Connect with us

EKONOMİ

Epistemik karartma altında iktisadi ölçme sorunları

Enflasyon arttıkça mal ve hizmetlere dönük iki temel faktörün aktif hale geldiğini görüyoruz. Bunlardan biri malın miktarının küçülmesi, diğeri ise nitelik kaybıdır.

Yayınlanma:

|

Ülkede uzun süredir, açıklanan istatiksel verilerin doğruluğuna dair yaygın bir şüphe söz konusudur. Bu bilgi sorunu sadece enflasyonla da sınırlı değil, daha geniş bir alana yayılmış durumdadır. Daha önce Merkez Bankası’nın arka kapıdan döviz satmasını ve bunun kamuoyundan saklandığını görmüştük.  Bu durum ancak bazı iktisatçılar tarafından fark edilmişti. Benzer şekilde, açıklanan büyüme rakamları ve kompozisyonu da sürekli bir şüphe barındırmaktadır. Bunu özellikle 2020 yılındaki “muamma büyüme”de de gördük. Ciddi anlamda pandemiden dolayı arz ve talep kısıtları oluşmasına rağmen dünyada büyüyen nadir ülkelerden biri olmuştuk. Kur korumalı mevduatın (KKM) maliyet düzeyi ve dağılımını (Hazine ve Merkez Bankası arasında) hala tam olarak bilmiyoruz. Ödemeler dengesinin bir kalemi olan net hata noksanın (NHN) yüksekliği ve sürekliliğindeki nedenselliği bilmiyoruz ve takip edemiyoruz. Çoğu insanın reel gelirindeki düşmeye rağmen tüketimdeki artışın benzer şekilde şüphemizi zorlayan bir tarafı var. Dahası, pandemiden bu yana yıllık ölüm sayılarını da henüz bilmiyoruz.

ENFLASYON VE REFAH İLİŞKİSİ

Enflasyonun nicel düzeyini doğru kabul etsek bile acaba bu enflasyon refahımızdaki değişimi ne kadar doğru temsil ediyor? Uzun süreli ve yüksek enflasyona sahip ülkelerde enflasyon sadece fiyatların nicel düzeyindeki değişimi ifade etmez, aynı zamanda refahımıza dair diğer birtakım nitelikleri de dönüştürür. Enflasyon arttıkça mal ve hizmetlere dönük iki temel faktörün aktif hale geldiğini görüyoruz. Bunlardan biri malın miktarının küçülmesi (shrinkflation) diğeri ise nitelik kaybıdır (skimpflation). Buradaki nitelik kaybı mal ikamesinden kaynaklanan bir durum değil, direkt malın kendisindeki nitelik kaybıdır. Yani kısaca kalıcı ve yüksek enflasyonun refah etkisi =fiyat artışı + miktar düşüşü + nitelik kaybı gibi üç unsurdan oluşur.

Bu yüzden, tüketici refahındaki değişimi bunları da dikkate alarak hesaplamak gerekir. Buna “hedonik enflasyon” diyebiliriz. Yani mal/hizmetin tüm unsurlarını (fiyat, miktar ve nitelik) dikkate alarak bir değer biçmek gerekir.  Çünkü tükettiğimiz bazı malların sadece fiyatları yükselmiyor, aynı zamanda miktarları ve nitelikleri de düşüyor. Özellikle fiziksel mallarda ambalajlı ürünlerin küçülmesi ve yeme/içme sektöründe porsiyonların düşmesi gibi çok sayıda durum söz konusu iken, daha çok hizmet sektöründe olmak üzere sunulan hizmet kalitesinde düşme veya daha önce verilen bazı hizmetlerin artık verilmemesi gibi çok sayıda durumla karşı karşıyayız. Hatta belki aşırı bir örnek olacak ama bölünebilir mallarda (karpuzun dilimlenmesi gibi) hem fiyat hem de miktar üzerinden bir strateji izleniyor. Yani, örneğin bir malın üçe bölünebiliyor olması daha fazla fiyat artırılmasına imkân veriyor. Hisse senetlerinin bölünmesinde olduğu gibi, bölünme ile fiyatların düşürülmesi ve daha likit hale gelmesi ile satın alınmasının kolaylaştırılması. Aslında malın/hizmetin küçülmesi ve niteliksizleşmesi tüketicilerde fiyatların o kadar da yükselmediği gibi bir psikolojik etkide de bulunur. Yani bir şeyin kötüleştirilmesi (niteliğin düşmesi) ile diğer kötünün (fiyat yüksekliği) görülmesi engellenir.

