EKONOMİ
Dünya yeni bir soğuk savaşa doğru mu gidiyor?
Emekli Büyükelçi, Hakan OKÇAY’ın kaleme aldığı ve DUVAR internet sitesinde yayınlanan yazı son dönmede dünyada yaşanılan olaylara ışık tutacak nitelikte.
Dünya gerçekten geçen yüzyılın ikinci yarısında olduğu gibi yeni bir soğuk savaşın eşiğinde mi bulunuyor? Bunun emareleri giderek artıyor.
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres geçtiğimiz cuma günü Genel Kurul üyelerine ikinci bir dönem için seçildiği takdirde icraatında temel olacak vizyonunu anlatırken, yeni bir soğuk savaş tehlikesini önlemek için var gücüyle çalışacağını, uluslararası toplumun da bu konuda elinden gelen her türlü çabayı göstermesi gerektiğini bir kez daha vurguladı. Bu tehlikeye sadece BM Genel Sekreteri Guterres değil, çok sayıda uzman da işaret ediyor.
SOĞUK SAVAŞ EMARELERİ
Dünya gerçekten geçen yüzyılın ikinci yarısında olduğu gibi yeni bir soğuk savaşın eşiğinde mi bulunuyor? Bunun emareleri giderek artıyor. İki zıt dünya görüşünü, iki farklı siyasi sistemi ve iki ayrı ekonomik yapıyı temsil ABD ve Çin arasındaki çatışma ve rekabet hayatın her alanında giderek keskinleşmeye başladı. Daha geçen ay Alaska’da ABD ve Çin Dışişleri Bakanları medyanın önünde birbirlerine ağır suçlamalar yönelttiler. Çin’in dış politikadan sorumlu en yüksek temsilcisi Yang Jiechi ve ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken birbirlerine insan hakları, demokrasi ve uluslararası kurallara uyma dersi verdiler. Bu tartışma son olarak BM’ye de taşındı.
ABD ile Çin arasındaki anlaşmazlık keskinleşiyor ama henüz soğuk savaşa dönüşmedi. Geçen yüzyılda olduğu gibi ortada iki düşman kamp yok. Ancak iki gücün etrafında kamplaşma var. ABD, Avrupa’da ve Asya-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı bir demokratik ülkeler ittifakı kurmaya çalışırken, Çin ve Rusya, ABD’nin eleştiri, ambargo ve baskılarına karşı kendi aralarındaki iş birliğini ve dayanışmayı artırıyorlar. Bu ikiliye İran da katılıyor. Bugün, taraflar arasında geçen yüzyıldaki soğuk savaşın esas nedeni olan nükleer dehşet dengesi yok ama, nükleer savaş tehlikesi var. Özellikle Pasifik bölgesinde bir nükleer çatışma riski giderek artıyor. Eskiden iki düşman kamp nükleer dehşet dengesi nedeniyle birbirleriyle doğrudan çatışamazdı. Bu yüzden kanlı vekalet savaşlarıyla kürenin farklı köşelerinde birbirleriyle hesaplaşırlardı. Şu anda bu tür vekalet savaşları yok ama, Myanmar gibi krizlerde tarafların tutumları hemen ayrışıyor.
ABD VE ÇİN BİRBİRLERİNİ ‘RAKİP’ OLARAK GÖRÜYORLAR
ABD, Çin’i düşman olarak değil, ekonomik gücünü zayıf ülkeler üzerinde siyasi baskı yapmak için kullanan, uluslararası değerleri ve insan haklarını çiğneyen ve askeri bakımdan yakında kontrol edemeyeceği hegemonyacı bir güç olarak, stratejik bir rakip görüyor. Biden bu yaklaşımı daha kısa süre önce Münih Güvenlik Konferansı’nda dünya liderlerinin önünde ifade etti. Biden aynı konuşmasında Çin’den kaynaklanan tehditlerden de söz etti.
Çin de ABD’yi düşman bir ülke olarak değil aynı şekilde rakip olarak görüyor. Çin, kendi anlayışına göre ABD ile uluslararası sistem içinde eşitlik ve saygı temelinde rekabet etmek istiyor. En azından resmi söylemi bu yönde. Çin, ABD’yi gerileyen, kendisini ise yükselen bir dünya gücü olarak değerlendiriyor. Uzakdoğu kültürüne mahsus bir sabırla Amerika ile rekabetini zaman içinde kazanacağına inanıyor.
