Connect with us

EKONOMİ

Dünya yeni bir soğuk savaşa doğru mu gidiyor?

Emekli Büyükelçi, Hakan OKÇAY’ın kaleme aldığı ve DUVAR internet sitesinde yayınlanan yazı son dönmede dünyada yaşanılan olaylara ışık tutacak nitelikte.
Dünya gerçekten geçen yüzyılın ikinci yarısında olduğu gibi yeni bir soğuk savaşın eşiğinde mi bulunuyor? Bunun emareleri giderek artıyor.

Yayınlanma:

|

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres geçtiğimiz cuma günü Genel Kurul üyelerine ikinci bir dönem için seçildiği takdirde icraatında temel olacak vizyonunu anlatırken, yeni bir soğuk savaş tehlikesini önlemek için var gücüyle çalışacağını, uluslararası toplumun da bu konuda elinden gelen her türlü çabayı göstermesi gerektiğini bir kez daha vurguladı. Bu tehlikeye sadece BM Genel Sekreteri Guterres değil, çok sayıda uzman da işaret ediyor.

SOĞUK SAVAŞ EMARELERİ 

Dünya gerçekten geçen yüzyılın ikinci yarısında olduğu gibi yeni bir soğuk savaşın eşiğinde mi bulunuyor? Bunun emareleri giderek artıyor. İki zıt dünya görüşünü, iki farklı siyasi sistemi ve iki ayrı ekonomik yapıyı temsil ABD ve Çin arasındaki çatışma ve rekabet hayatın her alanında giderek keskinleşmeye başladı. Daha geçen ay Alaska’da ABD ve Çin Dışişleri Bakanları medyanın önünde birbirlerine ağır suçlamalar yönelttiler. Çin’in dış politikadan sorumlu en yüksek temsilcisi Yang Jiechi ve ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken birbirlerine insan hakları, demokrasi ve uluslararası kurallara uyma dersi verdiler. Bu tartışma son olarak BM’ye de taşındı.

ABD ile Çin arasındaki anlaşmazlık keskinleşiyor ama henüz soğuk savaşa dönüşmedi. Geçen yüzyılda olduğu gibi ortada iki düşman kamp yok. Ancak iki gücün etrafında kamplaşma var. ABD, Avrupa’da ve Asya-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı bir demokratik ülkeler ittifakı kurmaya çalışırken, Çin ve Rusya, ABD’nin eleştiri, ambargo ve baskılarına karşı kendi aralarındaki iş birliğini ve dayanışmayı artırıyorlar. Bu ikiliye İran da katılıyor. Bugün, taraflar arasında geçen yüzyıldaki soğuk savaşın esas nedeni olan nükleer dehşet dengesi yok ama, nükleer savaş tehlikesi var. Özellikle Pasifik bölgesinde bir nükleer çatışma riski giderek artıyor. Eskiden iki düşman kamp nükleer dehşet dengesi nedeniyle birbirleriyle doğrudan çatışamazdı. Bu yüzden kanlı vekalet savaşlarıyla kürenin farklı köşelerinde birbirleriyle hesaplaşırlardı. Şu anda bu tür vekalet savaşları yok ama, Myanmar gibi krizlerde tarafların tutumları hemen ayrışıyor.

ABD VE ÇİN BİRBİRLERİNİ ‘RAKİP’ OLARAK GÖRÜYORLAR 

ABD, Çin’i düşman olarak değil, ekonomik gücünü zayıf ülkeler üzerinde siyasi baskı yapmak için kullanan, uluslararası değerleri ve insan haklarını çiğneyen ve askeri bakımdan yakında kontrol edemeyeceği hegemonyacı bir güç olarak, stratejik bir rakip görüyor. Biden bu yaklaşımı daha kısa süre önce Münih Güvenlik Konferansı’nda dünya liderlerinin önünde ifade etti. Biden aynı konuşmasında Çin’den kaynaklanan tehditlerden de söz etti.

Çin de ABD’yi düşman bir ülke olarak değil aynı şekilde rakip olarak görüyor. Çin, kendi anlayışına göre ABD ile uluslararası sistem içinde eşitlik ve saygı temelinde rekabet etmek istiyor. En azından resmi söylemi bu yönde. Çin, ABD’yi gerileyen, kendisini ise yükselen bir dünya gücü olarak değerlendiriyor. Uzakdoğu kültürüne mahsus bir sabırla Amerika ile rekabetini zaman içinde kazanacağına inanıyor.

