Connect with us

EKONOMİ

Prof. Dr. Konukman: 2000’lerin başındakine benzer kriz her an mümkün

Prof. Dr. Aziz Konukman ALTAN SANCAR’ın söyleşisi Diken’de yayınlandı. Söyleşide son gelişmeler ele alındı.

Yayınlanma:

|

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu dünkü toplantında politika faizinde 200 baz puanlık bir indirime gitti ve faiz oranının yüzde 16’ya çekti. Bu kararın ardından kurlar hızla yükseldi. 

Diken’in sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Aziz Konukman, kurulun verdiği kararın şaşırtıcı olmadığı görüşünde. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dile getirdiği “Faiz sebep, enflasyon sonuç” söyleminin resmi belgelerde politika olarak yer aldığına dikkat çeken Konukman’a göre faizlerin indirilmesi için öncelikle enflasyonun düşürülmesi gerekli. 

Meclis’te görüşmelerine başlanacak 2020 yılı bütçesini de değerlendiren Konukman, faiz kararı ile birlikte Türkiye’nin borç yükünün de arttığına dikkat çekti. Hazine’den ödenecek faiz tutarlarının giderek arttığını söyleyen Konukman’a göre, iktidar faiz lobisine teslim olmuş durumda. 

Faiz indirimi kararı ile başlayalım. Kararı ve etkilerini nasıl karşıladınız?

Cumhurbaşkanının “Faiz sebep, enflasyon sonuç” görüşü, 11’inci Kalkınma Planı’nda resmen bir politika olarak yer aldı. Tarihimizde ilk kez, iktisat teorisinde olmayan bir tez, bir tedbir olarak kalkınma planında yer buldu. Bunun ardından orta vadeli planda ve yıllık raporda yer aldı. Bu görüşü oraya yazdığınız andan itibaren, Merkez Bankası’nın başka türlü karar alması mümkün değil. Niye şaşırıyoruz? Faiz sebep, enflasyon sonuç ise faizi indirmek gerekir. Merkez Bankası başkanlarından bağımsız, böylesi bir politika resmi eylem belgelerinde yer alıyor ise bunun olacağı zaten bellidir. 

Naci Ağbal, faizi yükseltti. Ama orada da iyi polis kötü polisi oynadılar. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Faizler yükselsin” diye herkesin isyan ettiği bir ortamda başkanı değiştirdi –ki eski başkan da faizleri yükseltirdi- Ağbal’ı getirdi ve o da faiz yükseltti. Faizin yükseldiği gün Erdoğan, TOBB’da iyi polisi oynayarak, “Yüksek faizler ile nasıl dayanacaksınız? Sizi anlıyorum” dedi. Ertesi gün de “Sözümü dinlemiyorlar” biçiminde açıklamalar yaptı. 

Para Politikası Kurulu’nda iki üye değişti. Diyelim ki bir üye ABD’deydi ve geliş gidiş masrafları ödeniyordu. Hadi onu saymayalım, diğer üye ve yardımcı faize karşı isimlermiş. Zaten MB başkanı da ‘çekirdek enflasyon’ açıklaması ile faiz indirimi sinyalini vermişti. Çünkü çekirdek enflasyon, manşet enflasyondan daha düşüktü ve bu bir faiz indirimi sinyaliydi. Aslında ilk indirim kararı alınan toplantıda 1 puandan daha fazla indirim yapılacaktı, ama kabul görmedi. Şimdiyse yine 1 puan beklenirken, ötesine geçildi ve “Nasıl olsa tepki olacak, 2 puan indirelim işi bitirelim” düşüncesi ile hareket edildi. 

Peki, gerçekten iş bitti mi?

Bitmez, mümkün değil. Eğer sermaye hareketleri serbest ise ve bağımsız bir para politikası izleyecekseniz, dalgalı kur uygulanmak zorunda. Oysa biz sabit kurdayız. Neden? Çünkü kur ve faiz aynı anda belirleniyor. Biz buna imkânsız üçleme diyoruz. Hem faizi hem kuru aynı anda belirlemek mümkün değil. 

Peki, size göre faiz indirimi devam mı edecek?

