Connect with us

EKONOMİ

Duayen iktisatçı Prof. Dr. Yılmaz Akyüz’den korkutan uyarı: “İşsizlik dayanılmaz boyuta gelebilir”

Prof. Dr. Yılmaz Akyüz: Hükümetin uluslararası piyasalardan yüksek faizle borçlanmaya devam etmesi sorunu çözmeyecek sadece büyüterek erteleyecektir.

Yayınlanma:

|

Birleşmiş Milletler (BM) Ticaret ve Kalkınma  Örgütü (UNCTAD) eski direktörü ve baş ekonomisti duayen iktisatçı Prof. Dr. Yılmaz Akyüz,  TL’nin daha da zayıflamasının bir yandan enflasyonu azdırırken öte yandan kur riski yüksek şirketlerin sorunlarını katlayacağını vurguladı. 

Türkiye’nin önümüzdeki dönemde krizi daha da derinleştirebilecek iki dış şokla karşı karşıya kalabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Yılmaz Akyüz ile ekonomide yaşanan derin krizi konuştuk.

TÜRKİYE’Yİ UYARMIŞTIK

– Yükselen döviz kuru, yüksek enflasyon, yüksek faiz, düşük büyüme ve yüksek işsizlik… Türkiye ekonomisi bu noktaya nasıl geldi?

Türk ekonomisi buraya iki günde gelmedi.  Bu sorunların tohumları 2003’den sonra, küresel sermayenin yüksek getiri arayışı ile üçüncü dünyaya akmaya başladığı yıllarda atıldı.  Sermaye girişleri popülist politikalara ve hızlı büyümeye olanak vererek AKP’nin iktidarını konsolide etmesinde önemli bir rol oynadı.  Ama bunu yaparken de şu anda üstesinden gelemediği finansal kırılganlıklar ve yapısal sorunlar yarattı.   

AKP daha önce hiçbir hükümete nasip olmayan olağanüstü elverişli küresel finansal koşullarda iktidara geldi.  2000’lerin başında ABD’de teknoloji balonunun patlamasıyla Fed’in faizleri hızla düşürmesi ve Avrupa’nın da buna ayak uydurması sonucunda küresel sermaye, faizlerin yüksek ve varlık fiyatlarının düşük olduğu, Türkiye’nin de içinde bulunduğu yükselen ekonomilere (YEK) yönelmeye başladı.  Sermaye girişleri görülmemiş düzeylere çıkarak 2007 yılında milli gelirin yüzde onuna ulaştı.  Bunlar içinde en liberal yabancı sermaye rejimlerden birine sahip olan ve 2008 yılına kadar iktisat politikalarını IMF gözetimi altında yürüten Türkiye bundan oldukça yüksek pay alan ülkelerden biri oldu.  

Sermaye girişleri 2008 krizi sırasında kısa bir kesintiye uğradıktan sonra ABD ve AB’nin faizleri sıfırlaması ve hızlı likidite genişlemesi ile tekrar yükselişe geçti.  Kriz öncesine kıyasla biraz daha düşük bir düzeyde kalmakla ve iniş çıkışlar göstermekle birlikte şu ana kadar genel ve sürekli bir ani duruş ve tersine dönüş yaşanmadı.  

Sermaye girişleri sadece Türkiye’de değil birçok ülkede büyümenin 2003’den sonra görülmemiş düzeylere çıkmasının ana nedenidir.  AKP hükûmetinin ilk beş yılında büyüme 1990-2002 ortalamasının iki katına çıkmış, 2008 krizinden sonra da 2012’ye kadar hayli yüksek düzeylerde seyretmiştir. Sermaye girişleri makroekonomik istikrarda da önemli bir rol oynamış, bu sayede güçlenen kur, fiyat bekleyişleri için bir çıpa görevi görerek enflasyonun düşürülmesine kolaylaştırmış, bu da faizlerin düşmesine zemin hazırlamıştır.    

YEK’lerin 2008 krizi öncesindeki güçlü ekonomik performansları ve krizden sonra da çabucak toparlanmaları, o dönemde Güney’deki büyümenin Kuzey’e bağımlılığının koptuğu, YEK’lerin dünya ekonomisinin lokomotifi haline gelmekte olduğu görüşüne yol açmıştır.  Bu görüşün çığırtkanlığını IMF yapmakta, bu durumu da izlenen neoliberal politikalara atfetmekteydi.  