Bunu bir örnek üzerinden anlatırsam: Normalde 100 gramlık bir ürün düşünün, başlangıç fiyatı da 20 TL olsun. Enflasyonist ortamda fiyatı 30 TL’ye yükseliyor. Bu arada aynı zamanda farkına geç vardığımız bir şekilde ürünün avucumuza daha iyi oturduğunu hissediyoruz, yani küçülüyor ve bunun obeziteye karşı bir halk sağlığı tedbiri olmadığını da biliyoruz. 100 gramlık ürün 80 grama düşüyor. Görünürde fiyat artışı yüzde 50 (20 TL’den 30 TL’ye yükselme) şeklindedir. Fakat aslında gramı düştüğü için mevcut malı yeni bir ürün gibi düşünmek gerekir ve başlangıç fiyatı 80 gram ise 16 TL olmalıydı. Nitelik kaybının da  yüzde 10 olduğunu düşünürsek, başlangıç fiyatından 2 TL’lik bir düşme daha olmalı (20 TL’nin yüzde 10’u), sonuçta ürünün fiyatı 14 TL olmalıydı (miktar/nitelik ve fiyat ilişkisinin doğrusal olduğunu varsayıyorum). Fakat şu anki fiyatı 30 TL’dir yani enflasyonun neden olduğu tüm toplam refah kaybını dikkate aldığımızda refah kaybı aslında yaklaşık yüzde 115’dir (14 TL’den 30 TL’ye), fakat görünen refah kaybı sadece enflasyonu dikkate aldığından yüzde 50’dir.

Buradan hareketle enflasyon ile büyüme arasında da bir ilişki kurulabiliriz diye düşünüyorum. Her şeyden önce tüketimin toplam talep içindeki payı oldukça yüksek, yaklaşık yüzde 60 civarında ve tüketimdeki çeyreklik artışların da yaklaşık yüzde 20 civarında olduğunu düşünürsek, büyümenin önemli bir kısmı tüketimden geliyor demektir. Bu yüzden, tüketimde olan bitenleri anlamak büyümeyi de anlamak açısından önemlidir. Yukarıda bahsettiğim enflasyonun miktar ve nitelik üzerinden değişim yaratmasının bir ölçüye kadar büyüme ile de ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bunu açıklamaya çalışayım. Fiyat yükseldikçe mal gramajı/porsiyonu küçülse de satılan adet sayısında da artış olduğunu düşünelim. Fakat adet sayısındaki artış toplam üretimde ciddi bir artışa karşılık gelmeyebilir. Yani şöyle ifade edeyim, aynı tavuktan çok sayıda dürüm döner yiyoruz ama düşük gramajla, aslında tavuk sayısında ciddi bir değişim olmadı ama dürüm sayısında ciddi artış oldu. Yani hesapta çok ödedik ama miktarda o kadar çok tüketmedik. Bu dediklerim elbette belli mal ve hizmet kategorileri ile sınırlıdır ama bu tür malların direkt refahımızı etkileyen bir tarafı var.

