Connect with us

EKONOMİ

Prof. Dr. BORATAV 2023-2024 Ekonomi tespiti: İstikrar içinde çürüme

1+1 Express’te İrfan Aktan Prof. Korkut Boratav’la yaptığı röportajı yayınladı:
Enflasyonu besleyen politikaları iktidar bilerek mi uyguladı?
Elbette, iktidar bunu bilerek uyguladı. Enflasyon ortamı, kendisini destekleyen, dayandığı sermaye çevrelerini ihya etmek için kullanıldı. “Bölüşüm şoku” teşhisini bu çevreler için değil, emekçilerin konumu için kullanıyoruz. 2015’te başlayan politika değişikliği, üç döviz krizi, 2020’deki Covid dalgası, 2022’de Ukrayna savaşı ile maliyetlerden beslenen bir enflasyona dönüştü. Bu enflasyon süreci, Saray’ın diğer uygulamalarından kaynaklanan bölüşüm şokunu daha da ağırlaştırdı.

Yayınlanma:

|

1+1 Express’te İrfan Aktan Prof. Korkut Boratav’la yaptığı röportajda Mayıs seçimlerinin ardından göreve gelen ekonomi yönetiminin nasıl bir tablo devraldığının, programını hangi öncelikler üzerine kurduğunun, bu öncelikleri kimlere nasıl vaatlerle sunduğunun cevaplarını arıyor.  Boratav ekonomi politikasının yerel seçimler sonrasında nasıl bir seyir izleyeceğini, büyüme, istihdam ve enflasyon hangi oranlara demir atacağını anlatıyor. 2023’ün muhasebesi, 2024’ün muhtemel görünümü için Aktan’ın Korkut Boratav’a soru ve Boratav’ın cevapları aşağıda.

Türkiye açısından 2023’ün en önemli olayları 6 Şubat depremleri ve 14-28 Mayıs seçimleri. İktidarın deprem sürecindeki politikasının seçimlerdeki kaderini de belirleyeceği öngörülmüştü, ama öyle olmadı. Sizce AKP’yi hâlâ toplumun yarısının nazarında yönetebilir gösteren temel unsurlar neler?

Korkut Boratav: Deprem nedeniyle zorunlu olarak artırılan yatırım harcamaları, 2023’ün ilk dokuz aylık bilançosunda ekonominin büyüme temposunun yukarı çekilmesine katkı yaptı. İktidarın, “OECD içinde son üç ay içinde en hızlı büyüyen ülke Türkiye’dir” propagandasına imkân verdi. Bu yatırımlar milli gelirin 2023 büyüme oranını da etkileyecektir. Fakat esas mesele sorunuzun son bölümünde. AKP’yi hâlâ ülkeyi yönetebilir gösteren temel unsurlara bakmak gerekiyor. Bence yanıt, Türkiye toplumunun geniş kesimleri üzerinde AKP’nin ideolojik hegemonyasında yatıyor.

AKP bunu nasıl sağlayabildi?

Türkiye kamuoyunun ortalama algılamasına göre, ülke bir kriz ortamı içindedir. Fakat bu krizin sorumluluğuna gelindiğinde, ciddi bir algılama boşluğu var. Önemli bir farklılaşma, muhalif blokta yer alan nüfusun yarısıyla diğer blok arasında. Muhalif blok, iletişim kurulduğunda rasyonel düşünceye, neden-sonuç bağlantılarına, tutarlılık ölçütlerine açık kitledir.

İkinci blok bu özellikleri taşımıyor. Türkiye’yi yönetenler ise bu nitelikleri ya umursamıyor veya kendilerini destekleyen grupla bu bakımdan da özdeşleşmiştir. Cumhurbaşkanı sıklıkla birbiriyle tamamen zıt, çelişkili önermeleri rahatlıkla ifade etmiştir.

Ekonomiyle ilgili bir örnek vereyim. Faiz ve enflasyon bağlantısında, Cumhurbaşkanı “nas” önermesini Kasım 2021’de ileri sürdü. Haziran 2023 sonrasında yeni ekonomi yönetiminin zıt yöndeki uygulamalarını “enflasyonu tedavi edeceği” gerekçesiyle överek destekledi.

Muhalif blok, örneğin dış siyasetle ilgili örnekleri de ekleyerek bu türden tutarsızlıkları ısrarla vurgulamaktadır, ama karşı tarafta herhangi bir duyarlılığa, tepkiye yol açmadan… Kriz algılamasına yol açan ana etken enflasyondur, sorumlusu doğal olarak ekonomiyi yöneten iktidardır. Ama iktidarın bu bağlamdaki çelişkilerini, tutarsızlıklarını defalarca teşhir etmek, sosyal medyaya taşımak iktidar yanlısı blokta bu sorumluluğun algılanmasını sağlamamaktadır.

İktidar yanlısı blok bunu nasıl veya neden algılamıyor, yahut algılamak istemiyor?