O dönemde South Centre’da yaptığımız çeşitli çalışmalarda YEK’lerdeki hızlı büyümenin büyük ölçüde elverişli küresel koşullardan kaynaklandığını, bu koşullar aynı zamanda kırılganlıklar yarattığı için sürdürülemeyebileceğini anlatıp Türkiye de dahil ülkeleri rehavete kapılmamaları için uyarmıştık. 

KIRILGANLIK ARTTI

– Ne tür kırılganlıklar yaratıyordu?

 Yakından bakıldığında bu ülkelerin birçoğunda, sanayi yatırımları ve verimlilik gibi temel değişkenlerde önemli bir iyileşme olmadığı, aksine sanayisizleşme eğilimlerinin belirmeye başladığı, yurtiçi tasarrufların artmadığı, sermaye girişlerinin yatırımdan çok tüketime yöneldiği görülüyordu.  Nitekim büyüme yavaşlayıp IMF’in projeksiyonlarındaki hata payları artmaya başlayınca IMF de yavaş yavaş pozisyonunu değiştirerek bu hızlı büyümenin sürdürülebilirliğini sorgulamaya başladı.    

Türkiye’de ihracat potansiyeli yaratacak ya da ithalata bağımlılığı azaltacak türde yatırımlar yetersiz kalmış, büyümeyi giderek artan bir oranda borçla finanse edilen özel tüketim ile gayrimenkul ve altyapı yatırımları sürüklemiş, mega projeler altyapıda önemli ölçüde âtıl kapasite yaratarak kamu kesimini büyük mali yükümlülükler altına sokmuştur.  Sermaye girişleri kura değer kazandırarak sanayileşmeyi kösteklemekle kalmamış aynı zamanda cari açıkların ve dış yükümlüklerin artmasına, net dış yatırım pozisyonunun kötüleşmesine neden olmuştur.  Özellikle 2012’den sonra sermaye girişleri düşme eğilimi gösterirken cari açıkların oldukça yüksek bir düzeyde kalması, kırılganlığı giderek artırmıştır.     

Üçüncü dünyanın son yarım asırlık sermaye akımları konusundaki deneyiminden çıkan önemli derslerden biri şudur; girişleri doğru yönetip kontrol etmezseniz, çıkışları kolay kolay engelleyemezsiniz.  2000’li yıllarda sermaye girişleri hızlandığında bazı ülkeler bunların yarattığı kırılganlıkları önlemek için az çok çaba gösterirken, Türkiye tamamen kayıtsız kalıp “laissez-faire” politikası izliyordu.  Daha 2013 yılında Morgan Stanley Türkiye’yi, Brezilya, Endonezya, Güney Afrika ve Hindistan ile birlikte “Kırılgan 5’liler” grubuna dahil etmişti.  South Centre’da 2013 yılı verilerine bakarak yaptığımız ve rezervlerin yeterliliğini ölçmeye yönelik bir çalışmada da Türkiye 16 ülke arasında en kırılgan ekonomi olarak beliriyordu.  

Kırılganlık özellikle üç alanda ciddi boyutlara varmıştır. 

– Bu alanlar hangileri?

Birincisi, hisse senedi, tahvil, mevduat ve gayrimenkul piyasalarındaki yabancı varlığı görülmemiş düzeylere ulaşmış, yabancı giriş çıkışları sadece bu piyasalarda değil döviz kurları üzerinde de önemli etkiler yaratmaya başlamıştır.  

İkincisi, sermaye hesabının yerleşikler için giderek daha da açılması, bir yandan özel sektörün dolar cinsinden borçlarının ve kur riskinin artmasına yol açarken diğer yandan da sermaye kaçışını kolaylaştırmıştır.  

Üçüncüsü, yurtiçi mevduat ve kredilerde dolarizasyona izin verilmesi, kamu kesimi de dahil yerleşikler arasında yabancı para cinsinden kontratlara ve fiyatlamaya göz yumulması, yerleşiklerin yurt içinde para ikamesi olanaklarını, bu da kur hareketlerini artırmıştır.  

