Connect with us

EKONOMİ

Prof. Daron Acemoğlu: Çok büyük korkum var, Türkiye’de ekonomik kriz derinleşebilir!

Dünyanın önde gelen ekonomistlerinden, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MİT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu; T24 ekranında Murat Sabuncu’nun konuğu oldu. Acemoğlu, “Başkandan emirle para politikası olmaz”ifadesini kullandı.

Yayınlanma:

|

ünyanın önde gelen ekonomistlerinden, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MİT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu; Türkiye ekonomisinde krizin derinleşmesi ihtimalini değerlendirirken, “Çok büyük korkum var” dedi. “Türkiye’de başkanlık seçimine gidip de tüm güç sarayda toplanınca bunun ekonomi politikası üzerinde de büyük bir etkisi oldu” diyen Acemoğlu, Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan istifa eden, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın ekonomi yönetimi için, “Berat Albayrak altında kurulan kadrolar, yapılması gereken şeylere doğru yaklaşımı getiremedi” değerlendirmesini yaptı. Acemoğlu, Türkiye’de bankaların durumunun ‘göründüğünden de daha kötü olduğunu’ söyledi

Prof. Dr. Daron Acemoğlu, T24 ekranında Murat Sabuncu’nun konuğu oldu. Video söyleşide Sabuncu’nun sorularını yanıtlayan Acemoğlu, dünyada popülist iktidarların durumundan, demokrasi ve ekonomi ekseninde Türkiye’nin geldiği noktaya, pandeminin ardından dünyada beklenen değişimden, Türkiye ekonomide atması gereken adımlara, pek çok konuda değerlendirmelerde bulundu. Acemoğlu’nun açıklamaları özetle şöyle:

“Otoriter popülist rejimler devlet kapasitesini zayıflatıyor”

Son 10-15 yıldır dünyanın her tarafında milliyetçi ve otoriter popülist rejimlerin yükseldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Daron Acemoğlu, “Bu rejimler ya da bu hareketler, iktidara geldiklerinde genelde devlet kapasitesini zayıflatıyorlar. Bu hem bir strateji hem de istemeden yaptıkları bir şey çünkü hukuka bağlı bir şekilde yönetemiyorlar. Bunu Hindistan’da, Brezilya’da, Türkiye’de, Rusya’da, Macaristan’da görüyoruz. Ve tabii Amerika’da Trump altında gördük. Benim, Trump seçilir seçilmez yazdığım şey; bunun bir tek gelir dağılımına, beyazlar ve siyahlar arasındaki ilişkiye değil aynı zamanda devletin kapasitesine çok büyük bir negatif etkisi olacağı konusu. Aslında çok açık. Bundan önceki büyük virüs krizi olduğunda, Ebola zamanında Amerika, aynı kurumlar çok daha efektif bir şekilde, problemlerle çok daha baştan başlayarak, buna önlem alarak nasıl başa çıkılır diye göstermişti. Şimdi Amerika’yı çok daha fazla etkileyen Koronavirüs olduğu zaman Trump altında tamamen çöktü. Çünkü ocak ayında alarmı çalan birçok bilim adamı, bürokrat vardı. Kimse dinlemedi, bazıları kovuldular. Ve tamamen bir moralsizlik var. Ve görüyorsunuz Trump gider gitmez nasıl hızlı bir şekilde aşıya geçildi. Şu anda Amerika’da dünyada hiçbir yerde olmadığı kadar kolay test yapılıyor. Trump’ın başta olduğu sürede 6 ay sürdü testlerin doğru dürüst yapılabilmesi. Bu tamamen, kısa sürede bile devlet kapasitesinin ne kadar hızlı çöktüğünü gösteren bir şey ama oylarla Trump’ı iktidardan attı Amerika halkı ve onun yerine çok çok daha başarılı, aklı başında kapasiteyi yeniden artıran bir yönetim geldi” dedi.