Rasyonel düşünmenin asgari koşulları, iki önerme arasındaki tutarlılığı-tutarsızlığı fark etmektir, bunu temel eğitimden, formasyondan geçmiş insanlar fark eder. Gözlemleri kavramlara çevirerek düşünmek, neden-sonuç bağlantılarını en basit düzlemlerde kavrayış, kısacası insanın kendi aklıyla muhakemesi, ancak böyle mümkündür. Faiz-enflasyon bağlantısında verdiğim örnekteki tutarsızlık, “saçmalık” açıklanıyor, iletiliyor, ama algılamaya dönüşmüyor: Her şey söylenebilir, hepsi de geçerlidir. “Anything goes.” Farklı bir ifadeyle, alaturka postmodernizm yerleşmiştir. İktidarın halk sınıfları saflarındaki ideolojik hegemonyası söz konusudur.

Tekrar olacak ama, birbiriyle tamamen zıt kutuplarda yer alan iki çelişkili söylemi kısa süre içinde tedavüle sokan, üstelik bunlara dair güçlü argümanlar sunmayan bir iktidar, nasıl oluyor da ideolojik hegemonya kurabiliyor?

Eğitim sistemi ve geleneksel medya üzerindeki hâkimiyet belirleyici unsurlardan iki tanesi. Ayrıca, sosyal medyayı geleneksel medya ile farklılaştıran kargaşanın da katkıları var. Bu kargaşa ortamı ciddi, rasyonel tartışmaların yapılmasına imkân vermeyen bir alan. İktidar bu alanda sistematik çalışıyor. Sosyal medyanın eleştirel potansiyelini, “fake news” veya “sahte gerçekler” üzerinden tersine çevirebilen operasyonlar var. Muhalif sesler, önermeler, eleştirel tespitler karşı tarafta etkisiz hale getirilebiliyor. Eğitim sisteminde siyasal İslâm’ın yöntemleri rasyonel düşünce sistematiğini felce uğratabiliyor. İletişim kanalları fiilen işlemiyor veya tıkanık. İktidar çevrelerinin zirvesinde dahi rasyonel düşünce melekesinden yoksunluk yaygın. Bu da ilave bir kutuplaşma ve çaresizlik yaratıyor. Bu kargaşanın ayrıntılı analizi bilimsel düzlemde ayrıca yapılabilir. Bu kadarıyla yetineyim.

Mayıs seçimlerinden sonra Hazine ve Maliye Bakanı yapılan Mehmet Şimşekin şimdiye kadar yürüttüğü politikaların kısa vadeli sonuçları ne oldu? Rasyonaliteye dönüyoruz” diyen Şimşekin ekonomi politikasının önümüzdeki dönemde yaratacağı sonuçlar ne olur? Dahası, Şimşekin kastettiği rasyonalite” nedir?

Mayıs seçimlerinden sonra iktidar, ekonomi yönetimini değiştirerek neoliberal ekonomi politikalarına hâkim iki uzmanı, Mehmet Şimşek ve Hafize Gaye Erkan’ı getirdi. Mehmet Şimşek uluslararası finans sermayesinin büyük örgütlerinde çalışmış, geçmişte de bakanlık yapmış, bu çevrelerin içinden gelen, onların güvendiği biri. Gaye Erkan da ABD’deki büyük bir bankada yöneticilik yapmış bir teknokrat.

Geleneksel neoliberal politikaların yerleşik modeli, 2015’e kadar Türkiye’de AKP tarafından ihlâl edilmeden, eksiksiz uygulandı. 2015 iki etkenden ötürü kritik bir dönüm yılıdır. Birincisi, Batı merkez bankaları parasal daralmaya yöneldi, AKP’nin neoliberal programı rahatlıkla uygulamasına imkân veren uluslararası sermaye hareketleri yavaşladı. Türkiye’ye giren dış kaynaklar da yarı yarıya düştü. Yeni uluslararası ekonomik ortam Türkiye iktisat politikalarında istikrar önceliğini gündeme getirdi. Fakat AKP bunu göze alamadı.

Neden?

Buradan 2015’in dönüm yılı olmasının ikinci nedenine geliyoruz: AKP 7 Haziran 2015 seçimlerinde ilk defa Meclis çoğunluğunu kaybetti ve bu sonucu kabul etmedi. Gezi kalkışması ve 17-25 Aralık 2013’te yolsuzlukların ortaya dökülmesi sonrasında, “iktidarı ne pahasına olursa olsun korumak” AKP’nin siyasal önceliği oldu. Kasım 2015 seçimleri ağır bir şiddet ortamında, devlet aygıtının geleneksel olmayan yöntemlerinin katkısıyla kazanıldı. Ekonomi politikalarında da istikrar değil, büyüme öncelik kazandı.

Ekonomide büyümeye öncelik verilmesinin sonuçlarını mı yaşıyoruz?

Büyüme önceliği 2015’e kadar sürdürülen neoliberal modelin ihlâl edilmesini gerektirdi. Daralan dış kaynak akımları ortamında, neoliberal model makro-ekonomik istikrar yöntemlerini gerekli görür. AKP Mayıs 2023 sonuna kadar neoliberal istikrar reçetelerini çiğnedi, ama uluslararası finans sermayesinin sert yaptırımlarına muhatap olmadı, “cezalandırılmadı”. Kısa vadeli spekülatif sıcak para çıkışları dışında Türkiye ekonomisinin dış kaynak gereksinmeleri, özellikle uluslararası bankalar tarafından karşılandı, dış krediler döndürüldü. Buradan da gördük ki, neoliberal modelin etkili yaptırımları daima kullanılmıyor. AKP 2015-2022 döneminde ekonomiyi yüzde 4,3’lük bir tempoda büyütebildi. Ancak cari işlem açığını ve enflasyonu tetikleyerek…

Dolayısıyla, uluslararası finans kapital ekonomide neoliberal modelin kurallarının dışına çıkılmasını, siyasette ise otoriterleşmeyi mi destekledi?

