Connect with us

GÜNCEL

SURİYE’DE ESAD DÖNEMİ BİTTİ

Yayınlanma:

|

Suriye’de 13 yılı geçen iç savaşın ardından yeni bir döneme girilirken; 61 yıllık Baas Rejimi ve 53 yıllık Esad İktidarı sona erdi. Heyet Tahrir Eş-Şam öncülüğündeki muhalif gruplar Humus’un ardından Şam’a da girdi. Devlet Başkanı Beşar Esad, Şam’dan ayrılırken; Esad’ın rotasının ne olduğu şimdilik bilinmiyor.

Esad rejimi, Hafız Esad’ın 1970’te yaptığı darbe ile kuruldu. Baas Partisi ideolojisini benimsemiş gibi görünse de, rejim aslında mezhepsel bir oligarşi üzerine inşa edilmişti. Nusayri azınlık, özellikle ordu ve istihbarat mekanizmalarında mutlak hakimiyet sağladı. Bu yapı, Sünni çoğunluğu sistemden dışlayarak baskıcı bir düzen kurdu. Hafız Esad’ın yönetimi, 1982’de Hama’da gerçekleştirilen katliamla perçinlendi; on binlerce insanın ölümüne yol açan bu olay, rejimin “itaat etmeyen herkesin düşman olduğu” anlayışını gösterdi. Hafız Esad, bu katliam sonrası yaptığı bir konuşmada “Hama’yı yok ettik, Suriye’yi kurtardık” diyerek, rejimin şiddeti bir kurtuluş aracı olarak gördüğünü ilan etti. Beşar Esad ise babasının mirasını devralarak 2000 yılında iktidara geçti. Modern ve reformist bir lider olarak lanse edilmesine rağmen, Beşar, aynı baskıcı mekanizmaları daha ince yöntemlerle devam ettirdi.

ARAP BAHARI VE SURİYE

2011’de Dera’da başlayan protestolar, Arap Baharı’nın Suriye’ye yansımasıydı. Halk artık 50 yıl süren yolsuzluk, keyfi yönetim ve baskıya karşı dayanamayacağını haykırıyordu. Protestocuların talepleri başlangıçta basitti: Özgürlük, demokrasi ve insan hakları. Ancak rejim, reform sözü vermek yerine şiddetle cevap verdi. Beşar Esad, “Bu ülkenin kontrolünü kaybedersek, Suriye yanar. Benimle ya da kaosla yaşamak zorundasınız” diyerek halkın taleplerine kulak tıkadı. Rejim, güvenlik güçlerini halkın üzerine saldı. Bu, protestoları susturmadı; tam tersine, Suriye’nin her yerine yayılan bir isyan dalgasını tetikledi.

Bu olay, dünya tarihindeki pek çok otoriter liderin sonunu hatırlatıyordu. İran Şahı Rıza Pehlevi’nin “Halkın refahını arttırıyorum, ama onlar benim gitmemi istiyor” sözleriyle kendi halkından kopuşu, Esad’ın “terörist” ilan ettiği muhaliflerle bağını tamamen kopardığı duruma benziyordu. Suriye’de isyan dalgası büyürken, muhalefet, birleşik bir çatı oluşturamadı. Özgürlük ve demokrasi isteyen laik kesimler, silahlı İslamcı gruplarla aynı safta mücadele etmek zorunda kaldı. Bu durum, iç savaşı daha da karmaşık hale getirdi ve rejimin işine yaradı.

Suriye’de iç savaş, rejimin kendisini korumak için gösterdiği şiddet kadar, muhalefetin bir türlü birleşememesiyle de şekillendi. Muhalifler özgürlük ve demokrasi talep ederken, Esad rejimi mezhepsel çatışmayı körükleyerek halkı birbirine düşürdü. Nusayri azınlığı rejime bağımlı hale getirirken, Sünni çoğunluğu radikal gruplara yönlendirdi. Rejim, yolsuzlukla zayıflayan ekonomiyi kontrol edemedi; Kürt bölgelerinde PYD güçleri, doğudaki petrol sahalarını ele geçirerek kendi yönetimlerini kurdu. Esad’ın halkı aç bırakma politikası, rejimin suç dosyasını daha da kabarttı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, rejimin sadece Saydnaya Hapishanesi’nde 13 bin kişiyi infaz ettiğini belgeledi.

