bankalar Ağustos 2022’de getirilen bir kural gereği menkul kıymet almak zorundalar. Karşılığında menkul kıymet almanın zorunlu tutulduğu kredi müşterilerine kaynak aktarmanın finansal bir mantığı bulunmuyor. Bu nedenle, bu kesimlere bankacılık sisteminden yeni kaynak arzı durdu. Bu kesimler içinde ithalatçılar var ve Türkiye’nin ithalata bağımlı bir üretim yapısı var.

Bankalar, kredi vermek istedikleri ama bankacılık sistemi üzerinden veremedikleri kredileri kısmen nasıl verebildiler? Faktöring sektörünü devreye soktular. Yani, XYZ Bankası, iştiraki olan XYZ Faktöring firması üzerinden likidite sağladı.

Bankaların, yukarıda özetlenen düzenlemelerle kredi veremedikleri kesimler faktöring sektörü üzerinden fonlanınca, 2022’de faktöring sektöründe önemli bir kredi genişlemesi ortaya çıktı. Finans sektörünün kredi mekanizmaları içinde yer alan profesyonelleri tarafından öngörülmesi kolay olan bu gelişmeyi hükümet göremediği için, faktöring sektöründe yeni kurallara yöneldi.

Bankalar gibi, faktöring firmaları da verdikleri krediler için artık menkul kıymet almak zorundalar. Mümkün mü?

Bankacılık sektörü ile faktöring sektörü arasında çok önemli bir fark var. Bankalar “mevduat toplama yetkisine” sahipler. Yani, toplumun yarattığı tasarrufları kaynak olarak kullanma imkânına sahipler. Faktöring sektörü ise, “borçlanarak” kaynak yaratıyor.

Faktöring sektörüne ait son açıklanan konsolide edilmiş veriler Ekim 2022’ye ait. Aynı döneme ait karşılaştırma yapmak amacıyla bankacılık sektörünün de Ekim 2022’ye ait verilerini kullanalım.

Ekim 2022’de bankacılık sektörünün 7 trilyon TL’lik kredi büyüklüğü varken, kaynak olarak kullandığı mevduat 8.3 trilyon TL idi. Yani, toplumun bankacılık sisteminde tuttuğu tasarruflardan daha düşük bir miktarı kredi olarak kullandırılıyor. Ayrıca, bu mevduatın 2.9 trilyonluk TL’lik, yani %35’lik kısmı neredeyse maliyetsiz sayılabilecek bir kaynak: vadesiz mevduat.

Ekim 2022’de, faktöring sektörünün kredi büyüklüğü 90.7 milyar TL idi. Yani, bankacılık sektörünün kredi büyüklüğünün 93’te biri. Bankalar, kredilerini mevduat kaynağı ile fonlarken, faktöring sektörü banka kredileri ve bono ihraçları ile fonluyor. 90.7 milyar TL’nin 71.4 milyar TL’lik kısmı banka kredisi ile, 7.3 milyar TL’lik kısmı ise bono ihraçlarıyla fonlanıyor. Bu fonlamanın toplamı 78.7 milyar TL. 90.7 milyar TL’ye ulaşmak için kalan 12 milyar TL ise özkaynakla, yani faktöring firmalarının hissedarlarınca fonlanıyor.

Her ne kadar menkul kıymet almanın bankalar için finansal bir mantığı yoksa da yasal uygulamaların getirdiği zorunlulukları karşılayacak kaynakları var. Faktöring sektöründe böyle bir kaynak yok. Faktöring sektörüne getirilen menkul kıymet alma zorunluluğunun kaynağı borçlanmadır.

Faktöring sektörü, uzun vadeli kredi kullandırmayı gerektiren işlemlere aracılık etmiyor. Ana faaliyet konusu, kısa vadeli işletme sermayesi finansmanı sağlamak. Ağırlıklı olarak bankacılık sisteminde çok riskli görülen ve nakit akış sorunları yaşayan risk profilleri üzerinde ihtisaslaşmış bir sektör. Çok riskli olduğu düşünülen üretici firmalara likidite sağlıyor.

