Connect with us

Erol Taşdelen

1946-1960 DÖNEMİN’DE TÜRKİYE EKONOMİSİ – II

Yayınlanma:

|

İlk bölüm büyük ilgi gördü. “Yeter Söz Milletin” parolası ile başlayan dönemde yaşananlara devam ediyoruz.

1946-50 döneminin lügatçesinde, “millete gitmek” yeni tür siya­si faaliyeti dile getiren bir formül oldu.

Çok partili siyasal ortama geçilmesi ve ekonominin dış yardım ve yabancı sermayeye açılması, yeni tüketim kalıplarıyla birlikte özel sermaye birikiminin, ekomik ve toplumsal gelişmeyi tümüyle kavrayıcı bir nitelik kazandırması sürecine giriyordu.

Pazarın birdenbire keşfedilmesinin başlıca nedeni burjuvazinin ekonomi üzerindeki bürokratik kontrolden hayal kırıklığına uğrama­sıydı. Burjuvazi, siyasi güdümlü birikim yoluyla yeterli güç topla­dıktan ve savaş dönemi vurgunlarıyla saflarını güçlendirdikten sonra, kendisini ideoloji düzeyinde bürokrasiden ayırt edebilecek güçte buldu. Ulusal dayanışmayı herşeyin üstünde tutan korporatist birlikçilik karşısında piyasa liberalizminin düsturlarına sarıldı. Kapitalist üretim ilişkileri içinde yaşadığı söylenebilecek nüfus sadece küçük bir azınlıktı. 1950′ de 20 milyon olan nüfusun  %80’i köylüydü. Sanayi sektöründe işçilerin %37’si ya kendi işlerinde ya da aile işletmelerinde çalışıyorlardı. İşverenler için çalışan ücretlilerin sayısı 400.000 kadardı.

1941-45 ile 1950 arasında kişi başına gelir %15 oranında, ta­rım gelirleri ise %30 oranında yükselmiştir.

Ekonomik politikasının bilirlemnesinde ABD, bu dönem için tek etmen özelliği taşımaktadır (dış etmenlerden). Bununla birlikte Dünya Bankası, IMF ve Marshall Planını yürütmekle görevli OEED (1961’den sonra OECD) gibi uluslararası kuruluşların aynı doğ­rultuda önerilerde bulundukları belirtilmelidir.

1946 ile 1950 arasında Türkiye’ye giren Amerikan fonları GSMH’­nın aşağı yukarı %3’üne eşittti; bu fonlar ithalatın savaş dönemin­deki ortalama düzeyine göre %270 artmasına katkıda bulundu. En ö­nemli artış tarım makinalarında görüldü; tarım makinaları ithala­tının toplam italat içindeki payı %1’den %8’e yükseldi. Bu Amerikalı uzmanların tavsiye ettiği yeni ekonomik modele uygundu. Türki­ye ekonomisi korunmadan yaşamak zorundaydı ve dünya pazarı içinde uzmanlaşmalıydı; bu gündem, yatırımların verimsiz fabrikalara değil, tarıma ve tarıma dayalı sanayiye yapılacağı demekti.

Amerikan yardımı ( pazar sorunları içinde olan ABD ekonomisinin ihraç ettiği ) yol yapım makinaları ve 15.000 traktörde somutlaşın­ca, retoriğin maddi boyutu görünür oldu: ulaşım pazara girişi kolay­laştırdı, traktör kullanarak yeni topraklar tarıma açıldı ve üretim arttı. Demek ki Amerikan reçeteleri ile burjuvazinin bürokrasiye karşı eleştirisi ve ekonominin yeniden inşasının ürettiği elle tu­tulur sonuçların pekiştirdiği küçük üreticilerin özlemleri birbiriyle çakışıyordu. Bu çeşitli akımları bir arada tutan şey, maddi yararları dağıtacak mekanizmanın pazar olduğunu temel alan ideolo­jiydi. Yeni sistem darboğaza girene kadar yapılan vaatler gerçekle­şecek gibi gözüküyordu.