Tarih, halkına kulak tıkayan rejimlerin benzer kaderleriyle doludur. Romanya’nın devrik lideri Nicolae Ceaușescu’nun halkı açlığa mahkum eden politikaları, Esad rejiminin abluka stratejilerine benziyordu. Ceaușescu’nun “halkımız fedakarlıkla büyüyor” iddiası, Esad’ın “direniş gösteriyoruz” açıklamaları kadar gerçek dışıydı. Her iki lider de kendi halkını düşman ilan etmiş, bu düşmanlıkla sonlarına yürümüştü.

Picture background

Suriye’de Ayaklanma Sürecini Hazırlayan Faktörler

İç Faktörler

-Rüşvet ve yolsuzluk

Suriye’de ayaklanma sürecini hazırlayan en önemli faktörlerden biri olan rüşvet ve yolsuzluk, ülkede büyük bir kesime yayılmıştı. Gelir dağılımında yaşanan adaletsizliklerin artması vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılamalarına engel olmaktaydı. Halkın giderek yoksullaşması da onları isyana sürükleyen en önemli sebep olmuştur.

-Adam Kayırma

Suriye’nin en önemli sorunlarından birisi de işe alım konusunda yapılan ve kemikleşmiş olan adam kayırmacılığın rüşvet miktarına bağlı olarak yapılmasıydı. Bu da halk arasında işsizliğin artmasına sebebiyet vermekteydi. Ekonomide adil dağılımların olmaması bu süreçte halkı en çok yıpratan etken olmuştur.

-İnsan Hak ve Hürriyetleri

1967 yılındaki Arap-İsrail savaşında İsrail Suriye’nin Golan Tepeleri’ni işgal etmiştir. 1973 yılındaki savaşta Suriye, bu toprakların bir kısmını geri almış olmakla birlikte hala kağıt üzerinde İsrail ile savaş halinde bulunmaktadır çünkü topraklarının bir kısmı İsrail işgali altındadır ve İsrail BM kararlarına rağmen bu topraklardan çıkmaya pek niyetli değildir. Bu süreç, Suriye’de 40 yıl uygulamada kalacak olan Olağanüstü Hal Yasası’nın (OHAL) uygulamaya sokulmasına da neden olmuştur. Fiili seferberlik hali bitmesine rağmen yönetimin OHAL’i kaldırmaya yanaşmaması ülkede huzursuzluğa sebep olmuştur. Ayrıca, 40 yıl uygulamada kalan OHAL sadece bireysel haklar, basın özgürlüğü, ifade ve fikir özgürlüğü, çok partili siyasi hayat gibi hakları askıya almakla kalmamış; Suriye halkını istihbaratçı gölgesinde yaşamaya zorunlu hale getirmiştir.

-BAAS Partisi’nin politik açıdan iflas etmiş olması

İktidara geldiği 1970 yılına kadar hem kamu hizmetleri hem de politik anlamda etkin ve üretken olan parti, bir taraftan da OHAL uygulamasının verdiği avantajlardan faydalanmıştır. 2000’li yılların sonuna gelindiğinde partinin üye sayısı 5 milyona ulaşmış ve parti üyeliği siyasi bir kimlik değil iş bulma, güce ortak olma gibi amaçların bir vesilesi haline gelmiştir. Anayasa’nın 8.maddesinde yer alan “Baas Partisi toplumun ve ülkenin lideridir” ifadesi ile ülkede siyaset üstü hale gelen parti, zamanla devletin kendisi olmuştur. Kontrol eden muhalif partiler ve basın olmadığı için “ülkenin liderliğinden çok patronluğunu” yapan Baas partisi, 2011 yılına gelindiğinde politik açıdan iflas etmiş durumdaydı. Bu sebeple Baas partisi, kamu hizmetleri başta olmak üzere toplumsal hayatın her alanında kangrenleşmiş bir yapının sebebi olmuştur.

Picture background

Dış Faktörler

Ulusal ölçekteki çatışmanın bölgesel ve küresel bir anlaşmazlık halini aldığı Suriye krizi üç düzeyde değerlendirilmektedir. Ulusal düzeyde otoriter Baas yönetimiyle ayaklanan ve silahlanan halk arasında iç savaşa dönüşen bir çatışma vardır. Bölgesel düzeyde, ayaklanan halk lehinde tutum geliştiren ülkelerle Şam’da yönetim değişikliğine karşı çıkarak Esad rejimini destekleyen İran arasında bir nüfuz mücadelesi söz konusudur. Türkiye ve genel olarak Arap dünyası, Suriye halkının demokratik ve ekonomik hak ve özgürlük taleplerini desteklemekte, Baas iktidarı tekelinin son bulması gerektiğini beyan etmektedir. Tahran ise Suriye’de Nusayri azınlığın etkili olduğu mevcut iktidarın varlığını sürdürmesi gerektiğini savunmaktadır. İran, Suriye’de Esad iktidarı çözülürse kendi rejiminin tehlikeye girebileceğini, bölgedeki rejim değişikliği dalgasında sıranın kendisine gelebileceğini değerlendirmektedir. Ayrıca Tahran, Esad iktidarının devrilmesiyle Orta Doğu’da gerçekleştirmeye çalıştığı Şii hilali projesinin de akamete uğrayacağını hesap etmektedir.