Evet. Uluslararası sermaye Türkiye’de neoliberal normların dışına çıkılmasına rağmen dış finansman kaynaklarını kısıtlamadı. Böylece otoriterleşmeyi, açıkça ifade edersek İslâmcı faşizmin yükselmesini fiilen destekledi.

2015-2022 arasında üç döviz krizi oldu. Üçünün de nedeni sıcak para kaçışlarıydı. 2018-2020 arasında spekülatif  fon çıkışları döviz fiyatlarında sıçramaları tetikledi. Türkiye’de spekülatif fonlara bağlanmış yabancı kaynaklar, Türkiye’nin dış yükümlülükleri arasında sayılır; TL ile kota edilmiş tahvillere bağlanmışsa doğrudan doğruya dış borçtur. Bunlardan çıkışlar, dış borç stokunu da azaltır. Nitekim, Türkiye’nin dış borç stoku bu dönemde 468 milyar dolardan 424 milyar dolara indi. AKP döviz krizlerini palyatif önlemlerle geçiştirdi. Ama yeni ekonomi yönetiminin göreve geldiği tarihte, Haziran 2023’te, dış borçlar tekrar 476 milyar dolara yükselmişti. Nasıl mümkün oldu? Türkiye’nin dış kredilerinin yüzde 100 oranını aşan bir tempoyla, yani genişleyerek döndürülmesi sayesinde. Uluslararası bankalar bu dönemde, Erdoğan’ın çapaçul yönetimine rağmen, Türkiye’ye kredi akışını artırdı ve Türkiye’nin bir dış borç krizine sürüklenmesini önlemiş oldu. Yani dış sermaye Türkiye’nin batışını istemedi.

O tarihlerde Türkiye’de neoliberal politikaların harfiyen uygulandığına dair tespitler üzerinden öngörülerde bulunan pek çok iktisatçı yanıldı. Çünkü neoliberal reçetenin dışına çıkan, kuralsızlıkla sürdürülen ekonomi politikasıyla duvara hızla toslanacağı, uluslararası sermayenin buna tahammül etmeyeceği düşünülüyordu. Fakat şimdi söylediklerinize bakılacak olursa, uluslararası finans çevreleri AKP’nin bu kuralsızlığına onay vermiş. Uluslararası finans kapital bunu niye yaptı?

İki nedenle yaptı. Birincisi, ABD’nin katkısı. Erdoğan dış politikada etkili bir esneklik gösterdi. ABD ve Rusya’yla ilişkilerini dengeledi. 2018’deki Rahip Bronson krizini hatırlayın. Trump’ın tehdidi sonunda rahip serbest bırakıldı. Trump’ın tepkisi de ABD’nin geleneksel politikaları dışındadır, ama etkili oldu. Biden döneminde ise ABD diplomasisi Türkiye’nin küçümsenmeyecek bir Ortadoğu gücü olarak gözetilmesi gerektiğini algıladı. ABD’nin siyasal öncelikleri, uluslararası finans kapital çevreleri üzerinde de etkilidir. 2020 sonrasında Türkiye’nin dış kredilerindeki genişleme bu etkiyi doğruluyor.

Erdoğan, Türkiye konumundaki ülkelere, neoliberal reçetelere kaskatı bağlanmanın zorunlu olmadığını da göstermiş oldu. Ne var ki, ekonomi politikalarında bu dönüşümü sermaye lehine ve emek aleyhine çok ağır bir bölüşüm şoku yaratarak gerçekleştirdi. Bu bölüşüm şokunu, biraz önce sözünü ettiğim ideolojik hegemonya sayesinde siyasi bakımdan denetledi.

Bu deneyim bize göstermektedir ki, neoliberal modelin dışında farklı bir sınıfsal program da mümkündür; dış politika dengelerini gözeterek bölüşüm ilişkilerini emek lehine değiştirmek de mümkündür. Türkiye yapısındaki büyükçe ekonomiler neoliberal cendereye mahkûm değildir.

Bunun bir örneği var mı?

Bunu yapan ülkeler var. Mesela 1998’le 2002’yi kapsayan Doğu Asya krizi dünya ekonomisinin, Türkiye dahil, bütün çevre ülkelerini etkiledi. En sert etkiler, kronik dış açık veren ülkelerden dış kaynak çıkışları nedeniyle gerçekleşti. Pek çok ülkede ve Türkiye’de katı IMF programları ikidar değişikliklerine yol açtı. Bu ortamdan ders alan Asya ekonomilerinin çoğu, dış denge koşullarında yüksekçe büyümeyi sürdürebilen politika alternatiflerini keşfetti.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı bu açıdan kritik bir dönemeçtir. Türkiye bu fırsatı kullanamadı. Yeni iktidar, tam aksine, devraldığı neoliberal modeli 2015’e kadar ödünsüz uyguladı ve Türkiye’nin dış bağımlılığını yoğunlaştırdı. Sonraki yedi yılda ise, neoliberal programın ihlâli “yerli ve milli sermayeyi ihya eden” bir bölüşüm şoku içinde gerçekleşti. Ama, biraz önce vurguladığım gibi, bu deneyime tersinden de bakabiliriz. Farklı bir iktidar, neoliberal modelden “kopmayı” emek lehine gerçekleştiren bir ekonomik alternatif de tasarlayabilir miydi? İktidarın sınıfsal yapısında temel bir değişiklik gerektiren bu seçeneği ayrıca tartışmak gerekiyor.

