EKONOMİ
Epistemik karartma altında iktisadi ölçme sorunları
Enflasyon arttıkça mal ve hizmetlere dönük iki temel faktörün aktif hale geldiğini görüyoruz. Bunlardan biri malın miktarının küçülmesi, diğeri ise nitelik kaybıdır.
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Ülkede uzun süredir, açıklanan istatiksel verilerin doğruluğuna dair yaygın bir şüphe söz konusudur. Bu bilgi sorunu sadece enflasyonla da sınırlı değil, daha geniş bir alana yayılmış durumdadır. Daha önce Merkez Bankası’nın arka kapıdan döviz satmasını ve bunun kamuoyundan saklandığını görmüştük. Bu durum ancak bazı iktisatçılar tarafından fark edilmişti. Benzer şekilde, açıklanan büyüme rakamları ve kompozisyonu da sürekli bir şüphe barındırmaktadır. Bunu özellikle 2020 yılındaki “muamma büyüme”de de gördük. Ciddi anlamda pandemiden dolayı arz ve talep kısıtları oluşmasına rağmen dünyada büyüyen nadir ülkelerden biri olmuştuk. Kur korumalı mevduatın (KKM) maliyet düzeyi ve dağılımını (Hazine ve Merkez Bankası arasında) hala tam olarak bilmiyoruz. Ödemeler dengesinin bir kalemi olan net hata noksanın (NHN) yüksekliği ve sürekliliğindeki nedenselliği bilmiyoruz ve takip edemiyoruz. Çoğu insanın reel gelirindeki düşmeye rağmen tüketimdeki artışın benzer şekilde şüphemizi zorlayan bir tarafı var. Dahası, pandemiden bu yana yıllık ölüm sayılarını da henüz bilmiyoruz.
ENFLASYON VE REFAH İLİŞKİSİ
Enflasyonun nicel düzeyini doğru kabul etsek bile acaba bu enflasyon refahımızdaki değişimi ne kadar doğru temsil ediyor? Uzun süreli ve yüksek enflasyona sahip ülkelerde enflasyon sadece fiyatların nicel düzeyindeki değişimi ifade etmez, aynı zamanda refahımıza dair diğer birtakım nitelikleri de dönüştürür. Enflasyon arttıkça mal ve hizmetlere dönük iki temel faktörün aktif hale geldiğini görüyoruz. Bunlardan biri malın miktarının küçülmesi (shrinkflation) diğeri ise nitelik kaybıdır (skimpflation). Buradaki nitelik kaybı mal ikamesinden kaynaklanan bir durum değil, direkt malın kendisindeki nitelik kaybıdır. Yani kısaca kalıcı ve yüksek enflasyonun refah etkisi =fiyat artışı + miktar düşüşü + nitelik kaybı gibi üç unsurdan oluşur.
Bu yüzden, tüketici refahındaki değişimi bunları da dikkate alarak hesaplamak gerekir. Buna “hedonik enflasyon” diyebiliriz. Yani mal/hizmetin tüm unsurlarını (fiyat, miktar ve nitelik) dikkate alarak bir değer biçmek gerekir. Çünkü tükettiğimiz bazı malların sadece fiyatları yükselmiyor, aynı zamanda miktarları ve nitelikleri de düşüyor. Özellikle fiziksel mallarda ambalajlı ürünlerin küçülmesi ve yeme/içme sektöründe porsiyonların düşmesi gibi çok sayıda durum söz konusu iken, daha çok hizmet sektöründe olmak üzere sunulan hizmet kalitesinde düşme veya daha önce verilen bazı hizmetlerin artık verilmemesi gibi çok sayıda durumla karşı karşıyayız. Hatta belki aşırı bir örnek olacak ama bölünebilir mallarda (karpuzun dilimlenmesi gibi) hem fiyat hem de miktar üzerinden bir strateji izleniyor. Yani, örneğin bir malın üçe bölünebiliyor olması daha fazla fiyat artırılmasına imkân veriyor. Hisse senetlerinin bölünmesinde olduğu gibi, bölünme ile fiyatların düşürülmesi ve daha likit hale gelmesi ile satın alınmasının kolaylaştırılması. Aslında malın/hizmetin küçülmesi ve niteliksizleşmesi tüketicilerde fiyatların o kadar da yükselmediği gibi bir psikolojik etkide de bulunur. Yani bir şeyin kötüleştirilmesi (niteliğin düşmesi) ile diğer kötünün (fiyat yüksekliği) görülmesi engellenir.
