EKONOMİ
Türkiye’de ithalat-ihracat dengesi ne durumda, ithalata bağımlılık ne kadar?
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Türkiye’de Türk lirası değer kaybedip enflasyon artarken Covid-19 salgının ardından veriler ekonomik büyüme gösteriyor. Uzmanlar ise büyüme konusunda temkinli çünkü veriler 2020 yılı ile kıyası yansıtıyor. Peki, Türkiye’nin ithalat-ihracat dengesi ne durumda? Türkiye ihracatta ithal girdilere ne kadar bağımlı? Türkiye’de ihracatın ithalatı karşılama oranı son 30 senede nasıl değişti?
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre ihracat 2021 yılı Ocak-Kasım döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 33,8 artarak 203 milyar 94 milyon dolar; ithalat ise 23 artarak 242 milyar 443 milyon dolar olarak gerçekleşti. İhracatın ithalatı karşılama oranı Ocak-Kasım 2020 döneminde yüzde 77,3 iken bu oran Ocak-Kasım 2021 diliminde yüzde 83,8’e yükseldi.
30 yıldan beri hep ticaret açığı var
Türkiye’nin son 30 yılına baktığımızda hep ticaret açığı söz konusu. 1990’dan bu yana hep ithalat ihracattan fazla gerçekleşti. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 100 olduğu zaman ihracat ve ithalat eşit olduğundan ticaret açığı olmuyor. Bu oran düştükçe ticaret açığı da artıyor.
1990 yılında ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 58 idi. 1994’te yüzde 78’e kadar çıkan oran 2000’li yılların başına kadar yüzde 50-60 civarında seyretti. 1990-2002 yıllarının ortalaması ise yüzde 62 oldu.
İhracatın ithalatı karşılama oranı 2019’da yüzde 86’ya çıktı
2003-2021 yılları kapsayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarında ise ihracatın ithalatı karşılama oranı ortalama yüzde 68,7 gerçekleşti. 2011’de yüzde 56’ya kadar düşen oran 2019 yılında ise yüzde 86 ile son 30 yılın zirvesine çıktı. Covid-19 salgının başladığı 2020’de yüzde 77,3 olan İhracatın ithalatı karşılama oranı 2021’in ilk 11 ayında yüzde 83,8 gerçekleşti.
İhracatta rekor yıl 2021: İlk kez 200 milyar doları aştı
TÜİK hesaplamada özel ticaret sisteminden genel ticaret sistemine geçtiği için 2013 öncesi dönemle kıyas yapmak zor. Genel ticaret sistemi ile yapılan hesaplamaya göre 2013 ve sonrasında ihracatın en yüksek olduğu yıl 2021 olacak. Henüz aralık ayı verileri yansımamış olsa bile Ocak-Kasım döneminde ihracat 203 milyar 94 milyon Amerikan doları oldu. Böylece ihracat ilk kez 200 milyar doları aşmış oldu. Aralık verilerinin eklenmesiyle bu sayı daha da yükselecek. 2020 yılında ihracat 169,6 milyar dolarda kalmıştı.
Ancak ithalat, ihracattan çok daha yüksek seviyelerde seyrediyor. Ocak-Kasım 2021 döneminde ithalat 242 milyar 440 milyon dolar oldu. 2013 sonrasına bakıldığında en yüksek ithalat miktarı 260 milyar 820 milyon dolar ile 2013’te gerçekleşmişti.
Türkiye’nin ihracatında Almanya, ABD ve İngiltere zirvede
Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ülkeler ise Batılı müttefikleri. Ocak-Kasım 2021 döneminde Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ülke yüzde 8,6 ile Almanya oldu. Bu ülkeyi yüzde 6,5 ile ABD ve yüzde 6,1 ile İngiltere izledi. İhracatın yüzde 5,1’i İtalya’ya gerçekleşirken komşu ülke Irak ise yüzde 4,9 oldu. Diğer bazı ülkelerin yüzdelik payları ise şöyle: İspanya 4,3; Fransa 4; Hollanda 3; İsrail 2,8; Rusya 2,6 ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) 2,4.
İthalatta Çin ve Rusya’ya bağımlılık
İthalatta ise Çin ve Rusya’ya bağımlılık dikkat çekiyor. Ocak-Kasım 2021 döneminde ithalatın yüzde 12,5’i Çin’den; yüzde 10,4’ü ise Rusya’dan gerçekleşti. İthalatta Almanya’nın oranı yüzde 8,3; ABD ve İtalya’nın ise yüzde 4,2 oldu.
Türkiye en çok ne ihraç ediyor?