ABD’nin Suriye Politikası

ABD, Arap Baharı karşısında ihtiyatlı bir tavır sergilemiştir. Bazı Batılı ülkeler ve bölge ülkeleri ise yaşanan gelişmeler karşısında ABD’den gelecek tutuma göre hareket etme taraftarı olmuş ve özellikle Suriye konusunda büyük bir ikilemle karşı karşıya kalmışlardır. Amerika’nın Tunus ve Mısır’da değişimden yana açıktan tavır almasına karşı, Libya’ya askeri müdahale gündeme geldiğinde liderliği Fransa’ya bırakması ve Suriye söz konusu olduğunda ise Türkiye ve Arap Birliği’nin geliştirdiği stratejileri desteklemesi bunun en açık örneği olmuştur. ABD’nin Suriye politikasına baktığımızda ise kendisini sınırlayan belli bazı faktörler olduğu açıkça görülmektedir. Bunlardan en önemlisi süphesiz ki; ”Esad sonrası istikrarsızlık ve daha kanlı bir iç savaş korkusu”dur. Ülke içindeki farklı etnik ve mezhepsel grupların muhalefet olarak bile bütünlük sağlayamayışı, rejim yıkıldıktan sonra aralarında çıkabilecek çatışma olasılığını arttırmaktadır. Bu yaşanabilecek istikrarsızlık ve otorite boşluğu ABD’nin olası stratejileri kapsamında pek olumlu sonuçlar doğurmamaktadır. Yani askeri ve siyasi muhalefetin dağınık olduğu, Esad rejiminin alternatifinin olmadığı bir Suriye’de güçlenebilecek diğer grupların -radikal İslamcılar gibi- olması da ABD’nin adım atmamasının sebepleri arasında gösterilebilmektedir. Tabii bu faktörlerin yanı sıra ABD’yi Suriye konusunda harekete geçmeye iten faktörler de bulunmaktadır. Bunların en başında ise; kimyasal silahların merkezi kontrolden çıkması gelmektedir. Bu konuda duyulan endişenin en yakın örneği de geçtiğimiz ay, Şam’da sivil halka sarin gazı kullanılmasıdır. Suriye Ulusal Konseyi’nin iddiasına göre, 1300 kişinin ölmesine sebep olan bu olay iki yıllık iç savaştaki en büyük katliamdır. BM denetçileri tarafından hazırlanan raporda ise, saldırıdan belli bir taraf sorumlu tutulmamıştır. Bu olayın ardından, Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırıdan Suriye hükümetini sorumlu tutmasıyla askeri müdahale tehditleri yapılmaya başlandı fakat daha sonra ABD ve Rusya’nın vardığı anlaşma uyarınca Suriye’nin kimyasal silahlarını devretmesi istendi. ABD’yi adım atmaya iten bir diğer konu da artık insani bir mesele olmaktan çıkıp stratejik bir tehdit boyutuna dönüşen mülteci meselesidir. 1 milyonu aşkın Suriyeli mülteci Ürdün, Lübnan, Türkiye, Irak ve Mısır’a yerleşmiş durumdadır. Bu sayı ülkede istikrarın her geçen gün daha da bozulması ile giderek artmaktadır. Bu durum insani açıdan çok büyük sorunlar doğursa da bu ABD’yi Suriye konusunda ikna için yeterli olmamaktadır. Ancak mülteci sorunu giderek tüm Ortadoğu bölgesini etkileme potansiyeline sahip stratejik bir soruna dönüşmekte, Suriye sorununun bölgeselleşmesine neden olmaktadır.

İran’ın Suriye Politikası

Tahran, Sünni Arap dünyasına karşı oluşturmak istediği Batı karşıtı Şii Hilali’nin en önemli parçası ve vazgeçilmez askeri ve stratejik müttefiki Suriye’de yaşanacak bir rejim değişikliğinin, Tunus ve Libya örneklerinden farklı olarak, bölgede İslam devrimini ve hatta belki de, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan dengeleri yok etme potansiyeline sahip olduğu düşüncesiyle rejim yanlısı bir politika izlemiştir.