Bürokrasinin mutlakçı otoritesine karşı evrensel ilkeler teme­linde direniş, ayrı sınıf çıkarlarının farkına varmış olsun olmasın bütün toplumsal sınıfların bazı kesimlerini birleştirdi. Yasadışı komünist partisi bile 1950 seçimlerinde DP’yi aktif biçimde destekledi.

1950’de halk ilk defa seçmen olarak kendi siyasal tercihini di­le getirmiş ve  yüzyılların devletçi geleneğine karşı oy kullanmış­tı. Devleti baba olarak gören zihniyet, merkezden kontrol, yukarıdan aşağıya dayatılan reformculuk rededilirken pazarın (ve kapitalizmin) önündeki engeller kaldırılsın istemişti. Kuşkusuz, nüfusun büyük ço­ğunluğu dizginsiz bir pazar ekonomisinin neler getireceğinin henüz farkında değildi. Ama, pazarın ilk elde sağlayacağı elle tutulur ya­rarların olduğu düşünülüyordu, ne olursa olsun, bilinmeyen bir gele­cek son yıllarda yaşananlara tercih ediliyordu.

1945-46’da iktidardaki partinin bürokrat kanadı, burjuvaziyle başı derde girdiği, ilk zamanlarda bir toprak dağıtımı projesine karar vermişti. Oysa, iş gücü kıtlığının sürekli bir sorun olması nedeniyle daha önce toprak dağıtımı için halktan hiçbir talep gel­memişti. 1946 ile 1950 arasında, toprak dağıtımı projesi ürkek bir biçimde yürütülerek 33.000 aileye devlete ait topraklar verildi; oysa önderleri bu projeye başta karşı çıkmış olan DP yönetiminde, 1950-60 arasında, 312.000 aile toprak sahibi oldu. (Üstelik aile ba­şına verilen toprak %20 fazlaydı).

1947 yılından itibaren, Marshall Planı çerçecesi içinde Amerikan askeri yardımının gelmesi başladı. Bu yardım 1947-48 mali yılında 100 milyon dolara varır.1948-49 mali yılında ise Marshall yardımı 49.7 milyon dolardı. Bunun 38 milyon doları uzun vadeli ve %2.5 fa­izli borç olarak, 11.7 milyon doları ise hibe şeklindedir. 1949-50 mali yılında yardım 59.1 milyon dolardır. Bunun 43.1 milyon doları borç,I6 milyon doları ise hibe şeklindedir.

1954 yılına kadar ABD’den alınan yardımın dağılımı şu şekildedir

Yıl Askeri Yardım

(Milyon Dolar)

   Bağış/Kredi     TOPLAM
1950-51

32.2

5.85 38.0
1951-52

58.8

12.2

71.0

1952-53

55.0

2.5

57.5

1953-54

46.0  2.7

48.7

Bu rakamlardan da anlaşılacağı gibi, Amerikan yardımı giderek düşme eğilimindedir ve 1947 yılındaki düzeyine ancak 1954 yılın­dan sonra, Türkiye’deki tarım politikası iflas edip de ABD’nin e­lindeki tarım ürünleri fazlasını yardım olarak göndermesiyle ula­şılacaktır.

Demokrat Parti ekonomide 'altın yıllara' imza attı

1946’da, çalışır durumdaki traktörlerin sayısı 1.000’in biraz ü­zerindeyken tarımda 2.5 milyon çift hayvan kullanılıyordu. 1955’e gelindiğinde ise Amerikan yardımı yoluyla traktör sayısı 43.000’e yükselmiş, hayvan sayısı aynı kalmıştır. Bu ek enerji kaynağı baş­langıçta ekilen alanları genişletmekte kullanıldı. 1946 ile 1955 arasında, toplam ekilen alanlar 9.5 milyon hektardan 14.2 milyon hektara genişleyerik %50 oranında bir artış gösterirken aynı dö­nemde nüfus sadece %20 arttı.