Piyasaların tepkisini görünce, tersi bir hareket de yapılabilir her an. Çünkü Türkiye ekonomisinde öngörüsüzlük başladı. Artık iktisat politikalarını öngörme şansımız yok, çünkü tek adam rejimi farkı burada. Cumhurbaşkanı, iktisada ilişkin binlerce karara imza atıyor. Bir bakıyorsunuz, gümrük vergileri aşağı çekiliyor. Bu kararların hangisinin ciddi değerlendirmesi yapıldı, maliyeti ölçüldü diye baktığımızda cevabını bulamıyoruz. Burada resmi politikaya da girmiş bir inat söz konusu. Siz çıkıp da “Faizi sebep olarak görüyorum” dediyseniz ve bunu resmi belgelere soktuysanız bunun adı inattır. 

Her an geri dönüşler de yaşanabilir. Dış politikada olduğu gibi ekonomi alanında da bunlar olabilir. Bu tarz bir durumla karşı karşıya geldiğimizde şaşırmayalım, zira az önce de dediğim gibi öngörüsüzlük sık sık karşılaştığımız bir durum. 

Gerçekten de faiz enflasyonun sebebi midir?

Olamaz! Enflasyonu düşürmeden, böylesi bir operasyona girerseniz kurla ilgili düzenlemelerde sıkıntı yaşarsınız. Enflasyon yükseldiği için mecburen faizleri yükseltiyorsunuz. Enflasyonu indiremediğiniz sürece, faiz arttırmak zorunda kalırsınız. Önemli olan enflasyonu indirmektir ki bununla ilgili de bir politika mevcut değil. Devamlı komiteler kuruluyor. Gıda komitesi kuruldu, ancak daha sonra adını duyan oldu mu? Şimdi bir de fiyat komitesi kuruldu. Eskiden bir sorun yaşandığında komisyona havale edilirdi, şimdi ise sorunlar komitelere havale ediliyor. Enflasyonu düşürmeden, faizleri düşüremezsiniz ki bu yerleşik iktisat teorisinin temel önermesindir. 

Enflasyonun kalem oynatmaları ile kâğıt üzerinde düşürüldüğü tartışmaları da var bir yandan. Bunun etkisi olur mu?

Çekirdek enflasyon dediğimiz aslında yararlı bir şey. Çünkü içinden geçtiğimiz bazı süreçlere bağlı artışları ayırmak mümkün oluyor. Ani bir durum yaşanmıştır ve gıda fiyatları artmıştır. Bu artışı arındırarak, “Acaba bu olmasaydı enflasyon ne olurdu” diye bakmak mümkün kılınır. Yapısal gelişmeleri takip etmek için önemli bir argümandır. Fakat Türkiye’de, ortada bir manşet enflasyon ve sepetin kendisinde bir artış söz konusu. Bu gerçekliği bir kenara atarak, “Çekirdek enflasyon daha fazla işime yarar” derseniz piyasa aktörleri sizi ciddiye almaz. O zaman, “Orta vadeli programda verdiğiniz yüzde 12,6’lık hedefi değiştirin” derler. 

Sizinle daha önce de konuşmuştuk ve “Ekonomi öngörü işidir” demiştiniz. Şimdi “Öngörü kalmadı” diyorsunuz. Bu durum sermayeyi kaçırmayı kendisiyle birlikte getirebilir. Bunun üstüne iktisadi kurallara uyumun da kalmadığını söylüyorsunuz. Öngörüyü buradan kuracak olursanız, uyumsuzluk ve öngörüsüzlük Türkiye ekonomisini nereye götürecek?

Büyük olumsuzluklara sürükleneceğiz. Enflasyon yükselme eğiliminde ve 12,6’da durmayacak. Bundan iki üç ay öncesine kadar, baz etkisi nedeni ile kasım veya aralıkta düşecek diye düşünüyorduk. Ancak, Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) ile Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) arasındaki makas, neredeyse 20 puan ÜFE lehine. ÜFE yüzde 40-45 bandında, TÜFE ise yüzde 20’lerde. Bu fark gecikmeli olarak TÜFE’ye yansıyacak. Nitekim Erdoğan, “Fiyatlar henüz yansıtılmadı” dedi. Yani bizler birikmiş zamları henüz yaşamadık. Akaryakıtta ÖTV’de sınıra gelindi ve artık pompa fiyatlarına yansıyacak. Yani enflasyonun ciddi bir yükseliş süreci ile karşı karşıyayız ve bu ortamda faizleri indirmek akla ziyan. 