Buradan şöyle bir soru gelebilir: Üretimdeki değişime kapasite kullanımı üzerinden de bakmak gerekmez mi? Buna bir bakalım. Türkiye’de ortalama kapasite kullanım oranı yaklaşık yüzde 76’dır. 2022 yılının ilk yarısında kapasite kullanım oranı yaklaşık yüzde 78 ve büyüme oranı da yaklaşık yüzde 7.5. Tüketim mallarında bu oran daha düşüktür, yaklaşık yüzde 74 düzeyindedir. Büyüme rakamlarında referans aldığımız 2021 yılına göre 2022 yılında kapasite kullanım oranında bir artış olduğu görülmektedir (2021 kapasite kullanım oranı yüzde 77). Fakat kapasite kullanım oranının ekonominin sadece yüzde 22 düzeyine sahip sanayi sektörü ile sınırlı olduğunu belirtmeliyiz. Gelirin üretildiği en önemli alan hizmet sektörüdür (yaklaşık yüzde 60). Yani kapasite kullanımı bize büyüme hakkında birtakım ipuçları verebilir ama bu oldukça genel niteliktedir. Hatta normal kapasite kullanım oranının yüzde 80 olduğunu, sanayinin ekonominin sadece beşte birine karşılık gelen bir üretimi içerdiğini ve uzun süredir düşük kalan yatırımlarla da artmayan üretim kapasitesini düşündüğümüzde kapasite kullanım oranını büyüme oranını değerlendirmek için kullanmak sorunlu olur. Hatta bundan hareketle ekonomi “ısındı” demek de güçleşir.

Büyüme oranındaki artışın açıklanan enflasyon düzeyi ile bir bağlantısı olabileceğini düşünüyorum. Özellikle zincirleme hacim kuralının buna imkân verdiğini düşünüyorum. Çünkü bu yönteme göre reel büyüme oranını bir önceki yılın enflasyonundan arındırarak buluyoruz. Enflasyon ne kadar düşük olursa reel büyüme kısmı da o kadar büyük olur. Yani enflasyonun düşük gösterilmesi büyümeyi daha yüksek gösterir. Baz yılı metodu kullanılsaydı (2016 yılında önce baz yılı 1998), zincirleme hacim kuralı ile doğan şüphe oluşmazdı. Bu arada zincirleme hacim kuralının diğer önemli bir özelliğini de unuttuğumuzu düşünüyorum, bu da zincirleme yöntemle elde edilen reel serilerde ana kalem (GSYH) ile alt kalemleri (tüketim, yatırım ve net ihracat gibi) arasında toplumsallığın (non-additivity) kaybolmasıdır.  Çünkü her dönemin fiyat seti değişiyor. Bu yüzden alt kalemlerin büyümeye katkısı direkt hesaplanamaz. Bu yüzden, tüketimin büyümeye katkısına dönük net şeyler söylemek de güçleşiyor.

TÜKETİM DÜZEYİNDEKİ DEĞİŞİM

Şüphe doğuran istatistiklerden biri de tüketim düzeyindeki artışa dairdir. TÜİK verisi tüketimin 2021’in ikinci yarısından itibaren her çeyrekte yaklaşık yüzde 20’nin üstünde arttığını göstermektedir. Reel ücretlerdeki azalma ve emeğin payındaki sert düşüşler bu şüphenin temel nedenleri gibi durmaktadır. Çevremdeki genel gözlemim de insanların gelir düzeylerine bağlı olarak tüketimlerini düşürdükleri ve satın alırken daha fazla düşündükleri şeklindedir. Tüm bunlara rağmen nasıl oluyor da yaklaşık bir yıldır tüketim yüksek denebilecek düzeyde artış göstermektedir? Tabii tüm karşıt gözlem ve bilgiler resmin tamamını görmemizi imkân verecek düzeyde olmayabilir. Bu yüzden de, bir takım akıl yürütmelere başvurmamız gerekiyor. Bunlardan bazılarını sizinle paylaşmak isterim:

a) Her şeyden önce reel ücretlerin düşmesi veya gelir dağılımında ciddi bozulmanın olması tüketimi azaltmak zorunda mı? Bu soru ile başlayalım. Eğer fonksiyonel dağılımı üzerinden bakarsak (sermaye ve emek gelirleri ayrımı yaparak), emeğin toplam gelirler içindeki payının çok hızlı bir şekilde düşmesi (son 2 yıldır emeğin payı yüzde 32’den yaklaşık yüzde 25’e düştü) ve emek ücreti ile geçinenlerin nüfusun önemli bir kısmını oluşturmasından dolayı tüketimin normalde azalması beklenir. Fakat fonksiyonel gelir dağılımının bize bu konuda söyleyeceklerinin sınırlı olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden, gelir kaynakları üzerinden değil de, kişisel gelir dağılımı açısından bakmak ve bunun da tüketimle ilişkisini kurmak gerekir.

