Connect with us

EKONOMİ

Mahfi Eğilmez: Önümüzdeki Aylarda Enflasyon Hızla Düşecek

Yayınlanma:

|

Enflasyonu Düşürmek İçin Faizi Düşürmek mi Gerekir Yükseltmek mi?

İki tür enflasyon var: Talep enflasyonu, maliyet enflasyonu. Eğer bir ekonomide para, maldan çoksa o zaman talep enflasyonu oluşur. Yani ekonominin üretip de piyasaya arz ettiği mal ve hizmetler, insanların bunları satın almak için sahip olduğu imkânlardan daha az ise o zaman fiyatlar yükselir. Bunu önlemenin iki yolu vardır: Üretimi artırmak ve/veya faizi artırmak. Üretimi artırmak kısa vadede kolay değildir, yeni yatırımlar gerektirir. O zaman faizi artırarak insanların ellerindeki parayı harcamayıp tasarruf etmesini sağlamak yani talebi kısmak gerekir. Maliyet enflasyonu; üretimde kullanılan faktörlerin ve girdilerin fiyatlarının artmasıyla oluşur. Ücretler, kiralar, faizler ya da girdi olarak kullanılan petrol, doğal gaz, elektrik, hammadde, yarı mamul maddelerin fiyatları artmışsa maliyetler artmaya, fiyatlara yansımaya ve dolayısıyla enflasyonu yükseltmeye başlar. Maliyet enflasyonunu önlemek bir ölçüde bizim elimizdedir bir ölçüde değildir. Örneğin enerji fiyatları artmışsa ve biz bunları ithal ediyorsak o zaman karşımıza maliyet enflasyonunun özel bir hali olan ‘ithal edilmiş enflasyon’ çıkar.

Türkiye’de son yıllarda yaşadığımız enflasyonun altında bizim gibi dolarizasyon etkisindeki ülkelerde maliyet enflasyonunun bir nedeni olan ulusal paranın dış değer kaybı çok önemli bir yer tutuyor. Türkiye’nin risklerinin yükselmesi nedeniyle TL, yabancı paralar karşısında hızla değer kaybediyor. TCMB’nin faiz indirimine başladığı Eylül 2021’den bugüne kadar TL’nin Dolara karşı değer kaybı yüzde 52, aynı dönemde enflasyondaki artış 3,4 kat olmuş.

Aşağıdaki grafik Türkiye’nin faizi düşürerek enflasyonu düşürme deneyiminin sonucu olarak gelinen bugünkü durumu gösteriyor (grafikte kullanılan verilerden enflasyon verileri TÜİK’den, TCMB faizi verileri de TCMB sitesinden alınmıştır):

Görüleceği gibi TCMB’nin faizi düşürerek başladığı enflasyonu düşürme girişimi tam tersine enflasyonu artırmakla sonuçlanmış bulunuyor. Bununla birlikte Ocak başından itibaren enflasyonda peş peşe düşüşler yaşanacak. Yaşanacak bu düşüşlerin tümüyle baz etkisiyle ortaya çıkacak bir gelişme olacağını, uygulanan yaklaşımla bir ilgisinin kurulamayacağını, şimdiden belirtelim.

Aynı dönemde, bizim kadar olmasa da kendi ölçülerine göre yüksek enflasyon sorunu yaşamaya başlayan ABD’de, merkez bankası (Fed) faiz artırımına girişmiştir. Oradaki gelişmeleri de aşağıdaki grafikte sunuyorum (grafikte kullanılan verilerden enflasyon verileri www.tradingeconomics.com , Fed faizi verileri de Fed’in sitesinden alınmıştır):

Eylül 2021 ile Mart 2022 arasında enflasyondaki yükselişi, büyüme düşmesin diye faizi artırmayarak yönetmeye çalışan Fed, bunun olmayacağını görünce Mart ayında faizi artırmaya başladı. İlk iki artış 0,50 puandı ve fazlaca etkili olmadı. Üçüncü artış 1 puana yükselip, sonrakiler de 0,75 puan olarak devam edince enflasyon düşüşe geçti. Fed’in faiz artırımındaki zaman kaybı yaklaşık beş aydır. Eğer faiz artırımına 2021 yılının son çeyreğinde başlasaydı enflasyon bugün muhtemelen yüzde 4 – 5 arasında olacaktı. Avrupa Merkez Bankası, resesyon korkusu nedeniyle faiz artırımına başlamakta çok daha geç kaldığı ve hala düşük oranlarda artış yaptığı için enflasyon oranı yüzde 10,6’da bulunuyor ve yükselmeye devam ediyor.

Bir örnek de Rusya’dan verelim. Ukrayna savaşı başlamadan önce Rusya’da enflasyon yüzde 9,2, Merkez bankası faizi de yüzde 8,5 idi. Savaş başlayınca enflasyon yüzde 17,8’e fırladı. Rusya Merkez Bankası faizi yüzde 20’ye yükseltti. Bu ani reaksiyon sonucu enflasyon hızla düşmeye başladı. Enflasyon düştükçe Rusya Merkez Bankası faizi de düşürdü. Bugün enflasyon yüzde 12,6, Merkez Bankası faizi de yüzde 7,5.