1952’de yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, çiftçi aile­lerin %93’ü traktörlerini krediyle almışlardı ve bu krediler öde­nen toplam fiyatın %60’ını karşılamıştı.

Sahiplerinin ekip biçtiği işletmelerin sayısı 1950’de 2.3 milyonken, 1952’de 2.5 milyona, 1961’de 3.1 milyona ulaştı. Bu, I950-60 döneminde küçük üretim birimlerinin sayısının yaklaşık %30 oranın­da arttığını gösterir. Topaksız köylü ailelerinin oranı 1950’de %16 iken 1960’da %10’a düştü.

Hükümet, 1951’de ticari banka faizlerini %12’den %8.5’a indirdi. Bunun kredi gelişmesine katkıda bulunduğu kuşkusuzdur. Kredilerin dörtte üçünden fazlası, tarım ve sanayi kesimlerinin dışında kulla­nılmıştır. Bir başka deyişle, kredi genişlemesi, üretim kesimlerine değil, başta ticaret almak üzere, ulaştırma ve konut gibi hizmetke­simleri yararına olmuş, bu alanlarda yoğunlaşmıştır.

1953’te herşey iyi gidiyor gibiydi liberal ekonomi modelinin, modernleştirici sonuçlarıyla birlikte, çok yakında bütün vaadlerini gerçekleştireceği sanılıyordu.

1954’te, tarımsal üretim ve ihracat %15, kişi başına gelir %11 a­zaldı. Kişi başına milli gelirdeki düşme ise, nüfusun hızla artışı yüzünden, çok daha keskin ve çok daha önemliydi. 1948 yılındaki sa­bit fiyatlarla hesaplandığında Türkiye’de kişi başına milli gelir 1953 yılında 556 Türk Lirasından 1954 yılında 490 TL’sına düşer. 1955’de çok ağır bir hızla yeniden yükselmeye başlayarak 513 TL’sı­na, 1956 yılında 532 TL’sına ve 1957 yılında 549 TL’sına ulaşır. 1953 yılındaki düzeyini ise ancak 1958 yılında 597 TL’sıyla aşar.

Enflasyon her türlü yoldan hızlanır. 1950 ile 1954 yılları ara­sında %111.5 oranında artmış olan para hacmi, 1954 yılından 1958’e kadar da %120’lik bir artış gösterir. Bu artışların tedavüldeki pa­ra miktarına yansıması ise ilki için %53.2, ikincisi için de %121.3’­tür. En sonunda ise bütçe açığı, toplam gelirin 1/3’üne erişir.

1945’ten beri Türkiye, Sovyetler Birliği sınırında Batı’nın sa­dık bir ileri karakolu görevini istekle üstlenmişti. Menderes hü­kümeti DP’nin bağlılığını daha büyük bir gösterişle kanıtlamak i­çin önce Kore’ye asker yolladı, NATO‘ya katılmakta ısrar etti, so­nunda da ABD’ye askeri üstler verdi. ABD’nin siyasal ve askeri ya­yılmacılığı Türkiye’nin işbirliği isteğiyle birleşince, Amerikan nüfuzu hızla arttı. Sokaklarda görülmeye başlayan Amerikan askerle­rini taklit etmek moda oldu. Amerikan elçiliğine ve yardım kuruluşu yetkililerine neredeyse genel vali statüsü verildi.

Menderes, kelimenin tam anlamıyla popülist bir siyasetçiydi.  Gerek o gerekse partinin çoğunluğu kalkınmanın büyüsüne öylesine kapıl­mışlardı ki, iktisadi göstergelerin olumsuz hal alması karşısında iktisadi genişleme politikasından vazgeçmeyi düşünemezlerdi. İlk ak­la gelen tedbir, tarım kredilerinin fiyat destekleme programlarının ve kamu yatırımlarının hızla artırılmasını içeren enflasyonist finansmandı. Maliyetlerine bakılmaksızın ardı arkası gelmeyen bayın­dırlık projeleri başlıyordu. Bu projeler, para basılması yoluyla Merkez Bankası’nca finanse edildi ve sonuçta fiyatlar 1955 ile 1959 arasında iki katına çıktı. Enflasyon, yavaşlayan büyüme hızını telafi etmek için kullanılan bir göz boyama aracıydı. Ama sanayi sektörünün hızlı bir birikim sağlaması sonucunu da verdi.

