EKONOMİ
Prof.Dr. Yeldan: Üçüncü nesil kriz
Türkiye’nin ‘üçüncü nesil bir kriz’ yaşadığını söyleyen Prof. Dr. Yeldan, “Durgun, düşük ücretli, düşük yatırım performanslı, vasıfsızlaştırılmış bir ülke olmanın krizini yaşıyoruz” dedi. Yeldan, kâr oranlarının yükseltildiği yepyeni bir üretici enflasyonu ile karşı karşıya olduğumuzu kaydetti.
Yayınlanma:
2 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Türkiye seçim döneminde neler yaşadı? 2026’ya ertelenen tek haneli enflasyona kadar ülke ekonomisini ne bekliyor? Yaşanan enflasyonun kaynağı ne? Ülkenin içerisinde bulunduğu bu döneme ‘kriz’ denilebilir mi? Prof. Dr. Erinç Yeldan ile tam 59 dakika boyunca bu sorular çerçevesinde sohbet ettik. Özetleyecek olursak, Yeldan, Türkiye’nin içerisinde bulunduğu dönemi ‘üçüncü nesil bir kriz’ olarak tanımlıyor. Prof. Dr. Yeldan, kâr oranlarının yükseltildiği yepyeni bir üretici enflasyonu ile karşı karşıya olduğumuzu kaydetti.
Seçim öncesi ve sonrası birbirinin zıttı ekonomi politikaları ile karşı karşıyayız. Öncelikle buradan başlayabiliriz. Son bir seneyi nasıl ele alırsınız?
Son bir sene çok uzun ve karmaşık tarihçe. Kısa bir süre gibi gözüküyor ama içerisinde neredeyse her gün, her saat mikro ihtiyati tedbirler, makrosunu geçtim artık! Güncel tedbirler aracılığıyla bir yapboz tablosuna dönmüş ekonomi idaresi oldu. Bunu bir iki cümleyle özetlemek zor ama tasarımın genel hatlarıyla özetlemek gerekirse şunu diyebiliriz: 2015-2016’dan başlayarak AKP ekonomi idaresi, iktidarını bir arada tutabilmek için yepyeni rant kaynakları oluşturmak durumundaydı. Hemen hemen iktisat biliminin bütün kısıtlamaları, bütün koşullandırmaları şu veya bu şekilde ötelenip, rant ve haksız kazançlar yaratmayı amaçlayan yapboz politikaları sürdürüldü.
Ulusal ekonomi, deyim yerindeyse ‘ucuz bol kredi’ye kavuşturuldu. Bunun için de düşük faiz politikası, aynı zamanda propaganda malzemesi olarak dini motifler de kullanılarak, kamuoyunda sanki Türkiye’de yepyeni bir büyüme modeli tasarlanıyormuş gibi devreye sokuldu. Bütün bu karmaşanın bir bedeli olacaktı. Yüksek enflasyonla bu politikaların bedeli ödenmekte.
Seçimden hemen sonra büyük medya ve ‘rasyonale dönüş’ şovuyla bu işi bilen ekip görev başına getirildi imajı kurgulandı. Haziran ayından sonra Türkiye’de izlenen politikalar, doğrudan doğruya yerli ve uluslararası finans sermayesinin potansiyel bir döviz krizi ve yüksek enflasyondan tahrip edilmiş finansal varlıklarını onarma stratejisidir. Türkiye’de hemen hemen hiçbir teknolojik veya rekabetçi hamle söz konusu değilken, doğrudan doğruya finans sermayesinin kayıplarını telafi etme, onarma stratejisi gündeme konulmuştur. Mehmet Şimşek uluslararası finans sermayesinin ‘en güvenilir’, ‘en gözde’ teknokrat idarecisi öyküleriyle bu görevi üstlenmiştir. 2023 yaz ayları, aynı AKP’nin hemen 2001 krizi sonrasında Kemal Derviş programını devralması, 2009 küresel krizi sonrasında tekrardan finans sermayesinin kayıplarını onarmak için attığı adımların bir uzantısıdır. Ne var ki, AKP ekonomi idaresinin siyasi ve ekonomik reel gerçeklerle karşılaştığında, 2003-2008 veya 2010-2015 kadar elinin rahat olmadığı bir konjektördeydik. Artık o dönemlerdeki gibi bol sıcak para sermayesinin mevcut olmadığı bir konjonktürdeyiz; AKP’nin güvendiği “yabancılar” da bir türlü gelmiyor.