İran açısından BAAS rejiminin çökmesi ve yerine Sünni İslamcı yeni yönetimin gelmesi ilişkilerinin boyutunun değişmesi demektir. Bunun yanı sıra kurulacak yeni Suriye yönetiminin batıyla ittifak içinde olma olasılığı da İran’ı endişelendirmektedir. İran’ın hali hazırdaki bölgesel nüfuzunu zayıflatacak özellikle Hizbullah ile bağlantı noktasını sınırlayacak ve İsrail tehdidine karşı kontrolünü azaltacak herhangi bir oluşumu istememesi, bu konudaki stratejilerini belirlemesini sağlamıştır.

Picture background

Rusya ve Çin’in Tutumu

Rusya ve Çin Suriye Krizi konusunda, diğer BM daimi temsilcilerinden farklı bir tutum sergilemektedir. Rusya’nın bu stratejiyi belirlemesindeki en önemli etken şüphesiz ki ABD’yle olan nüfuz mücadelesidir. Ayrıca Suriye, Rusya için jeopolitik bir öneme de sahiptir. Rusya’nın sıcak denizlerle olan bağlantı noktasında bulunan Suriye’nin batıya dönük veya ABD nüfuzu etkisinde olması kuşkusuz Rusya’nın çıkarları doğrultusunda olmayacaktır. Çin yönetiminin Rusya ile birlikte hareket ederek Batı’nın karşısında yer almasının sebebi ise; ABD’nin Asya-Pasifik stratejisiyle alakalıdır. ABD’nin bu bölgede yapmayı amaçladığı ekonomik yatırımlar Çin’in endişelenmesine sebebiyet vermiştir. Ayrıca ABD’nin Tayvan’a silah satması da Çin’i tedirgin eden bir başka sebep olarak karşımıza çıkmaktadır. BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi bu iki ülkenin Suriye’ye uluslararası müdahaleye mesnet teşkil edebilecek kararları engellemesi ve Rusya’nın iktidar değişimini önlemek için Esad rejimine destek sağlaması bu stratejilerin bir sonucudur.

Avrupa Birliği’nin Tutumu

AB’ye yön veren Fransa, Almanya, İngiltere ve diğer AB üyesi ülkeler Suriye’de yaşananlar konusunda ortak bir görüş içerisinde olarak Esad rejimini daima eleştirip suçlu ilan etmişlerdir. Bu ülkeler, BM ve Arap Birliği’nin Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan tarafından yapılan çalışmalara da destek vererek bu konudaki net tavırlarını ortaya koymuşlardır. Ancak tüm bunlara rağmen, AB’nin Suriye konusunda etkin ve ortak bir politika geliştirebildiği söylenememektedir. Kofi Annan’ın çalışmalarını destekleyen AB’nin yalnız Suriye’ye silah satışını durdurması yönündeki kararı bu çerçevede yapılan önemli bir girişim olarak kabul edilebilmektedir. Bu karar da Rusya’nın Suriye’nin silah tedarikçisi olması ve tedarike devam etmesi sebebiyle etkisini yitirmektedir.

Türkiye’nin Suriye Krizi’ndeki Yeri

Türkiye’nin, Arap Baharı çerçevesinde takındığı ve otoriter yönetimlerin iktidardan ayrılması yönünde gösterdiği tavır ve politikalar Suriye Krizi’nde adeta duvara çarpmıştır. Tabii buna neden olan küresel ve bölgesel bazı etkenler bulunmaktadır. AKP iktidarı süresince ”komşularla sıfır sorun” politikası neticesinde kurmuş olduğu ilişkinin bir sonucu olarak Türkiye, bu süreçte aktif bir rol almak istemiş ve stratejilerini buna göre belirlemiştir. Türkiye Suriye konusunda, rejim karşıtı bir tavır sergileyerek muhaliflerin yanında yer almıştır. Ancak Ankara yakın zamana kadar çok iyi ilişkiler içinde olduğu ve anayasal reformlar yoluyla dönüşmesi için çaba sarf ettiği Suriye rejiminin muhalif eylemler ve hatta silahlı bir direnişe karşı tecrübesini hesaba katmamıştır. Ankara’nın Suriye ile ilgili öngörülerinin gerçekleşmemesinin nedenleri olarak; rejimin direncini, muhaliflerin yapısını ve bölgesel aktörlerin etkinliğini doğru okuyamaması sıralanabilmektedir. Türkiye’nin bu öngörü eksikliği bölgede en çok Türkiye-İran ilişkilerini etkilemiştir. İki ülkenin sorunun farklı taraflarında yer alması ikili ilişkilerin gerilmesine sebep olmuştur. Böylelikle Suriye politikasında yalnız kalan Türkiye, bölgede olan etkisini de yitirmeye başlamıştır.