Eli kulağında, FED alımları azaltma kararı alabilir, yani piyasayı fonlayacağı miktarı azaltabilir. Bu durumda faizlerin yükselmesi söz konusu olacak. Peki, bu durumda çevre ülkelere giden sıcak para ne yapacak? Geri dönme eğilimine girecek. Siz tam bu durumda faizleri yükseltmeliyken, düşürme eğilimine gireceksiniz. Sıcak para ABD’ye dönmesin, yüksek faiz verilsin ve burada tutulsun politikasını terk edeceksiniz. 

Kısacası, FED’in piyasalara daha az miktarda para vermesi, ABD’de faizlerin yükselmesi demek. Faizler yükselince, sıcak para ABD’ye kaçmasın diye sizin de faiz yükseltmeniz gerekir. Ama dönüp bakıyoruz ki faiz düşürme sürecine girilmiş durumda. 

O zaman bir kıyaslama yapmanızı isteyeceğim. 21 Ekim sabahı ile akşamı arasında yurttaşın ekonomisi nasıl değişti?

Damat (eski Hazine ve Maliye bakanı Berat Albayrak) ile Ahmet Hakan arasındaki “Maaşını dolarla mı alıyorsun” konuşmasını bir hatırlayalım. Emekçiler dolar ile almıyorlar, ama dolar ile harcamak zorundalar. İthal girdiler ile üretim yapılıyor ve soframıza geliyor ise “Kurdan bana ne” diyemezsiniz. Kur arttığı zaman, halk deyimi ile iğneden ipliğe zam geliyor. Ama şunu da belirtmek gerekiyor, her şeye aynı oranda zam gelmiyor. Bazı malların ithal girdileri daha yüksek, bazılarının daha düşük. İthal girdisi yüksek olan malın fiyatına dolar nedeni ile daha fazla zam yapar, düşük olan daha az yapar. Türkiye’de ne oluyor? Durumu fırsat bilen herkes zam yapıyor ve makul rakamların üzerine çıkılıyor. Meşru olmadığı halde, “Fırsat bu fırsat” diye zam yapılıyor. İthal girdilerine bağımlı bir ekonomimiz var. Acilen kur artışının sektörel fiyatları nasıl etkilediği TÜİK ve MB tarafından açıklanmalı. Girdi-çıktı tablosunun ortaya konması gerekir. Üretici yerli bir ürünü kullanıyor bile olsa, o yerli ürünün üretimi ithal girdi ile üretiliyor. Toplam etkiyi bilip her sektöre göre kur artışının etkisini hesaplamamız gerekiyor. Bunu yapabilirsek, bazı sektörlerde etki büyük, bazı sektörlerde küçük çıkacak. Bunu açıklaması gereken ise TÜİK ve MB aslında. Fakat en son girdi-çıktı tablosu 2012 yılına ait.  

İktidar zamlar karşısında sık sık ‘fırsatçılık’ vurgusu yapıyor. Ama ben sizin söylediklerinizden bir yerde bu fırsatçılığa yol açanın da iktidar olduğunu anlıyorum. Doğru mu?

Tabii ki! TÜİK ve MB resmi açıklama ile girdi fiyatlarının matematiğini ortaya koyar ise makul fiyat artışı anlaşılabilir. Hükümet bunu bilmeden “Fahiş artış” diyebiliyor anlamıyorum. İktidar, kamuoyunu bilgilendirmek zorundadır. Tüketiciyi, yani vergi veren vatandaşı bilgilendirmek kendilerinin görevidir. 

Sohbetimize biraz da bütçe ile devam edelim istiyorum. Cetvellerde dikkat çeken onlarca kalem var, ama faiz ödemeleri en önemli kalemlerin başında geliyor. Anladığımız kadarıyla, bütçe açığını da tetikleyen bir durum bu ödemeler. Tabloyu netleştirmek adına değerlendirmenizi alabilir miyim?