ABD VE ÇİN ARASINDA SICAK ÇATIŞMA İHTİMALİ VAR

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ABD ve Çin arasında sıcak çatışma ihtimali Pasifik bölgesinde giderek artıyor. Doğu ve Güney Çin Denizleri ile Tayvan’ı çevreleyen sularda ABD ve Çin silahlı kuvvetlerinin bir kaza sonucu veya istem dışı çıkacak bölgesel bir kriz neticesinde nükleer bir çatışmanın eşiğine gelmeleri her an mümkün. ABD’nin Batı Pasifik’teki hareket kabiliyeti giderek kısıtlanıyor. ABD uzmanları, Çin’in bu denizlerde askeri terminolojide A2/AD (Anti-Access/Area Denial) olarak adlandırılan hasım güce ulaşım engeli koyma ve alan hakimiyeti elde etme konularında üstünlük sağlamaya başladığını ifade ediyorlar.

Tayvan, Çin için anavatanın ayrılmaz parçası olarak kabul edilen çok hassas bir mesele. Ama şu anda Tayvan’la birleşme her zamankinden uzak bir ihtimal haline geldi. “Cüce” Deng’in bir zamanlar Tayvan’la barışçıl yöntemlerle birleşmek için ortaya attığı “bir ülke, iki sistem” siyasetinin inandırıcılığı Hong Kong’da Pasifik’in derin sularına gömüleli çok oldu. Tayvan’ın bağımsızlık yanlısı milliyetçi lideri Tsai Ing-wen Çin’e demokrasi tavsiyesinde bulunup, ülkesinin anakara ile birleşme niyetinin bulunmadığını vurguladıkça, Pekin’de birleşme için askeri seçeneğe başvurma düşüncesi ağırlık kazanıyor. Bu sebeple Çin savaş gemileri ve uçaklarının Tayvan’a son zamanlarda yaptıkları taciz/gözdağı devriyeleri tehlikeli şekilde arttı. Çin, Tayvan Boğazı dışında Doğu Çin Denizi ve Güney Çin Denizi’nde de sert gücünü fütursuzca sergilemekten kaçınmıyor. Uluslararası hukuk bakımından geçerliliği bulunmayan tarihi haritalara dayanarak, Güney Çin Denizi’nin neredeyse tamamını “Dokuz Kesik Çizgili Hat” (Nine Dash Line) olarak adlandırdığı hayali sınırlar içine alarak kendi egemenlik alanı ilan ediyor. Bu hat içinde kalan Paracel ve Spratly adacıkları ve Scarborough sığlıkları gibi oluşumlar üzerinde askeri tahkimatlar yaparak Vietnam, Filipinler, Endonezya gibi ülkelerin balıkçılık faaliyetlerini engelliyor, saldırı ve taciz eylemlerinde bulunuyor, deniz ticaretini aksatıyor. Çin silahlı kuvvetlerinin bu eylemleri bölgede serbest geçiş hakkını savunmak üzere devriye gezen ABD’nin Pasifik güçleriyle her an bir çatışma riski yaratıyor.

ABD’li dış politika uzmanları bir süredir, Çin’in Tayvan’ı askeri güç kullanarak işgal etmesi veya Güney Çin Deniz’inde çıkabilecek istem dışı bir çatışma durumunda savaşı göze alıp almama konusunu tartışıyorlar. Nükleer bir savaşa girmemek için buralarda geri adım atılabileceğini düşünen ve öneren uzmanların sayısı az değil. Ancak bunu yaptığı takdirde ABD’nin liberal/kapitalist dünyanın liderliğine veda etmesi gerekecek. ABD buna henüz hazır değil. ABD benzer bir durumu Ukrayna konusunda da yaşıyor. Ukrayna ile dayanışma mesajları vermesine rağmen olası bir Rus saldırısına karışı bu ülkeyi savunması alî çıkarlarına uygun düşmeyebilir. Ancak, geri adım atması halinde sadece Ukrayna’yı kaybetmeyeceği de çok açık. Bu yüzden ikilem yaşıyor. Çin ve Rus strateji uzmanları bu gerçekleri her halde bizden daha iyi görüyorlardır.