Bunu bir örnek üzerinden anlatırsam: Normalde 100 gramlık bir ürün düşünün, başlangıç fiyatı da 20 TL olsun. Enflasyonist ortamda fiyatı 30 TL’ye yükseliyor. Bu arada aynı zamanda farkına geç vardığımız bir şekilde ürünün avucumuza daha iyi oturduğunu hissediyoruz, yani küçülüyor ve bunun obeziteye karşı bir halk sağlığı tedbiri olmadığını da biliyoruz. 100 gramlık ürün 80 grama düşüyor. Görünürde fiyat artışı yüzde 50 (20 TL’den 30 TL’ye yükselme) şeklindedir. Fakat aslında gramı düştüğü için mevcut malı yeni bir ürün gibi düşünmek gerekir ve başlangıç fiyatı 80 gram ise 16 TL olmalıydı. Nitelik kaybının da yüzde 10 olduğunu düşünürsek, başlangıç fiyatından 2 TL’lik bir düşme daha olmalı (20 TL’nin yüzde 10’u), sonuçta ürünün fiyatı 14 TL olmalıydı (miktar/nitelik ve fiyat ilişkisinin doğrusal olduğunu varsayıyorum). Fakat şu anki fiyatı 30 TL’dir yani enflasyonun neden olduğu tüm toplam refah kaybını dikkate aldığımızda refah kaybı aslında yaklaşık yüzde 115’dir (14 TL’den 30 TL’ye), fakat görünen refah kaybı sadece enflasyonu dikkate aldığından yüzde 50’dir.
Buradan hareketle enflasyon ile büyüme arasında da bir ilişki kurulabiliriz diye düşünüyorum. Her şeyden önce tüketimin toplam talep içindeki payı oldukça yüksek, yaklaşık yüzde 60 civarında ve tüketimdeki çeyreklik artışların da yaklaşık yüzde 20 civarında olduğunu düşünürsek, büyümenin önemli bir kısmı tüketimden geliyor demektir. Bu yüzden, tüketimde olan bitenleri anlamak büyümeyi de anlamak açısından önemlidir. Yukarıda bahsettiğim enflasyonun miktar ve nitelik üzerinden değişim yaratmasının bir ölçüye kadar büyüme ile de ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bunu açıklamaya çalışayım. Fiyat yükseldikçe mal gramajı/porsiyonu küçülse de satılan adet sayısında da artış olduğunu düşünelim. Fakat adet sayısındaki artış toplam üretimde ciddi bir artışa karşılık gelmeyebilir. Yani şöyle ifade edeyim, aynı tavuktan çok sayıda dürüm döner yiyoruz ama düşük gramajla, aslında tavuk sayısında ciddi bir değişim olmadı ama dürüm sayısında ciddi artış oldu. Yani hesapta çok ödedik ama miktarda o kadar çok tüketmedik. Bu dediklerim elbette belli mal ve hizmet kategorileri ile sınırlıdır ama bu tür malların direkt refahımızı etkileyen bir tarafı var.