Enflasyonist süreçte gelir dağılımının üst sıralarında yer alanlar (yüksek emek ve sermaye gelirlerine sahip olanlar) tüketim düzeylerini etkileyecek düzeyde bir reel gelir kaybı yaşamadılar, hatta nispi anlamda daha avantajlı hale geldiler. Enflasyonist süreçte nitelikli ve yüksek ücretli kesimin reel ücret düzeyleri genelde düşmez, düşse bile bu tüketim düzeylerini çok etkilemez.  Sermaye kazancı olanlar (kar, faiz, döviz ve kira gelirleri gibi) açısından ise toplamda gelirlerini artırdıklarını, sermayenin artan payından da biliyoruz. Fakat küçük ölçekli şirket sahipleri ve kendi hesabına çalışan kesimin gelirlerinde enflasyon paralelinde bir artış olmayabilir. Toplumun önemli bir kesimi emek geliri ile geçinen insanlardan oluşmakta ve çoğunun da reel geliri düştü. Yani enflasyonist süreçte başlangıç koşullarına bağlı olarak bazı grupların gelirleri bundan olumlu etkilenirken, bazıları olumsuz etkilendi. Fakat basitlik olsun diye yüksek ve düşük gelirli iki grup olduğunu düşünürsek, tüketimdeki değişimi daha iyi anlayabiliriz. Toplam tüketim=zengin tüketimi + yoksul tüketimi. TÜİK verisi bu toplam tüketim düzeyinin arttığını söylüyor. Bunu biraz açalım.

Basit birkaç istatistik vereyim. Türkiye’de en üst yüzde 20 ve yüzde 40’lık kesim sırasıyla toplam gelirin yaklaşık yüzde 50’si ve yüzde 70’ini alır. En alt yüzde 60’lık kesim ise gelirin yaklaşık yüzde 30’ını alır. Bu kesimlerin toplam tüketim içindeki paylarını tam olarak bilmesem de (bu rakamlara ulaşamadım) gelir paylarına paralel şekilde tüketimden pay aldıklarını tahmin ediyorum.  Bu durum ABD için de neredeyse aynıdır. ABD’de, örneğin, en üst gelire sahip yüzde 40’lık kesim tüketimin yaklaşık yüzde 60’ını gerçekleştirirken, alttaki yüzde 40’ın tüketimden aldığı pay sadece yüzde 22’dir. Buradan şunu söyleyebiliriz, tüketimin önemli bir kısmı zaten gelir dağılımında yerini koruyanlardan geldiği için toplam tüketim düzeyi etkilenmedi ve hatta bu yüzden de artmış olabilir. Dolayısıyla, zaten yeterince tüketimden pay alamayan büyük bir kitlenin düşen reel gelir düzeyi tüketimi aşağı doğru çekse bile üst gelir grupların artan tüketimi ile telafi edildi. Krizde olan bir ülkede son dönemde gayrimenkul/yat/lüks tüketiminde bu denli artış ve lüks mekânların hala doluyor olması ancak bu şekilde yorumlanabilir. Bu anlamda, gelir eşitsizliği tüketim eşitsizliğini artırmakta, eşitsizliği daha görünür kılmaktadır.

b) Son dönem sermaye gelirlerindeki nitelik değişimini dikkate aldığımızda tüketimdeki değişimin diğer bir yönünü de yakalayabiliriz. Son dönemde rantiyer sermaye gelirlerinin daha fazla ve hızlı arttığını görüyoruz. Bu durum kendisini artan banka kârlarında, KKM kazançlarında, gayrimenkul fiyatlarında ve kira gelirlerindeki artışta gösteriyor. Bu da şu soruyu sormamıza neden oluyor: Acaba rant gelirlerinin marjinal tüketim eğilimi, büyüme kaygıları olan geleneksel bir firmanın teşebbüs kârlarının (dağıtılmamış kârların varlığı) marjinal tüketiminden daha fazla olabilir mi? Özellikle kâr-dışı sermaye kazançlarının önemli bir servet etkisine sahip olduğunu düşünüyorum. Yani sermaye kazancının spekülatif yapısı, bu tür gelirler elde edenlerin daha fazla tüketme eğilimine itebilir. Kolayca kazanılan kolayca harcanır. Bu da genel tüketimin daha fazla artmasına katkıda bulunmuş olabilir.