“Koronavirüs’te en çok insan popülist otoriter rejimlerin olduğu ülkelerde öldü”

Dünyada Koronavirüs’ten en çok insanın öldüğü ülkelerin Brezilya, Türkiye, Hindistan, Rusya ve Trump yönetimi döneminde Amerika gibi popülist otoriter rejimler olduğunu vurgulayan Acemoğlu, “Çin türü otoriter rejimlerde çok şikâyet edeceğimiz şey var. Birçok açıdan Türkiye’de yaşamak Çin’de yaşamaktan daha güzel. Brezilya’da yaşamak Çin’de yaşamaktan birçok açıdan daha iyi. Ama hiç değilse Çin devlet kapasitesini koruyan, artıran otoriter rejim peşinde. Popülist otoriterler ise devlet kapasitesini de devlet gücünü de çökertiyor. Aynı ülkelerde çok büyük, derin ekonomik krizler de var” diye konuştu.

“Popülist otoriter rejimler iktidarda kaldıkça hem muhalefet hem medya zayıflıyor”

Murat Sabuncu’nun, “Popülist liderlerin ve rejimlerin artık sonunun geldiği söylenebilir mi?” sorusuna yanıt veren Acemoğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Tabii ama bir problem var burada. Ne kadar uzun zaman bu popülist otoriter rejimler iktidarda kalırsa o kadar hem muhalefet zayıflıyor hem medya, basın zayıflıyor. Bolsonaro’nun bu krizden sonra çok büyük bir şansı yok. Çünkü popülerliği tamamen düşmüş durumda. Brezilya’da medyayı susturamadı, o kadar uzun vakti olmadı. Ve büyük olasılıkla gelecek seçimde çok büyük bir yenilgiyle gidecek. Ama Hindistan’a, Rusya’ya, Türkiye’ye, Macaristan’a bakarsanız, buralarda artık basın özgürlüğü o kadar ortadan kalkmış, muhalefet tamamen yolunu kaybetmiş durumda ki buradan nasıl çıkacağımız zor bir süreç. O kadar kolay değil. Örneğin, Modi’ye karşı bir muhalefetin kendini bulabilmesi, Hindistan’ın çok çok çok heterojen insanlarını, gruplarını bir araya getirmesi çok zor bir süreç olacak.”

“Türkiye’de gündemi belirlemek mafya babalarına kaldı”

Murat Sabuncu’nun Türkiye’de medya ve muhalefete yönelik baskılarla, suç örgütü lideri Sedat Peker’in açıklamalarını anımsatması üzerine Acemoğlu, “Çok acı verici. Normal medyanın olduğu bir ülkede muhalefetin söyledikleri, bilim adamlarının, bu konuda bilgili olan insanların söyledikleri şeyler gündemi belirler ama Türkiye’de ne yazık ki mafya babalarına kaldı. Bu da tabii ki acı verici bir şey ama buradaki dinamikleri de ben Hindistan’dan çok daha değişik görmüyorum, Filipinler’den çok daha değişik görmüyorum. Türkiye’de olanlar tabii ki Türkiye’ye çok özel, bizim problemlerimiz başka problemlerle aynı değil ama bu otoriter popülist rejimlerin de birbirlerine benzeyen çok yönleri var” dedi.

“Berat Albayrak altında kurulan kadrolar, yapılması gereken şeylere doğru yaklaşımı getiremedi”

Murat Sabuncu’nun, “Demokrasi eksikliği ve kurumsal yapıdaki zayıflık Türkiye’nin ekonomik performansını ne kadar etkiliyor?” sorusuna yanıt veren Acemoğlu, şu açıklamayı yaptı:

“Çok etkiliyor. En büyük belirleyici. Türkiye, son 5 sene içinde ekonominin en kritik krizlerini yaşıyor. Bir tek pandemi sonrası değil, pandemiden önce de başlayan büyük krizler vardı. Borçların artması, bilançoların kötüleşmesi, bunlara karşı doğru bir sonuç getirilebildi mi? Hayır. Niye? Bürokrasinin içinde ekonomiyle doğru dürüst uğraşabilecek, iyileştirebilecek insanlar az kaldı. Özellikle Berat Albayrak altında kurulan kadrolar, yapılması gereken şeylere doğru yaklaşımı getiremediler. Demokrasinin diktatörlüklere göre, otoriter sistemlere göre birçok avantajları var. Ama en büyük avantajlardan bir tanesi de en büyük hataları, yeteneği, yeterliliği olmayan kadroları başta tutma eğilimleri çok daha zayıf. Özellikle Türkiye’de başkanlık seçimine gidip de tüm güç Saray’da toplanınca bunun ekonomi politikası üzerinde de büyük bir etkisi oldu.”