Bir de 2024 yerel seçimleri var…
Çok yüksek enflasyon ile yerel seçimlere gidilecek. AKP için hayat memat meselesi olan İstanbul metropolünün artık kaybedilmemesi lazım. Çünkü İstanbul AKP’nin çok ihtiyaç duyduğu imar rantlarının, kent rantlarının ana kaynağı. Deprem dönüşümü, Kanal İstanbul gibi çok büyük projeler altında oradaki kent ormanlarının arazilerin kentsel dönüşüm altında yerleşme merkezlerinin yeniden inşaat rantına dönüştürülmesi ancak ve ancak İstanbul’un kazanılmasıyla söz konusu olacak.
Neredeyse iki sene sonra artık enflasyonun tek haneye düşeceğini öngörmüş durumdalar. Yani enflasyonla mücadele 2026’ya kadar devam edecek bir tasarım olarak gözüküyor. Kaçınılmaz olarak enflasyonla mücadelenin geciktirilmesi, döviz kurundaki olumsuz konjonktürü devam ettirecek. Bunun baskılandırılması, TCMB’ye büyük maliyetlere neden olacak. Türkiye’nin cari işlemler dengesindeki olumsuz eğilim sürdürülecek ve bunun yarattığı işsizlik baskısı ücretleri daha da aşağıya çekecek.
Artık yerel seçimlerdeki siyasi rekabet kısıtları ortadan kalktıktan sonra da AKP, emek aleyhtarı yüzünü çok daha somut bir şekilde sergileyecek.
Fakat yüksek enflasyon ortamında yani 2024’ün mayıs ayına kadar yükselmesi öngörülen enflasyon ortamında bu bir kaşık bal ile yamalanmış düşük orta gelir ücretli kesim, bir buçuk 2 ay içinde en geç aslında hayat pahalılığının devam etmekte olduğunu fark edecek.
KÂR İTİLİMLİ ENFLASYON
Hocam, ücretler konusunda klişeleşmiş, her ücret artışı gündeminde ortaya atılan tartışmalar var. Türkiye’de dahi enflasyonun kaynağı nedir? Ücret artışlarının enflasyona etkisi nasıl oluyor?
Biz, çok yakın bir süre içerisinde Korkut Boratav hocanın liderliğinde Ahmet Haşim Köse arkadaşımla beraber İktisat ve Toplum Dergisi için bir çalışma yürüttük. Çok uzun süreli bir çalışmaydı. Üzerinde 3-4 aydır çalışıyorduk. Burada bütün dünyada tartışılmaya başlayan ‘Enflasyonun ana kaynağı, bileşenlerin nedir ?’ sorusuna Türkiye verileri kullanarak yanıt bulmaya çalıştık.
Ana yaklaşımımız Türkçe’de kâr itkili enflasyon olarak biliniyor. Ücret maliyetlerinden değil ücretlerin bastırılarak kâr oranlarının yükseltildiği yepyeni bir üretici enflasyonu ile karşı karşıya olduğumuzu göstermeye çalıştık. Washington’da emek yanlısı, Ekonomik Politikaları Araştırma Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalarda Amerika için örneğin; 1979-2019 dinamiklerinin tersine artık ücretlerin Amerikan enflasyonu içerisindeki sorumluluğunun payı yüzde 8’iken kâr marjlarının payı yüzde 54 olarak belirleniyordu. Biz de Türkiye’de 2015’ten başlayarak 2021 sonuna kadar kâr marjlarının Türkiye genelinde yüzde 14’ten yüzde 22’ye, sanayi sektörleri ortalamasında ise yüzde 11’den yüzde 18’e kabaca 7 puan yükseltildiğini ve bunun da üretici fiyat enflasyonunda özellikle çok belirleyici bir unsur olduğunu gösterdik.