Enflasyonu besleyen politikaları iktidar bilerek mi uyguladı?

Elbette, iktidar bunu bilerek uyguladı. Enflasyon ortamı, kendisini destekleyen, dayandığı sermaye çevrelerini ihya etmek için kullanıldı. “Bölüşüm şoku” teşhisini bu çevreler için değil, emekçilerin konumu için kullanıyoruz. 2015’te başlayan politika değişikliği, üç döviz krizi, 2020’deki Covid dalgası, 2022’de Ukrayna savaşı ile maliyetlerden beslenen bir enflasyona dönüştü. Bu enflasyon süreci, Saray’ın diğer uygulamalarından kaynaklanan bölüşüm şokunu daha da ağırlaştırdı.

Türkiyede IMFsiz bir IMF programı uygulandığı söyleniyor. Bu açıdan bakıldığında, söz konusu programın emekçiler açısından ne tür sonuçları olacak?

Bir IMF programının ana ögeleri, doğrudan doğruya IMF’nin Ekim 2023 tarihinde güncelleştirilen Türkiye ekonomisine ilişkin 2024-2028 makro-ekonomik öngörülerinde yer alıyor. Buna göre, enflasyon yüzde 37 seviyesine yerleşerek kronikleşecektir. Bu, Türkiye’ye özgü bir “istikrar” öngörüsüdür. Yüksek düzeyde “istikrar sağlayan enflasyon”, emek karşıtı sonuçları sistematik konuma getirecek.

Mehmet Şimşekin bahsettiği rasyonalite” biraz da bu mu?

Mehmet Şimşek iki farklı oyun oynuyor. Mart 2024’teki yerel seçimlerin AKP için taşıdığı önceliğin farkındadır. Ağır bir “kemer sıkma” zamanı değildir. IMF ise Türkiye ekonomisinin 2028’e kadarki nicel öngörülerini yapıyor ve bu öngörülerden bir neoliberal model çıkıyor. Şimşek IMF’nin Türkiye’ye dair öngörülerini muhakkak bilmektedir. Bu iki karşıt etken arasında bir uzlaşma kurmaktadır.

Sonuçta, 2024ten itibaren işsizlik, yoksulluk şimdikinden daha mı derin olacak?

Evet, öyle olacak. Aslında bahsettiğimiz gelecek, kronik bir bunalımdan ziyade, bir çürüme anlamına geliyor. Bu ortamı başka türlü betimlemek zor. Yani benim torunlarım, sizin çocuğunuz bizim kuşaklarımızın toplumsal ortamını özlemle anacaklardır. Türkiye toplumu böyle bir geleceğe razı olmamalıdır.

Mart 2024teki yerel seçimlerden sonra, eğer bir anayasa referandumu olmazsa, dört yılı aşkın seçimsiz bir dönem yaşanacak. IMFnin öngörülerine ve Mehmet Şimşekin yürüdüğü yola bakıldığında, emekçi kitleleri, yoksulları yerel seçimlerden sonra nasıl bir tablo bekliyor?

Mart 2024 seçimlerine kadar ücretler, emekli maaşları ve kamu personeli maaş ayarlamalarında bir kez daha bol kepçe ikram göreceğiz. Asgari ücretteki yüzde 50’lik artışta olduğu gibi…  Ücretlerdeki artış, şirket kârlarına fazlasıyla taşınacak, enflasyonu besleyerek önceki bölüşüm şokunun yeni bir dalgasını başlatacaktır. Bu aşama yerel seçimlerden sonra katı IMF programının gündeme gelmesiyle ağırlaşacaktır. Çünkü dört yıllık seçimsiz bir dönem başlamaktadır. Saray’ın “ne pahasına olursa olsun büyüme” zorlamasından da vazgeçmesi beklenir. İktidar, toplumu kendi siyasal araçlarıyla yönetebilecek beceride olduğunu Mayıs 2023 ve Mart 2024 seçimleriyle kanıtladığını düşünecektir. Toplumsal bunalımın yerleştiği, büyük çalkantıların, iktidar değişikliğinin yaşanmadığı bir Türkiye toplumu istikrar içinde çürümeye mahkûm olacaktır. Kabul edemeyeceğimiz gelecek tablosu budur.

Yani, sermaye karşıtı bir pozisyon edinilmeden sarf edilen sözler, enflasyona dair vaatler aldatmacadan mı ibaret?