“Doğru politikalara, doğru ekonomi bilgisini uygulayan yönetimlere ihtiyacımız var”

Murat Sabuncu’nun sorusu üzerine, Amerika’da enflasyonun yükselmesinin kalıcı hale gelmesi durumunda Türkiye’nin de aralarında bulunduğu, gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerinin krize girme riskini değerlendiren Acemoğlu, “Çok büyük problemler var. Bunlarla başa çıkılmadığı zaman derin bir krize yol açar. Ve bunlarla başa çıkabilmek için de yine devlet kapasitesine, doğru politikalara, doğru ekonomi bilgisini uygulayan yönetimlere ihtiyacımız var” ifadesini kullandı.

“Bankaların durumu göründüğünden de kötü”

Özel sektörün finansal yapısından, kur riskine, bankaların sorunlu alacaklarından, faizlere çoklu kriz riskini değerlendiren Acemoğlu, şunları söyledi:

“Problemin çok boyutu var çünkü şirketlerin bilançoları çok kötü. Şirketlerin bilançoları çok kötü olunca buna borç veren bankaların bilançolarına yansıyor. Ve bu bankaların birçok bulunduğu yatırım aslında kâğıtta yazan değerinde değil. Böylece bankaların durumu da göründüğü kadar iyi değil hatta zaten iyi görünmüyor da, göründüğünden de kötü. Ve bunun da iki boyutu var tabii. Birincisi özel bankalar, 2016’dan beri borç vermemeye çalışıyorlar. Sürekli verdikleri krediyi azaltmaya çalışıyorlar. Azaltamamalarının nedeni, birincisi; bazı zorunlulukları var, ikincisi; Merkez Bankası ve devlet baskısı var üstlerinde. Ama bu baskı yetmiyor, 2016’dan beri devlet bankalarının payı artıyor kredide. Ve bu yeni verilen kredilerin çoğu aslında geri alınması çok çok zor hatta imkânsız olan krediler. Böyle olunca şimdi üçüncü bir boyut şirketlerin bilançoları, özel bankalardan bazıları batmak üzere ve devlet bankalarının şimdi çok büyük bir açık durumu olacak. Ve bu tabii ki bu da devlete, devlet bütçesine.”

“Türkiye, elindeki kaynakları doğru kullanamıyor”

Murat Sabuncu’nun sorusu üzerine, “Türkiye’de yoksullukla beraber büyüyen genç işsizliğinin seçimlerde siyaseti değiştirecek bir yöne gitme olasılığını” değerlendiren Acemoğlu, şu yorumu yaptı:

“Türkiye’de her zaman eşitsizlik, yolsuzluk, işsizlik sorunu olmuştur. 2000’li senelerde aslında burada önemli adımlar atıldı. Daha çok iş açıldı, eşitsizlik azaldı, birçok yeni olanaklar açıldı gençlere. Ve bu gayet normal olarak umutlarımızı da artırdı. Umutları daha yüksek bir gençlik yarattı Türkiye. Son 12-13 senedir bu umutları kırmaya başladık çünkü onlara yanıt veremiyoruz. Ve özellikle son 5 sene içinde işsizlik, eşitsizlik bunlar çok yüksek düzeylere vardılar. Burada çok daha derin bir şekilde düşünmemiz lazım. Türk ekonomisi niye yeterince randımanlı bir şekilde büyüyemiyor? Türkiye’nin problemi üretkenlik. Hiçbir zaman elindeki kaynakları yeterince üretken bir şekilde kullanamıyor. 2000’li yılların başında, 2000 ila 2006 senesi arasında buna bir istisna var. O süreç içinde toplam faktör verimliliği çok hızlı bir şekilde artmaya başlıyor ama ondan beri bakarsanız negatif. Yani hiçbir şekilde elimizdeki kaynakları doğru kullanamıyoruz. Eğer elimizdeki kaynakları doğru kullanmaya başlarsak, çok daha iyi işler, çok daha fazla ücretler, çok daha fazla büyüme randımanı bulmamız mümkün. Elimizde büyük kaynaklar var aslında ama doğru kullanamıyoruz.”