c) Gelir dağılımındaki bozulma zenginler ve yoksullar arasındaki tüketim düzeylerini etkilediği gibi, tüketim yapısını da değiştirdi. Yani tüketim düzeyi düştüğü gibi, tüketim sepeti de değişti. Tüketim sepetindeki değişim, reel geliri düşenlerin mal skalasında aşağı doğru inerek zorunlu ve niteliksiz mallara yönelmesi anlamına geliyor. Bu da kendini temel ürünlerin bütçe payında artış ve özellikle eğitim/sağlık/kültür/seyahat harcamalarında nispi düşme şeklinde gösteriyor. Bu yüzden, gıda enflasyonu, genel enflasyondan (yüzde 83) yaklaşık yüzde 10 daha yüksektir (yüzde 93 düzeyinde). Aynı mallara aynı anda yönelmek kendilerine daha yüksek enflasyon olarak döner. Bu anlamıyla, reel geliri düşenler sorumlusu olmadıkları enflasyonun kendi aleyhlerine daha fazla dönmesine neden olan bir sürece dâhil olurlar. Diğer yandan, nispeten daha az zorunlu olan ürünler içeren hizmet enflasyon oranı (eğitim, sağlık, haberleşme gibi) ise genel enflasyon düzeyinin yaklaşık yüzde 30-yüzde 50 altındadır. Bu da talebin bu mallardan kısmi olarak kaydığını gösteriyor. Zengin tüketimindeki değişimin ve artışın ithalattaki artışla da bir ilişkisi olduğu da çok açık. Çünkü bu tür malların önemli bir kısmı ithal ürünlerdir. Yani aslında gelir dağılımındaki bozulma farklı grupların tüketim kompozisyonunu değiştirdiği gibi, cari açığı da artırmaktadır.

Ülkede enflasyonist süreçte oluşan eşitsizlik zengin tüketimin yükselmesine neden olması dolaysıyla bir makroekonomi istikrarı işlevi görüyor. Tüketimin kompozisyonuna bakmadan sorunları görünmez kılıyor. Hyman Minsky’nin finans için kullandığı “istikrar istikrarsızlaştırır” argümanından hareketle, makro istikrarın da gelir eşitsizliğinin alttan alta yıprattığı sorunları biriktirdiğini ve istikrarsızlaştırıcı bir faktöre dönüştüğünü söyleyebilirim. Yani eşitsizlik makro istikrara bu da daha fazla eşitsizliğe neden oluyor. Eşitsizlik bu anlamıyla büyümenin niteliğini de değiştiriyor. Bunu hem tüketim kompozisyonunu değiştirerek hem de tüketimin yöneldiği dış açık problemini derinleştirerek yapıyor. İhracatın da ucuz emek üzerinden yapılmasını kolaylaştırarak toplam üretimin niteliğini düşürüyor. Bence artık makroekonomiyi bu ayrışmış gelir-sosyal gruplarını dikkate almadan ne iyi analiz edilebiliriz ne de doğru makroekonomik politikalar geliştirebiliriz. Bunun dikkate alınmaması büyük oranda makroekonomideki temsili aktör kavramının yaygın bir şekilde makro istikrara dayalı bir “birleşik liberal hikâye” kurgusuna dayanmasındandır.

d) Yüksek enflasyonist rejimlerinde dönemler-arası tüketim tercihleri de değişir. İnsanlar enflasyon beklentilerine göre tüketimi öne alma veya erteleme eğilimi gösterirler. Dayanıklı tüketim malları daha kolay ötelenirken, daha dayanıksız ve düşük fiyatlı mal tüketimi öne çekilir. Ülkede de şu an insanlar fiyatların daha da yükseleceğini düşündüklerinden stok yapma eğilimi içindeler. Tabii bu “mal yığma” ise daha çok düşük ve orta gelirli grupların eğilimi şeklindedir. Yani kısaca enflasyon beklentisi tüketim öne çekiyor olabilir, bu da tüketimin bugün daha fazla ama yarın daha az olacağını ima eder.