Buradan şöyle bir soru gelebilir: Üretimdeki değişime kapasite kullanımı üzerinden de bakmak gerekmez mi? Buna bir bakalım. Türkiye’de ortalama kapasite kullanım oranı yaklaşık yüzde 76’dır. 2022 yılının ilk yarısında kapasite kullanım oranı yaklaşık yüzde 78 ve büyüme oranı da yaklaşık yüzde 7.5. Tüketim mallarında bu oran daha düşüktür, yaklaşık yüzde 74 düzeyindedir. Büyüme rakamlarında referans aldığımız 2021 yılına göre 2022 yılında kapasite kullanım oranında bir artış olduğu görülmektedir (2021 kapasite kullanım oranı yüzde 77). Fakat kapasite kullanım oranının ekonominin sadece yüzde 22 düzeyine sahip sanayi sektörü ile sınırlı olduğunu belirtmeliyiz. Gelirin üretildiği en önemli alan hizmet sektörüdür (yaklaşık yüzde 60). Yani kapasite kullanımı bize büyüme hakkında birtakım ipuçları verebilir ama bu oldukça genel niteliktedir. Hatta normal kapasite kullanım oranının yüzde 80 olduğunu, sanayinin ekonominin sadece beşte birine karşılık gelen bir üretimi içerdiğini ve uzun süredir düşük kalan yatırımlarla da artmayan üretim kapasitesini düşündüğümüzde kapasite kullanım oranını büyüme oranını değerlendirmek için kullanmak sorunlu olur. Hatta bundan hareketle ekonomi “ısındı” demek de güçleşir.
Büyüme oranındaki artışın açıklanan enflasyon düzeyi ile bir bağlantısı olabileceğini düşünüyorum. Özellikle zincirleme hacim kuralının buna imkân verdiğini düşünüyorum. Çünkü bu yönteme göre reel büyüme oranını bir önceki yılın enflasyonundan arındırarak buluyoruz. Enflasyon ne kadar düşük olursa reel büyüme kısmı da o kadar büyük olur. Yani enflasyonun düşük gösterilmesi büyümeyi daha yüksek gösterir. Baz yılı metodu kullanılsaydı (2016 yılında önce baz yılı 1998), zincirleme hacim kuralı ile doğan şüphe oluşmazdı. Bu arada zincirleme hacim kuralının diğer önemli bir özelliğini de unuttuğumuzu düşünüyorum, bu da zincirleme yöntemle elde edilen reel serilerde ana kalem (GSYH) ile alt kalemleri (tüketim, yatırım ve net ihracat gibi) arasında toplumsallığın (non-additivity) kaybolmasıdır. Çünkü her dönemin fiyat seti değişiyor. Bu yüzden alt kalemlerin büyümeye katkısı direkt hesaplanamaz. Bu yüzden, tüketimin büyümeye katkısına dönük net şeyler söylemek de güçleşiyor.
TÜKETİM DÜZEYİNDEKİ DEĞİŞİM
Şüphe doğuran istatistiklerden biri de tüketim düzeyindeki artışa dairdir. TÜİK verisi tüketimin 2021’in ikinci yarısından itibaren her çeyrekte yaklaşık yüzde 20’nin üstünde arttığını göstermektedir. Reel ücretlerdeki azalma ve emeğin payındaki sert düşüşler bu şüphenin temel nedenleri gibi durmaktadır. Çevremdeki genel gözlemim de insanların gelir düzeylerine bağlı olarak tüketimlerini düşürdükleri ve satın alırken daha fazla düşündükleri şeklindedir. Tüm bunlara rağmen nasıl oluyor da yaklaşık bir yıldır tüketim yüksek denebilecek düzeyde artış göstermektedir? Tabii tüm karşıt gözlem ve bilgiler resmin tamamını görmemizi imkân verecek düzeyde olmayabilir. Bu yüzden de, bir takım akıl yürütmelere başvurmamız gerekiyor. Bunlardan bazılarını sizinle paylaşmak isterim:
a) Her şeyden önce reel ücretlerin düşmesi veya gelir dağılımında ciddi bozulmanın olması tüketimi azaltmak zorunda mı? Bu soru ile başlayalım. Eğer fonksiyonel dağılımı üzerinden bakarsak (sermaye ve emek gelirleri ayrımı yaparak), emeğin toplam gelirler içindeki payının çok hızlı bir şekilde düşmesi (son 2 yıldır emeğin payı yüzde 32’den yaklaşık yüzde 25’e düştü) ve emek ücreti ile geçinenlerin nüfusun önemli bir kısmını oluşturmasından dolayı tüketimin normalde azalması beklenir. Fakat fonksiyonel gelir dağılımının bize bu konuda söyleyeceklerinin sınırlı olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden, gelir kaynakları üzerinden değil de, kişisel gelir dağılımı açısından bakmak ve bunun da tüketimle ilişkisini kurmak gerekir.