Azami olarak 180 güne kadar kredi olanağı sunan bir sektörün 2, 3, 5, 10 yıl vadeli kamu kâğıtlarını alması nasıl beklenebilir? Bankacılık sisteminden fonlamayı bugünlerde %18-25 aralığında, bono piyasasından da %31 civarında sağlayan bir sektörün %7-8 getirisi olan kamu kağıtlarına yatırım yapması nasıl mümkün olabilir? Ekonomik mantığı var mı? Sektöre, bir de kredi fiyatlaması ile ilgili sınırlama getirilirse – ki getirileceği anlaşılıyor – bu sektörün yaşaması nasıl mümkün olabilir?

Bankacılık sektörünün faiz dışında çok sayıda gelir kalemi varken, faktöring sektörünün gelir kaynağı çeşitliliği son derece zayıf. Bankalar, kendilerine getirilen kısıtlamalar karşısında karlılık performansı kaybına uğrasalar da alternatif gelir kalemleriyle karlılık sağlayabilirler. Ancak, faktöring sektörü bu olanağa sahip değil.

Arda TUNCA

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Yüksek fonlama maliyetleri ve enflasyon bankaların kâr marjlarını daraltırken, takipteki kredi oranı 2026’nın ikinci çeyreğinde yüzde 3,5’e yükseldi. Fitch, kârlılık üzerindeki baskının yıl boyunca sürmesini bekliyor.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, üç aylık Türk Bankaları İzleme Raporu’nda, Türk bankacılık sektörünün 2026 yılının ikinci çeyreğinde kârlılık kaybı yaşadığını ve sorunlu kredilerdeki artışın sürdüğünü bildirdi. Bloomberg HT haberine göre, yüksek fonlama maliyetleri, artan swap giderleri ve enflasyon kaynaklı faaliyet giderleri, bankaların finansal performansını olumsuz etkiledi.

Faaliyet kârlılığında belirgin gerileme

Fitch’in izlediği bankalarda ortalama faaliyet kârının risk ağırlıklı varlıklara oranı, 2026’nın ilk çeyreğindeki yüzde 3,9 seviyesinden ikinci çeyrekte yüzde 2,6’ya geriledi. Sektör genelinde ise aynı oran yüzde 4,6’dan yüzde 3,3’e düştü.

Rapora göre, yüksek Türk lirası faizlerinin fonlama maliyetlerini artırması, net faiz marjlarını daraltan başlıca unsurlar arasında yer aldı. Swap maliyetlerindeki yükseliş ve enflasyonun faaliyet giderleri üzerindeki etkisi de kârlılığı baskıladı.

Takipteki krediler yüzde 3,5’e çıktı

Bankacılık sektöründe aktif kalitesine ilişkin göstergeler de olumsuz seyrini sürdürdü. Fitch’in izlediği bankaların ortalama takipteki kredi (NPL) oranı, ilk çeyrekteki yüzde 3,3 seviyesinden ikinci çeyrek sonunda yüzde 3,5’e yükseldi. Yeni takipteki kredi oluşum oranı da yüzde 2,1’den yüzde 2,2’ye çıktı.

Bankaların ortalama çekirdek sermaye yeterlilik oranı ise yüzde 11,5 seviyesinde kaldı. Bu görünüm, kredi riskleri ve kârlılık baskıları yakından izlenirken sermaye göstergesinin söz konusu dönemde yatay seyrettiğine işaret etti.

Bankacılık sektörünü ne bekliyor?

Fitch, yüksek TL faizleri ve enflasyonist baskıların bankaların kârlılığı üzerindeki etkisinin 2026 boyunca devam edebileceğini öngörüyor. Kuruluş, yılın sonlarına doğru faiz indirimlerinin yeniden başlaması durumunda bu baskının 2027’de hafifleyebileceğini değerlendiriyor.