Krizin Türkiye açısından diğer önemli bir hususu ise, sorunun iç savaşa dönüşmesiyle, güney sınırında ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturmasıdır. Sınırda yaşanan bu gerginlikler, ülkenin iç sorunu olmaya doğru eğilim göstermiştir. Türkiye, hem demokratikleşme sürecine dahil olma hem de sorunu çözme isteği neticesinde muhaliflerle temas kurarak, muhalefetin toplantılarına da ev sahipliği yapmıştır. Suriye Krizi’nde bölge ülkelerinin en önemli sorunlarından birinin de mülteciler olduğuna değinmiştik. Suriyeli sığınmacıların Türkiye ekonomisine ciddi bir yük oluşturduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Buna ek olarak, çadırkent ve konteynerkentlerin yer aldığı bölgelerde oluşan güvenlik riskleri bölge halkını da olumsuz şekilde etkilemektedir.

Suriye’deki iç savaş ülkenin iç sorunu olan Kürt meselesini de etkilemektedir. Esad rejiminin PKK terör örgütünü Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusundaki Kürtlerin muhalefete katılmasını engellemek maksadıyla kullanması, bu doğrultuda örgüte silah ve mühimmat tedarik etmesi, PKK’ya bölgede hareket alanı sağlamıştır. Bunun neticesinde, PKK Esad rejiminin sağladığı himaye ile Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusunda PYD ile birlikte varlık göstermekte, militan kaynağını Suriyeli Kürtlerden temin etmeye çalışmaktadır. Orta Doğu’da dört parçalı konfederal bağımsız bir Kürdistan hedefleyen KCK sisteminin parçaları olarak hareket eden PKK ve PYD bölgedeki ayrılıkçı eğilimi tahrik etmektedir. Tüm bunların sonucunda, Suriye kirizinin Türkiye’nin toprak bütünlüğüne bir tehdit oluşturduğu, dolayısıyla bu krizin bir dış meseleden çok ülkenin iç meselesine dönüştüğü görülmektedir. Bu sebeple sorunun çözülmesiyle ilgili atılacak her adımın ihtiyatlı bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye, Suriye krizini değerlendirirken krizin sadece Suriye ile sınırlı bir mesele olmadığını dikkate almalıdır zira Türkiye’nin Suriye Krizi’nde tekrar düşeceği bir hata, altından kalkılamayacak sonuçlar doğurabilme riski taşımaktadır.

Picture background

Sonuç

Suriye krizi Suriye ile sınırlı kalmamış, bölgesel ve küresel düzeyde bir mücadeleye yol açmıştır. Ulusal ölçekte iç savaş halini alan kriz, Orta Doğu’da İran liderliğindeki Şii unsurlarla Körfez ülkelerinin öncülüğündeki Arap devletleri arasında rekabete yol açarken, küresel ölçekte demokratikleşme hareketlerini destekleyen Batılı aktörlerle Rusya ve Çin gibi otoriter yönetimleri müdafaa eden devletler arasında anlaşmazlığa dönüşmüştür. Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler vasıtasıyla başlatılan çözüm girişimleri sonuçsuz kalmış, Suriye’ye uygulanan yaptırımlara karşı Esad rejimi Rusya, Çin, İran, Irak ve Hizbullah’ın desteğini alarak direnç göstermiştir.

Suriye’de iki yılı aşan ayaklanma süreci silahlı çatışmalarla birlikte şiddet sarmalına dönüşmüş ve buralarda yaşayan insanların bir kısmının Türkiye, Ürdün ve Lübnan gibi çevre ülkelere sığınmasına sebep olmuştur. Birçok ev ve iş yeri tahrip olmuş ve ülkede yaşam alanı çoğu yerde kısıtlanmıştır. Bunların yanı sıra çok sayıda sivil ölümleri yaşanmıştır. Sorunun bölgesel ve küresel güçlerin elinde bir türlü evrilememesi ve Esad rejiminin direnci yüzünden gün geçtikçe karmaşık bir yapıya dönüşmesi kaçınılmaz olmuştur. Geçtiğimiz Ağustos ayında yaşanan kimyasal silah saldırının ardından beliren müdahale ihtimali şu anda askıya alınmış gözükmektedir. Ayrıca, silahı kimin kullandığının belirsizliği ve BM denetçilerinin bu konuda yaptığı çalışmalar devam etmektedir ve sorunun yeni bir boyut kazanması için Ekim ayından sonra yapılması beklenen Cenevre Barış Konferansı beklenmektedir. Yaşanan son gelişmelere bakıldığında, ülkede muhalefet ve rejim açısından artık son aşamaya gelindiği görülmektedir.