ABD VE ÇİN ARASINDA SICAK ÇATIŞMA İHTİMALİ VAR
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ABD ve Çin arasında sıcak çatışma ihtimali Pasifik bölgesinde giderek artıyor. Doğu ve Güney Çin Denizleri ile Tayvan’ı çevreleyen sularda ABD ve Çin silahlı kuvvetlerinin bir kaza sonucu veya istem dışı çıkacak bölgesel bir kriz neticesinde nükleer bir çatışmanın eşiğine gelmeleri her an mümkün. ABD’nin Batı Pasifik’teki hareket kabiliyeti giderek kısıtlanıyor. ABD uzmanları, Çin’in bu denizlerde askeri terminolojide A2/AD (Anti-Access/Area Denial) olarak adlandırılan hasım güce ulaşım engeli koyma ve alan hakimiyeti elde etme konularında üstünlük sağlamaya başladığını ifade ediyorlar.
Tayvan, Çin için anavatanın ayrılmaz parçası olarak kabul edilen çok hassas bir mesele. Ama şu anda Tayvan’la birleşme her zamankinden uzak bir ihtimal haline geldi. “Cüce” Deng’in bir zamanlar Tayvan’la barışçıl yöntemlerle birleşmek için ortaya attığı “bir ülke, iki sistem” siyasetinin inandırıcılığı Hong Kong’da Pasifik’in derin sularına gömüleli çok oldu. Tayvan’ın bağımsızlık yanlısı milliyetçi lideri Tsai Ing-wen Çin’e demokrasi tavsiyesinde bulunup, ülkesinin anakara ile birleşme niyetinin bulunmadığını vurguladıkça, Pekin’de birleşme için askeri seçeneğe başvurma düşüncesi ağırlık kazanıyor. Bu sebeple Çin savaş gemileri ve uçaklarının Tayvan’a son zamanlarda yaptıkları taciz/gözdağı devriyeleri tehlikeli şekilde arttı. Çin, Tayvan Boğazı dışında Doğu Çin Denizi ve Güney Çin Denizi’nde de sert gücünü fütursuzca sergilemekten kaçınmıyor. Uluslararası hukuk bakımından geçerliliği bulunmayan tarihi haritalara dayanarak, Güney Çin Denizi’nin neredeyse tamamını “Dokuz Kesik Çizgili Hat” (Nine Dash Line) olarak adlandırdığı hayali sınırlar içine alarak kendi egemenlik alanı ilan ediyor. Bu hat içinde kalan Paracel ve Spratly adacıkları ve Scarborough sığlıkları gibi oluşumlar üzerinde askeri tahkimatlar yaparak Vietnam, Filipinler, Endonezya gibi ülkelerin balıkçılık faaliyetlerini engelliyor, saldırı ve taciz eylemlerinde bulunuyor, deniz ticaretini aksatıyor. Çin silahlı kuvvetlerinin bu eylemleri bölgede serbest geçiş hakkını savunmak üzere devriye gezen ABD’nin Pasifik güçleriyle her an bir çatışma riski yaratıyor.
ABD’li dış politika uzmanları bir süredir, Çin’in Tayvan’ı askeri güç kullanarak işgal etmesi veya Güney Çin Deniz’inde çıkabilecek istem dışı bir çatışma durumunda savaşı göze alıp almama konusunu tartışıyorlar. Nükleer bir savaşa girmemek için buralarda geri adım atılabileceğini düşünen ve öneren uzmanların sayısı az değil. Ancak bunu yaptığı takdirde ABD’nin liberal/kapitalist dünyanın liderliğine veda etmesi gerekecek. ABD buna henüz hazır değil. ABD benzer bir durumu Ukrayna konusunda da yaşıyor. Ukrayna ile dayanışma mesajları vermesine rağmen olası bir Rus saldırısına karışı bu ülkeyi savunması alî çıkarlarına uygun düşmeyebilir. Ancak, geri adım atması halinde sadece Ukrayna’yı kaybetmeyeceği de çok açık. Bu yüzden ikilem yaşıyor. Çin ve Rus strateji uzmanları bu gerçekleri her halde bizden daha iyi görüyorlardır.