Sözleri ve vaatleri bir yana bırakalım, son asgari ücret artışı gibi adımlar kısa dönemli nefes aldırma hamlelerinden ibarettir. Kârlar baskı altına alınmadıkça enflasyonla yarışmanın mağlubiyete mahkûm olduğunu algılamak gerekiyor. Hatta ipin ucu kaçarsa, hiperenflasyona girme olasılığı da bulunmaktadır.

İpin ucu nasıl kaçabilir?

Enflasyon üç haneli rakamlara taşındığı anda, parasal kontrolde ipin ucu kaçar. Banknot matbaası, Merkez Bankası’nın da kontrolü dışında para arzını artırmak zorunda kalır. Şu anda Türkiye bu aşamada değil. Bu konuda geçmişe dönük olumlu bir örnek vereyim. 1989’da, emekçilerin “bahar eylemleri” ile başlayan bir ivme, sonraki dört yıl içinde işçi sınıfının 12 Eylül dönemindeki bölüşüm kayıplarını telafi etti. 1990’lı yılların sonuna kadar emeğin kaybetmediği bir enflasyonun da yaşanabileceği ortaya çıktı.

Bugünkü fiyat artışları, 1990’lardaki enflasyon temposuna yakındır. Fakat o dönemde emek örgütlenmesi güçlüdür. 12 Eylül dönemine son veren çok partili ortama da koalisyon hükümetleri içinde dönüldü. Sık sık değişen koalisyon iktidarları seçmen çoğunluğunu oluşturan emekçi sınıf ve katmanların taleplerini gözetmek zorunda kaldı. Bütün bölüşüm değişkenlerinin enflasyona endekslendiği, ancak hiper-enflasyona da sürüklemeyen on yıllık bir dönem yaşandı. Merkez Bankası da temkinli bir rol üstlendi. Döviz fiyatlarını enflasyona katkı yapmayacak sınırlar içinde hedefledi. Hem dövizden kaynaklanan bir enflasyon ivmesini hem de TL’nin değerlenmesini frenleyebildi. “Rasyonel” sıfatını hak eden bir politikayı uygulayabildi. 1990’lı yıllar, emekçi sınıfların kayba uğramadığı, hiper enflasyona da sürüklenmeyen bir enflasyon dönemi olarak tarihe geçti.

1990’lı yılların sonunda sermayenin kayıpları onlar açısından sürdürülemez bir noktaya gelmişti. Faiz ödemeleri şirketlerin net kârlarını alıp götürmekteydi. Sermaye bloku Mesut Yılmaz’ın başbakanlığındaki koalisyonu etkileyerek Türkiye’ye IMF’yi getirdi. IMF’nin uygulattığı program 2001 krizini tetikledi, aynı programın uzantıları 2010’a kadar doğrudan doğruya ekonomiyi yönetti. Sonraki yılların öyküsünü, sonuçlarını daha önce tartıştık.

2001 krizi döneminde herkes sosyal patlama”nın gündemde olduğunu, o zaman çok tartışılan Ankaradaki büyük esnaf yürüyüşünü de işaret ederek söylüyordu. Şu anda ise sosyal patlama yerine toplumsal çürüme” diyorsunuz…

Az önce kara para aklama, mafyalaşma olgularını sordunuz. Bölüşüm şokunun yoksullaşmayı içeren boyutu Türkiye toplumunun diğer blokunda kontrol dışı bir zenginleşmeye refakat ediyor. Bu zenginleşmenin çeşitli göstergelerinden biri kayıt dışı para girişleridir. İstatistiki olarak bu blok, yani Ödemeler Dengesi tablolarında “net hata noksan” kalemi altında yer alan kayıt dışı net sermaye girişleri, TCMB’nin özgün kaynaklarına göre, AKP iktidarının 2003-2019 döneminde  60,3 milyar dolardı. 2020-2022’de bu miktara 20,1 milyar dolar eklendi, net toplam 80,4 milyar dolara ulaştı.

“Nedir bu kayıt dışı para? Kaynağı neresidir?” sorusunun yanıtlarından biri Ortadoğu kargaşasıdır. Türkiye Ortadoğu cehennemine aktif olarak girdiği andan itibaren, kayıt dışı para girişlerinin ülkeye – sızmanın ötesinde– aktığını biliyoruz. Kaynağında çeşitli karanlık unsurlar var. Zaman içinde bunların arasında yer alan uyuşturucu kaçakçıları, mafya örnekleri açıklanmaktadır. Emekçi sınıflarda istihdam tıkanmasıyla paralel seyreden “atıl işgücü” şişkinliğinin karşı kutuptaki yansıması “fenomenler” ve kirli para zenginleridir. Çürüme denilen tablo budur işte.

Türkiye’nin yayınladığı istatistikler bakımından göreli olarak en saygın kurumu olan Merkez Bankası bile sözünü ettiğim bu kayıt dışı para girişlerini bir istatistik oyunuyla buharlaştırdı. 2020’de ödemeler dengesi istatistiklerini revizyondan geçirdi ve 44,4 milyar dolar civarında bir kayıt dışı para girişini “hizmet ihracatı” diye hayali ve “uygun” bir kaleme kaydırdı: Kayıt dışı sermaye girişi “kayıt dışı veya açıklanamayan hizmet ihracatı” olarak yorumlanırsa, elbette, dövizle sürdürülen uyuşturucu ve benzer işlemlerin “ticareti” akla gelmektedir.

