Connect with us

EKONOMİ

Prof. Dr. Konukman: 2000’lerin başındakine benzer kriz her an mümkün

Prof. Dr. Aziz Konukman ALTAN SANCAR’ın söyleşisi Diken’de yayınlandı. Söyleşide son gelişmeler ele alındı.

Yayınlanma:

|

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu dünkü toplantında politika faizinde 200 baz puanlık bir indirime gitti ve faiz oranının yüzde 16’ya çekti. Bu kararın ardından kurlar hızla yükseldi. 

Diken’in sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Aziz Konukman, kurulun verdiği kararın şaşırtıcı olmadığı görüşünde. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dile getirdiği “Faiz sebep, enflasyon sonuç” söyleminin resmi belgelerde politika olarak yer aldığına dikkat çeken Konukman’a göre faizlerin indirilmesi için öncelikle enflasyonun düşürülmesi gerekli. 

Meclis’te görüşmelerine başlanacak 2020 yılı bütçesini de değerlendiren Konukman, faiz kararı ile birlikte Türkiye’nin borç yükünün de arttığına dikkat çekti. Hazine’den ödenecek faiz tutarlarının giderek arttığını söyleyen Konukman’a göre, iktidar faiz lobisine teslim olmuş durumda. 

Faiz indirimi kararı ile başlayalım. Kararı ve etkilerini nasıl karşıladınız?

Cumhurbaşkanının “Faiz sebep, enflasyon sonuç” görüşü, 11’inci Kalkınma Planı’nda resmen bir politika olarak yer aldı. Tarihimizde ilk kez, iktisat teorisinde olmayan bir tez, bir tedbir olarak kalkınma planında yer buldu. Bunun ardından orta vadeli planda ve yıllık raporda yer aldı. Bu görüşü oraya yazdığınız andan itibaren, Merkez Bankası’nın başka türlü karar alması mümkün değil. Niye şaşırıyoruz? Faiz sebep, enflasyon sonuç ise faizi indirmek gerekir. Merkez Bankası başkanlarından bağımsız, böylesi bir politika resmi eylem belgelerinde yer alıyor ise bunun olacağı zaten bellidir. 

Naci Ağbal, faizi yükseltti. Ama orada da iyi polis kötü polisi oynadılar. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Faizler yükselsin” diye herkesin isyan ettiği bir ortamda başkanı değiştirdi –ki eski başkan da faizleri yükseltirdi- Ağbal’ı getirdi ve o da faiz yükseltti. Faizin yükseldiği gün Erdoğan, TOBB’da iyi polisi oynayarak, “Yüksek faizler ile nasıl dayanacaksınız? Sizi anlıyorum” dedi. Ertesi gün de “Sözümü dinlemiyorlar” biçiminde açıklamalar yaptı. 

Para Politikası Kurulu’nda iki üye değişti. Diyelim ki bir üye ABD’deydi ve geliş gidiş masrafları ödeniyordu. Hadi onu saymayalım, diğer üye ve yardımcı faize karşı isimlermiş. Zaten MB başkanı da ‘çekirdek enflasyon’ açıklaması ile faiz indirimi sinyalini vermişti. Çünkü çekirdek enflasyon, manşet enflasyondan daha düşüktü ve bu bir faiz indirimi sinyaliydi. Aslında ilk indirim kararı alınan toplantıda 1 puandan daha fazla indirim yapılacaktı, ama kabul görmedi. Şimdiyse yine 1 puan beklenirken, ötesine geçildi ve “Nasıl olsa tepki olacak, 2 puan indirelim işi bitirelim” düşüncesi ile hareket edildi. 

Peki, gerçekten iş bitti mi?

Bitmez, mümkün değil. Eğer sermaye hareketleri serbest ise ve bağımsız bir para politikası izleyecekseniz, dalgalı kur uygulanmak zorunda. Oysa biz sabit kurdayız. Neden? Çünkü kur ve faiz aynı anda belirleniyor. Biz buna imkânsız üçleme diyoruz. Hem faizi hem kuru aynı anda belirlemek mümkün değil. 

Peki, size göre faiz indirimi devam mı edecek?