Ekim ayındaki makalemde anlattığım gibi bu üç unsur 2018’da başlayan kur krizinde temel bir rol oynamıştır. 

TL’NİN ZAYIFLAMASI ENFLASYONU AZDIRACAK

– Şu anda Türkiye ekonomisi geçen ekim ayında yazdığınız makale döneminden çok daha kötü duruma geldi, kur 8.50 seviyesine kadar çıkarken, faizler daha da yükseldi. “Kur ve enflasyon kontrol altına alınmazsa, kur krizi giderek borç krizine dönüşebilir” uyarınız var. Şu dönemde Türkiye borç krizine daha mı çok yaklaştı, bu anlamda başka ne tür riskler görüyorsunuz?

Beklediğim gibi faiz artışları pek işe yaramadı ve iktidar istikrar ile büyüme arasında sıkışıp kaldı.  Özellikle turizmden umulan gelirler gelmezse cari açığın kapanması için kurun daha fazla düşmesi ya da ekonominin daralması gerekecektir.  Liranın daha da zayıflaması bir yandan enflasyonu azdırırken öte yandan kur riski yüksek şirketlerin sorunlarını katlayacaktır.  Aksine faizleri daha da artırarak sermaye çekmeye çalışmak, zaten yüksek olan işsizliği dayanılmaz düzeylere çıkaracaktır.  Bu politika açmazlarından kaçınmak için hükümetin uluslararası piyasalardan yüksek faizle borçlanmaya devam etmesi sorunu çözmeyecek sadece büyüterek erteleyecektir.   

Ayrıca önümüzdeki dönemde krizi daha da derinleştirebilecek iki dış şokla karşı karşıya kalabiliriz. 

İTHALAT FATURASI KATLANACAK

– Ne tür şoklardan bahsediyorsunuz?

Emtia fiyatlarındaki artış ve küresel finansal koşullarda ani ve ciddi bir sıkışma, risk iştahının azalması, faizlerin artması. 

Küresel emtia fiyat endeksi şu anda son altı yılın en yüksek düzeyinde.  Birçok gözlemci Korona kontrol altına alındıktan sonra bastırılmış talep potansiyelinin açığa çıkacağını ve fiyatların on yıl öncesi gibi tepe yapacağını öngörmekte.  Bunun Turkiye’de cari açık, büyüme ve istikrar üzerindeki olumsuz etkilerinin bu defa çok daha ciddi olacağını kestirmek zor değil.   On yıl önce hızlı sermaye girişleri artan enerji ithal faturasının finanse edilmesine olanak verirken şu anda bu söz konusu değil.  İkincisi, artık önemli miktarda tarım ürünü ithal etmeye başladığımız için, petrol ve doğalgaz yanında bu ürünlerin fiyatlarındaki artış da ithalat faturamızı artıracaktır.  

Küresel finansal koşullar da birkaç nedenle aleyhe dönebilir.  2008 krizinde uygulanan para politikalarının yarattığı finansal aşırılıklar giderilmeden Korona krizi gelmiş, ABD ve AB merkez bankaları 2008’den daha hızlı bir şekilde faizleri düşürüp likidite genişlemesine gitmişlerdir.  Bunun hisse senedi ve yüksek riskli diğer varlık fiyatlarında yol açtığı balonun ABD finans sisteminde kırılganlık yarattığı Fed tarafından da dile getirilmeye başlanmıştır.  Bu balonun patlamasının küresel risk iştahını azaltıp sermaye hareketlerini aşağıya çekeceği açıktır.  

İkincisi, ABD’de enflasyon paranoyası tekrar başladı.  Başkan Biden’in yatırım programının ekonomiyi ısıtacağı, enflasyonu ve faizleri artıracağı beklentisi yaygınlaşmakta.  Kanımca hammadde fiyatları ve tedarik zincirlerindeki aksamalar maliyetleri artırarak enflasyonda geçici bir sıçrama yapabilir.  Ama güç dengesinin bu denli sermaye lehine değiştiği bir ortamda fiyat-ücret sarmalının tekrar oluşma olasılığı hayli düşük.  Elbette önemli olan Fed’in ne yapacağı.  Hazine bakanı Yellen’in faizleri önden artırarak enflasyondaki muhtemel bir hızlanmayı engellemek gerekebileceğini söylemesi piyasalarda ve bizim gibi ülkelerde epey tedirginlik yarattı.  Küresel risk iştahının azalması ve faizlerin artması şu anda görmek isteyeceğimiz en son şeylerden biri olsa gerek.     