Yani Merkez Bankası da bu kara paranın bir tür aklayıcısı mı oldu?

Ödemeler dengesi istatistikleriyle ilgili sıradan bir “revizyon” olarak tarihe geçti. Ama bu revizyon milli gelir hesaplarındaki “hizmetler sektörüne” de taşınarak büyüme oranlarını da şişirdi. Sadece sermaye hareketleriyle sınırlı kalan bir istatistik kalemi milli gelir hesaplarına doğrudan girmez. Bu “revizyon” bu türden, ama aslında “hayali” bir katkıya da imkân verdi.

Okumaya devam et
Yorum Yazın

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

BANKA HABERLERİ

Reel Piyasa çöküyor: Karşılıksız çek 6’ya katladı

Nisan 2023’te 2,5 milyar TL olan karşılıksız çek tutarı, Nisan 2024’te yaklaşık beş kat artışla 15,1 milyar TL’ye yükseldi. 2024’ün ilk dört ayında da karşılıksız çek tutarı yüzde 293 oranında artışla 43,1 milyar TL’ye ulaştı.

Yayınlanma:

|

Yazan:

Yüksek faizler, döviz kurlarında istikrarı getirirken ekonomide bazı alanlarda stres seviyesinin artışını da beraberinde getirdi.

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi verilerine göre, 2024 yılı Ocak-Nisan döneminde bankalara ibraz anında karşılıksız çıkan çek tutarı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 293 oranında artışla 43,1 milyar TL’ye yükseldi. Geçen sene aynı dönemde bu rakam 11 milyar TL olmuştu.

Nisan 2023’te 2,5 milyar TL olan bankalara ibraz anında karşılıksız çıkan çek tutarı, Nisan 2024’te yüzde 514 oranında artışla 15,1 milyar TL’ye yükseldi.

Karşılıksız çek tutarı hem ocak-nisan dönemleri hem de nisan ayları için rekor olarak kayıtlara geçti.

DÖRT AYDA 2,2 TRİLYON TL’LİK ÇEK İBRAZI

2024 yılı Ocak-Nisan döneminde bankalara ibraz edilen toplam çek tutarı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 90 oranında artışla 2 trilyon 210 milyar TL’ye ulaştı.

2023 yılı Nisan ayında yüzde 1,0 olan bankalara ibraz edilen çekler içinde karşılıksız işlemi yapılan çeklerin oranı, Nisan 2024’te yüzde 2,3 ile son beş yılın en yüksek seviyesine yükseldi.

Karşılıksız çek tutarı 2022’de 20,7 milyar TL, 2023’te 57,2 milyar TL olmuştu.

Çeki karşılıksız çıkan kişiler, haciz masrafları dışında alacaklıya yüzde 50’yi aşan oranda faiz ödemek zorunda kalacak.

Emre DEVECİ-Sözcü

Okumaya devam et

EKONOMİ

Prof. Dr. YILMAZ: Mali alan yaratılmalı, ama nasıl?

Bugün “mali alan”dan bahsediyor ve alanın büyümesi için sınırları tartışıyorsak, ekonomik istikrar, büyüme, bölüşümde adalet açısından zorlayıcı bir noktadayız demektir

Yayınlanma:

|

Mali alan, kamu harcamalarının rasyonalizasyonu, vergi gelirlerinin artırılması, etkin kamu borç yönetimi ve dış finansman olanaklarıyla finansman sorunu yaşanmadan maliye politikasının hedeflerine ulaşılmasında bir fırsattır.

Bu alan doğru değerlendirildiğinde gelir, harcama ve borç yönetiminde gerçekleştirilecek reformlar sayesinde daha sağlam bir mali yapı ile enflasyonla mücadele ve ekonomik büyüme amaçlarına ek bir kaynak yaratılabilir.

Ayrıca mali alan bir anda ortaya çıkabilecek pandemi, deprem ve de ekonomi politikalarında kararsızlıklar, hatalı kararlar sonucunda yaşadığımız krizlere de hazırlıklı olunmasını sağlar.

Gündemden düşmeyen CDS, ülkelerin risklerinin en önemli belirleyicisi ama bu risk priminin diğer ekonomik belirleyicilerin yanında mali alana da dayandırıldığını belirtmekte fayda var. Aizenman v.d. (2013, 2010)’nin CDS’nin temel olarak geçmiş ve şimdiki mali alana göre değil, gelecekteki mali alana göre belirlendiği şeklindeki yorumları oldukça dikkat çekicidir.

Mali alanı görselleştirelim:

Bir ülkenin istikrar, büyüme gibi hedeflerine ulaşırken gerekli mali araç ve kaynakları gösteren, dört köşeli bir elmasa benzeyen “Mali alan elması” görseli aşağıda mevcut. Bu elmasın alanı, o ülkenin sahip olduğu mali alanı belirtiyor.

Kaynaklar toplamda dört tane: (a) Dış kaynak girişi, yardımlar ve dış borçlar (b) vergi idaresinin iyileştirilmesi veya vergi politikası reformları yoluyla gelirlerde artış (c) iç ve dış borçlanma yoluyla açık finansmanı (d) harcamaların yeniden önceliklendirilmesi ve verimliliğinin artırılması (Roy v.d. 2007: 33-34).