Bankacılık sektörü açısından temel risk, fonlama maliyetleri yüksek seyrederken kredi geri ödemelerinde yaşanabilecek bozulmanın karşılık giderlerini artırması ve kâr marjlarını daha da daraltması. Bu süreç, bankaların kredi verme iştahı ve reel sektörün finansmana erişimi üzerinde de baskı oluşturabilir.

Kaynak: Fitch Ratings’in Türk Bankaları İzleme Raporu; 21 Ekim 2026 tarihli haberler.

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL

FON SORUŞTURMASINDA AKBANK VE DENİZBANK’TAN AÇIKLAMA: “İSİMLER BANKALARIMIZIN ÇALIŞANI DEĞİL”

Yayınlanma:

|

Yazan:

Fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler üzerinden gündeme gelen Akbank ve DenizBank, haberlerdeki çalışma ilişkilerine ilişkin açıklama yaptı. Akbank, “adı geçen kişilerin uzun süre önce bankadan ayrıldığını” belirtirken DenizBank, “adı geçen Yasemin Y.’nin banka çalışanı olmadığını” bildirdi.

Bankavitrini.com | Gündem

Sermaye piyasalarındaki işlemlere yönelik yürütülen fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler ve bu kişilerin bankalarla bağlantıları gündeme geldi. Konuya ilişkin Akbank ve DenizBank’tan açıklamalar geldi. Her iki banka da haberlerde yer alan çalışma ilişkilerine yönelik düzeltme talebinde bulundu.

Akbank: İsimler uzun süre önce bankadan ayrıldı

Akbank, fon soruşturması kapsamında gözaltı kararı verilen kişilerle ilgili haberlerde banka adının kullanılmasına ilişkin açıklama yaptı.

Banka, haberlere konu olan kişilerin uzun süre önce Akbank’tan ayrıldığını ve başka kurumlarda çalıştıklarını belirtti. Açıklamada, bu kişilerin hâlen Akbank bünyesinde görev yapıyormuş gibi gösterilmesinin gerçeğe aykırı bir izlenim oluşturabileceğine dikkat çekildi.

Akbank, güncel çalışma ilişkilerinin doğru aktarılması gerektiğini vurgulayarak kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini istedi.

DenizBank: Yasemin Yılmaz bankamızın çalışanı değil

DenizBank da fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isimlerin yer aldığı listeye ilişkin yayımlanan haberdeki bir bilgiyi düzeltti.

DenizBank A.Ş. tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isim listesine ilişkin yayımladığınız haberde, Yasemin Y. isimli kişinin DenizBank Finans Yöneticisi olduğu yönünde hatalı bilgiye yer verilmiştir.

Haberde adı geçen Yasemin Y., Bankamız çalışanı değildir. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla söz konusu yanlış bilginin düzeltilmesini rica ederiz.”

DenizBank, açıklamasıyla Yasemin Y.’ın banka çalışanı olduğu yönündeki bilgiyi açıkça reddetti ve haberlerin düzeltilmesini talep etti.

Soruşturmada banka isimleri neden gündeme geldi?

Soruşturma kapsamında yayımlanan gözaltı listelerinde yer alan kişilerin mesleki unvanları ve çalıştıkları kurumlara ilişkin bilgiler, bankaların isimlerinin de haberlerde geçmesine neden oldu.

Ancak bir kişinin adının soruşturma kapsamında anılması, tek başına ilgili bankanın soruşturmanın şüphelisi olduğu veya kurumsal olarak herhangi bir suça iştirak ettiği anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir kişinin geçmişte bir bankada çalışmış olması da güncel çalışma ilişkisini göstermiyor.

Akbank’ın geçmiş çalışma ilişkilerine yönelik açıklaması ile DenizBank’ın Yasemin Y. hakkında yaptığı düzeltme, haberlerde kişi ve kurum bağlantılarının güncel ve teyit edilmiş bilgiler üzerinden kurulmasının önemini ortaya koydu.

Bankacılık sektöründe doğru bilgi ve itibar vurgusu

Sermaye piyasalarına yönelik soruşturmalarda kişi isimleriyle birlikte kurum adlarının anılması, kamuoyunda ilgili bankalara yönelik algıyı etkileyebiliyor. Bu nedenle gözaltı listelerindeki bilgilerin, kişilerin güncel iş durumlarıyla karşılaştırılarak yayımlanması önem taşıyor.