– Bu saatten sonra yabancı yatırımcıyı çekmek mümkün olabilecek mi? 

Konunun farklı boyutlarını ayırt etmek gerekir.  Geçmişte yabancı sermaye ile ilişki, genellikle New York ya da Londra mevzuatına tabi dolar cinsinden sınır-ötesi krediler ile sınırlı miktarda doğrudan yatırımlardan ibaret olduğu halde 2000’li yıllarda yabancıların üçüncü dünya ülkelerinin finans piyasalarına girip yerleştiklerini ve yaygınlaşan küresel üretim ağları çerçevesinde bu ülkelerde önemli miktarlarda doğrudan yatırım yaptıklarını görüyoruz.  Bunun yabancı sermayenin piyasalara girip yerleşmesiyle ülke içindeki politik ve ekonomik gelişmelere olan duyarlığının arttığı bir gerçek. .  Sadece kur riski değil aynı zamanda mevzuat ve düzenlemelerden doğabilecek riskler de var.  Öngörülebilirlik yabancı sermaye için artan bir önem kazanıyor ve ekonomik ve siyasal istikrarsızlığın sermaye hareketleri üzerindeki etkisi artıyor.  Bu açıdan Türkiye’nin 2018’den sonra para ve kredi politikaları ve sermaye hareketleri konusunda gösterdiği düzensiz, erratic tutumun ve aldığı tutarsız kararların belirsizliği ve güvensizliği artırdığı ve liradan kaçışta ve kurdaki düşüşte önemli bir rol oynadığı yadsınamaz.

DOĞA VE İŞÇİ HAKLARINA TEHDİT

– “Bir ülkede demokrasi ve hukuk yoksa o ülkeye yatırım gitmez” deniyor. Yabancı yatırımcılarla yatırım yapılan ülkelerin siyasal rejimi arasında böyle bir ilişki var mı? 

Öngörülebililiğin yabancı sermaye için artan bir önem kazanması daha fazla demokrasi eşittir daha fazla yabancı yatırım ya da demokrasi yoksa yabancı yatırım gelmez demek değil. Temel hak ve özgürlükleri ihlal eden birçok ülkenin siyasal ve ekonomik olarak yeterince istikrarlı ve kârlı bir yatırım ortamı sağlayabildiklerini ve önemli miktarda yabancı sermaye çekebildiklerini biliyoruz.  Geçmişte ya da bugün epey yabancı yatırım alan Çin, Malezya, Şili ve Arjantin gibi ülkelerin hak ve özgürlük karnelerinin çok parlak olduğu söylenemez.  Öte yandan birçok üçüncü dünya ülkesindeki yabancı yatırımların toplumdan çok ülkeyi yöneten elitlerin çıkarlarına hizmet ettiği, doğa, isçi hakları ve insan sağlığı için ciddi tehdit ve tehlikeler doğurduğu bilinmektedir.  Bize gelen yatırımların bir bölümü de bu nitelikte.  Eğer temel haklara saygı ve yasalar önünde hesap verebilirlik sağlanabilseydi, bu tür yatırımlar muhtemelen gelmeyecek, yapılamayacaktı.  

Kısaca, hak ve özgürlükleri ihlal ettiği halde bol miktarda yatırım alan ülkeler olduğu gibi bunları ihlal edebildiği için yatırım alan ülkeler de var.  Siyasal rejimle yabancı yatırımlar arasındaki ilişki ne olursa olsun, hak, hukuk ve özgürlük taleplerinde yabancı sermayenin bir argüman olarak kullanılmasını doğru bulmuyorum.  Bu talepler için yabancı yatırımdan çok daha saygın gerekçeler olduğunu biliyoruz.

Cumhuriyet – Şehriban Kıraç

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.