ÖNÜMÜZDEKİ ON YIL KRİTİK ÖNEMDE

Tarihin hiç durmayan çarkları bu dönemde biraz daha hızlı dönmeye başladı. Önümüzdeki on yıl dünya için kritik önemde olacak. Çin hem askeri alanda, hem teknolojide, hem de ekonomide kendine iddialı hedefler belirledi. 2030 yılında ABD’yi nominal değerler bakımından geçerek (şu anda satın alma gücü bakımından geçmiş durumda) dünyanın en büyük ekonomisi haline gelecek. Geçen yılın sonunda ülkede mutlak yoksulluğun sona erdiğini ilan eden Çin, önümüzdeki beş gibi kısa süre içinde refah toplumu haline gelmeyi, sıradan sanayi ürünleri yerine gelişmiş teknoloji ürünleri üretip ihraç etmeyi, 2035 yılında ise dünyanın önde gelen teknoloji ülkesi olmayı planlıyor. Çin askeri alanda da hızla güçleniyor. Xi Jinping’in açıkladığı hedeflere göre 21’nci yüzyılın ilk yarısı bitmeden Çin’in ABD’ye rakip bir dünya gücü haline gelmesi bekleniyor.

Çin son birkaç yılda dış ticaret, uluslararası finans ve alt yapı yatırımlarında önemli mesafeler aldı. 4-8 trilyon dolar bütçesi olacağı ileri sürülen “Kuşak ve Yol Girişimi” BRI çerçevesinde çok sayıda projeyi şimdiden hayata geçirmeye başladı. Çin’in BRI projelerini siyasi nüfuz elde etmek amacıyla kullandığı, bunları söz verilen zamanda bitiremediği, kalitenin uluslararası standartların altında olduğu gibi eleştiriler yöneltilse de, bu girişimler bir çok ülkede umut ve heyecan yaratıyor. Örneğin Çin’in Sincan Özerk Bölgesindeki Kaşgar ile Pakistan’ın Hint Okyanusu kıysındaki Gwadar limanını birbirine bağlayacak olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pakistan hükümeti için ekonominin güçlendirilmesi ve ülke altyapısının modernleştirilmesi bakımından yaşamsal önemde.

Çin, dolar sisteminin dışında kendisinin merkezinde olduğu alternatif bir mali sistemin temellerini de atmış bulunuyor. BRI ile beraber son yıllarda hayata geçirdiği Asya Altyapı ve Kalkınma Bankası (AIIB) ve Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) serbest ticaret anlaşmasıyla, Washington’un denetim ve manüplasyonunu olanaksız kılacak bir ekonomik ilişkiler manzumesi yarattı. Bu kurumlar, işlemlerini mal değişimi veya yerel para birimleri ve Çin Yuan’ı üzerinden gerçekleştiriyorlar. Çin’in son olarak İran’la imzaladığı 400 milyar dolar tutarındaki kapsamlı iş birliği projelerinde de aynı usuller geçerli olacak.

ABD CEPHESİNDE MANZARA

Çin hızla güçlenir ve uluslararası nüfuzunu artırırken, ABD ve Batı, Çin’den kaynaklanan meydan okumalara karşı uyum ve eşgüdümden yoksun bir manzara içinde görünüyor. AB, özellikle Merkel’in dönem başkanlığında Çin’le ekonomik çıkarları ön planda tutan, Çin’in sunduğu ekonomik pastadan pay kapmaya çalışan bir yaklaşım içindeydi. AB, Almanya’nın dönem başkanlığında Çin’le yatırım anlaşmasını bu anlayışla Biden göreve gelmeden yangından mal kaçırırcasına imzaladı. Biden iktidara geldiğinden beri liberal dünyayı Çin’e karşı birleştirmeye çalışıyor. Ama bu o kadar kolay olmayacak.

ABD’nin liberal dünyanın liderliğini gölgeleyen bir kaç handikapı var. Öncelikle ABD’nin kendi içinde içinde çok derin siyasi, sosyal ve ekonomik sorunları bulunuyor. 6 Ocak Kongre baskınının su yüzüne çıkardığı Amerikan toplumunun hastalıkları iyileştirilmeden ABD’nin liberal demokratik değerlerin ne ölçüde bayraktarlığını yapabileceği kuşkulu. Biden yönetiminin mevcut yaraları iyileştirmek için bulduğu çözüm yolları sosyal harcamaları artırmak, yerli mallar (buy American) tüketimini teşvik etmek, çevre dostu teknolojilerin desteklenmesi, zenginden daha fazla almaya dayanan yeni vergi düzenlemeleri, alt yapının yenilenmesi, sağlık ve eğitim kurumlarının güçlendirilmesi gibi uzun vadede sonuç verecek tedbirler. Biden Covid salgınına karşı 1,9 milyar dolarlık bir sosyal yardım paketini Kongreden geçirmeyi başardı. Bundan sonra 2,3 milyar dolarlık eğitim, sağlık, altyapı, küçük işletmelere yardım paketi ve vergi düzenlemeleri var. ABD’nin Biden yönetimi altında daha demokratik, daha sosyal bir devlet olacağı şüphesiz ama bunun Çin’le rekabete kısa vadede deva olması mümkün değil.