ÖNÜMÜZDEKİ ON YIL KRİTİK ÖNEMDE
Tarihin hiç durmayan çarkları bu dönemde biraz daha hızlı dönmeye başladı. Önümüzdeki on yıl dünya için kritik önemde olacak. Çin hem askeri alanda, hem teknolojide, hem de ekonomide kendine iddialı hedefler belirledi. 2030 yılında ABD’yi nominal değerler bakımından geçerek (şu anda satın alma gücü bakımından geçmiş durumda) dünyanın en büyük ekonomisi haline gelecek. Geçen yılın sonunda ülkede mutlak yoksulluğun sona erdiğini ilan eden Çin, önümüzdeki beş gibi kısa süre içinde refah toplumu haline gelmeyi, sıradan sanayi ürünleri yerine gelişmiş teknoloji ürünleri üretip ihraç etmeyi, 2035 yılında ise dünyanın önde gelen teknoloji ülkesi olmayı planlıyor. Çin askeri alanda da hızla güçleniyor. Xi Jinping’in açıkladığı hedeflere göre 21’nci yüzyılın ilk yarısı bitmeden Çin’in ABD’ye rakip bir dünya gücü haline gelmesi bekleniyor.
Çin son birkaç yılda dış ticaret, uluslararası finans ve alt yapı yatırımlarında önemli mesafeler aldı. 4-8 trilyon dolar bütçesi olacağı ileri sürülen “Kuşak ve Yol Girişimi” BRI çerçevesinde çok sayıda projeyi şimdiden hayata geçirmeye başladı. Çin’in BRI projelerini siyasi nüfuz elde etmek amacıyla kullandığı, bunları söz verilen zamanda bitiremediği, kalitenin uluslararası standartların altında olduğu gibi eleştiriler yöneltilse de, bu girişimler bir çok ülkede umut ve heyecan yaratıyor. Örneğin Çin’in Sincan Özerk Bölgesindeki Kaşgar ile Pakistan’ın Hint Okyanusu kıysındaki Gwadar limanını birbirine bağlayacak olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pakistan hükümeti için ekonominin güçlendirilmesi ve ülke altyapısının modernleştirilmesi bakımından yaşamsal önemde.
Çin, dolar sisteminin dışında kendisinin merkezinde olduğu alternatif bir mali sistemin temellerini de atmış bulunuyor. BRI ile beraber son yıllarda hayata geçirdiği Asya Altyapı ve Kalkınma Bankası (AIIB) ve Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) serbest ticaret anlaşmasıyla, Washington’un denetim ve manüplasyonunu olanaksız kılacak bir ekonomik ilişkiler manzumesi yarattı. Bu kurumlar, işlemlerini mal değişimi veya yerel para birimleri ve Çin Yuan’ı üzerinden gerçekleştiriyorlar. Çin’in son olarak İran’la imzaladığı 400 milyar dolar tutarındaki kapsamlı iş birliği projelerinde de aynı usuller geçerli olacak.
ABD CEPHESİNDE MANZARA
Çin hızla güçlenir ve uluslararası nüfuzunu artırırken, ABD ve Batı, Çin’den kaynaklanan meydan okumalara karşı uyum ve eşgüdümden yoksun bir manzara içinde görünüyor. AB, özellikle Merkel’in dönem başkanlığında Çin’le ekonomik çıkarları ön planda tutan, Çin’in sunduğu ekonomik pastadan pay kapmaya çalışan bir yaklaşım içindeydi. AB, Almanya’nın dönem başkanlığında Çin’le yatırım anlaşmasını bu anlayışla Biden göreve gelmeden yangından mal kaçırırcasına imzaladı. Biden iktidara geldiğinden beri liberal dünyayı Çin’e karşı birleştirmeye çalışıyor. Ama bu o kadar kolay olmayacak.