Acemoğlu’ndan 90’lar örneği: Tarih kendisini bir daha yeniliyor

Türkiye’de ulusalcı söylem eşliğinde popülist politikaları değerlendiren Acemoğlu, “Aynı problem 1990’larda var. Negatif büyüme toplam faktör verimliliğinde, işsizliğin artması, eşitsizliğin artması. Niye? Çünkü yönetimi doğru yapamadık 1990’larda. Yolsuzluk acayip arttı, belli bir istikrarlı ekonomi politikası seçilemedi. Bunu üzerine neler görüyorsunuz? Sağ-sol arasındaki çatışmalar, milliyetçilik birdenbire artmaya başladı, Susurluk gibi problemleri ortaya çıkartıyor yani geçmiş kendisini bir daha, tarih kendisini bir daha yeniliyor” ifadesini kullandı.

“Son 5 sene içindeki problemlerin gerçek boyutunu görmüş değiliz”

Murat Sabuncu’nun, “Türkiye’nin ekonomisinde önümüzdeki bir-iki senede nasıl bir tablo bekliyorsunuz? Krizin daha da derinleşmesi olasılığı var mı?” sorusu üzerine Acemoğlu, “Tabii öyle çok büyük bir korkum var. Bu gerçekten olanağı yüksek olan bir şey. Biz şu anda, son 5 sene içindeki problemlerin gerçek boyutunu görmüş değiliz. 5 senedir bilançosunda çok büyük problemi olan AVM dükkanları, inşaat şirketleri hala ayaktalar. Ne kadar daha ayakta kalabilecekler? Bunların bankalar üzerine etkileri neler olacak? Rezervlerimiz bu kadar azalmışken, daha ne kadar kuru, faiz politikasını bu şekilde tutabileceğiz? Bu boyutların çok daha negatife gitme olasılığı yüksek. Bu problemler bir tek Türkiye’de olan problemler değil, başka taraflarda da olan problemler var ama nerede bu problemleri görüyorsanız altlarında da ekonomiyi doğru yönetmeme kararlarının rolünü görüyorsunuz” dedi.

 “Gelecek 10 senede dünya değişecek, hazırlanmazsak bize büyük riskler verecek”

Murat Sabuncu’nun, “Pandemiden sonra dünyada dijitalleşmenin önemine dair nasıl bir projeksiyon yapıyorsunuz?” sorusuna Acemoğlu, “Türkiye’de biz bugün-yarın ne olacak, döviz kuru ne olacak peşindeyiz. Çünkü gerçekten bir kriz durumu var. İnsanlar işsiz, yarın olan borçlarını verebilecekler mi onu göremiyorlar. Tabii ki çok büyük bir etkisi var Türkiye’ye bunun ama çok daha negatif bir etkisi var, geleceği doğru düşünüp ona doğru hazırlıklarda bulunamıyoruz. Gelecek 10 sene içinde dünya çok değişecek ve bu değişime ayak uyduran ülkeler büyük büyüme fırsatlarına sahip olacaklar. Olamayanlarsa çok daha kötü durumda kalacaklar. Bunlara biz kesinlikle hazırlanmıyoruz. Aslında Türkiye’nin gelecek 10-15 senede çok daha büyük avantajları var. Çünkü en büyük gelişmelerden bir tanesi artık batı dünyasındaki yaş dağılımı çok daha yaşlılığa doğru gidiyor. Türkiye’nin hala çok genç bir nüfusu var. Çok daha dinamik, girişimci yeni iş açmaya, yeni yatırımlarda bulunmaya yeni teknolojileri kullanmaya çok açık bir nüfusu var. Ama gelecek dünyaya doğru hazırlıklarda bulunmazsak, bu bize çok büyük riskler verecek” diye konuştu.