Piyasaların tepkisini görünce, tersi bir hareket de yapılabilir her an. Çünkü Türkiye ekonomisinde öngörüsüzlük başladı. Artık iktisat politikalarını öngörme şansımız yok, çünkü tek adam rejimi farkı burada. Cumhurbaşkanı, iktisada ilişkin binlerce karara imza atıyor. Bir bakıyorsunuz, gümrük vergileri aşağı çekiliyor. Bu kararların hangisinin ciddi değerlendirmesi yapıldı, maliyeti ölçüldü diye baktığımızda cevabını bulamıyoruz. Burada resmi politikaya da girmiş bir inat söz konusu. Siz çıkıp da “Faizi sebep olarak görüyorum” dediyseniz ve bunu resmi belgelere soktuysanız bunun adı inattır. 

Her an geri dönüşler de yaşanabilir. Dış politikada olduğu gibi ekonomi alanında da bunlar olabilir. Bu tarz bir durumla karşı karşıya geldiğimizde şaşırmayalım, zira az önce de dediğim gibi öngörüsüzlük sık sık karşılaştığımız bir durum. 

Gerçekten de faiz enflasyonun sebebi midir?

Olamaz! Enflasyonu düşürmeden, böylesi bir operasyona girerseniz kurla ilgili düzenlemelerde sıkıntı yaşarsınız. Enflasyon yükseldiği için mecburen faizleri yükseltiyorsunuz. Enflasyonu indiremediğiniz sürece, faiz arttırmak zorunda kalırsınız. Önemli olan enflasyonu indirmektir ki bununla ilgili de bir politika mevcut değil. Devamlı komiteler kuruluyor. Gıda komitesi kuruldu, ancak daha sonra adını duyan oldu mu? Şimdi bir de fiyat komitesi kuruldu. Eskiden bir sorun yaşandığında komisyona havale edilirdi, şimdi ise sorunlar komitelere havale ediliyor. Enflasyonu düşürmeden, faizleri düşüremezsiniz ki bu yerleşik iktisat teorisinin temel önermesindir. 

Enflasyonun kalem oynatmaları ile kâğıt üzerinde düşürüldüğü tartışmaları da var bir yandan. Bunun etkisi olur mu?

Çekirdek enflasyon dediğimiz aslında yararlı bir şey. Çünkü içinden geçtiğimiz bazı süreçlere bağlı artışları ayırmak mümkün oluyor. Ani bir durum yaşanmıştır ve gıda fiyatları artmıştır. Bu artışı arındırarak, “Acaba bu olmasaydı enflasyon ne olurdu” diye bakmak mümkün kılınır. Yapısal gelişmeleri takip etmek için önemli bir argümandır. Fakat Türkiye’de, ortada bir manşet enflasyon ve sepetin kendisinde bir artış söz konusu. Bu gerçekliği bir kenara atarak, “Çekirdek enflasyon daha fazla işime yarar” derseniz piyasa aktörleri sizi ciddiye almaz. O zaman, “Orta vadeli programda verdiğiniz yüzde 12,6’lık hedefi değiştirin” derler. 

Sizinle daha önce de konuşmuştuk ve “Ekonomi öngörü işidir” demiştiniz. Şimdi “Öngörü kalmadı” diyorsunuz. Bu durum sermayeyi kaçırmayı kendisiyle birlikte getirebilir. Bunun üstüne iktisadi kurallara uyumun da kalmadığını söylüyorsunuz. Öngörüyü buradan kuracak olursanız, uyumsuzluk ve öngörüsüzlük Türkiye ekonomisini nereye götürecek?

Büyük olumsuzluklara sürükleneceğiz. Enflasyon yükselme eğiliminde ve 12,6’da durmayacak. Bundan iki üç ay öncesine kadar, baz etkisi nedeni ile kasım veya aralıkta düşecek diye düşünüyorduk. Ancak, Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) ile Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) arasındaki makas, neredeyse 20 puan ÜFE lehine. ÜFE yüzde 40-45 bandında, TÜFE ise yüzde 20’lerde. Bu fark gecikmeli olarak TÜFE’ye yansıyacak. Nitekim Erdoğan, “Fiyatlar henüz yansıtılmadı” dedi. Yani bizler birikmiş zamları henüz yaşamadık. Akaryakıtta ÖTV’de sınıra gelindi ve artık pompa fiyatlarına yansıyacak. Yani enflasyonun ciddi bir yükseliş süreci ile karşı karşıyayız ve bu ortamda faizleri indirmek akla ziyan. 