ABD’nin liberal dünyanın liderliğini gölgeleyen bir kaç handikapı var. Öncelikle ABD’nin kendi içinde içinde çok derin siyasi, sosyal ve ekonomik sorunları bulunuyor. 6 Ocak Kongre baskınının su yüzüne çıkardığı Amerikan toplumunun hastalıkları iyileştirilmeden ABD’nin liberal demokratik değerlerin ne ölçüde bayraktarlığını yapabileceği kuşkulu. Biden yönetiminin mevcut yaraları iyileştirmek için bulduğu çözüm yolları sosyal harcamaları artırmak, yerli mallar (buy American) tüketimini teşvik etmek, çevre dostu teknolojilerin desteklenmesi, zenginden daha fazla almaya dayanan yeni vergi düzenlemeleri, alt yapının yenilenmesi, sağlık ve eğitim kurumlarının güçlendirilmesi gibi uzun vadede sonuç verecek tedbirler. Biden Covid salgınına karşı 1,9 milyar dolarlık bir sosyal yardım paketini Kongreden geçirmeyi başardı. Bundan sonra 2,3 milyar dolarlık eğitim, sağlık, altyapı, küçük işletmelere yardım paketi ve vergi düzenlemeleri var. ABD’nin Biden yönetimi altında daha demokratik, daha sosyal bir devlet olacağı şüphesiz ama bunun Çin’le rekabete kısa vadede deva olması mümkün değil.
ABD açısından Çin’den gelen meydan okumalar ancak ileri teknoloji yatırımlarının teşvik edilmesi, askeri kurumların ve harcamaların artan Çin tehlikesine göre yeniden yapılandırılması, otokratik ülkelere karşı demokrasi cephesinin canlandırılması ve uluslararası ekonomik iş birliği projelerine daha fazla katkı yapılmasıyla göğüslenebilir. ABD’nin elinde, Çin’in bilgi teknolojileri, yapay zeka, kuantum bilişimi, çevre teknolojileri gibi alanlardaki hamlelerine gereken yanıtı verebilecek teknolojik birikimi ve insan kaynağı fazlasıyla mevcut. Mesele serbest pazar ekonomisi içinde bunların eşgüdümü. ABD firmalarının 5G teknolojisine yatırım yapmadıkları, Çin’in bu sayede boşluğu doldurduğu düşünülürse bunun pek de kolay olmayan bir mesele olduğu kolayca anlaşılır.
Aynı şekilde askeri alanda ABD’nin gereken dönüşümü yapıp yapamayacağı da tartışma konusu. Obama zamanından beri ABD’nin Avrupa ve Orta-Doğu’daki angajmanını azaltıp dikkatini Çin tehditinin arttığı Asya-Pasifik bölgesine yoğunlaştırması konuşuluyor. Ama bu hedef bir türlü tutturulamıyor.
Biden’ın sözünü ettiği demokratik ülkeler cephesinin güçlendirilmesi de, kulağa hoş gelse de pek kolay olmayacak. AB’nin içinde, ABD’nin Çin’le kavgasına taraf olma konusunda isteksizlik var. AB’den aykırı sesler yükseliyor. Biden’ın seçim öncesi açıkladığı “Demokratik Ülkeler Zirvesi” de hayli tartışma çıkaracağa benziyor. Çin ve Rusya bu konuda tepkilerini yüksek sesle dillendirmeye başladılar bile. Kendi içinde demokratik sorunları bulunan ABD’nin dünyaya demokrasi dersi vermeye ne ölçüde yetkin olduğu haklı olarak tartışılıyor. Bütün bunlara rağmen dünyadaki otokratik eğilimlere set çekmek için bir liderliğe de gereksinim olduğu açık. Sincan’daki insan hakları ihlalleri Biden yönetimi işbaşına geldikten sonra yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Herkese demokrasi dersi veren AB’nin motor gücü Almanya ve Fransa, Biden yönetime gelene kadar bu konuda etkili bir performans sergilemediler. Eylül’de gerçekleştirilecek Almanya seçimlerinde yeni aktörler sahaya inecek. Biden paradoksal olarak, Yeşillerin Şansölye adayı Annalena Baerbok’un iktidara gelmesi halinde aradığı Avrupalı müttefiki bulabilir. Asya-Pasifik bölgesinde ise Avrupa’ya nazaran daha yakın iş birliği yapacak ülkeler mevcut. “Dörtlü Güvenlik Diyalogu” Quad grubunu oluşturan Japonya, Avustralya ve Hindistan, Çin tehdidini doğrudan yaşadıkları için ABD ile daha uyumlu hareket ediyorlar..