e) Uzun süredir ülkenin birçok yerinde özellikle sınır illerinde günübirlik gelen veya kayda geçmeyen yabancı tüketimi var, bunun nasıl kaydedildiğinden emin değilim, ama bu yabancı tüketimi yerliye yazılıyor olabilir. Yani milli gelir hesaplarında sayısını bilmediğimiz, kayıt dışı ve sürekli artan göçmen sayısının da bunda etkisi olabilir. Bu yıl aynı zamanda turist sayısında da ciddi bir artış oldu. Bu artışa paralel olarak kayıt dışılıkta artış olacağını bekleriz. Bu da kayıt üstünde yerli tüketimin olduğundan daha fazla görünmesine neden olur. Yaklaşık birkaç gün önce kamu kurumları bu tür istatistik sorunları ifade ettiler. Bu yüzden revizyona gittiler. Buna göre, turizm gelirleri ortalamada eski seriye göre yüzde 7 arttı. Fakat son yılların artışı daha yüksek, örneğin 2022 yılının ilk iki çeyreğinde turizm geliri eski veriye göre yüzde 20 arttı. Tabii bu durum, aşağıda ifade edeceğim gibi, NHN’yi azalttığı gibi, yerli tüketime yazılan yabancı tüketimin düşülmesini gerektirir. Yani yerli tüketim daha yüksek gösterilmiş.

NET HATA NOKSANIN ANLAMI

Net hata noksanın birçok sebebi olabilir. Bunlardan en önemlisi, bence kayıt dışı giren sermaye kalemidir. Bunun belli bir kısmı varlık barışı adı altında kayda girmeden gelen para ve son dönemde Rus-Ukrayna Savaşı’nın her iki tarafından da gelen paralardan oluşur, özellikle son dönemde Rus şirketlerindeki artış oldukça dikkat çekicidir. Buna yerli şirketlerin daha önce yurtdışına çıkardığı fakat kendi şirketlerinin döviz operasyonları için ülkeye yeniden soktukları paraları da dâhil edebiliriz. Ayrıca firmaların kriz dönemlerinde paralarını dışarı çıkarma istikrar dönemlerinde ise geri getirme yönünde bir eğilim içinde olduğunu da görüyoruz.

NHN değerine dair diğer bir tahmin ise bu değerin cari açık ve tüketimle ilişkili olabileceği mantığına dayanır.  Cari açığın doğru ölçülmemesi NHN’nin doğru ölçülmemesine neden olabilir. Örneğin, ihracat yapan firmaların ihracat gelirlerinin yüzde 40’ını merkez bankasına verme zorunluluğundan dolayı ihracatı olduğundan düşük beyan ediyor olabilirler. Bu da cari açığın olduğundan daha büyük ve dolayısıyla da NHN’nin de olduğundan büyük görünmesini sağlar. Bu durumda, cari açığın aslında NHN ile finanse edilen kısmı daha düşük demektir, çünkü cari açık ifade edilenden daha düşük düzeydedir. Tüketimin hesaplanması da benzer bir probleme neden olur. Hem sınır illerinden ülkeye günübirlik gelenlerin tüketimi hem de artan turist sayısındaki artış raporlama/anket problemlerinden dolayı yabancı tüketimin yerli tüketimi içinde görünmesine neden olur. Yani dış hizmet gelirleri (turizm) kaleminde olması gereken rakamlar iç tüketim içinde görülür. Bu da hem cari açığı hem de onu finanse eden NHN’yi olduğundan daha büyük gösterir. TÜİK’in yaptığı yeni revizyonla birlikte bu kısmen giderilmiş gibi görülmektedir. Fakat her şeye rağmen artan NHN bir cari açık finansman biçimine dönüşmüş durumda ve nitelik olarak da kayıt dışılığı aşan bir dış finansman kirliliğine ve ağırlaşan cari açık problemini ima eder. Bu anlamıyla, NHN ve KKM “döviz sorunu” etrafında ortaya çıkan benzer yapısal sorunlara karşılık gelir.

Ensar YILMAZ – Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü – Duvar

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.