Eli kulağında, FED alımları azaltma kararı alabilir, yani piyasayı fonlayacağı miktarı azaltabilir. Bu durumda faizlerin yükselmesi söz konusu olacak. Peki, bu durumda çevre ülkelere giden sıcak para ne yapacak? Geri dönme eğilimine girecek. Siz tam bu durumda faizleri yükseltmeliyken, düşürme eğilimine gireceksiniz. Sıcak para ABD’ye dönmesin, yüksek faiz verilsin ve burada tutulsun politikasını terk edeceksiniz. 

Kısacası, FED’in piyasalara daha az miktarda para vermesi, ABD’de faizlerin yükselmesi demek. Faizler yükselince, sıcak para ABD’ye kaçmasın diye sizin de faiz yükseltmeniz gerekir. Ama dönüp bakıyoruz ki faiz düşürme sürecine girilmiş durumda. 

O zaman bir kıyaslama yapmanızı isteyeceğim. 21 Ekim sabahı ile akşamı arasında yurttaşın ekonomisi nasıl değişti?

Damat (eski Hazine ve Maliye bakanı Berat Albayrak) ile Ahmet Hakan arasındaki “Maaşını dolarla mı alıyorsun” konuşmasını bir hatırlayalım. Emekçiler dolar ile almıyorlar, ama dolar ile harcamak zorundalar. İthal girdiler ile üretim yapılıyor ve soframıza geliyor ise “Kurdan bana ne” diyemezsiniz. Kur arttığı zaman, halk deyimi ile iğneden ipliğe zam geliyor. Ama şunu da belirtmek gerekiyor, her şeye aynı oranda zam gelmiyor. Bazı malların ithal girdileri daha yüksek, bazılarının daha düşük. İthal girdisi yüksek olan malın fiyatına dolar nedeni ile daha fazla zam yapar, düşük olan daha az yapar. Türkiye’de ne oluyor? Durumu fırsat bilen herkes zam yapıyor ve makul rakamların üzerine çıkılıyor. Meşru olmadığı halde, “Fırsat bu fırsat” diye zam yapılıyor. İthal girdilerine bağımlı bir ekonomimiz var. Acilen kur artışının sektörel fiyatları nasıl etkilediği TÜİK ve MB tarafından açıklanmalı. Girdi-çıktı tablosunun ortaya konması gerekir. Üretici yerli bir ürünü kullanıyor bile olsa, o yerli ürünün üretimi ithal girdi ile üretiliyor. Toplam etkiyi bilip her sektöre göre kur artışının etkisini hesaplamamız gerekiyor. Bunu yapabilirsek, bazı sektörlerde etki büyük, bazı sektörlerde küçük çıkacak. Bunu açıklaması gereken ise TÜİK ve MB aslında. Fakat en son girdi-çıktı tablosu 2012 yılına ait.  

İktidar zamlar karşısında sık sık ‘fırsatçılık’ vurgusu yapıyor. Ama ben sizin söylediklerinizden bir yerde bu fırsatçılığa yol açanın da iktidar olduğunu anlıyorum. Doğru mu?

Tabii ki! TÜİK ve MB resmi açıklama ile girdi fiyatlarının matematiğini ortaya koyar ise makul fiyat artışı anlaşılabilir. Hükümet bunu bilmeden “Fahiş artış” diyebiliyor anlamıyorum. İktidar, kamuoyunu bilgilendirmek zorundadır. Tüketiciyi, yani vergi veren vatandaşı bilgilendirmek kendilerinin görevidir. 

Sohbetimize biraz da bütçe ile devam edelim istiyorum. Cetvellerde dikkat çeken onlarca kalem var, ama faiz ödemeleri en önemli kalemlerin başında geliyor. Anladığımız kadarıyla, bütçe açığını da tetikleyen bir durum bu ödemeler. Tabloyu netleştirmek adına değerlendirmenizi alabilir miyim?