Mali alan elması

Kaynak: Roy v.d.: 2007.

Mali alan elmasındaki bu araçlardan/kaynaklardan hangisi daha yoğun olarak elde ediliyorsa, mali alan elmasının dört köşesi eşit olmaz ve o araç/kaynak yönüne doğru genişlediği görülür.

Şimdi Türkiye için bu alanın ne yöne doğru genişleyeceğine bakalım:

Mali alan görüldüğü gibi hem bütçe kaynaklarının nasıl kullanıldığını hem de gelecekteki mali durumunu etkileyebilecek faktörleri içeriyor. Acaba maliye politikasının öncelikli harcamaları finanse etmek ve enflasyonla mücadele etmek için ihtiyacı olan vergi, dış finansman, etkin borç yönetimi gibi kaynakları sağlama yeteneği var mı?

Öncelikle geçen haftadan bu yana kamuda tasarruf tedbirlerini konuşuyoruz. Kamu harcamalarının etkin ve verimli kullanımıyla bir yandan mali disiplinin sağlanması diğer yandan kamu talebinin düşmesiyle enflasyonla mücadele edilmesi hedefleniyor. Buna göre mali alan elmasının sol tarafa doğru büyümesi beklenebilir. Karar alıcıların da bu alanı kullanma hedefi olduğu belli. Ancak son tasarruf genelgesi 2001 yılındaki genelgeden çok farklı değil. Denetim, izleme, yaptırım açılarından farklılaşıyor, yoksa tasarruf edilecek kalemler hâlâ çok sınırlı. (Şu yazımda açıkladım.) Zaten bakanlıkça yapılan açıklamaya göre sadece 100 milyar TL’lik bir tasarruf hedefleniyor ki, 11 trilyon TL’yi aşan bütçenin yüzde 1’i bile değil.

Vergi cephesinde de atılan ve atılacak adımlar var ama mali alan elmasının sağ tarafına doğru gidilecek yer kalmadı. Çünkü geçtiğimiz yılın ilk dört ayında 1 trilyon TL’lik vergi gelirine karşılık, bu yıl aynı dönemde 2,2 trilyon TL’lik vergi geliri elde edildi. Vergi yükü her açıdan ağırlaştı. Dolaylı vergilerin vergi sistemindeki hakimiyeti, vergi adaletsizliğini artırıyor. Şimdi de vergi oranları artırılmadan, istisna ve muafiyetlerin daraltılmasıyla vergi yükünün artışını bekliyoruz. Oran artışının 2023 yaz döneminde nasıl bir maliyet enflasyonu yarattığını da unutmadık. Bu araçla elde edilecek pek bir mali alan kalmıyor gibi, kayıt dışılığın üzerine gidilmezse.

Potansiyel mali alan, doğru ve etkin borç yönetimi üzerinden olabilir mi, ona bakalım: Yani elmasın alt tarafına. 2024’te bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 5’in altına düşürülmesi hedefleniyor. Harcama kısıcı ve gelir artırıcı taraftan bahsettik ama bütçenin bir de borç faizlerine ayırdığı ve giderek artan bir kısmı var ki, işte bu yapı bütçe esnekliğinin kaybedildiğini gösteriyor.

İç ve dış borç faiz ödemelerinin GSYH içindeki payı yüzde 4’ü geçti. Özellikle iç borç faiz ödemelerindeki artış, sıkı para politikası sonucu DİBS’lerin ortalama yıllık bileşik faizinde yükseliş ile devam ediyor. Bu durum Hazine’nin faiz yükünü de etkiledi. DİBS’lerde değişken faizlilerin payı yükselirken, sabit faizlilerinki azalıyor. Döviz cinsi DİBS ve kira sertifikası ihracı devam ediyor.

2024 ilk çeyrekte iç borç stoku 4,5 trilyon TL’yi aştı. Bu stok hem faiz hem de döviz kuru riskini içinde barındırıyor.

Son olarak elmasın üst tarafında dış finansman imkanları var. Onun için de sıcak para ön planda tutuluyor. Mali alanın, hem krizlere karşı yaratacağı önlem hem de CDS’yi düşürerek uluslararası piyasalardan elde edeceği finansal kaynakların çeşitlenmesi olasılığı birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için ne kadar önemli olduğu görülebilir.

Ülkeye sıcak paranın girişi için ortam uzun zamandır hazırlanıyor, TL değerlenirken kur stabil. Uluslararası finans kuruluşlarının raporlarına göre de carry trade için Türkiye işaret ediliyor. Bu durumda mali alan elmasının üst tarafına doğru gidilecek yer var ama söz konusu dış finansman özellikle sıcak para çıkışının kriz yaratıcı sonuçlarını 1994 ve 2001 krizlerinde yaşadığımızı unutmayalım. O nedenle bu konuda çekinceler var ki, bu ayrı bir yazının konusu.

Anlaşılıyor ki mali alan içinde maliye politikası araçlarının keskin uçları varBugün “mali alan”dan bahsediyor ve alanın büyümesi için sınırları tartışıyorsak, ekonomik istikrar, büyüme, bölüşümde adalet açısından zorlayıcı bir noktadayız demektir. O nedenle politika adımlarında belirlilik, politik ve kurumsal açıdan tutarlılık hiç olmadığı kadar önemli.