ÇİN-RUSYA YAKINLAŞMASI
ABD karşısında yakın zamana kadar yalnız hareket eden Çin, Rusya ile yakınlaşmaya başladı. Geçmişin bu iki düşman kardeşi silah sanayi, enerji, alt yapı gibi alanlarda birbirlerini tamamlıyorlar. İki ülke, aralarına İran’ı da alarak Hint Okyanusu’nda Quad grubuna nazire, ortak tatbikat yapıyorlar. Ancak biraz daha yakından bakıldığında resmin o kadar da berrak olmadığı görülüyor. Geçmişte yaşanan Sovyetler Birliği-Çin Halk Cumhuriyeti kavgası sadece ideolojik boyuta indirgenecek bir kavga değildi. İki ülke arasındaki çatışma esas olarak Asya üzerinde bir hegemonya mücadelesiydi. Çin o dönemde Rusya’nın üstünlüğünü kabul etmiyordu. Derinden devam eden bu çatışmada roller şimdi değişmiş durumda. Çin şu anda Asya’nın başat gücü haline geldi. Rusya’nın Çin’in üstünlüğüne ne kadar tahammül edeceği merak konusu. Özellikle Çin’in Rusya’nın silah teknolojisine ihtiyaç duymaması halinde, iki ülke ilişkilerinin nereye doğru evrileceği bilinemez.
BUGÜNKÜ GÜÇLER DENGESİ GEÇMİŞTEKİNDEN FARKLI, MORAL ÜSTÜNLÜK BATIDA
Muhtemel yeni soğuk savaşın karşıt kampları arasındaki çizgiler, geçen yüzyıldaki gibi çok berrak değilken, güçler dengesinde de önemli farklar var. Yirminci yüzyıldaki soğuk savaşta ABD tartışmasız üstün güçtü. ABD o dönemde dünya GSMH’nın yüzde kırkına sahipken, Sovyetler Birliği’nin ekonomik gücü en iyi zamanında ABD’nin ancak üçte birine tekabül ediyordu. ABD soğuk savaşı ekonomik gücüyle ve yeni teknolojiler yaratma kabiliyetiyle kazandı. Bugün ABD’nin GSMH’sı yaklaşık olarak dünya GSMH’nın yüzde yirmisi civarında seyrediyor ve giderek geriliyor. Çin’in GSMH’sı ise ABD’ye yaklaştı ve yakında onu geçecek. Teknoloji savaşında Çin’in ne yapacağı henüz belli değil ama bugünden hesaba katılması gerektiği söylenebilir. Çin’in yeni teknolojileri yaratma kabiliyeti, demokratik değerleri kucaklamasına ve insan hakları ve hukuk devleti olma siciline bağlı olacak. Her şeye rağmen dünyada moral ve kültürel üstünlük hâlâ batıda. Batı kavramının içinde Güney Kore, Japonya, Tayvan ve Singapur gibi batı uygarlığıyla coğrafi ve tarihi bağıları bulunmayan ama batılı değerleri sindirmiş ülkeleri de katmak gerekiyor. Başta Çin olmak üzere otoriter dünya, insanlığın ortak mirası olan evrensel değerleri kucaklamadığı sürece batının moral üstünlüğü devam edecek.
YENİ BİR DÜNYA DOĞUYOR
Hızla gelişen teknolojiler sayesinde yeni bir dünya doğuyor. ABD’nin üstünlüğünden dolayı İkinci Dünya Savaşı sonrasında insanlığın ortak iletişim dili (Lingua Franca) haline gelen İngilizce’nin ve ortak ekonomik değişim aracı haline gelen Dolar’ın hakimiyetinin çok fazla devam etmesini beklememek gerekir. Bilgisayarlarımızda bulunan çeviri programlarının ve kripto paraların gündelik hayattaki kullanımının yaygınlaşmasıyla, İngilizce’ye ve Dolar’a insanlığın ihtiyacı ortadan kalkacak. Dolar ve İngilizce, İngiliz Sterlini ve Fransızca’nın yanına gönderilecek. Mesele yeni teknolojilerin ve bilginin demokratik, hukuka saygılı ellerde bulunması.