Akbank ve DenizBank’ın açıklamaları, soruşturma haberlerinde yalnızca isimlerin değil, bu isimlerle bankalar arasında kurulan bağlantıların da titizlikle doğrulanması gerektiğini gösteriyor.

Bankavitrini.com olarak not: Bu haber, Akbank ve DenizBank’ın çalışma ilişkilerine yönelik açıklamalarını bir araya getirmektedir. Soruşturmada adı geçen kişiler hakkındaki iddialar ile bankaların kurumsal sorumluluğu birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ?

Yayınlanma:

|

Yazan:

BANKALAR ÇALIŞANLARIN MAAŞ REKABETİNİ Mİ SINIRLADI?

Bankavitrini.com | Bankacılık ve Finans Analizi

Akbank, Rekabet Kurulu tarafından yürütülen iş gücü piyasasına yönelik soruşturmanın uzlaşmayla sonuçlandırılması kapsamında 1 milyar 713 milyon 897 bin 558 TL idari para cezası ödeyecek. Peki, Türkiye’nin önde gelen bankalarından biri neden bu kadar yüksek bir ceza ile karşı karşıya kaldı? Soruşturmanın arkasında hangi iddialar bulunuyor? Bu olay, bankacılık sektöründe çalışanların ücretlerini ve iş değiştirme özgürlüğünü nasıl etkileyebilir?

CEZA KREDİ VE MEVDUAT FAİZLERİYLE İLGİLİ DEĞİL

Akbank’a verilen cezanın konusu, bankanın müşterilerine uyguladığı kredi faizleri veya mevduat oranları değil. Rekabet Kurumu’nun 24 Şubat 2026 tarihinde duyurduğu soruşturma, bankacılık, sigortacılık ve bilişim teknolojileri sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerin iş gücü piyasasındaki rekabeti kısıtlayabilecek uygulamalarını inceliyor.

Rekabet Kurumu, aralarında Akbank’ın da bulunduğu 26 teşebbüs hakkında çalışan ayartmama anlaşmaları ve/veya iş gücü piyasasına yönelik rekabete hassas bilgi paylaşımı iddiaları kapsamında soruşturma başlatmıştı.

Akbank, 12 Ekim 2026 tarihli Kamuyu Aydınlatma Platformu (KAP) açıklamasında, Rekabet Kurulu’nun 26-30/899-383 sayılı kararı doğrultusunda soruşturmanın banka bakımından uzlaşmayla sonuçlandırıldığını bildirdi.

Açıklanan idari para cezası 1 milyar 713 milyon 897 bin 558 TL oldu.

ÇALIŞAN AYARTMAMA ANLAŞMASI NE DEMEK?

Soruşturmanın en dikkat çekici başlıklarından biri, şirketlerin birbirlerinin çalışanlarını işe almamak veya çalışan transferlerini kısıtlamak konusunda anlaşmış olabileceği iddiası.

Örneğin aynı sektörde faaliyet gösteren iki banka düşünelim. Bu bankaların birbirlerinin çalışanlarına iş teklifi yapmamak ya da çalışan transferlerini sınırlandırmak konusunda anlaşmaları, iş gücü piyasasındaki rekabeti bozabilecek uygulamalar arasında değerlendirilebilir.

Böyle bir durumda çalışan, yalnızca mevcut işvereninin ücret politikasıyla karşı karşıya kalmaz. Rakip bankaların daha yüksek ücret veya daha iyi çalışma koşulları sunmasıyla ortaya çıkabilecek alternatifler de daralabilir.

Oysa rekabetçi bir iş gücü piyasasında bankalar nitelikli çalışanları bünyelerine katabilmek için ücret, prim, yan haklar, kariyer olanakları ve çalışma koşulları üzerinden birbirleriyle yarışır.

