EKONOMİ
Prof. Dr. BORATAV 2023-2024 Ekonomi tespiti: İstikrar içinde çürüme
1+1 Express’te İrfan Aktan Prof. Korkut Boratav’la yaptığı röportajı yayınladı:
Enflasyonu besleyen politikaları iktidar bilerek mi uyguladı?
Elbette, iktidar bunu bilerek uyguladı. Enflasyon ortamı, kendisini destekleyen, dayandığı sermaye çevrelerini ihya etmek için kullanıldı. “Bölüşüm şoku” teşhisini bu çevreler için değil, emekçilerin konumu için kullanıyoruz. 2015’te başlayan politika değişikliği, üç döviz krizi, 2020’deki Covid dalgası, 2022’de Ukrayna savaşı ile maliyetlerden beslenen bir enflasyona dönüştü. Bu enflasyon süreci, Saray’ın diğer uygulamalarından kaynaklanan bölüşüm şokunu daha da ağırlaştırdı.
Yayınlanma:
2 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
1+1 Express’te İrfan Aktan Prof. Korkut Boratav’la yaptığı röportajda Mayıs seçimlerinin ardından göreve gelen ekonomi yönetiminin nasıl bir tablo devraldığının, programını hangi öncelikler üzerine kurduğunun, bu öncelikleri kimlere nasıl vaatlerle sunduğunun cevaplarını arıyor. Boratav ekonomi politikasının yerel seçimler sonrasında nasıl bir seyir izleyeceğini, büyüme, istihdam ve enflasyon hangi oranlara demir atacağını anlatıyor. 2023’ün muhasebesi, 2024’ün muhtemel görünümü için Aktan’ın Korkut Boratav’a soru ve Boratav’ın cevapları aşağıda.
Türkiye açısından 2023’ün en önemli olayları 6 Şubat depremleri ve 14-28 Mayıs seçimleri. İktidarın deprem sürecindeki politikasının seçimlerdeki kaderini de belirleyeceği öngörülmüştü, ama öyle olmadı. Sizce AKP’yi hâlâ toplumun yarısının nazarında yönetebilir gösteren temel unsurlar neler?
Korkut Boratav: Deprem nedeniyle zorunlu olarak artırılan yatırım harcamaları, 2023’ün ilk dokuz aylık bilançosunda ekonominin büyüme temposunun yukarı çekilmesine katkı yaptı. İktidarın, “OECD içinde son üç ay içinde en hızlı büyüyen ülke Türkiye’dir” propagandasına imkân verdi. Bu yatırımlar milli gelirin 2023 büyüme oranını da etkileyecektir. Fakat esas mesele sorunuzun son bölümünde. AKP’yi hâlâ ülkeyi yönetebilir gösteren temel unsurlara bakmak gerekiyor. Bence yanıt, Türkiye toplumunun geniş kesimleri üzerinde AKP’nin ideolojik hegemonyasında yatıyor.
AKP bunu nasıl sağlayabildi?
Türkiye kamuoyunun ortalama algılamasına göre, ülke bir kriz ortamı içindedir. Fakat bu krizin sorumluluğuna gelindiğinde, ciddi bir algılama boşluğu var. Önemli bir farklılaşma, muhalif blokta yer alan nüfusun yarısıyla diğer blok arasında. Muhalif blok, iletişim kurulduğunda rasyonel düşünceye, neden-sonuç bağlantılarına, tutarlılık ölçütlerine açık kitledir.
İkinci blok bu özellikleri taşımıyor. Türkiye’yi yönetenler ise bu nitelikleri ya umursamıyor veya kendilerini destekleyen grupla bu bakımdan da özdeşleşmiştir. Cumhurbaşkanı sıklıkla birbiriyle tamamen zıt, çelişkili önermeleri rahatlıkla ifade etmiştir.
Ekonomiyle ilgili bir örnek vereyim. Faiz ve enflasyon bağlantısında, Cumhurbaşkanı “nas” önermesini Kasım 2021’de ileri sürdü. Haziran 2023 sonrasında yeni ekonomi yönetiminin zıt yöndeki uygulamalarını “enflasyonu tedavi edeceği” gerekçesiyle överek destekledi.