Enflasyonist süreçte gelir dağılımının üst sıralarında yer alanlar (yüksek emek ve sermaye gelirlerine sahip olanlar) tüketim düzeylerini etkileyecek düzeyde bir reel gelir kaybı yaşamadılar, hatta nispi anlamda daha avantajlı hale geldiler. Enflasyonist süreçte nitelikli ve yüksek ücretli kesimin reel ücret düzeyleri genelde düşmez, düşse bile bu tüketim düzeylerini çok etkilemez. Sermaye kazancı olanlar (kar, faiz, döviz ve kira gelirleri gibi) açısından ise toplamda gelirlerini artırdıklarını, sermayenin artan payından da biliyoruz. Fakat küçük ölçekli şirket sahipleri ve kendi hesabına çalışan kesimin gelirlerinde enflasyon paralelinde bir artış olmayabilir. Toplumun önemli bir kesimi emek geliri ile geçinen insanlardan oluşmakta ve çoğunun da reel geliri düştü. Yani enflasyonist süreçte başlangıç koşullarına bağlı olarak bazı grupların gelirleri bundan olumlu etkilenirken, bazıları olumsuz etkilendi. Fakat basitlik olsun diye yüksek ve düşük gelirli iki grup olduğunu düşünürsek, tüketimdeki değişimi daha iyi anlayabiliriz. Toplam tüketim=zengin tüketimi + yoksul tüketimi. TÜİK verisi bu toplam tüketim düzeyinin arttığını söylüyor. Bunu biraz açalım.
Basit birkaç istatistik vereyim. Türkiye’de en üst yüzde 20 ve yüzde 40’lık kesim sırasıyla toplam gelirin yaklaşık yüzde 50’si ve yüzde 70’ini alır. En alt yüzde 60’lık kesim ise gelirin yaklaşık yüzde 30’ını alır. Bu kesimlerin toplam tüketim içindeki paylarını tam olarak bilmesem de (bu rakamlara ulaşamadım) gelir paylarına paralel şekilde tüketimden pay aldıklarını tahmin ediyorum. Bu durum ABD için de neredeyse aynıdır. ABD’de, örneğin, en üst gelire sahip yüzde 40’lık kesim tüketimin yaklaşık yüzde 60’ını gerçekleştirirken, alttaki yüzde 40’ın tüketimden aldığı pay sadece yüzde 22’dir. Buradan şunu söyleyebiliriz, tüketimin önemli bir kısmı zaten gelir dağılımında yerini koruyanlardan geldiği için toplam tüketim düzeyi etkilenmedi ve hatta bu yüzden de artmış olabilir. Dolayısıyla, zaten yeterince tüketimden pay alamayan büyük bir kitlenin düşen reel gelir düzeyi tüketimi aşağı doğru çekse bile üst gelir grupların artan tüketimi ile telafi edildi. Krizde olan bir ülkede son dönemde gayrimenkul/yat/lüks tüketiminde bu denli artış ve lüks mekânların hala doluyor olması ancak bu şekilde yorumlanabilir. Bu anlamda, gelir eşitsizliği tüketim eşitsizliğini artırmakta, eşitsizliği daha görünür kılmaktadır.
b) Son dönem sermaye gelirlerindeki nitelik değişimini dikkate aldığımızda tüketimdeki değişimin diğer bir yönünü de yakalayabiliriz. Son dönemde rantiyer sermaye gelirlerinin daha fazla ve hızlı arttığını görüyoruz. Bu durum kendisini artan banka kârlarında, KKM kazançlarında, gayrimenkul fiyatlarında ve kira gelirlerindeki artışta gösteriyor. Bu da şu soruyu sormamıza neden oluyor: Acaba rant gelirlerinin marjinal tüketim eğilimi, büyüme kaygıları olan geleneksel bir firmanın teşebbüs kârlarının (dağıtılmamış kârların varlığı) marjinal tüketiminden daha fazla olabilir mi? Özellikle kâr-dışı sermaye kazançlarının önemli bir servet etkisine sahip olduğunu düşünüyorum. Yani sermaye kazancının spekülatif yapısı, bu tür gelirler elde edenlerin daha fazla tüketme eğilimine itebilir. Kolayca kazanılan kolayca harcanır. Bu da genel tüketimin daha fazla artmasına katkıda bulunmuş olabilir.