Reel ücretlerin ise sanayinin hemen hemen bütün sektörlerinde ve Türkiye ekonomisi ortalamasında kabaca yüzde 10 ile yüzde 20 arasında geriletilmiş olduğunu gösterdik. Asgari ücretteki yamalara, memur maaşlarındaki ötelenmelere rağmen bu kâr etkili enflasyonun dinamikleri o kadar dirençli, o kadar uzun süreliydi ki ücretlerdeki bu 1-2 aylık iyileştirmeler emekçiye refah artışı sağlamadı, ücret artışı getirmedi. 2021 sonu itibariyle 2015’e göre emeğin milli gelirden aldığı pay yaklaşık 10 puan geriletildi. Reel ücretler yaklaşık yüzde 15 ile yüzde 25 sektörlere göre reel olarak geriletilmiş oldu.
Bütün bu çalkantılı dönemin maliyeti, düşük orta gelirli, yüksek orta gelirli bütün ücret gruplarına, özellikle düşük vasıflı, genç kadın emekçilere, kayıt dışı çalışan erkek emekçilere, yüklenerek, dibe doğru yarış içerisinde reel ücretler reel gelirler geriletilmiş oldu.
Anlık yükseltmeler, yandaş medya gruplarının vitrinde ‘halkımızı enflasyona ezdirmeyeceğiz’ propagandası sürdürülürken, ücretlilerin gelirlerinin böylesine tahribatı son derece pasif, edilgen ve olası iktidara geldiğinde de AKP’den farklı olarak emekten, halktan yana ne yapacağını bir türlü açıklayamayan, hatta buna da inanmayan, başarısız ve şu anda da kendi içerisinde liderlik kavgasına düşmüş parçalanmış muhalefetin de eseri.
Bu günkü sonuçlara bakarsak 1970-1980 enflasyonuna göre çok farklı bir enflasyon dinamiğiyle karşı karşıyayız. Hem Türkiye’de hem de kapitalizm merkez ekonomilerinde.
İzlenmekte olan politikalar 2026 sonrasına ötelenmiş enflasyonla mücadele, kısa dönemde de finans sermayesinin kayıplarını en aza indirgeyecek, yabancı yatırımcı –geldi –geliyor -gelmek üzere -kapımız ardına kadar açık, söylemiyle finans kapitalin önceliklerine hizmet eden bir ekonomik anlayışıyla karşı karşıyayız.
Burada da dramatik olarak herhalde en çarpıcı yanılsama şu: Yabancı yatırımcı denilen şahıs aslında yatırımcı değil finansal spekülatör. Reel sektörde yeni teknoloji, yeni fabrika, yeni iş sahası açacak yeni üretkenlik artışına yol açacak teknolojik hamleden gerçek anlamda sermaye yatırımından değil, spekülatif para sermayeden bahsediyoruz. Oradaki ‘yatırım’ sözcüğü de aslında herhalde iktisat medyasının en büyük yalanlarından tanesi olarak karşımızda duruyor.
Belirsizlik ve güvensizlik ortamında elindeki ürünü daha yüksek kâr oranıyla satma olanağına sahip olan çoğunlukla tekelci işletmeler, bunu sonuna kadar kullanıp enflasyon dinamiklerini bu şekilde harekete geçiriyorlar.