1954’te, önceki liberal dış ticaret rejiminden vazgeçildi ve devletçi kontrol tedbirlerinden bazıları yeniden benimsendi. Çünkü, açık finansman ve dönemin ilk yıllarında dış ticaretteki liberasyonun etkisiyle kısa sürede kaynakların tükenip iç fiyatların yük­selmesi ve döviz kaynaklarının eriyerek piyasa fiyatlarıyla dövi­zin aşırı biçimde yükselmesi sonucu dışsatım zorlaşmış, yatırımları yürütmek üzere dışardan mal getirilemez olmuş ve böylece darbora­za girilmis, zor günler yasanmıştır. Darboğazlardan çıkmak amacıyla 4 Ağustos 1958 kararlarıyla bir “İktisadi İstikrar Programı” kabul edildi. Buna göre Ödemeler Dengesi’ndeki sürekli açığı ve karşıla­şılan güçlükleri hafifletmek için bir devalüasyon yapılmış, dışsa­tımdan elde edilen bir ABD doları başına, çeşitli mal gruplarına göre 210,280 ve 620 kuruş alış, primi verilmesi, dışalım için talep edilen dolar başına da 620 kuruş  tahsil olunması kararlaştırılmıştır. Bununla ithalat zorlaştırılmak, ihracat arttırılmak istenmiş, dışalım gereksinmeleri üçer aylık kotalara bağlanmıştır. Bu arada daha önceden sürmekte olan hızlı fiyat artışlarını da durdurabil­mek bakımından satın alma gücünü kısıcı uygulamalar yapılması ka­rarlaştırılmıştır. Toplam kredi hacmi daraltılmak istenmiş, banka plasmanlarının 30.6.1958 düzeyinde kalması kararlaştırılmış, İkti­sadi Devlet Teşekküllerine verilecek paralar sınırlandırılmış, ken­dilerine gerekli kaynakların sağlanması amacıyla bu kuruluşların ürünlerine zamlar yapılmıştır.

1954 tarihli Petrol Kanunu ile daha önce devlet elinde bulunan petrol arama yetkisi kaldırılmış, 1957’de yapılan bir değişiklikle, rafineri kurma hakkı da yabancı sermayeye verilmiştir. (6088 No.lu) Turizmi Teşvik Kanunu ile yabancıların köyde gayrimenkul satın  alması, Yabancı Sermayeyi  Teşvik Komitesi kararına bağlı olarak, ser­best bırakılmıstır.

1950’lerin sonuna gelindiğinde, enflasyonist büyümenin maliyeti ortaya çıkmaya başladı. En kazançlı çıkan kesim olan büyük sanayi burjuvajisi bile, gelişi güzel himaye ve kredi politikalarından memnun değildi. Dış cephede, hem” ABD hükümeti hem de OECD’ nin Türk ma­sası enflasyonist finansmandan ve her yıl yapılan yardım taleple­rinden şikayetçiydi.

1950-60 arasındaki on yıl, Türk toplumuna, istatistiklerden anla­şılması kolay olmayan bir coğrafi ve toplumsal hareketlilik zihni­yeti kazandırmıştır. Aile işletmelerinin sayısının artmasına rağmen tarımdaki makinalaşma sonucu eski ortakçılardan bir kısmı şehirlere göç etmek zorunda kalmış ve daha da önemlisi, şehirlerde yeni geli­şen iktisadi canlılık daha kazançlı istihdam imkanları vaad eder olmuştu. Bu nedenle, şehirlere göç edenlerin arasında topraksızların yanı sıra, aileleri köydeki tarlalarını sürmeye devam eden genç erkekler de vardı.