İhracatta fasıllara bakıldığında ise Türkiye en çok motorlu kara taşıtları ve parçalarını ihraç ediyor. Ocak-Kasım 2021 döneminde gerçekleşen ihracatın yüzde 11’i motorlu kara taşıtları faslında oldu. İkinci sırada yüzde 9,3 ile “kazanlar, makinalar, mekanik cihazlar ve aletler” yer alıyor. Demir ve çelik ise yüzde 7,5 ile üçüncü sırada. “Elektrikli makina ve cihazlar, ses kaydetme-verme, televizyon görüntü-ses kaydetme-verme cihazları ve bunların parçaları” ise yüzde 5,3 paya sahip.
İthalatta başı mineral yakıt ve yağlar çekiyor
Türkiye’nin ithalatında zirvede yüzde 21,4 ile “mineral yakıtlar, mineral yağlar ve bunların damıtılmasından elde edilen ürünler” yer alıyor. “Kazanlar, makinalar, mekanik cihazlar”ın payı ise yüzde 13,7. Demir ve çelik ise yüzde 12,2 ile üçüncü sırada.
Hububat da ithalat listesinde
Türkiye’nin ithalat listesinde eczacılık ürünleri yüzde 3,2 yer kaplarken hububat ürünleri yüzde 1,8 paya sahip. Tarım ülkesi Türkiye’nin ithalatında hububatın listeye girmesi dikkat çekiyor. Çiftçiler için çok önemli olan gübrelerin ithalattaki payı yüzde 0,9.
İhracat ne kadar ithalata bağımlı?
Türkiye’nin son yıllarda artarken bunun ithalata bağımlı olduğu yorumları da beraberinde geliyor. Üretim ve ihracat için ithal girdiler hayati role sahip. İhracatta ithalatın payı ise oldukça tartışmalı bir konu. En önemlisi bu oranı ithalat ve ihracat kadar tam olarak tespit etmek kolay değil. Uzmanlar çeşitli yöntemlerle bunu hesaplamaya çalışıyor. Ayrıca en güncel raporlar bile birkaç yıl öncesinin verilerini gösteriyor.
OECD’ye göre bağımlılık yüzde 17
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) raporları en temel verilerden birisi olarak kabul ediliyor. OECD’nin ihracatta ithalatın payına dair son verileri 2016 yılına ait. Buna göre Türkiye’nin ihracatında ithal girdilerin payı yüzde 16,5. Türkiye bu alanda 37 ülke içinde 28. sırada yer alarak oldukça iyi durumda görünüyor. Zirvede yüzde 67 ile Lüksemburg var. En iyi durumda ise yüzde 9 ile ABD bulunuyor. Diğer bazı ülkelerde bu oran şöyle: İngiltere yüzde 15, Kanada yüzde 20, Almanya yüzde 20, Fransa yüzde 22, Güney Kore yüzde 30.
Öte yandan OECD’ye göre Türkiye’de bu oran 2014 yılında yüzde 21,8 idi.
Berat Albayrak: Almanya ve Fransa’dan daha iyi durumdayız
Dönemin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Mayıs 2020’de Twitter hesabından yaptığı paylaşımda OECD verilerine işaret ederek Türkiye’nin ihracatının ithalata bağımlı olduğu yaklaşımının temelsiz olduğunu kaydetmişti. Albayrak şu yorumu yaptı: “İhracatımız ithalata bağımlı yaklaşımının temelsiz olduğu ortaya çıktı. OECD’nin ihracatın içindeki ithalat payı araştırmasına göre Türkiye yüzde 16,5 ile en iyi 20’de ve Almanya, Fransa, İtalya’dan iyi durumda. Yerlileştirme ve üretim desteklerimizle bu oranı daha da düşüreceğiz.”
Merkez Bankası: İhracatta ithal girdilerin oranı yüzde 32 civarında
Öte yandan, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) uzmanlarına göre OECD’nin Türkiye hesaplaması eksik. Merkez Bankası’nın yayımladığı rapora göre hazırladığı rapora göre ihracatta ithal girdilerin oranı 2018 yılında yüzde 32 civarında gerçekleşti.
TCMB’den Yasemin Erduman, Okan Eren ve Selçuk Gül’ün 2019 yılında bankanın websitesinde yayımladıkları rapor ve aynı kişilerin Central Bank Review (Merkez Bankası İncelemesi) dergisinde 2020 yılında yayımladıkları akademik makale Türkiye’nin üretim ve ihracatında ithal içeriğin rolünü ortaya koyuyor. TCMM raporuna göre 2002-2017 yılları arasında Türkiye’nin ihracatında ithal girdilerin payı ortalama yüzde 32 oldu. İthalatın üretimdeki payı ise aynı dönemde 18 oldu.