ABD açısından Çin’den gelen meydan okumalar ancak ileri teknoloji yatırımlarının teşvik edilmesi, askeri kurumların ve harcamaların artan Çin tehlikesine göre yeniden yapılandırılması, otokratik ülkelere karşı demokrasi cephesinin canlandırılması ve uluslararası ekonomik iş birliği projelerine daha fazla katkı yapılmasıyla göğüslenebilir. ABD’nin elinde, Çin’in bilgi teknolojileri, yapay zeka, kuantum bilişimi, çevre teknolojileri gibi alanlardaki hamlelerine gereken yanıtı verebilecek teknolojik birikimi ve insan kaynağı fazlasıyla mevcut. Mesele serbest pazar ekonomisi içinde bunların eşgüdümü. ABD firmalarının 5G teknolojisine yatırım yapmadıkları, Çin’in bu sayede boşluğu doldurduğu düşünülürse bunun pek de kolay olmayan bir mesele olduğu kolayca anlaşılır.

Aynı şekilde askeri alanda ABD’nin gereken dönüşümü yapıp yapamayacağı da tartışma konusu. Obama zamanından beri ABD’nin Avrupa ve Orta-Doğu’daki angajmanını azaltıp dikkatini Çin tehditinin arttığı Asya-Pasifik bölgesine yoğunlaştırması konuşuluyor. Ama bu hedef bir türlü tutturulamıyor.

Biden’ın sözünü ettiği demokratik ülkeler cephesinin güçlendirilmesi de, kulağa hoş gelse de pek kolay olmayacak. AB’nin içinde, ABD’nin Çin’le kavgasına taraf olma konusunda isteksizlik var. AB’den aykırı sesler yükseliyor. Biden’ın seçim öncesi açıkladığı “Demokratik Ülkeler Zirvesi” de hayli tartışma çıkaracağa benziyor. Çin ve Rusya bu konuda tepkilerini yüksek sesle dillendirmeye başladılar bile. Kendi içinde demokratik sorunları bulunan ABD’nin dünyaya demokrasi dersi vermeye ne ölçüde yetkin olduğu haklı olarak tartışılıyor. Bütün bunlara rağmen dünyadaki otokratik eğilimlere set çekmek için bir liderliğe de gereksinim olduğu açık. Sincan’daki insan hakları ihlalleri Biden yönetimi işbaşına geldikten sonra yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Herkese demokrasi dersi veren AB’nin motor gücü Almanya ve Fransa, Biden yönetime gelene kadar bu konuda etkili bir performans sergilemediler. Eylül’de gerçekleştirilecek Almanya seçimlerinde yeni aktörler sahaya inecek. Biden paradoksal olarak, Yeşillerin Şansölye adayı Annalena Baerbok’un iktidara gelmesi halinde aradığı Avrupalı müttefiki bulabilir. Asya-Pasifik bölgesinde ise Avrupa’ya nazaran daha yakın iş birliği yapacak ülkeler mevcut. “Dörtlü Güvenlik Diyalogu” Quad grubunu oluşturan Japonya, Avustralya ve Hindistan, Çin tehdidini doğrudan yaşadıkları için ABD ile daha uyumlu hareket ediyorlar..

ÇİN-RUSYA YAKINLAŞMASI 

ABD karşısında yakın zamana kadar yalnız hareket eden Çin, Rusya ile yakınlaşmaya başladı. Geçmişin bu iki düşman kardeşi silah sanayi, enerji, alt yapı gibi alanlarda birbirlerini tamamlıyorlar. İki ülke, aralarına İran’ı da alarak Hint Okyanusu’nda Quad grubuna nazire, ortak tatbikat yapıyorlar. Ancak biraz daha yakından bakıldığında resmin o kadar da berrak olmadığı görülüyor. Geçmişte yaşanan Sovyetler Birliği-Çin Halk Cumhuriyeti kavgası sadece ideolojik boyuta indirgenecek bir kavga değildi. İki ülke arasındaki çatışma esas olarak Asya üzerinde bir hegemonya mücadelesiydi. Çin o dönemde Rusya’nın üstünlüğünü kabul etmiyordu. Derinden devam eden bu çatışmada roller şimdi değişmiş durumda. Çin şu anda Asya’nın başat gücü haline geldi. Rusya’nın Çin’in üstünlüğüne ne kadar tahammül edeceği merak konusu. Özellikle Çin’in Rusya’nın silah teknolojisine ihtiyaç duymaması halinde, iki ülke ilişkilerinin nereye doğru evrileceği bilinemez.