“Yapay zekâ bütün ekonomileri etkileyecek ve biz buna hazırlıklı değiliz”

Gelecek 10-15 yılda dünyada bütün ekonomileri üç faktörün belirleyeceğini vurgulayan Acemoğlu, şunları anlattı:

“Bir tanesi yaş dağılımın değişmesi. Örneğin; Güney Kore, Japonya, Almanya, İskandinav ülkeleri, buralarda 60 yaşının üstündekiler, 60 yaşının altında, çalışanlardan daha fazla olacaklar. İkincisi daha da önemli; küreselleşmenin yapısı değişiyor. Üçüncüsü ve en önemlisi; dijital teknoloji. Bundan 30-40 sene önce bakarsanız gelişmekte olan bir ülke nasıl büyür diye, Güney Kore, Tayvan ve Çin diye düşünebilirsiniz, bu ülkelerin insani kaynakları yüksek. Kapital ve teknolojide çok yüksek değiller ama bu insani kaynaklarını kullanıp, ihracat edip, yavaş yavaş daha yüksek teknoloji gerektiren sektörlere geçiyorlar. Artık bu tamamen imkânsız hale gelecek. Çünkü Batı ve hatta Çin, robotlara ve yapay zekaya geçiyor. Bunların kendi toplumuna etkileri var ama gelişmekte olan ülkeler, özellikle Türkiye gibi ülkelere büyük etkileri var. Bundan sonra buzdolabı, araba, makine ihraç edebilecek miyiz? Eğer bu yeni teknolojilere uyamazsak, insani gücümüzü kullanarak bunları yapmamız mümkün değil. Bu gelecek dünyaya ayak uydurmamız lazım. Dünyanın her ülkesinin ekonomisi yapay zekâ tarafından etkilenecek. Ve biz Türkiye’de buna hazırlıklı değiliz. Onun yerine biz şu andaki çok derin problemlerimiz içinde kaldık. Ve gelecekteki elimizdeki o büyük olanakları harcamamamız lazım.”

“2005’ten sonra demokrasiden geriye diktatörlüğe, otoriterliğe doğru adımlar atıldı”

“Gelecek 10 sene içinde, dünyanın her tarafında, demokrasinin daha güçlü bir şekilde yeniden yapılandırılması gerektiğini” vurgulayan Acemoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“1989 yılında Berlin duvarı düştüğü zaman Amerika’da, Avrupa’da büyük bir iyimserlik ortaya çıktı. Örneğin; siyasi bilimci Francis Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ kitabında söylediği gibi ‘artık bundan sonra her şey liberal demokrasi olacak, her şey piyasa sistemiyle demokrasinin birleştiği bir eksen çevresinde olacak.’ Aslında ilk 15 sene buna benzer dinamikler görmeye başladık. Türkiye dahil olmak üzere, Asya’daki bazı ülkeler dahil olmak üzere, en önemlisi Güney Amerika’da ve Afrika’da büyük bir demokrasi Rönesans’ı yaşanmaya başladı. Verilere baktığınız zaman dünyadaki demokrasi sayısı ve yarı demokratik rejimlerin uygulamaları giderek derinleşmeye başladı. Ama 2005’ten sonra bakıyorsunuz tam tersi bir trend var. 2005’ten sonra Türkiye’de de görüyorsunuz bunu, başka yerlerde, Hindistan’da, Brezilya’da, Filipinler’de görüyorsunuz. Demokrasiler zayıflamaya başlıyor ve demokrasiden geriye diktatörlüğe, otoriterliğe bir sürü adımlar atılıyor.”