c) Gelir dağılımındaki bozulma zenginler ve yoksullar arasındaki tüketim düzeylerini etkilediği gibi, tüketim yapısını da değiştirdi. Yani tüketim düzeyi düştüğü gibi, tüketim sepeti de değişti. Tüketim sepetindeki değişim, reel geliri düşenlerin mal skalasında aşağı doğru inerek zorunlu ve niteliksiz mallara yönelmesi anlamına geliyor. Bu da kendini temel ürünlerin bütçe payında artış ve özellikle eğitim/sağlık/kültür/seyahat harcamalarında nispi düşme şeklinde gösteriyor. Bu yüzden, gıda enflasyonu, genel enflasyondan (yüzde 83) yaklaşık yüzde 10 daha yüksektir (yüzde 93 düzeyinde). Aynı mallara aynı anda yönelmek kendilerine daha yüksek enflasyon olarak döner. Bu anlamıyla, reel geliri düşenler sorumlusu olmadıkları enflasyonun kendi aleyhlerine daha fazla dönmesine neden olan bir sürece dâhil olurlar. Diğer yandan, nispeten daha az zorunlu olan ürünler içeren hizmet enflasyon oranı (eğitim, sağlık, haberleşme gibi) ise genel enflasyon düzeyinin yaklaşık yüzde 30-yüzde 50 altındadır. Bu da talebin bu mallardan kısmi olarak kaydığını gösteriyor. Zengin tüketimindeki değişimin ve artışın ithalattaki artışla da bir ilişkisi olduğu da çok açık. Çünkü bu tür malların önemli bir kısmı ithal ürünlerdir. Yani aslında gelir dağılımındaki bozulma farklı grupların tüketim kompozisyonunu değiştirdiği gibi, cari açığı da artırmaktadır.
Ülkede enflasyonist süreçte oluşan eşitsizlik zengin tüketimin yükselmesine neden olması dolaysıyla bir makroekonomi istikrarı işlevi görüyor. Tüketimin kompozisyonuna bakmadan sorunları görünmez kılıyor. Hyman Minsky’nin finans için kullandığı “istikrar istikrarsızlaştırır” argümanından hareketle, makro istikrarın da gelir eşitsizliğinin alttan alta yıprattığı sorunları biriktirdiğini ve istikrarsızlaştırıcı bir faktöre dönüştüğünü söyleyebilirim. Yani eşitsizlik makro istikrara bu da daha fazla eşitsizliğe neden oluyor. Eşitsizlik bu anlamıyla büyümenin niteliğini de değiştiriyor. Bunu hem tüketim kompozisyonunu değiştirerek hem de tüketimin yöneldiği dış açık problemini derinleştirerek yapıyor. İhracatın da ucuz emek üzerinden yapılmasını kolaylaştırarak toplam üretimin niteliğini düşürüyor. Bence artık makroekonomiyi bu ayrışmış gelir-sosyal gruplarını dikkate almadan ne iyi analiz edilebiliriz ne de doğru makroekonomik politikalar geliştirebiliriz. Bunun dikkate alınmaması büyük oranda makroekonomideki temsili aktör kavramının yaygın bir şekilde makro istikrara dayalı bir “birleşik liberal hikâye” kurgusuna dayanmasındandır.
d) Yüksek enflasyonist rejimlerinde dönemler-arası tüketim tercihleri de değişir. İnsanlar enflasyon beklentilerine göre tüketimi öne alma veya erteleme eğilimi gösterirler. Dayanıklı tüketim malları daha kolay ötelenirken, daha dayanıksız ve düşük fiyatlı mal tüketimi öne çekilir. Ülkede de şu an insanlar fiyatların daha da yükseleceğini düşündüklerinden stok yapma eğilimi içindeler. Tabii bu “mal yığma” ise daha çok düşük ve orta gelirli grupların eğilimi şeklindedir. Yani kısaca enflasyon beklentisi tüketim öne çekiyor olabilir, bu da tüketimin bugün daha fazla ama yarın daha az olacağını ima eder.