Kaynak: Duvar/BİMİMAR/Ekonomim

Okumaya devam et

BORSA

SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması

Yayınlanma:

|

Yazan:

Borç sermayeye dönüştü, tartışma büyüdü

SASA Polyester’in 3 Haziran 2026 tarihinde açıkladığı Paya Dönüştürülebilir Tahvil (PDT) dönüşüm kararı, sermaye piyasalarında son dönemin en çok tartışılan işlemlerinden biri haline geldi. Şirket açısından bilançoyu güçlendiren bu adım, hisse yatırımcıları açısından ise “pay sulanması”, “değer kaybı” ve “güven erozyonu” tartışmalarını beraberinde getirdi.

Özellikle SASA Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim M. Turhan’ın geçmiş dönemde yaptığı açıklamalar nedeniyle yatırımcı tepkilerinin önemli bölümü şahsında toplandı.

Peki SASA ne yaptı, kim kazandı, kim kaybetti?

SASA ne yaptı?

Şirketin açıklamasına göre;

  • Yurt dışında ihraç edilen PDT sahipleri dönüşüm haklarını kullandı.
  • 37,3 milyon Euro nominal değerli tahvil hisseye dönüştürüldü.
  • Bunun karşılığında yeni paylar ihraç edildi.
  • Mevcut ortakların rüçhan hakları tamamen kısıtlandı.
  • Şirket sermayesi yaklaşık 785 milyon TL artırıldı.

Teknik olarak bakıldığında şirketin borcu azaldı ve özkaynakları güçlendi. Finansal açıdan değerlendirildiğinde bu işlem, borcun sermayeye dönüştürülmesi nedeniyle şirket bilançosunu rahatlatan bir yapı oluşturdu.

Şirket açısından olumlu sonuçlar

PDT dönüşümü sonrasında SASA’nın elde ettiği avantajlar şöyle sıralanabilir:

1. Döviz borcu azaldı

Tahvil yükümlülüğünün bir bölümü ortadan kalktı.

2. Finansal kaldıraç düştü

Borç/özkaynak dengesi iyileşti.

3. Faiz yükü azaldı

Gelecekteki finansman maliyetleri üzerinde olumlu etki oluştu.

4. Nakit çıkışı önlendi

Şirket tahvil geri ödemesi yapmak yerine hisse vererek yükümlülüğünü kapattı.

Yönetim perspektifinden bakıldığında bu işlem rasyonel ve bilanço güçlendirici bir finansman yöntemi olarak görülebilir.

Peki yatırımcı neden rahatsız oldu?

Sorunun cevabı “seyrelme etkisi” olarak adlandırılan süreçte yatıyor. Yeni hisseler üretildiğinde mevcut ortakların şirket içindeki pay oranı küçülür.

Buna sermaye piyasalarında “dilution” yani sulanma denilir.

Yatırımcıların itiraz ettiği temel nokta şu: Şirket borcunu azaltırken bunun maliyetinin önemli bir kısmı mevcut hissedarlara yansıtıldı.

Özellikle küçük yatırımcı açısından ortaya çıkan etkiler:

  • Hisse başına düşen şirket değeri geriledi.
  • Arz edilen pay miktarı arttı.
  • Satış baskısı oluştu.
  • Hisse fiyatı üzerinde aşağı yönlü baskı meydana geldi.
  • Portföy değerleri eridi.

Büyük tartışma: Tahvil yatırımcısı avantajlı mı oldu?

Piyasadaki eleştirilerin önemli bölümü bu noktada yoğunlaşıyor.

Tahvil yatırımcısı:

  • Önceden belirlenmiş şartlarla dönüşüm hakkı elde etti.
  • Belirli fiyat avantajına sahip oldu.
  • Hisseye dönüşüm sırasında daha korunaklı bir pozisyonda bulundu.

Borsa yatırımcısı ise:

  • Açık piyasadan hisse aldı.
  • Fiyat düşüşünün tüm riskini taşıdı.
  • Seyrelme etkisini doğrudan yaşadı.

Bu nedenle sosyal medyada sıkça dile getirilen görüşlerden biri şu oldu: “Şirket kurtarıldı ama küçük yatırımcı korunamadı.”