Rakamlar üzerinden gidersek, daha açıklayıcı olacaktır. 2022 yılı bütçesinden faiz için ayrılan ödeneğin milli gelir içindeki payı yüzde 3,1 olarak görülüyor. Sermaye giderlerini yatırım ödeneği olarak ele alırsak, bunun payı ise yüzde 1,7 oranında. Düşünün milli gelirde faize giden pay, yatırıma gidenin neredeyse iki katı. Ekranlarda “Faiz lobilerine teslim olmayız” diyenler, o gruba teslim olmuşlar. Rantiye kesimine kaynak transfer etmekten başka bir şey düşünmüyorlar. Bütçe, kamu hizmeti vermek için yapılır. Faize ayrılan pay, yatırımın neredeyse iki katına ulaşmış ise burada bir sorun vardır. Bu bütçe rantiyeye hizmet bütçesine dönüşmüştür. 

Bu faizler borçların faizi, ancak borçlanma durumuna ilişkin de bazı eleştirileriniz var sizin anladığım kadarıyla. 

Devlet borçlanma yetkisine sahiptir. 4749 Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi’nde hükümete genel bütçe açığı kadar borçlanma yetkisi verilir. Yine bu kanununun 5’inci maddesi ile Hazine ve Maliye Bakanı’na ekstra yüzde 5 oranında borçlanma yetkisi verilir. Bu da yetmezse, bu defa cumhurbaşkanına da yüzde 5’lik bir yetki verilir. Bunun dışında borçlanmak mümkün değildir, çünkü kanun açıktır. Ama iktidar ne yapıyor? Torba kanun ile 4749 sayılı kanuna geçici bir madde ekleyerek, limiti yükseltme yoluna gidiyor. 2020 yılında bütçe açığı yaklaşık 140 milyar lira diyelim. İki defa yüzde 5’lik artış ile 154 milyar liraya ulaşılıyor. Normal şartlarda borçlanma üst limiti 154 milyar liradır. Geçici madde ile bu rakamın iki katı kadar borçlanma yetkisi veriliyor. Oysa geçici madde kanunun özüne aykırı olamaz. 4749 sayılı kanun, kamu borçlarının keyfi olarak arttırılmaması için bir limit getiriyor; ama geçici maddeler ile kanun bir tarafa atılıyor. Siz kalkıp böyle limitsiz borçlanırsanız, faizi de bütçeye büyük etkide bulunur. Üstelik bu borçlanmanın bir kısmı dolar cinsinden. Kurdaki yükselişe baktığımızda da Türk Lirası cinsinden yükümüzün arttığını görüyoruz. Kısacası, yarın itibari ile dünyaya gelen bebek, önceki güne göre daha borçlu olacak. 

Üstelik KÖİ için borç üstlenim limitinin geçen yıl ile aynı olduğu savunuluyor. Yani geçen yıl da 4,5 milyar dolar olduğu, gelecek yıl da 4,5 milyar dolar olacağı savunuluyor. İyi de geçen yıl dolar kuru 7 lira seviyelerindeydi. Şimdi ise aldı başını gidiyor. Yarın bu limit daha da yükselecek. Bütçeye her gün ilave bir yük çıkıyor. Bütçe konuşulmaya başladığında ise bu yük kim bilir nerelere gelecek. 

Borç yükü, kur etkisi, enflasyon, faizler derken, 2000’lerin başında yaşanan o krize benzer bir yere sürüklenir miyiz?

Her an mümkün. Planlı ekonomiden uzaklaşıldı, piyasa yönelimli bir ekonomiye geçildi. Ayıca kamusal denetimlerin de çoğu tasfiye edilmiş durumda. Ancak, bizim temel krizimiz tek adam rejimidir. Tek adam rejimini izole etmeden, iş yapabilme olanakları sınırlıdır. Krize karşı muhalefetin çabalarını somutlaştırması gerekli. Örneğin, geçmişte parlamenter sistemin kendisinden bunalan ciddi bir kesim vardı. Bu nedenle bir daha aynı şeylerin yaşanmayacağını yazılı ve somut biçimde duyurmak şart. 

diken.com.tr

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.