Muhalif blok, örneğin dış siyasetle ilgili örnekleri de ekleyerek bu türden tutarsızlıkları ısrarla vurgulamaktadır, ama karşı tarafta herhangi bir duyarlılığa, tepkiye yol açmadan… Kriz algılamasına yol açan ana etken enflasyondur, sorumlusu doğal olarak ekonomiyi yöneten iktidardır. Ama iktidarın bu bağlamdaki çelişkilerini, tutarsızlıklarını defalarca teşhir etmek, sosyal medyaya taşımak iktidar yanlısı blokta bu sorumluluğun algılanmasını sağlamamaktadır.
İktidar yanlısı blok bunu nasıl veya neden algılamıyor, yahut algılamak istemiyor?
Rasyonel düşünmenin asgari koşulları, iki önerme arasındaki tutarlılığı-tutarsızlığı fark etmektir, bunu temel eğitimden, formasyondan geçmiş insanlar fark eder. Gözlemleri kavramlara çevirerek düşünmek, neden-sonuç bağlantılarını en basit düzlemlerde kavrayış, kısacası insanın kendi aklıyla muhakemesi, ancak böyle mümkündür. Faiz-enflasyon bağlantısında verdiğim örnekteki tutarsızlık, “saçmalık” açıklanıyor, iletiliyor, ama algılamaya dönüşmüyor: Her şey söylenebilir, hepsi de geçerlidir. “Anything goes.” Farklı bir ifadeyle, alaturka postmodernizm yerleşmiştir. İktidarın halk sınıfları saflarındaki ideolojik hegemonyası söz konusudur.
Tekrar olacak ama, birbiriyle tamamen zıt kutuplarda yer alan iki çelişkili söylemi kısa süre içinde tedavüle sokan, üstelik bunlara dair güçlü argümanlar sunmayan bir iktidar, nasıl oluyor da ideolojik hegemonya kurabiliyor?
Eğitim sistemi ve geleneksel medya üzerindeki hâkimiyet belirleyici unsurlardan iki tanesi. Ayrıca, sosyal medyayı geleneksel medya ile farklılaştıran kargaşanın da katkıları var. Bu kargaşa ortamı ciddi, rasyonel tartışmaların yapılmasına imkân vermeyen bir alan. İktidar bu alanda sistematik çalışıyor. Sosyal medyanın eleştirel potansiyelini, “fake news” veya “sahte gerçekler” üzerinden tersine çevirebilen operasyonlar var. Muhalif sesler, önermeler, eleştirel tespitler karşı tarafta etkisiz hale getirilebiliyor. Eğitim sisteminde siyasal İslâm’ın yöntemleri rasyonel düşünce sistematiğini felce uğratabiliyor. İletişim kanalları fiilen işlemiyor veya tıkanık. İktidar çevrelerinin zirvesinde dahi rasyonel düşünce melekesinden yoksunluk yaygın. Bu da ilave bir kutuplaşma ve çaresizlik yaratıyor. Bu kargaşanın ayrıntılı analizi bilimsel düzlemde ayrıca yapılabilir. Bu kadarıyla yetineyim.
Mayıs seçimlerinden sonra Hazine ve Maliye Bakanı yapılan Mehmet Şimşek’in şimdiye kadar yürüttüğü politikaların kısa vadeli sonuçları ne oldu? “Rasyonaliteye dönüyoruz” diyen Şimşek’in ekonomi politikasının önümüzdeki dönemde yaratacağı sonuçlar ne olur? Dahası, Şimşek’in kastettiği “rasyonalite” nedir?
Mayıs seçimlerinden sonra iktidar, ekonomi yönetimini değiştirerek neoliberal ekonomi politikalarına hâkim iki uzmanı, Mehmet Şimşek ve Hafize Gaye Erkan’ı getirdi. Mehmet Şimşek uluslararası finans sermayesinin büyük örgütlerinde çalışmış, geçmişte de bakanlık yapmış, bu çevrelerin içinden gelen, onların güvendiği biri. Gaye Erkan da ABD’deki büyük bir bankada yöneticilik yapmış bir teknokrat.