İbrahim M. Turhan neden hedef haline geldi?

Aslında kararın sahibi tek başına İbrahim M. Turhan değil. PDT ihracı ve dönüşüm süreçleri yönetim kurulu kararıyla ve SPK mevzuatı çerçevesinde yürütülüyor.

Ancak yatırımcı tepkilerinin önemli kısmı Turhan’a yöneldi. Çünkü İbrahim M. TUrhan aynı zamanda SASA Yönetim Kurulu Üyesi olması açıklamaları da yatırımcı o hassasiyet ile algıladı. Açıklamalar ile fiili duurm örtüşmeyip hisse değeri daha düşünce küçük yatırımcı dah afazla zarar etti; tartışmalar da bu noktada alevlendi.

Bunun birkaç nedeni bulunuyor.

1. Sürecin kamuoyundaki yüzü oldu

PDT mekanizmasını en fazla anlatan isimlerden biri İbrahim M. Turhan’dı.

2. Beklentiler ile sonuçlar uyuşmadı

Yatırımcılar açıklamalar sonrasında hisse üzerinde bu kadar güçlü bir baskı beklemiyordu.

3. Satış baskısı öngörülemedi

Piyasada oluşan fiyat hareketleri yatırımcıların hesaplarının ötesine geçti.

4. Güven sorunu oluştu

Hisse fiyatındaki sert düşüşler sonrasında yatırımcılar açıklamaların yeterince risk içermediğini düşünmeye başladı.

Yatırımcılar yanıltıldı mı?

Bu soru bugün en çok tartışılan konu.

Ancak hukuki açıdan bakıldığında;

“Yanıltma”, “manipülasyon”, “yanlış yönlendirme” gibi kavramların oluşabilmesi için SPK tarafından yapılacak inceleme ve hukuki süreçlerin sonuçlanması gerekir.

Bugün itibarıyla kamuoyuna açıklanmış herhangi bir SPK kararı veya yargı hükmü bulunmamaktadır.

Bu nedenle; “Yatırımcılar kesin olarak yanıltıldı” demek de, “Hiçbir sorun yaşanmadı” demek de mümkün değildir.

Ancak yatırımcı algısında ciddi bir güven kaybı oluştuğu açıktır.

Asıl sorun ne?

Bu olay aslında Türkiye sermaye piyasalarının kronik sorunlarından birini yeniden gündeme getirdi: Finansal mühendislik ile yatırımcı iletişimi arasındaki kopukluk.

Şirket yönetimleri bilanço açısından doğru kararlar alabilir.

Ancak bu kararların;

  • Küçük yatırımcıya etkileri,
  • Riskleri,
  • Olası fiyat baskıları,
  • Seyrelme sonuçları,

yeterince açık anlatılmadığında piyasalarda güven sorunu ortaya çıkıyor.

Sonuç

SASA’nın PDT dönüşümü şirket açısından bakıldığında borcu azaltan ve özkaynakları güçlendiren başarılı bir bilanço operasyonu olarak görülebilir.

Ancak borsa yatırımcısı açısından tablo çok daha farklıdır.

Payların seyrelmesi, hisse fiyatındaki sert düşüşler ve oluşan güven kaybı nedeniyle küçük yatırımcı önemli ölçüde zarar gördüğünü düşünüyor.

Bugün yaşanan tartışmanın merkezinde yalnızca bir sermaye artırımı değil; şeffaflık, yatırımcı iletişimi ve kurumsal güven meselesi bulunuyor.

Sermaye piyasalarında para kaybı telafi edilebilir.

Ancak yatırımcı güveni kaybedildiğinde onu geri kazanmak çok daha zor oluyor.

Bankavitrini.com Analiz

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi

Kuveyt Türk Bireysel ve Özel Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Oral, “Yapay zeka destekli model sayesinde müşterilerimizi tek tip bir değerlendirme yerine kendi ödeme alışkanlıkları, işlem düzenleri ve ihtiyaçları doğrultusunda ele alabiliyoruz” dedi

Yayınlanma:

|

Yazan:

Kuveyt Türk, bireysel finansman süreçlerinde yapay zeka destekli yeni uygulaması ‘Sizi Bilir’ ile müşteriye özel kar oranı dönemini başlattı.

Bankadan yapılan açıklamaya göre, Kuveyt Türk, yeni uygulamasıyla finansman teklifi süreçlerinde müşteri deneyimini daha hızlı ve kişiselleştirilmiş hale getirmeyi hedefliyor.