“Demokrasiler beklemedikleri kadar kuvvetli bir otoriter popülist akımla karşılaştılar”

Acemoğlu, bu yaşananların nedenlerini ise şöyle açıkladı:

“Bunun iki nedeni var. Birincisi; demokrasiler, nüfuslarına bekledikleri kadar refah getiremediler. Büyüme oldu demokrasilerde ama eşit bir büyüme olmadı, bir sürü kesim geride kaldı. İkincisi; demokrasiler beklemedikleri kadar kuvvetli bir otoriter popülist akımla karşılaştılar. Milliyetçilik başta olmak üzere, medyayı ele geçirip yanlış bilgilerle, propagandayla karışık bir şekilde demokrasiye karşı bir akım başladı. Ve özellikle daha yeni demokrasiye geçmiş ülkelerde çok büyük zayıflıklar yarattı. Örneğin, Brezilya’da Bolsonaro nasıl başa geçti diye baktığınız zaman, yanlış bilgilerin Whatsapp üzerinden, Facebook üzerinden dağıtılmasının çok büyük bir rol oynadığını görüyorsunuz. Aynı zamanda Bolsonaro başa gelmeden önce Brezilya demokrasisinde çok büyük bir kriz vardı. Lula, baştan gittikten sonra Dilma Rausseff atılmıştı, ondan sonra gelen başkan konusunda yolsuzluklar iddia edildi, o da gitmek zorunda kaldı. Eşitsizlikler artmaya başladı. Yani bu iki problemi dünyanın her bir tarafında görüyorsunuz, Türkiye’de de görüyorsunuz. Demokrasinin hem kendini daha kuvvetlendirmesi lazım hem de halka daha iyi hizmet verebilmek için gereken kapasiteyi sağlaması lazım.”

“Yeni bir refah devleti yaratmak gerekiyor”

Murat Sabuncu’nun “Ekonomilerde de sosyal devletin daha etkin olduğu bir döneme gidilecek mi?” sorusuna Acemoğlu, şu yanıtı verdi:

“Kesinlikle. 1940’larda, 50’lerde Avrupa demokrasilerinin çözmeye çalıştığı problemler, 1970’lerde, 80’lerde Türkiye’de demokrasinin çözmeye çalıştığı problemler aslında bugünkülere göre daha basit. Örneğin İngiltere’de 20. Yüzyılın başında belli bir kısım var çok zengin, büyük saygı görüyor, tüm önemli okullara Oxford’a, Cambridge’e rahat rahat girip bürokraside, iş dünyasında bütün bu işleri bu kesim kapıyor. Ücretler düşük, refah devleti yok. Ve bununla başa çıkmanın yolu çok kolay. Yapması kolay değil ama ne yapılması gerektiği kolay. 1942’de örneğin 2. Dünya Savaşı’nın ortasında Beveridge Raporu’yla İngiltere, ‘Bunu hem savaş zamanında hem savaş sonrasında yapacağız’ diyor. Örneğin; eğitimde herkese açık bir sisteme geçilmesi, sosyal refah devleti, asgari ücret, sağlık sigortası, zenginlere gelen daha fazla vergi. Bunların hepsi yeni şeylerdi 1940’larda, daha önce çok daha kısıtlı bir şekilde olan şeylerdi. Ve bunları yaptığınız zaman çok büyük bir etkisi oldu. Örneğin, Avrupa’ya bakarsanız 1945- 46 savaş sonrası 75-76’ya kadar 30 sene çok büyük bir verimliği yüksek, eşitsizliği kısıtlı ve iş yaratan, işsizliği azaltan bir büyüme tablosu var. Herkes okula gitmeye başladı, sınıf farkları ortadan kalkmaya başladı. Çok büyük bir başarı ama ne yapılması gerektiğini biliyoruz. Artık Harvard’a girmek için Protestan beyaz olmak şart değil ama birçok insan globalleşmeden, küreselleşmeden, yeni teknolojilerden yararlanamıyor, geride kaldılar. Özellikle orta sınıf ki bunlar fabrikalarda, ofislerde çalışan insanlar, bu otomasyon sürecinden, küreselleşme sürecinden hiç yararlanamadılar. Yeni bir refah devleti yaratmak gerekiyor dediğim bu. Eski refah devleti yetmeyecek. Belki eski refah devletinin yaptığından çok daha fazla gelir dağılımına önem veren, teknolojiyi daha iyi anlayabilen, daha fazla geride kalanlara yardım eden bir devlet yaratmamız lazım. Bunlar aslında gelişmekte olan ülkelerin de problemleri. Biz, Türkiye’nin bundan 25-30 sene sonra demokrasiyi tamamen kaybetmiş, basın özgürlüğü tamamen ortadan kalkmış, sosyal refah devletinin tamamen artık ayaklar altında kaldığı bir yer olduğunu görmek istemiyoruz. Amerika’nın, Avrupa’nın yaşadığı zorlukları aynı zamanda bizim de anlamamız, bizim de buna göre uygulamalı, rasyonel çözümler getirmemiz lazım.”