Geleneksel neoliberal politikaların yerleşik modeli, 2015’e kadar Türkiye’de AKP tarafından ihlâl edilmeden, eksiksiz uygulandı. 2015 iki etkenden ötürü kritik bir dönüm yılıdır. Birincisi, Batı merkez bankaları parasal daralmaya yöneldi, AKP’nin neoliberal programı rahatlıkla uygulamasına imkân veren uluslararası sermaye hareketleri yavaşladı. Türkiye’ye giren dış kaynaklar da yarı yarıya düştü. Yeni uluslararası ekonomik ortam Türkiye iktisat politikalarında istikrar önceliğini gündeme getirdi. Fakat AKP bunu göze alamadı.
Neden?
Buradan 2015’in dönüm yılı olmasının ikinci nedenine geliyoruz: AKP 7 Haziran 2015 seçimlerinde ilk defa Meclis çoğunluğunu kaybetti ve bu sonucu kabul etmedi. Gezi kalkışması ve 17-25 Aralık 2013’te yolsuzlukların ortaya dökülmesi sonrasında, “iktidarı ne pahasına olursa olsun korumak” AKP’nin siyasal önceliği oldu. Kasım 2015 seçimleri ağır bir şiddet ortamında, devlet aygıtının geleneksel olmayan yöntemlerinin katkısıyla kazanıldı. Ekonomi politikalarında da istikrar değil, büyüme öncelik kazandı.
Ekonomide büyümeye öncelik verilmesinin sonuçlarını mı yaşıyoruz?
Büyüme önceliği 2015’e kadar sürdürülen neoliberal modelin ihlâl edilmesini gerektirdi. Daralan dış kaynak akımları ortamında, neoliberal model makro-ekonomik istikrar yöntemlerini gerekli görür. AKP Mayıs 2023 sonuna kadar neoliberal istikrar reçetelerini çiğnedi, ama uluslararası finans sermayesinin sert yaptırımlarına muhatap olmadı, “cezalandırılmadı”. Kısa vadeli spekülatif sıcak para çıkışları dışında Türkiye ekonomisinin dış kaynak gereksinmeleri, özellikle uluslararası bankalar tarafından karşılandı, dış krediler döndürüldü. Buradan da gördük ki, neoliberal modelin etkili yaptırımları daima kullanılmıyor. AKP 2015-2022 döneminde ekonomiyi yüzde 4,3’lük bir tempoda büyütebildi. Ancak cari işlem açığını ve enflasyonu tetikleyerek…
Dolayısıyla, uluslararası finans kapital ekonomide neoliberal modelin kurallarının dışına çıkılmasını, siyasette ise otoriterleşmeyi mi destekledi?
Evet. Uluslararası sermaye Türkiye’de neoliberal normların dışına çıkılmasına rağmen dış finansman kaynaklarını kısıtlamadı. Böylece otoriterleşmeyi, açıkça ifade edersek İslâmcı faşizmin yükselmesini fiilen destekledi.
2015-2022 arasında üç döviz krizi oldu. Üçünün de nedeni sıcak para kaçışlarıydı. 2018-2020 arasında spekülatif fon çıkışları döviz fiyatlarında sıçramaları tetikledi. Türkiye’de spekülatif fonlara bağlanmış yabancı kaynaklar, Türkiye’nin dış yükümlülükleri arasında sayılır; TL ile kota edilmiş tahvillere bağlanmışsa doğrudan doğruya dış borçtur. Bunlardan çıkışlar, dış borç stokunu da azaltır. Nitekim, Türkiye’nin dış borç stoku bu dönemde 468 milyar dolardan 424 milyar dolara indi. AKP döviz krizlerini palyatif önlemlerle geçiştirdi. Ama yeni ekonomi yönetiminin göreve geldiği tarihte, Haziran 2023’te, dış borçlar tekrar 476 milyar dolara yükselmişti. Nasıl mümkün oldu? Türkiye’nin dış kredilerinin yüzde 100 oranını aşan bir tempoyla, yani genişleyerek döndürülmesi sayesinde. Uluslararası bankalar bu dönemde, Erdoğan’ın çapaçul yönetimine rağmen, Türkiye’ye kredi akışını artırdı ve Türkiye’nin bir dış borç krizine sürüklenmesini önlemiş oldu. Yani dış sermaye Türkiye’nin batışını istemedi.