Yapay zeka tabanlı tahminleme modeliyle geliştirilen sistem, müşterilerin harcama alışkanlıkları ve finansman geçmişlerini analiz ederek kendilerine uygun kar oranı sunulmasını sağlıyor.

Uygulama, veri temelli ve kişisel finansal davranışlara duyarlı bir yapı sunarak, her müşterinin kendi finansal yolculuğunu dikkate alan modelle çalışıyor.

Bireysel müşterilere yönelik olarak hayata geçirilen uygulamada finansal profili güçlü müşteriler avantajlı kar oranlarından yararlanabiliyor.

Müşteriler böylece hem finansal yüklerini daha etkin yönetirken, kendilerine özel tasarlanmış teklifle daha güvenli kararlar alabiliyor.

Müşteriler, ihtiyaç duydukları finansmana Kuveyt Türk Mobil ve Kuveyt Türk şubeleri üzerinden daha kısa sürede ve daha kişiselleştirilmiş koşullarla ulaşabiliyor.

‘Sizi Bilir’ modeli, Kuveyt Türk’ün yapay zeka temelli çözümleri bankacılık süreçlerine entegre etme vizyonunun önemli bir parçasını oluşturuyor.

Banka, müşterilerine bütünleşmiş, hızlı ve kişiselleştirilmiş bir bankacılık deneyimi sunmak için yapay zeka destekli çözümlerini daha geniş bir alana yayarak çalışmalarına hız veriyor.

– ‘Amacımız, finansman teklif süreçlerini daha kişiselleştirilmiş bir yapıya kavuşturmak’

Açıklamada görüşlerine yer verilen Kuveyt Türk Bireysel ve Özel Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Oral, ‘Sizi Bilir’ modeliyle amaçlarının, finansman teklif süreçlerini daha kişiselleştirilmiş ve müşteri odaklı bir yapıya kavuşturmak olduğunu belirtti.

Oral, yapay zeka destekli model sayesinde müşterilerini tek tip bir değerlendirme yerine kendi ödeme alışkanlıkları, işlem düzenleri ve ihtiyaçları doğrultusunda ele alabildiklerini aktararak, şunları kaydetti:

‘Bu yaklaşım, finansal profili güçlü müşteriler için daha avantajlı koşullar sunulmasına imkan tanırken tüm müşterilerimiz için dengeli ve sürdürülebilir finansman çözümleri üretmemizi sağlıyor. Kuveyt Türk olarak teknolojiyi, müşteri deneyimini iyileştiren ve güven ilişkisini güçlendiren bir araç olarak konumlandırmaya devam edeceğiz.’

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Akbank’tan 500 milyon dolarlık sermaye benzeri tahvil ihracı

Akbank Genel Müdürü Kaan Gür, “Akbank’a ve Türk ekonomisine duyulan güvenin altını çizen bu işleme imza atmaktan gurur duyuyoruz” dedi

Yayınlanma:

|

Yazan:

Akbank, 500 milyon dolar tutarında ve yüzde 8,25 faiz oranıyla sermaye benzeri tahvil ihracı gerçekleştirdi.

Bankadan yapılan açıklamaya göre, vadesi 10,5 yıl, faiz yenileme tarihi 5,5 yıl olan ihracın coğrafi dağılımı yüzde 73 Birleşik Krallık, yüzde 18 Avrupa, yüzde 4 Amerika, yüzde 4 Orta Doğu ve yüzde 1 Asya şeklinde gerçekleşti.

Geniş tabanlı yatırımcı talebiyle emir defteri 1,2 milyar doların üzerine ulaşırken, güçlü talep sayesinde fiyatlama başlangıç seviyesine kıyasla 25 baz puan daralarak, yüzde 8,25 seviyesinde oldu.

Açıklamada görüşlerine yer verilen Akbank Genel Müdürü Kaan Gür, 500 milyon dolar tutarındaki sermaye benzeri tahvil ihracını başarıyla tamamladıklarını belirterek, şunları kaydetti:

’22 Haziran’da itfa edilecek (15 Mayıs’ta geri çağrılan) diğer Tier 2 ihracımız öncesinde, yatırımcılardan gelen güçlü ön talebi değerlendirerek, uygun piyasa koşullarında harekete geçtik. Sermaye benzeri borçlanma işlemlerinde geri çağırma haklarımızı istikrarlı biçimde kullanmamız da yatırımcı nezdinde olumlu karşılandı. Akbank’a ve Türk ekonomisine duyulan güvenin altını çizen bu işleme imza atmaktan gurur duyuyoruz.’

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.