e) Uzun süredir ülkenin birçok yerinde özellikle sınır illerinde günübirlik gelen veya kayda geçmeyen yabancı tüketimi var, bunun nasıl kaydedildiğinden emin değilim, ama bu yabancı tüketimi yerliye yazılıyor olabilir. Yani milli gelir hesaplarında sayısını bilmediğimiz, kayıt dışı ve sürekli artan göçmen sayısının da bunda etkisi olabilir. Bu yıl aynı zamanda turist sayısında da ciddi bir artış oldu. Bu artışa paralel olarak kayıt dışılıkta artış olacağını bekleriz. Bu da kayıt üstünde yerli tüketimin olduğundan daha fazla görünmesine neden olur. Yaklaşık birkaç gün önce kamu kurumları bu tür istatistik sorunları ifade ettiler. Bu yüzden revizyona gittiler. Buna göre, turizm gelirleri ortalamada eski seriye göre yüzde 7 arttı. Fakat son yılların artışı daha yüksek, örneğin 2022 yılının ilk iki çeyreğinde turizm geliri eski veriye göre yüzde 20 arttı. Tabii bu durum, aşağıda ifade edeceğim gibi, NHN’yi azalttığı gibi, yerli tüketime yazılan yabancı tüketimin düşülmesini gerektirir. Yani yerli tüketim daha yüksek gösterilmiş.
NET HATA NOKSANIN ANLAMI
Net hata noksanın birçok sebebi olabilir. Bunlardan en önemlisi, bence kayıt dışı giren sermaye kalemidir. Bunun belli bir kısmı varlık barışı adı altında kayda girmeden gelen para ve son dönemde Rus-Ukrayna Savaşı’nın her iki tarafından da gelen paralardan oluşur, özellikle son dönemde Rus şirketlerindeki artış oldukça dikkat çekicidir. Buna yerli şirketlerin daha önce yurtdışına çıkardığı fakat kendi şirketlerinin döviz operasyonları için ülkeye yeniden soktukları paraları da dâhil edebiliriz. Ayrıca firmaların kriz dönemlerinde paralarını dışarı çıkarma istikrar dönemlerinde ise geri getirme yönünde bir eğilim içinde olduğunu da görüyoruz.
NHN değerine dair diğer bir tahmin ise bu değerin cari açık ve tüketimle ilişkili olabileceği mantığına dayanır. Cari açığın doğru ölçülmemesi NHN’nin doğru ölçülmemesine neden olabilir. Örneğin, ihracat yapan firmaların ihracat gelirlerinin yüzde 40’ını merkez bankasına verme zorunluluğundan dolayı ihracatı olduğundan düşük beyan ediyor olabilirler. Bu da cari açığın olduğundan daha büyük ve dolayısıyla da NHN’nin de olduğundan büyük görünmesini sağlar. Bu durumda, cari açığın aslında NHN ile finanse edilen kısmı daha düşük demektir, çünkü cari açık ifade edilenden daha düşük düzeydedir. Tüketimin hesaplanması da benzer bir probleme neden olur. Hem sınır illerinden ülkeye günübirlik gelenlerin tüketimi hem de artan turist sayısındaki artış raporlama/anket problemlerinden dolayı yabancı tüketimin yerli tüketimi içinde görünmesine neden olur. Yani dış hizmet gelirleri (turizm) kaleminde olması gereken rakamlar iç tüketim içinde görülür. Bu da hem cari açığı hem de onu finanse eden NHN’yi olduğundan daha büyük gösterir. TÜİK’in yaptığı yeni revizyonla birlikte bu kısmen giderilmiş gibi görülmektedir. Fakat her şeye rağmen artan NHN bir cari açık finansman biçimine dönüşmüş durumda ve nitelik olarak da kayıt dışılığı aşan bir dış finansman kirliliğine ve ağırlaşan cari açık problemini ima eder. Bu anlamıyla, NHN ve KKM “döviz sorunu” etrafında ortaya çıkan benzer yapısal sorunlara karşılık gelir.
Ensar YILMAZ – Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü – Duvar
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
3 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
5 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.039)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