O tarihlerde Türkiye’de neoliberal politikaların harfiyen uygulandığına dair tespitler üzerinden öngörülerde bulunan pek çok iktisatçı yanıldı. Çünkü neoliberal reçetenin dışına çıkan, kuralsızlıkla sürdürülen ekonomi politikasıyla duvara hızla toslanacağı, uluslararası sermayenin buna tahammül etmeyeceği düşünülüyordu. Fakat şimdi söylediklerinize bakılacak olursa, uluslararası finans çevreleri AKP’nin bu kuralsızlığına onay vermiş. Uluslararası finans kapital bunu niye yaptı?
İki nedenle yaptı. Birincisi, ABD’nin katkısı. Erdoğan dış politikada etkili bir esneklik gösterdi. ABD ve Rusya’yla ilişkilerini dengeledi. 2018’deki Rahip Bronson krizini hatırlayın. Trump’ın tehdidi sonunda rahip serbest bırakıldı. Trump’ın tepkisi de ABD’nin geleneksel politikaları dışındadır, ama etkili oldu. Biden döneminde ise ABD diplomasisi Türkiye’nin küçümsenmeyecek bir Ortadoğu gücü olarak gözetilmesi gerektiğini algıladı. ABD’nin siyasal öncelikleri, uluslararası finans kapital çevreleri üzerinde de etkilidir. 2020 sonrasında Türkiye’nin dış kredilerindeki genişleme bu etkiyi doğruluyor.
Erdoğan, Türkiye konumundaki ülkelere, neoliberal reçetelere kaskatı bağlanmanın zorunlu olmadığını da göstermiş oldu. Ne var ki, ekonomi politikalarında bu dönüşümü sermaye lehine ve emek aleyhine çok ağır bir bölüşüm şoku yaratarak gerçekleştirdi. Bu bölüşüm şokunu, biraz önce sözünü ettiğim ideolojik hegemonya sayesinde siyasi bakımdan denetledi.
Bu deneyim bize göstermektedir ki, neoliberal modelin dışında farklı bir sınıfsal program da mümkündür; dış politika dengelerini gözeterek bölüşüm ilişkilerini emek lehine değiştirmek de mümkündür. Türkiye yapısındaki büyükçe ekonomiler neoliberal cendereye mahkûm değildir.
Bunun bir örneği var mı?
Bunu yapan ülkeler var. Mesela 1998’le 2002’yi kapsayan Doğu Asya krizi dünya ekonomisinin, Türkiye dahil, bütün çevre ülkelerini etkiledi. En sert etkiler, kronik dış açık veren ülkelerden dış kaynak çıkışları nedeniyle gerçekleşti. Pek çok ülkede ve Türkiye’de katı IMF programları ikidar değişikliklerine yol açtı. Bu ortamdan ders alan Asya ekonomilerinin çoğu, dış denge koşullarında yüksekçe büyümeyi sürdürebilen politika alternatiflerini keşfetti.
AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı bu açıdan kritik bir dönemeçtir. Türkiye bu fırsatı kullanamadı. Yeni iktidar, tam aksine, devraldığı neoliberal modeli 2015’e kadar ödünsüz uyguladı ve Türkiye’nin dış bağımlılığını yoğunlaştırdı. Sonraki yedi yılda ise, neoliberal programın ihlâli “yerli ve milli sermayeyi ihya eden” bir bölüşüm şoku içinde gerçekleşti. Ama, biraz önce vurguladığım gibi, bu deneyime tersinden de bakabiliriz. Farklı bir iktidar, neoliberal modelden “kopmayı” emek lehine gerçekleştiren bir ekonomik alternatif de tasarlayabilir miydi? İktidarın sınıfsal yapısında temel bir değişiklik gerektiren bu seçeneği ayrıca tartışmak gerekiyor.
Enflasyonu besleyen politikaları iktidar bilerek mi uyguladı?
Elbette, iktidar bunu bilerek uyguladı. Enflasyon ortamı, kendisini destekleyen, dayandığı sermaye çevrelerini ihya etmek için kullanıldı. “Bölüşüm şoku” teşhisini bu çevreler için değil, emekçilerin konumu için kullanıyoruz. 2015’te başlayan politika değişikliği, üç döviz krizi, 2020’deki Covid dalgası, 2022’de Ukrayna savaşı ile maliyetlerden beslenen bir enflasyona dönüştü. Bu enflasyon süreci, Saray’ın diğer uygulamalarından kaynaklanan bölüşüm şokunu daha da ağırlaştırdı.