ABD’nin Çin’e karşı uzun soluklu bir soğuk savaşı sürdürmesi, hele günün sonunda bu savaştan galip çıkması mümkün değil. ABD bundan sonra ancak çok merkezli dünyanın eşitler arasındaki birinci ülkesi olabilir. Soğuk savaş her iki taraf için de sıfır toplamlı bir denklemden başka sonuç getirmez. İklim sorunları, pandemi, ekonomik ve sosyal eşitsizlikler, demografik sorunlar gibi umman meselelerle karşı karşıya olan dünyamızda soğuk savaşa değil, iş birliği ve diyaloga ihtiyaç var. Umalım BM Genel Sekreteri Guterres ve dünyanın ilerici güçleri mücadelelerinden başarılı çıkarlar.
Türkiye yeni teknolojilerin ve yeni güç merkezlerinin şekillendireceği yeni dünyada yerini almalı. Bugünkü despotik yönetimden çıktıktan sonra eski fabrika ayarlarına dönme talebi haklı ve gerçekçi değil. Türkiye için yegane çıkış yolu, çağdaş demokrasiyi kucaklamak ve ideolojik saplantıları bir kenara bırakarak yeni bir reformasyon sürecini başlatmak. Bakalım bu hangi baharda gerçekleşecek.
*Emekli Büyükelçi
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI
Yayınlanma:
2 gün önce|
19/10/2026Yazan:
BankaVitrini
2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir
Bankavitrini.com | Ekonomi Haber
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.
Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.
Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor
Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.
Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.
Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.
Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.
Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı
Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.
Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.
Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.
Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.
Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.
Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma
Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.
Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.
Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.
Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.
Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?
Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.
Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.
Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.
Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.
EKONOMİ
VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!
Yayınlanma:
6 gün önce|
16/10/2026Yazan:
Süleyman Çembertaş
Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor
T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.
İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.
Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】
1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü
2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.
Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.
| Gösterge | Ocak-Eylül 2025 | Ocak-Eylül 2026 |
|---|---|---|
| Vergi gelirleri | 7.753,5 milyar TL | 10.402,0 milyar TL |
| Faiz giderleri | 1.662,4 milyar TL | 2.251,1 milyar TL |
| Faiz/vergi geliri oranı | %21,44 | %21,64 |
| Faiz giderlerinin artışı | — | %35,4 |
Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.
Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.
Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.
Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.
2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor
İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.
Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.
2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.
Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.
Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?
Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.
3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı
Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.
Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.
Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.
KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.
Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?
Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.
4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel
2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.
- Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
- Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
- Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
- Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
- Sermaye giderleri: 883 milyar TL
Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.
Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.
Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.
Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.
5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor
Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.
Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.
Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.
Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】
Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.
Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.
6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti
2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.
Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.
Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.
Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.
SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı
2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:
Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.
İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.
Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.
Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.
Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?
Süleyman ÇEMBERTAŞ Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi
EKONOMİ
ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?
Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
14/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!
Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.
Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?
Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!
Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?
Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.
Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.
Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.
Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.
Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!
Rakamlarla konuşalım.
Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.
Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.
Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.
Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.
TCMB verileri ne söylüyor?
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.
Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.
Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?
Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?
Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.
Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.
Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.
Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.
Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.
Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı
Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.
2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.
Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.
Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.
Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.
Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?
Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.
Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.
Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr! Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.
Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.
Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.
Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli
Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.
Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.
Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.
Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.
SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!
Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.
Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.
TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.
Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.
Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.644)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.636)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Meta'nın üçüncü çeyrek net kârı yıllık bazda yüzde 264 arttı 21/10/2026
- "İran'la savaşa girmek yaptığımız en iyi işlerden biri" 21/10/2026
- Tesla'nın üçüncü çeyrek net kârı yüzde 43 azaldı 21/10/2026
- Resmi Gazete'de bugün (22.10.2026) 21/10/2026
- Türkiye'de PHP güvenlik açığına karşı harekete geçildi 21/10/2026
- Trump: Rusya-Ukrayna savaşında çözüme hiç olmadığı kadar yakınız 21/10/2026
- Tasfiye edilecek fonlarda bekleyen talimatlara ilişkin önerge kabul edildi 21/10/2026
- Meta'ya kullanıcı gizliliği ihlali nedeniyle 25 milyar dolar ceza 21/10/2026
- JP Morgan: Aracı kurum lisans iptali Türkiye'den çekilme anlamına gelmiyor 21/10/2026
- ABD'den İran'ın gölge filosuna yönelik yeni yaptırımlar 21/10/2026
SON YAZILAR
- Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor 21/10/2026
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