Rakamlar üzerinden gidersek, daha açıklayıcı olacaktır. 2022 yılı bütçesinden faiz için ayrılan ödeneğin milli gelir içindeki payı yüzde 3,1 olarak görülüyor. Sermaye giderlerini yatırım ödeneği olarak ele alırsak, bunun payı ise yüzde 1,7 oranında. Düşünün milli gelirde faize giden pay, yatırıma gidenin neredeyse iki katı. Ekranlarda “Faiz lobilerine teslim olmayız” diyenler, o gruba teslim olmuşlar. Rantiye kesimine kaynak transfer etmekten başka bir şey düşünmüyorlar. Bütçe, kamu hizmeti vermek için yapılır. Faize ayrılan pay, yatırımın neredeyse iki katına ulaşmış ise burada bir sorun vardır. Bu bütçe rantiyeye hizmet bütçesine dönüşmüştür. 

Bu faizler borçların faizi, ancak borçlanma durumuna ilişkin de bazı eleştirileriniz var sizin anladığım kadarıyla. 

Devlet borçlanma yetkisine sahiptir. 4749 Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi’nde hükümete genel bütçe açığı kadar borçlanma yetkisi verilir. Yine bu kanununun 5’inci maddesi ile Hazine ve Maliye Bakanı’na ekstra yüzde 5 oranında borçlanma yetkisi verilir. Bu da yetmezse, bu defa cumhurbaşkanına da yüzde 5’lik bir yetki verilir. Bunun dışında borçlanmak mümkün değildir, çünkü kanun açıktır. Ama iktidar ne yapıyor? Torba kanun ile 4749 sayılı kanuna geçici bir madde ekleyerek, limiti yükseltme yoluna gidiyor. 2020 yılında bütçe açığı yaklaşık 140 milyar lira diyelim. İki defa yüzde 5’lik artış ile 154 milyar liraya ulaşılıyor. Normal şartlarda borçlanma üst limiti 154 milyar liradır. Geçici madde ile bu rakamın iki katı kadar borçlanma yetkisi veriliyor. Oysa geçici madde kanunun özüne aykırı olamaz. 4749 sayılı kanun, kamu borçlarının keyfi olarak arttırılmaması için bir limit getiriyor; ama geçici maddeler ile kanun bir tarafa atılıyor. Siz kalkıp böyle limitsiz borçlanırsanız, faizi de bütçeye büyük etkide bulunur. Üstelik bu borçlanmanın bir kısmı dolar cinsinden. Kurdaki yükselişe baktığımızda da Türk Lirası cinsinden yükümüzün arttığını görüyoruz. Kısacası, yarın itibari ile dünyaya gelen bebek, önceki güne göre daha borçlu olacak. 

Üstelik KÖİ için borç üstlenim limitinin geçen yıl ile aynı olduğu savunuluyor. Yani geçen yıl da 4,5 milyar dolar olduğu, gelecek yıl da 4,5 milyar dolar olacağı savunuluyor. İyi de geçen yıl dolar kuru 7 lira seviyelerindeydi. Şimdi ise aldı başını gidiyor. Yarın bu limit daha da yükselecek. Bütçeye her gün ilave bir yük çıkıyor. Bütçe konuşulmaya başladığında ise bu yük kim bilir nerelere gelecek. 

Borç yükü, kur etkisi, enflasyon, faizler derken, 2000’lerin başında yaşanan o krize benzer bir yere sürüklenir miyiz?

Her an mümkün. Planlı ekonomiden uzaklaşıldı, piyasa yönelimli bir ekonomiye geçildi. Ayıca kamusal denetimlerin de çoğu tasfiye edilmiş durumda. Ancak, bizim temel krizimiz tek adam rejimidir. Tek adam rejimini izole etmeden, iş yapabilme olanakları sınırlıdır. Krize karşı muhalefetin çabalarını somutlaştırması gerekli. Örneğin, geçmişte parlamenter sistemin kendisinden bunalan ciddi bir kesim vardı. Bu nedenle bir daha aynı şeylerin yaşanmayacağını yazılı ve somut biçimde duyurmak şart. 

diken.com.tr

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.