Türkiye’de IMF’siz bir IMF programı uygulandığı söyleniyor. Bu açıdan bakıldığında, söz konusu programın emekçiler açısından ne tür sonuçları olacak?
Bir IMF programının ana ögeleri, doğrudan doğruya IMF’nin Ekim 2023 tarihinde güncelleştirilen Türkiye ekonomisine ilişkin 2024-2028 makro-ekonomik öngörülerinde yer alıyor. Buna göre, enflasyon yüzde 37 seviyesine yerleşerek kronikleşecektir. Bu, Türkiye’ye özgü bir “istikrar” öngörüsüdür. Yüksek düzeyde “istikrar sağlayan enflasyon”, emek karşıtı sonuçları sistematik konuma getirecek.
Mehmet Şimşek’in bahsettiği “rasyonalite” biraz da bu mu?
Mehmet Şimşek iki farklı oyun oynuyor. Mart 2024’teki yerel seçimlerin AKP için taşıdığı önceliğin farkındadır. Ağır bir “kemer sıkma” zamanı değildir. IMF ise Türkiye ekonomisinin 2028’e kadarki nicel öngörülerini yapıyor ve bu öngörülerden bir neoliberal model çıkıyor. Şimşek IMF’nin Türkiye’ye dair öngörülerini muhakkak bilmektedir. Bu iki karşıt etken arasında bir uzlaşma kurmaktadır.
Sonuçta, 2024’ten itibaren işsizlik, yoksulluk şimdikinden daha mı derin olacak?
Evet, öyle olacak. Aslında bahsettiğimiz gelecek, kronik bir bunalımdan ziyade, bir çürüme anlamına geliyor. Bu ortamı başka türlü betimlemek zor. Yani benim torunlarım, sizin çocuğunuz bizim kuşaklarımızın toplumsal ortamını özlemle anacaklardır. Türkiye toplumu böyle bir geleceğe razı olmamalıdır.
Mart 2024’teki yerel seçimlerden sonra, eğer bir anayasa referandumu olmazsa, dört yılı aşkın seçimsiz bir dönem yaşanacak. IMF’nin öngörülerine ve Mehmet Şimşek’in yürüdüğü yola bakıldığında, emekçi kitleleri, yoksulları yerel seçimlerden sonra nasıl bir tablo bekliyor?
Mart 2024 seçimlerine kadar ücretler, emekli maaşları ve kamu personeli maaş ayarlamalarında bir kez daha bol kepçe ikram göreceğiz. Asgari ücretteki yüzde 50’lik artışta olduğu gibi… Ücretlerdeki artış, şirket kârlarına fazlasıyla taşınacak, enflasyonu besleyerek önceki bölüşüm şokunun yeni bir dalgasını başlatacaktır. Bu aşama yerel seçimlerden sonra katı IMF programının gündeme gelmesiyle ağırlaşacaktır. Çünkü dört yıllık seçimsiz bir dönem başlamaktadır. Saray’ın “ne pahasına olursa olsun büyüme” zorlamasından da vazgeçmesi beklenir. İktidar, toplumu kendi siyasal araçlarıyla yönetebilecek beceride olduğunu Mayıs 2023 ve Mart 2024 seçimleriyle kanıtladığını düşünecektir. Toplumsal bunalımın yerleştiği, büyük çalkantıların, iktidar değişikliğinin yaşanmadığı bir Türkiye toplumu istikrar içinde çürümeye mahkûm olacaktır. Kabul edemeyeceğimiz gelecek tablosu budur.
Yani, sermaye karşıtı bir pozisyon edinilmeden sarf edilen sözler, enflasyona dair vaatler aldatmacadan mı ibaret?
Sözleri ve vaatleri bir yana bırakalım, son asgari ücret artışı gibi adımlar kısa dönemli nefes aldırma hamlelerinden ibarettir. Kârlar baskı altına alınmadıkça enflasyonla yarışmanın mağlubiyete mahkûm olduğunu algılamak gerekiyor. Hatta ipin ucu kaçarsa, hiperenflasyona girme olasılığı da bulunmaktadır.
İpin ucu nasıl kaçabilir?