Ve uzun süre sabredeceğiz…
Bakın enflasyonu 2026 sonuna kadar yani bu söz telaffuz edildiği zamandan, yaz aylarından başlarsanız neredeyse 3 sene öteledik. 3 sene ‘sabır’ edeceğiz. Hakikaten 3 senelik zaman dilimi varsa enflasyonu tek haneye düşürmek, büyüme hızımızı tekrardan yüzde 5’e kalıcı olarak monte etmek için klişe ön yargılı basit ‘ücret maliyetlerini düşürmek zorundayız’ gibi sloganlarla değil ekonominin ve dünyanın gerçekleriyle beraber hareket etmek durumundayız. Mademki sabır isteniyor, bu sabrı sonunda rekabetçi daha verimli daha üretken bir ekonominin ön koşullarını yaratmak için kullanmak zorundayız, fedakarlıkları emekçi halka yıkarak değil.
TÜRKİYE KRİZİN İÇİNDE
Türkiye’nin ekonomik krizde olduğu veya ucundan döndüğü yönünde görüşler var. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu bu döneme ekonomik kriz diyebilir miyiz?
Bu çok önemli bir soru. Türkiye bir krizin içinde, bunu net bir şekilde ifade edebilirim.
Ekonomik kriz, iktisat tarihinde dinamikleri, çözüm yolları dahil olmak üzere birkaç kategoride değerlendirilir. 70-80’lerin krizlerinin özellikleri şöyle sıralanabilir: ‘Popülist’ müdahaleler, siyaseten rastgele politikalar izleyen bir devletin sorgusuz sualsiz yaptığı harcamalar, döviz kurlarının çoğunlukla sabit olduğu rejimler, denetleyici mekanizmalarının piyasaların regülasyonunun tamamlanmadığı koşullar. Bunlara birinci nesil krizler diyorduk.
Sonra finansal serbestleştirmeyle beraber, Sovyet sistemi sonrasında kurulan finansal küreselleşme altında finansal sermaye hareketlerinin aşırı oynak, belirsizlik yaratan spekülatif saldırıları altında peş peşe yaşanan krizler geliyor. Çoğunlukla da iktisatçıların “ahlaki tehlike” diye tanımladığı, bir yerde bir rant mekanizması kaçınılmaz olarak krizi tetikliyor. Meksika 1994, Arjantin 2001, Türkiye 2001, Türkiye 1994, Brezilya 1998, Asya ülkeleri 1997 gibi… Bunlar da ikinci nesil krizlerdendi. Her 2 kriz biçiminin ve bizde oluşan kriz algısının tezahürü: Derin bir çöküş, banka iflasları, şirket iflasları, döviz kurunda muazzam hareketlenme, işsizlik…
94-2001’i hatırlayacak olursanız, Türk lirasının birdenbire yüzde 50-60 reel olarak değer kaybetmesi, enflasyonun fırlaması onlara yetişmeye çalışan gecelik faizlerin yüzde 400-500 çıkması, para piyasasının fon piyasasının çökmesi… Nihayetinde sermaye el değiştirirdi. Yakınlarda yitirdiğimiz Jim Crotty hocanın sözleriyle, ‘Sermaye hiçbir krizi boşa geçirmez, sarf etmez’ sözünü kanıtlar nitelikte rakamlara baktığınız vakit yepyeni bir denge sürdürülüyor, anlık bir muazzam çöküş söz konusu değil. Ama enflasyon, döviz kuru, finansal piyasalar ve büyüme, işsizlik tekrardan rehabilite edilmiş, toplumsal maliyetleri emeğin üzerine yıkılmış, yolumuza devam ediyoruz. Üçüncü nesil diye hitap edilen bir kriz dalgasıyla karşı karşıyayız. Bu üçüncü nesil krizler, uzun vadeye yayılmış bir durgunluk, süregelen işsizlik, “büyük durgunluk” diye anılan düşük üretkenlik ile tezahür ediliyor. Kapitalizm bir türlü yeni bir ivmelenme gerçekleştiremiyor, finansal rantlar ile tekelci karlarını beslemeye çabalıyor. Kabaca ülkeden ülkeye farklılıklar göstermekte kuşkusuz.