Prof.Dr. Binhan Elif YILMAZ-T24


Yararlanılan kaynaklar:

Aizenman, J., Jinjarak, Y. (2010). “De facto fiscal space and fiscal stimulus: definition and assessment. National Bureau of Economic Research. No. w16539.

Aizenman, J., Hutchison, M., Jinjarak, J. (2013). What is the risk of european sovereign debt defaults? fiscal space, cds spreads and market pricing of risk. Journal of International

Money and Finance. 34 (2013): 37-59.

Roy, R., A. Heuty, Letouzé, E. (2007). Fiscal space for what? analytical issues from a human development perspective. Presentation at the G-20 Workshop on Fiscal Policy, Istanbul, 30 June to 2 July.

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Ödenmeyen borçlar, ekonomik istikrara gölge düşürüyor

Ekonomide yaşanan dalgalanmalar hem vatandaş hem de şirketlerin borçlarını tahsil edebilmesi konusunda çeşitli problemlere yol açıyor. Borç tahsilinde sorun yaşayanlar, çareyi hukukçuların kapısını çalmakta buluyor.

Yayınlanma:

|

Yazan:

Türkiye’de ve dünyada ekonomik dalgalanmalar sürerken, bu durum ödemelerin zamanında yapılamamasına sebep olabiliyor. Türkiye Bankalar Birliği raporuna göre 2024 yılının Ocak-Mart aylarını kapsayan dönemde karşılıksız işlemi yapılan 49 bin çekin toplam ekonomik büyüklüğü 28 milyar TL seviyesine ulaştı. Alacaklarını tahsil etmek konusunda sorun yaşamak istemeyen kişi ve şirketler ise hukuk bürolarının kapısını çalıyor. Avukat Mertcan Turan’a göre, borçları tahsil konusunda sorun yaşamamak için ilk andan itibaren hukuki danışmanlık almakta fayda var.

“Testi kırılmadan önce danışmanlık almakta fayda var”

Borç tahsili konusunda sorun yaşamak istemeyenlere yönelik tavsiyelerde bulunan Mertcan Turan Hukuk ve Danışmanlık Şirketi Kurucusu Av. Mertcan Turan, “Ekonomide yaşanan dalgalanmalar, ödeme dengelerini de alt üst edebiliyor. Bu durumdan zarar görmemek ve kurulan ticari ilişkilerin ödeme adımında bozulmaması için, en baştan hukuki danışmanlık almakta fayda var. Elbette bizler sorun yaşayan kişilere her adımda yardımcı oluyoruz fakat Nasreddin Hoca kıssalarındaki gibi testi kırılmadan, borçlar sorunu kangrene dönmeden önce bir hukuk bürosunun kapısını çalmak ve tahsilat dahil her adımı sözleşme ile garanti altına almak daha doğru olacaktır” şeklinde konuştu.

Sözlerine karşılıksız çeklerin ortaya çıkardığı sorunlar ile devam eden Av. Mertcan Turan, “Özellikle çekler banka sigortası kapsamında güvenli hale getirilmeli. Atılacak bu adım ekonomik güvenin artmasına ve finansal istikrarın sağlanmasına önemli bir katkı sağlayacaktır. Bankaların müşterilere çek defteri verirken dijital bir sistem üzerinden ve maksimum yazabilecekleri bir çek üst limiti belirleyerek vermesi bugün yaşanan birçok sorunu çözebilir. Ayrıca banka tarafından verilen bu defterle üst limitlere dikkat edilerek yazılan çeklerin tam sigorta kapsamına alınması iş dünyasına büyük kolaylık sağlayacaktır. Borçların zamanında ve eksiksiz ödenmesi ve alacaklıların haklarının korunması ticari yaşamın sağlıklı devamı için elzemdir” açıklamasını yaptı.

“Hem bireyler hem de şirketler borç tahsili konusunda dertli”

Mertcan Turan Hukuk ve Danışmanlık Şirketi Kurucusu Av. Mertcan Turan, “Borçların tahsili konusunda hem gerçek kişiler hem de tüzel kişiler problem yaşıyor. 2020 yılından bu yana İzmir’de faaliyet gösteriyoruz. 4 yıllık sürede birçok şirkete ve gerçek kişiye hukuki anlamda hizmet sağladık. Bu süreçte edindiğimiz tecrübe şunu gösterdi ki borçların tahsili konusunda birçok kesim mağdur konumda. Bu mağduriyetin bazı öne çıkan sebepleri var. Özellikle ticari ilişkinin başında profesyonel hukuki destek almamak ve sonraki süreçleri hukukun dışında yürütmeye çalışmak bu sebeplerin başında geliyor. Bizler elimizden geldiğince çevremizde bulunan kişi ve kurumları bu tarz konularda mağdur olmamaları için bilgilendirmeyi sürdürüyoruz” dedi.

Okumaya devam et

KATEGORİ

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

ALTIN – DÖVİZ

Altın Fiyatları

KRIPTO PARA PİYASASI

BORSA

TANITIM

FACEBOOK

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.