Enflasyon üç haneli rakamlara taşındığı anda, parasal kontrolde ipin ucu kaçar. Banknot matbaası, Merkez Bankası’nın da kontrolü dışında para arzını artırmak zorunda kalır. Şu anda Türkiye bu aşamada değil. Bu konuda geçmişe dönük olumlu bir örnek vereyim. 1989’da, emekçilerin “bahar eylemleri” ile başlayan bir ivme, sonraki dört yıl içinde işçi sınıfının 12 Eylül dönemindeki bölüşüm kayıplarını telafi etti. 1990’lı yılların sonuna kadar emeğin kaybetmediği bir enflasyonun da yaşanabileceği ortaya çıktı.
Bugünkü fiyat artışları, 1990’lardaki enflasyon temposuna yakındır. Fakat o dönemde emek örgütlenmesi güçlüdür. 12 Eylül dönemine son veren çok partili ortama da koalisyon hükümetleri içinde dönüldü. Sık sık değişen koalisyon iktidarları seçmen çoğunluğunu oluşturan emekçi sınıf ve katmanların taleplerini gözetmek zorunda kaldı. Bütün bölüşüm değişkenlerinin enflasyona endekslendiği, ancak hiper-enflasyona da sürüklemeyen on yıllık bir dönem yaşandı. Merkez Bankası da temkinli bir rol üstlendi. Döviz fiyatlarını enflasyona katkı yapmayacak sınırlar içinde hedefledi. Hem dövizden kaynaklanan bir enflasyon ivmesini hem de TL’nin değerlenmesini frenleyebildi. “Rasyonel” sıfatını hak eden bir politikayı uygulayabildi. 1990’lı yıllar, emekçi sınıfların kayba uğramadığı, hiper enflasyona da sürüklenmeyen bir enflasyon dönemi olarak tarihe geçti.
1990’lı yılların sonunda sermayenin kayıpları onlar açısından sürdürülemez bir noktaya gelmişti. Faiz ödemeleri şirketlerin net kârlarını alıp götürmekteydi. Sermaye bloku Mesut Yılmaz’ın başbakanlığındaki koalisyonu etkileyerek Türkiye’ye IMF’yi getirdi. IMF’nin uygulattığı program 2001 krizini tetikledi, aynı programın uzantıları 2010’a kadar doğrudan doğruya ekonomiyi yönetti. Sonraki yılların öyküsünü, sonuçlarını daha önce tartıştık.
2001 krizi döneminde herkes “sosyal patlama”nın gündemde olduğunu, o zaman çok tartışılan Ankara’daki büyük esnaf yürüyüşünü de işaret ederek söylüyordu. Şu anda ise sosyal patlama yerine “toplumsal çürüme” diyorsunuz…
Az önce kara para aklama, mafyalaşma olgularını sordunuz. Bölüşüm şokunun yoksullaşmayı içeren boyutu Türkiye toplumunun diğer blokunda kontrol dışı bir zenginleşmeye refakat ediyor. Bu zenginleşmenin çeşitli göstergelerinden biri kayıt dışı para girişleridir. İstatistiki olarak bu blok, yani Ödemeler Dengesi tablolarında “net hata noksan” kalemi altında yer alan kayıt dışı net sermaye girişleri, TCMB’nin özgün kaynaklarına göre, AKP iktidarının 2003-2019 döneminde 60,3 milyar dolardı. 2020-2022’de bu miktara 20,1 milyar dolar eklendi, net toplam 80,4 milyar dolara ulaştı.
“Nedir bu kayıt dışı para? Kaynağı neresidir?” sorusunun yanıtlarından biri Ortadoğu kargaşasıdır. Türkiye Ortadoğu cehennemine aktif olarak girdiği andan itibaren, kayıt dışı para girişlerinin ülkeye – sızmanın ötesinde– aktığını biliyoruz. Kaynağında çeşitli karanlık unsurlar var. Zaman içinde bunların arasında yer alan uyuşturucu kaçakçıları, mafya örnekleri açıklanmaktadır. Emekçi sınıflarda istihdam tıkanmasıyla paralel seyreden “atıl işgücü” şişkinliğinin karşı kutuptaki yansıması “fenomenler” ve kirli para zenginleridir. Çürüme denilen tablo budur işte.