Peki hocam, bu üçüncü nesil krizin Türkiye’ye has özellikleri var mı?
Arka planda ana dinamik bir türlü üretkenlik kazanımlarını harekete geçiremeyen, uluslararası çalışma örgütünün tanımıyla ‘insan onuruna yakışır’ yüksek ücretli, güvenceli istihdam biçimlerini bir türlü yaratamayan kapitalizm gerçeği var. Türkiye de uluslararası iş bölümüne ucuz iş gücü ve ucuz ithalat deposu olarak katılan ‘taşeron ekonomi’ sıfatıyla büyük durgunluktan nasibini alıyordu.
Buna Türkiye’nin yaşadığı hukuk ve bürokrasi cinayeti, eğitim cinayeti, gençlerimizin geleceklerinden umudunu kesmeleri, sanayicinin ihracatçının Türkiye coğrafyasından umudunu yitirmeleri, Anayasa mahkemesinin bir ‘terörist’ ilan edildiği, hukukun çiğnendiği, Boğaziçi Üniversitesi’nden örneklerle eğitimin her kademesinin Anaokullarına kadar vasıfsızlaştırıldığı, İslamlaştırıldığı, çağdışılaştırıldığı bir ekonomi içindeyiz. Korkut hocanın betimlemesiyle, büyük çürüme…
Bütün bunların tezahürü sanki bir düdüklü tencerenin sibobu gibi yüksek enflasyon olarak tezahür ediyor. Bu anlamda bir krizin zaten ortasındayız. 1. ve 2. nesil krizlerde gördüğümüz muhteşem çöküşü değil, düşük ücretli düşük üretkenlikle düşük yatırım performanslı sıradanlaşmış vasıfsızlaştırılmış bir ülke olmanın krizini yaşıyoruz.
Bu bugüne kadar gördüğümüz krizlerden farklı. İşte o yüzden de zaten bir-iki kaşık bal ile sanki düşük gelirli vatandaşlarımıza birtakım kaynak transferleriyle “kriz olmadı” denilirken, aksine bu yeni biçim genel durgunluk krizi devam ediyor.
Kavva GÜMÜŞKAYA-BİRGÜN
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor
Yayınlanma:
5 gün önce|
30/05/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.
Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.
Üç aylık tablo
| Ay | Toplam ödeme | İç borç servisi | İç borçlanma planı |
|---|---|---|---|
| Haziran 2026 | 686,6 milyar TL | 554,9 milyar TL | 543,8 milyar TL |
| Temmuz 2026 | 681,8 milyar TL | 616,3 milyar TL | 708,7 milyar TL |
| Ağustos 2026 | 644,3 milyar TL | 595,8 milyar TL | 595,8 milyar TL |
| Toplam | 2,013 trilyon TL | 1,767 trilyon TL | 1,848 trilyon TL |
Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.
Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.
Kritik risk: Faiz yükü büyüyor
Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.
Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.
Piyasalar açısından anlamı
Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.
Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.
Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.
Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.
Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?
TL neden sulanabilir?
Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.
Bunun birkaç kanalı var:
1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır
- Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
- Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
- Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.
2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır
- Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
- Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
- Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.
3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır
- Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
- TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.
Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?
Burada kritik ayrım şudur:
Hazine piyasadan borçlanıyor.
Yani:
- Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
- Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.
Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.
Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.
Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:
- Bankalardan,
- Fonlardan,
- Sigorta şirketlerinden,
- Bireysel yatırımcılardan
borçlanıyor.
Asıl risk nerede?
Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.
Bugün:
- 2 trilyon TL borç ödeniyor.
- Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.
Yarın:
- Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
- Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.
Bu durum zamanla:
- Faiz giderlerini büyütür
- Bütçe açığını artırır
- Vergi ihtiyacını artırır
- Enflasyon baskısını yükseltir
- TL üzerindeki güven baskısını artırabilir
“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”
Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”
Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.
Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.
EKONOMİ
Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?
Yayınlanma:
2 hafta önce|
24/05/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı. Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.
Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?
Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:
Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.
Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.
Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.
Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.
Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.
Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.
Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?
Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.
Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.
Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.
Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.
Reel sektöre telafisi zor zararlar
Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.
İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.
Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:
1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.
2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.
3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.
4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.
5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.
6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.
Buna rağmen neden devam ediliyor?
Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.
TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.
Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:
Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.
Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.
Fatura kime çıkar?
Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.
En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.
İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.
Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.
Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.
Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.
Alternatif ne olmalı?
Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.
Öneriler:
Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.
KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.
Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.
Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.
Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.
Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.
Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli
Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.
Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?
Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.
Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.
Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?
Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.
Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:
- Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
- Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
- CDS risk primi yeniden gündeme geldi
- Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
- Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı
Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.
Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?
Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.
Bir ülkede:
- ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
- siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
- erken seçim ihtimalinin konuşulması,
- sokak tansiyonu riskinin artması,
yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.
Bu durumun sonucu ise genellikle:
- daha yüksek faiz,
- daha pahalı dış borçlanma,
- daha düşük yabancı yatırım,
- daha kırılgan kur dengesi oluyor.
19 Mart Süreci Hatırlandı
Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.
Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.
Bankalar Açısından Risk Ne?
En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.
Çünkü siyasi stres dönemlerinde:
- mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
- kredi talebi bozulabiliyor,
- yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
- bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.
Özellikle son dönemde:
- yüksek faiz,
- sıkı kredi politikası,
- reel sektörün finansman sıkıntısı,
- artan tahsili gecikmiş alacaklar
zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.
CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.
“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?
Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.
Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:
- hukuk devleti,
- demokratik süreçler,
- siyasi istikrar,
- yatırımcı güveni
başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.
Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?
Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:
- CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
- Parti içinde bölünme olur mu?
- Erken seçim tartışmaları büyür mü?
- Sokak tansiyonu yükselir mi?
- Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
- Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?
Güven Sarsıldı
Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.
Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.
Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.022)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.576)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (559)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.973)
- GÜNCEL (4.403)
- GÜNDEM (3.549)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.669)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (575)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.415)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (55)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (9)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (795)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (106)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (51)
- Onur ÇELİK (49)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (90)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (18)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Resmi Gazete'de bugün (04.06.2026) 03/06/2026
- İran: Müzakerelerde somut bir ilerleme sağlanamadı 03/06/2026
- Fed'in Bej Kitap raporunda yüksek enflasyon vurgusu 03/06/2026
- Morgan Stanley ve UniCredit'ten ‘Warsh’ uyarısı 03/06/2026
- Bessent: Enflasyondaki yükseliş kısa vadeli olacak 03/06/2026
- Otokar, Automecanica'nın yüzde 96,77'sini devraldı 03/06/2026
- Trump Ankara'daki NATO zirvesine katılacak 03/06/2026
- ABD fabrika siparişlerinde 11 ayın en büyük artışı 03/06/2026
- ABD'de hizmet faaliyetleri toparlandı 03/06/2026
- ABD-İran geçici anlaşma görüşmelerindeki temel anlaşmazlık konuları 03/06/2026
SON YAZILAR
- SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması 03/06/2026
- Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi 03/06/2026
- Akbank’tan 500 milyon dolarlık sermaye benzeri tahvil ihracı 03/06/2026
- Bankalar çiftçiyi nasıl finanse ediyor? 02/06/2026
- Barış masası sallanıyor, piyasalar hâlâ diplomasiye şans tanıyor 02/06/2026
- Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak? 01/06/2026
- Matematiğin Prensi Gauss: Bankacılıktan Yapay Zekâya Uzanan Miras 31/05/2026
- Sanayide eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı 30/05/2026
- Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor 30/05/2026
- TURİZMDE ALARM ZİLLERİ: 1.500 OTEL SATIŞTA 29/05/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