Bu rekabetin kısıtlanması, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatabilecek bir sonuç doğurabilir.

Ancak önemli bir ayrıntı var: Rekabet Kurumu’nun soruşturma duyurusu, bu tür uygulamalara ilişkin iddiaların araştırıldığını gösteriyor. Akbank’ın hangi somut davranışının cezaya esas alındığına ilişkin ayrıntılar, bankanın KAP açıklamasında yer almıyor.

MAAŞ BİLGİLERİNİN PAYLAŞILMASI NEDEN SORUN OLABİLİR?

Soruşturmanın ikinci önemli boyutu, iş gücü piyasasında rekabete hassas bilgilerin paylaşılması iddiası.

Çalışan ücretleri, maaş artışları, işe alım koşulları ve gelecekteki istihdam planları gibi bilgiler, şirketlerin birbirleriyle rekabet etme biçimini etkileyebilir.

Örneğin rakip işverenlerin gelecekteki ücret artışlarına ilişkin hassas bilgileri paylaşması, ücret politikalarının bağımsız biçimde belirlenmesini zayıflatabilir. İşverenler arasındaki rekabetin azalması da çalışanların daha iyi ücret ve çalışma koşulları elde etme olanaklarını olumsuz etkileyebilir.

Buradaki temel mesele, şirketlerin insan kaynakları alanında her türlü bilgi alışverişinin yasak olması değil. Rekabeti kısıtlayabilecek nitelikteki anlaşmalar ve bilgi paylaşımlarının, somut koşullar çerçevesinde rekabet hukuku bakımından değerlendirilmesidir.

AKBANK BUNU NEDEN YAPMIŞ OLABİLİR?

Bu sorunun kesin yanıtını verebilmek için Rekabet Kurulu’nun gerekçeli kararındaki somut tespitlerin görülmesi gerekir. Bankanın kamuya açık KAP açıklaması, cezanın arkasındaki yönetimsel motivasyonu veya belirli bir uygulamanın nedenini açıklamıyor.

Bununla birlikte, çalışan transferlerini sınırlandıran veya ücret rekabetini zayıflatan uygulamaların işverenler açısından olası ekonomik motivasyonları bulunuyor.

Birincisi, personel maliyetlerini kontrol altında tutmak. Bankacılık sektöründe deneyimli çalışanların ücretleri, primleri ve yan hakları önemli bir maliyet kalemi oluşturuyor. İşverenler arasındaki ücret rekabetinin zayıflaması, ücret artışı baskısını azaltabilecek bir sonuç doğurabilir.

İkincisi, nitelikli personeli elde tutmak. Deneyimli bankacılar, risk yönetimi uzmanları, yazılım çalışanları ve yöneticiler, rakip kuruluşlar açısından değerli insan kaynağıdır. Çalışan hareketlerini kısıtlayan anlaşmalar, işverenler açısından personel kaybını azaltıyor gibi görünse de rekabet hukuku bakımından ciddi sorunlar doğurabilir.

Üçüncüsü, insan kaynakları maliyetlerinde öngörülebilirlik sağlamak. Bankalar ücret artışlarını ve işe alım maliyetlerini yönetmek ister. Ancak bu amaç, rakiplerle rekabeti sınırlayıcı anlaşmalar yapılmasını hukuken meşru hâle getirmez.

Bunlar olası ekonomik açıklamalardır; Akbank’ın bu amaçlarla hareket ettiğinin kanıtlandığı anlamına gelmez.

BU BİR İŞ HUKUKU İHLALİ Mİ?

Burada iki ayrı hukuk alanını birbirinden ayırmak gerekiyor.

İş hukuku; işçinin ücreti, iş sözleşmesi, çalışma koşulları, kıdem ve ihbar tazminatı gibi konuları düzenler.

Rekabet hukuku ise şirketlerin piyasalarda rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşmalarını ve davranışlarını denetler.

Akbank’a ilişkin soruşturmanın hukuki dayanağı, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesi kapsamında iş gücü piyasasındaki rekabetin kısıtlanıp kısıtlanmadığının incelenmesidir.