“Türkiye’de vergi kaçırma ve yolsuzluk önlenmeli”

Murat Sabuncu’nun “Türkiye’de yoksulluğu oy açısından fırsat olarak gören bir iktidar düzeni de var. Amerika’da ise zenginlerden daha fazla vergi alınması konusunda demokratların kendi içinde bile çok büyük bir kavga var. Bir taraftan da direnen bir yapı var dünya üzerinde” değerlendirmesi üzerine Acemoğlu, “Bunlar, çok kolay şeyler değiller. Gitmemiz gereken şey Amerika’da çok açık ve Biden, her şeyi doğru yapmıyor ama bazı önemli kararlar alıyor. Örneğin şirketlere olan vergilerin artması. Türkiye’de bazı avantajlar da var. Örneğin; Amerika’da bunu yapmak için gerçekten şirketlere olan vergilerin çok artırılması lazım. Türkiye’de çok daha basit aslında çünkü o kadar çok insan vergi kaçırıyor ki. Bu vergi kaçırma olayını, şirketlerin özellikle vermedikleri vergileri toplamaya başlarsanız aslında bu ilk adımın daha kolay atılması anlamına geliyor. Yolsuzluğu azaltırsanız bunun çok daha kolay olması yani aslında bazı açılardan Türkiye’de avantajlar da var.” yorumunu yaptı.

“Başkan’dan emirle para politikası olmaz”

Murat Sabuncu’nun, “Türkiye’nin önündeki riskler ve fırsatlar, ekonomide atılması gereken ilk birkaç adım nasıl olmalı?” sorusuna ise Acemoğlu, şu yanıtı verdi:

“Ekonomide en önemlisi devletin halka güven vermesi lazım. Doğru kadroların yapılanması ve otonomisi olan kadroların olması lazım. Dünyanın her bir tarafında kabul edilen bir şey ki Merkez Bankası’nın bir özerkliği olması lazım. Başbakandan ya da başkandan emirle para politikası olmaz. Böyle olmayı düşündüğünüz zaman yabancı sermaye gelmez. Yabancı sermaye gelecekse çok daha fazla yüksek faiz ister, güven olmaz. Yukarıdan gelen güven bir adım. Aşağıdan bilançolar. Japonya’da bunu gördük 1990’larda. Eğer şirketlerin ve bankalarının bilançolarının çok kötü olduğu bir duruma gelip de onları hala ayakta tutmaya çalışıyorsak, burada da zombiler yaratıyoruz demektir. Ve bu zombiler daha sonra yatırımı geri bırakıyorlar, büyümeyi geride bırakıyorlar, teknolojiyi geride bırakıyorlar. Türkiye’de böyle bir duruma geldik. Bunun temizlenmesi lazım. Ama bunu yapabilmek için hem dışarıdan sermaye gelmesi lazım.  Dışarıdan sermaye gelir mi Türkiye’de böyle bir güvensizlik durumunda? Hem de doğru politikaların uygulanması lazım. Yapısal bir şekilde, kurumsal bir şekilde bir yaklaşım getirmediğimiz sürece bu problemler devam edecek. Ve geleceğimize çok büyük negatif etkileri olacak.”

T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.