TCMM uzmanları raporda ihracatta ithalatın payının; üretimde ithalatın payından yaklaşık yüzde 10 puan yüksek seyrettiğine dikkat çekiyor. Uzmanlara göre OECD’nin 2016 yılına dair Türkiye için açıkladığı yüzde 16,5’lik oran “üretimde ithalatı” yansıtmaya daha yakın bir açıklama.
Üretim için Türkiye neleri ithal ediyor?
TCMM uzmanlarına göre Türkiye’nin üretiminde ithal girdilerin payı ise 2002-2018 yılları arasında yüzde 18 oldu. Bu oran sektörlere göre değişiyor. Merkez Bankası’nın raporuna göre 2017 yılında motorlu taşıt üretiminde yaklaşık yüzde 48 oldu. Bu oran 2002 yılında yüzde 33 civarındaydı.
Bilgisayar ve elektronik ürünlerinin üretiminde ithal girdilerin payı ise 2017 yılı itibariyle yüzde 55’i aşmış durumda. Temel metallerde ise ithalatın oranı yüzde 50’ye vardı.
İthal girdilerin yüksek olması olumsuz bir tablo mu?
Öte yandan, ithal girdilerin yüksek olmasının ne anlama geldiği konusunda da farklı bakış açıları mevcut. Merkez Bankası uzmanlarından Elif Özcan Tok, Orhun Sevinç ve Semih Tümen’in bankanın blog sayfasında yayımladıkları makaleye göre “ithal girdi kullanımının yüksek olması bütünüyle olumsuz bir durum değil”. Bu kişilere göre “bu konuda yapılan akademik çalışmalar ithal girdiye erişimin toplam verimliliği artırabildiğine ilişkin bulgular” da var. Semih Tümen 2021 yılında Merkez Bankası Başkan Yardımcılığına atanmış; kısa süre görevden alınmıştı.
Cumhurbaşkanlığı’ndan “ithalatta bağımlığın azaltılması eylem planı”
Öte yandan, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın 2018 yılında “İthalata Olan Bağımlılığın Azaltılması Programı Eylem Planı” açıkladığı ortaya çıktı. Cumhurbaşkanlığı’nın internet sitesindeki plana göre ara malı ithalatının GSYH içindeki payı 2000 yılındaki yüzde 13,6 seviyesinden 2011 yılında yüzde 22,4 seviyesine yükseldi. Plana göre “ara malı ithalatındaki bu artış eğilimi, istikrarlı ve sürdürülebilir büyüme için üretim sürecinde yurtiçi kaynakların daha etkin ve verimli kullanılmasının önemine işaret” ediyor.
Eylem planının önerisi ise “yerli ve milliliğe” dikkat çekiyor: “Yurtiçinde üretilen ürünlerin standart ve kaliteleri ile teknoloji kapasitesinin yükseltilmesinin desteklenmesi; yurtiçinde üretilen özellikle ara mallarında kullanıcılar arasında bilgi ve farkındalık düzeyinin artırılması; kamu alımlarında yurtiçinde üretilen ve yerli girdileri kullanan nihai ürünlerin tercih edilmesi; yerli doğal kaynakların etkin kullanımı; atıkların ekonomiye kazandırılması ve enerji, ulaşım, iş gücü gibi üretim maliyetlerinin düşürülmesi yönünde tedbirler alınması gerekmektedir”
DİR’e göre ihracatta ithalatın oranı yüzde 44
Dahilde İşlem Rejimi (DİR) açısından dış ticarete bakıldığında ihracatta ithalatın payı 2018 yılında yüzde 44 idi. Asaf Savaş Akat’ın İktisat ve Toplum dergisindeki makaleye göre 2005-2018 yılları arasında bu oran yüzde 42’nin altına düşmedi; yüzde 49’un da üstüne çıkmadı. Ancak bu veriler fiili ticareti değil; izin belgeleri yansıtıyor.
Dahilde İşlem Rejimi (DİR) nedir?
Dahilde İşlem Rejimi (DİR), ithal girdi kullanan ihracatçıların vergi, harç, vs. maliyetlerini düşürmeyi ve işlerini kolaylaştırmayı amaçlayan bir teşvik mekanizması. DİR, Ticaret Bakanlığı’nın tanımıyla “Türkiye’nin ihraç ürünlerine dünya piyasalarında rekabet gücü kazandırmak ve ihraç ürünlerini çeşitlendirmek amacıyla, dünya piyasa fiyatlarından gümrük muafiyetli olarak, ticaret politikası önlemlerine tabi olmaksızın, ihraç ürünün üretimi için gerekli olan ve fiyat ve/veya kalite bakımından yurt içi piyasalardan temin edilemeyen, ham madde, yardımcı madde ve ambalaj malzemeleri ithalatına imkan veren bir gümrük rejimi”. Bu sistemde ihracatçı firma, ihracat ve ithalat miktarlarını belirterek önceden teşvik belgesi (izin) alıyor.
en
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi
“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir
Yayınlanma:
12 saat önce|
04/06/2026Yazan:
Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz
TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.
Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.
Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.
Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.
İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.
Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.
Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.
Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;
Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.
Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.
Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.
İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.
Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.
Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.
Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24
EKONOMİ
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor
Yayınlanma:
5 gün önce|
30/05/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.
Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.
Üç aylık tablo
| Ay | Toplam ödeme | İç borç servisi | İç borçlanma planı |
|---|---|---|---|
| Haziran 2026 | 686,6 milyar TL | 554,9 milyar TL | 543,8 milyar TL |
| Temmuz 2026 | 681,8 milyar TL | 616,3 milyar TL | 708,7 milyar TL |
| Ağustos 2026 | 644,3 milyar TL | 595,8 milyar TL | 595,8 milyar TL |
| Toplam | 2,013 trilyon TL | 1,767 trilyon TL | 1,848 trilyon TL |
Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.
Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.
Kritik risk: Faiz yükü büyüyor
Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.
Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.
Piyasalar açısından anlamı
Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.
Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.
Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.
Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.
Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?
TL neden sulanabilir?
Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.
Bunun birkaç kanalı var:
1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır
- Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
- Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
- Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.
2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır
- Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
- Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
- Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.
3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır
- Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
- TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.
Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?
Burada kritik ayrım şudur:
Hazine piyasadan borçlanıyor.
Yani:
- Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
- Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.
Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.
Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.
Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:
- Bankalardan,
- Fonlardan,
- Sigorta şirketlerinden,
- Bireysel yatırımcılardan
borçlanıyor.
Asıl risk nerede?
Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.
Bugün:
- 2 trilyon TL borç ödeniyor.
- Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.
Yarın:
- Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
- Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.
Bu durum zamanla:
- Faiz giderlerini büyütür
- Bütçe açığını artırır
- Vergi ihtiyacını artırır
- Enflasyon baskısını yükseltir
- TL üzerindeki güven baskısını artırabilir
“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”
Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”
Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.
Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.
EKONOMİ
Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?
Yayınlanma:
2 hafta önce|
24/05/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı. Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.
Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?
Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:
Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.
Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.
Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.
Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.
Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.
Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.
Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?
Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.
Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.
Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.
Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.
Reel sektöre telafisi zor zararlar
Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.
İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.
Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:
1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.
2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.
3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.
4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.
5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.
6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.
Buna rağmen neden devam ediliyor?
Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.
TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.
Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:
Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.
Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.
Fatura kime çıkar?
Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.
En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.
İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.
Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.
Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.
Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.
Alternatif ne olmalı?
Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.
Öneriler:
Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.
KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.
Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.
Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.
Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.
Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.
Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli
Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.
Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.023)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.576)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (560)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.974)
- GÜNCEL (4.407)
- GÜNDEM (3.550)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.671)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (575)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.416)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (55)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (9)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (795)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (106)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (51)
- Onur ÇELİK (49)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (91)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (18)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Euro Bölgesi'nde perakende satışlarda düşüş 04/06/2026
- ING: Orta Doğu’daki durum ve ABD verileri doları destekliyor 04/06/2026
- Güney Kore para birimi 2009'dan beri en düşük seviyesinde 04/06/2026
- TOKİ'den yeni satış kampanyası 04/06/2026
- ICBC'den TCMB tahmini 04/06/2026
- Bakan Bolat: Dış ticaret açığı son 9 ayın en düşük seviyesine indi 04/06/2026
- Brent petrolde son tahminler: Hangi kurum yıl sonu için kaç dolarlık petrol öngördü? 04/06/2026
- TSMC CEO'sundan çip açığı uyarısı 04/06/2026
- Nefes Kredisi'nde yeni dönem başlıyor 04/06/2026
- Hizmet Üretici Fiyat Endeksi Mayıs'ta aylık yüzde 3,23 arttı 04/06/2026
SON YAZILAR
- İstanbul Finans Merkezi için tarihi teşvik paketi yayımlandı 04/06/2026
- 2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi 04/06/2026
- Petrol ve dolar yükselirken Fed kaygıları risk iştahını bastırıyor 04/06/2026
- Kredi tahsisinde asıl risk: Üreten firmayı yalnız bırakmak 04/06/2026
- SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması 03/06/2026
- Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi 03/06/2026
- Akbank’tan 500 milyon dolarlık sermaye benzeri tahvil ihracı 03/06/2026
- Bankalar çiftçiyi nasıl finanse ediyor? 02/06/2026
- Barış masası sallanıyor, piyasalar hâlâ diplomasiye şans tanıyor 02/06/2026
- Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak? 01/06/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