Dolayısıyla bu olay, doğrudan işçilerin ücretlerinin ödenmemesi veya kıdem tazminatı haklarının ihlali nedeniyle verilen bir iş hukuku cezası değildir.

Bununla birlikte, işverenler arasındaki rekabeti kısıtlayabilecek uygulamalar çalışanların iş değiştirme ve ücret pazarlığı imkânlarını etkileyebildiğinden, konu çalışma hayatı açısından da önem taşıyor.

AKBANK NEDEN UZLAŞMAYI KABUL ETTİ?

Akbank’ın KAP açıklamasında, soruşturmanın Rekabet Kurulu kararı doğrultusunda uzlaşma usulüyle sonuçlandırıldığı bildirildi.

Rekabet hukukunda uzlaşma, soruşturmanın kanunda belirlenen koşullar çerçevesinde sonuçlandırılmasına imkân veren bir yöntemdir. Bu yol, sürecin daha kısa sürede tamamlanması ve hukuki belirsizliğin azaltılması gibi avantajlar sağlayabilir.

Ancak Akbank’ın uzlaşmayı hangi özel gerekçelerle tercih ettiğine ilişkin ayrıntılı bir açıklama bulunmuyor. Bu nedenle bankanın uzlaşma kararını hangi yönetimsel veya hukuki değerlendirmelerle aldığı konusunda kesin bir neden ileri sürmek doğru olmaz.

BANKACILIK SEKTÖRÜNDE NE DEĞİŞEBİLİR?

Bu soruşturmanın önemi yalnızca Akbank’ın ödeyeceği para cezasıyla sınırlı değil.

Bankalar ve diğer finans kuruluşları açısından insan kaynakları uygulamalarının da rekabet hukuku kapsamında değerlendirilmesi, sektörde yeni bir hassasiyet alanı oluşturuyor.

Özellikle şu konuların önem kazanması beklenebilir:

  • Rakip kuruluşların çalışanlarını işe almama yönünde anlaşmalardan kaçınılması.
  • Ücret politikaları ve gelecekteki maaş artışları gibi rekabete hassas bilgilerin paylaşımının dikkatle değerlendirilmesi.
  • İnsan kaynakları toplantılarında ve sektör içi görüşmelerde rekabet hukuku kurallarına uyumun güçlendirilmesi.
  • Çalışanların iş değiştirme ve daha iyi çalışma koşulları için pazarlık yapma imkânlarının korunması.

Bunun çalışanların ücretlerine doğrudan ne ölçüde yansıyacağı ise ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu.

SONUÇ: MESELE SADECE 1,7 MİLYAR TL DEĞİL

Akbank’a açıklanan 1 milyar 713 milyon 897 bin 558 TL’lik idari para cezası, iş gücü piyasasındaki rekabetin de bankacılık sektöründe ciddi bir denetim konusu olduğunu gösteriyor.

Çalışanların serbestçe iş değiştirebilmesi, işverenlerin nitelikli personel için rekabet etmesi ve ücretlerin bağımsız piyasa koşullarında belirlenmesi, rekabetçi bir iş gücü piyasasının temel unsurları arasında yer alıyor.

Burada asıl yanıtlanması gereken soru şu: Bankalar müşterilerine kredi ve mevduat ürünleri sunarken rekabet etmek zorundayken, çalışanları işe alma ve ücret belirleme konusunda da aynı rekabet anlayışıyla hareket ediyor mu?

Bu sorunun Akbank özelindeki somut yanıtı için Rekabet Kurulu’nun gerekçeli kararındaki tespitlerin incelenmesi gerekiyor. Ancak olayın kendisi, bankacılık sektöründe rekabet hukukunun yalnızca müşteri ve ürün piyasalarıyla sınırlı olmadığını, çalışma hayatına da uzandığını ortaya koyuyor.

Kaynaklar: Rekabet Kurumu’nun 24 Şubat 2026 tarihli soruşturma duyurusu; Akbank’ın 12 Ekim 2026 tarihli KAP açıklaması.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.