Ocak Ayından İtibaren Enflasyon Düşecek Sakın Şaşırmayın

Gemlik ilçesine doğru yaklaşırken bir tabela görürsünüz, üzerinde şöyle bir yazı: “Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma.” Orhan Veli’nin şiirinden alınmış bu dizeyi okusanız bile denizi görünce yine de şaşırırsınız. Bugünden söyleyelim: “Ocak ayı başında enflasyonda hızlı bir düşüş göreceksiniz ve düşüş Hazirana kadar sürecek sakın şaşırmayın.”

Ne demek istediğimi açıklamak için öncelikle geçen yılın Aralık ayından bu yılın Haziran ayına kadar gerçekleşen aylık enflasyon oranlarını gösteren bir tablo sunayım (veriler TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi Haber Bülteni, Ekim 2022 ve ekleri.)

Tabloda yer alan aylık enflasyon oranları Aralık 2021’den itibaren Mayıs 2022’ye kadar gerçekleşen aylık enflasyon oranlarıdır. Bunların toplamı 45,18’dir. Kasım 2022 itibarıyla 12 aylık enflasyon oranı yüzde 84,39 olarak gerçekleşmiş bulunuyor. Aralık ayından itibaren aylık enflasyon oranlarının yüzde 2 olacağını varsayalım. Bu durumda 2021 Aralık – 2022 Mayıs arasında gerçekleşen 45,18 puan endeksten çıkacak yerine yeni gerçekleşme olarak tahmin ettiğimiz yüzde 12 oranı girecek demektir (tablonun son sütunu.) Bu hesaba göre Mayıs 2023’de yani seçimden bir ay önce 12 aylık enflasyon oranı kabaca yüzde 50’ler düzeyine gerilemiş olacaktır (hesaplama endeks değerleri üzerinden yapılır ama burada olayı basitleştirmek için biraz hatalı bir hesaplamayı göze alarak böyle bir gösterimi seçtim.) Böylece iktidar, seçime girerken enflasyonu 35 – 40 puan düşürme başarısını ve faizi düşürerek enflasyonun nasıl düşürüldüğünün öyküsünü anlatma aşamasına gelecektir. Geçmiş deneyimlerimizden hareketle çoğunluğun bu geçmişi unutacağını, enflasyonu yüzde 19’dan yüzde 85’e kimin, hangi yanlış politikayla çıkardığını sormak yerine enflasyondaki düşüşe odaklanacağını söyleyebiliriz.

Ekonomi ve finans bilimlerinde bu anormal iniş veya çıkışlardan sonra normal duruma dönüşe baz etkisiyle oluşan değişim ya da kısaca ‘baz etkisi’ adı veriliyor. İki dönem arasındaki değişim hesaplanırken, değişime esas alınan dönemde normalden önemli ölçüde düşük veya yüksek bir gerçekleşme olmuş ve karşılaştırılan dönemde aynı anormallik tekrarlanmamışsa bu kez gerçekleşme normal düzeyde oluşacak ve söz konusu göstergede hızlı bir düşüş ya da artış ortaya çıkacaktır. Baz etkisini bir örnekle açıklayalım. Aralık 2021’de aylık enflasyonun yüzde 13,58 ile anormal bir artış gösterdiği dönemi başlangıç dönemi olarak alalım. 2022 yılı Aralık ayı normale döndüğü için enflasyonda yüzde 3 oranlı bir artış olduğunu varsayalım. Bu durumda iki dönem arasındaki 10,58 puanlık eksi fark 12 aylık enflasyonda 10 puan dolayında düşüşe yol açacaktır. İşte bu şekilde anormal bir durumdan normal bir duruma geçilirken oluşan farklara baz etkisi deniyor.

Enflasyonun 2021 Eylül ayında yıllık yüzde 19’dan başlayıp 2022 yılı Kasım ayında yüzde 85,51’e yükselmesinin nedeni faizi düşürmeye yönelik yanlış para politikasıdır ve ülke ekonomisini bir yılda inanılmayacak derecede pahalı hale getirmiştir. Öte yandan bu yanlış para politikasını sürdürebilmek için sürekli olarak kura müdahale etmek üzere döviz satışı yapılması gerekmiş ve milyarlarca dolarlık döviz satışı yapılmıştır. Bunun bir yansıması Merkez Bankası finansal tablolarından hesaplanan swap hariç net döviz rezervlerinde görülebilir. Bu gösterge uzun bir süredir eksi 50 – 60 milyar dolar arasında seyretmektedir.

Dikkat çekmek istediğimiz konu şudur: Önümüzdeki dönemde enflasyonda yaşanacak düşüşün faiz indirimiyle hiçbir ilgisi olmayacak tamamen baz etkisiyle ortaya çıkacaktır. Bu düşüş Enflasyonda oluşacak bu düşüşe karşın hayat pahalılığı devam edecek ve vatandaşın sandığı gibi fiyatlar düşmeyecek, daha yavaş artmaya devam edecektir. Bugünkü yapısına baktığımızda, enflasyonun, baz etkisi ve dövize müdahale yoluyla düşmesinin sınırı yüzde 30’lar gibi görünüyor. Enflasyonun bu direnç sınırının altına düşürülebilmesi için toplumun geleceğin daha iyi olacağına, ekonomide doğru adımlar atılacağına ikna edilmesine ve yapısal reformların başlatılmasına gerek vardır. Bunun dışındaki söylemler hayal tüccarlığıdır.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.