Türkiye’nin yayınladığı istatistikler bakımından göreli olarak en saygın kurumu olan Merkez Bankası bile sözünü ettiğim bu kayıt dışı para girişlerini bir istatistik oyunuyla buharlaştırdı. 2020’de ödemeler dengesi istatistiklerini revizyondan geçirdi ve 44,4 milyar dolar civarında bir kayıt dışı para girişini “hizmet ihracatı” diye hayali ve “uygun” bir kaleme kaydırdı: Kayıt dışı sermaye girişi “kayıt dışı veya açıklanamayan hizmet ihracatı” olarak yorumlanırsa, elbette, dövizle sürdürülen uyuşturucu ve benzer işlemlerin “ticareti” akla gelmektedir.
Yani Merkez Bankası da bu kara paranın bir tür aklayıcısı mı oldu?
Ödemeler dengesi istatistikleriyle ilgili sıradan bir “revizyon” olarak tarihe geçti. Ama bu revizyon milli gelir hesaplarındaki “hizmetler sektörüne” de taşınarak büyüme oranlarını da şişirdi. Sadece sermaye hareketleriyle sınırlı kalan bir istatistik kalemi milli gelir hesaplarına doğrudan girmez. Bu “revizyon” bu türden, ama aslında “hayali” bir katkıya da imkân verdi.
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI
Yayınlanma:
2 gün önce|
19/10/2026Yazan:
BankaVitrini
2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir
Bankavitrini.com | Ekonomi Haber
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.
Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.
Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor
Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.
Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.
Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.
Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.
Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı
Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.
Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.
Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.
Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.
Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.
Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma
Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.
Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.
Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.
Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.
Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?
Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.
Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.
Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.
Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.
EKONOMİ
VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!
Yayınlanma:
6 gün önce|
16/10/2026Yazan:
Süleyman Çembertaş
Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor
T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.
İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.
Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】
1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü
2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.
Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.
| Gösterge | Ocak-Eylül 2025 | Ocak-Eylül 2026 |
|---|---|---|
| Vergi gelirleri | 7.753,5 milyar TL | 10.402,0 milyar TL |
| Faiz giderleri | 1.662,4 milyar TL | 2.251,1 milyar TL |
| Faiz/vergi geliri oranı | %21,44 | %21,64 |
| Faiz giderlerinin artışı | — | %35,4 |
Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.
Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.
Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.
Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.
2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor
İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.
Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.
2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.
Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.
Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?
Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.
3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı
Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.
Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.
Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.
KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.
Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?
Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.
4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel
2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.
- Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
- Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
- Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
- Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
- Sermaye giderleri: 883 milyar TL
Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.
Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.
Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.
Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.
5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor
Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.
Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.
Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.
Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】
Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.
Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.
6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti
2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.
Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.
Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.
Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.
SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı
2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:
Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.
İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.
Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.
Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.
Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?
Süleyman ÇEMBERTAŞ Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi
EKONOMİ
ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?
Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
14/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!
Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.
Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?
Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!
Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?
Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.
Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.
Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.
Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.
Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!
Rakamlarla konuşalım.
Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.
Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.
Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.
Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.
TCMB verileri ne söylüyor?
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.
Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.
Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?
Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?
Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.
Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.
Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.
Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.
Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.
Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı
Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.
2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.
Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.
Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.
Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.
Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?
Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.
Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.
Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr! Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.
Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.
Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.
Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli
Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.
Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.
Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.
Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.
SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!
Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.
Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.
TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.
Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.
Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.644)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.636)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Erdoğan'dan fon açıklaması: Ödeme işlemleri biraz daha hızlanacak 21/10/2026
- Rusya'dan ABD'ye dizel taşıyan ilk tanker yola çıkıyor 21/10/2026
- Mercedes CEO'sundan 'Made in Europe' uyarısı 21/10/2026
- Elektrik piyasasında yeni teminat kuralları getirildi 21/10/2026
- Sigorta sektörünün prim üretimi 9 ayda 1 trilyon lirayı aştı 21/10/2026
- Türkiye'nin en güvenilir markaları Global Marketing Summit'te açıklandı 21/10/2026
- Brezilya'nın kanatlı ihracatında virüs engeli 21/10/2026
- Çin Merkez Bankası'ndan sessiz faiz adımı 21/10/2026
- Deutsche Bank CEO'su Sewing: Yapay zekada balon görmüyorum 21/10/2026
- Eski Macaristan Merkez Bankası Başkanı gözaltına alındı 21/10/2026
SON YAZILAR
- Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor 21/10/2026
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