BUGÜNKÜ GÜÇLER DENGESİ GEÇMİŞTEKİNDEN FARKLI, MORAL ÜSTÜNLÜK BATIDA

Muhtemel yeni soğuk savaşın karşıt kampları arasındaki çizgiler, geçen yüzyıldaki gibi çok berrak değilken, güçler dengesinde de önemli farklar var. Yirminci yüzyıldaki soğuk savaşta ABD tartışmasız üstün güçtü. ABD o dönemde dünya GSMH’nın yüzde kırkına sahipken, Sovyetler Birliği’nin ekonomik gücü en iyi zamanında ABD’nin ancak üçte birine tekabül ediyordu. ABD soğuk savaşı ekonomik gücüyle ve yeni teknolojiler yaratma kabiliyetiyle kazandı. Bugün ABD’nin GSMH’sı yaklaşık olarak dünya GSMH’nın yüzde yirmisi civarında seyrediyor ve giderek geriliyor. Çin’in GSMH’sı ise ABD’ye yaklaştı ve yakında onu geçecek. Teknoloji savaşında Çin’in ne yapacağı henüz belli değil ama bugünden hesaba katılması gerektiği söylenebilir. Çin’in yeni teknolojileri yaratma kabiliyeti, demokratik değerleri kucaklamasına ve insan hakları ve hukuk devleti olma siciline bağlı olacak. Her şeye rağmen dünyada moral ve kültürel üstünlük hâlâ batıda. Batı kavramının içinde Güney Kore, Japonya, Tayvan ve Singapur gibi batı uygarlığıyla coğrafi ve tarihi bağıları bulunmayan ama batılı değerleri sindirmiş ülkeleri de katmak gerekiyor. Başta Çin olmak üzere otoriter dünya, insanlığın ortak mirası olan evrensel değerleri kucaklamadığı sürece batının moral üstünlüğü devam edecek.

YENİ BİR DÜNYA DOĞUYOR

Hızla gelişen teknolojiler sayesinde yeni bir dünya doğuyor. ABD’nin üstünlüğünden dolayı İkinci Dünya Savaşı sonrasında insanlığın ortak iletişim dili (Lingua Franca) haline gelen İngilizce’nin ve ortak ekonomik değişim aracı haline gelen Dolar’ın hakimiyetinin çok fazla devam etmesini beklememek gerekir. Bilgisayarlarımızda bulunan çeviri programlarının ve kripto paraların gündelik hayattaki kullanımının yaygınlaşmasıyla, İngilizce’ye ve Dolar’a insanlığın ihtiyacı ortadan kalkacak. Dolar ve İngilizce, İngiliz Sterlini ve Fransızca’nın yanına gönderilecek. Mesele yeni teknolojilerin ve bilginin demokratik, hukuka saygılı ellerde bulunması.

ABD’nin Çin’e karşı uzun soluklu bir soğuk savaşı sürdürmesi, hele günün sonunda bu savaştan galip çıkması mümkün değil. ABD bundan sonra ancak çok merkezli dünyanın eşitler arasındaki birinci ülkesi olabilir. Soğuk savaş her iki taraf için de sıfır toplamlı bir denklemden başka sonuç getirmez. İklim sorunları, pandemi, ekonomik ve sosyal eşitsizlikler, demografik sorunlar gibi umman meselelerle karşı karşıya olan dünyamızda soğuk savaşa değil, iş birliği ve diyaloga ihtiyaç var. Umalım BM Genel Sekreteri Guterres ve dünyanın ilerici güçleri mücadelelerinden başarılı çıkarlar.

Türkiye yeni teknolojilerin ve yeni güç merkezlerinin şekillendireceği yeni dünyada yerini almalı. Bugünkü despotik yönetimden çıktıktan sonra eski fabrika ayarlarına dönme talebi haklı ve gerçekçi değil. Türkiye için yegane çıkış yolu, çağdaş demokrasiyi kucaklamak ve ideolojik saplantıları bir kenara bırakarak yeni bir reformasyon sürecini başlatmak. Bakalım bu hangi baharda gerçekleşecek.

 *Emekli Büyükelçi

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.