1954’ten sonra, önce hizmet sektörü, sonra sanayi önemli istihdam kaynakları oldular. Önce küçük sanayi istihdam yarattı; 1950’lerin ikinci yarısında büyük fabrikalar ortaya çıkmaya başladı ve 10’­dan fazla işçi istihdam eden fabrikalarda çalışanların sayısı 163.000’den 324.000’e yükseldi.

1950’lerin ve 1960’ların büyük bölümünde göçmenlerin iktisadi durumu sürekli iyileşiyordu. Merkezin uzağında olsa bile şehir haya­tının kasvetli Anadolu köylerine tercih edilmesi tabii görülüyordu. İlk gecekondu mahalleleri köy yaşam tarzına göre kuruldu. Aynı köy­den gelenler yanyana yerleşip genellikle devlet arazisi üzerine derme-çatma kulübeler kurdular. Ama kısa sürede evlerin kalitesi dü­zeldi.

Bu ilk yıllarda, şehirdeki yeni proletarya siyasal davranışları­na ilişkin safça beklentileri boşa çıkardı. Sola meyletmek yerine, sağ popülizmi, yani DP’yi ve devamı olan partileri tercih ettiler. Bu tercihin birbirini tamamlayan iki boyutu olduğu söylenebilir. Bi­rincisi, bürokrat-entellektüellerin çoğunun köy hayatını idealize edip gecekonduya acıyarak bakmalarına rağmen göç, hayat standartla­rında önemli bir ilerleme sağlamıştı. İkincisi, iktisadi bütünleşme­ye rağmen, şehir kültürel hayatı -kuşatma altında olsa bile-  kapı­larda bekleyen kalabalıklara kapalı kalmıştı.

1950-60 arasında özel kesimin yatırımları toplam yatırımların %60’ına ulaşır, devlet yatırımları ise %40’a düşerken 1959’da dev­let yatırımları sanayi yatırımlarının %46’sına yükselmiş, özel ya­tırımların oranı ise %54’e düşmüştü.

1950-60 yıllarında Türkiye ekonomisinde alt yapının kurulması i­çin önemli adımlar atılıyor. Bu adım1ar; karayolu, liman, enerji gibi alt yapı alanlarında 1950-60 yıllarında bir atıl kapasite yaratır­ken, ileriki yıllar için kolaylık sağladı.

1950-60 döneminde sanayiye verilen banka kredilerinin uluslarara­sılaşması, Türk sermayesinin uluslararasılaşmasını sağlayan mekaniz­ma oldu. Diğer yanda, devlet, prekapitalist kalıbın hızla dışına çı­kan toplumu kontrol edecek yeni araçlar geliştiremediği gibi, top­lumun da hiçbir özerk örgütlenme geleneği yoktu. Kamu alanı pek az gelişmiş olduğundan kişiselin dışındaki her saha politik alanla öz­deşleştiriliyor ve de bu yüzden devletin yetki kapsamına girdiği düşünülüyordu. Devletin, iktisadi özgürlük yaratma adına eskiden de­netlediği alanın bir kısmından geri çekilmesi bir boşluk yaratmış­tı; bu boşluk ise sivil toplum kurumlarıyla değil, bireysel yayılmacılığın aşırılıklarıyla dolduruldu. Daha sonra, sivil toplumun ge­lişmesiyle değil, devlet mekanizmasının kontrol kapsamının, politik istikrarı korumak adına genişlemesiyle bu duruma çare bulundu.

1950’lerin başlarında tarım sektörü modernize edilmiş, Merkez Bankası ve bankaların faiz oranları düşürülmüş ve büyümeye yönelik kalkınma stratejisi nedeniyle para arzında büyük artışlar yaratıl­mıştır.1950-53 döneminde para arzı %66 oranında artmasına karşın, fiyatlar genel düzeyindeki artışının küçük bir oranda kalmasının başlıca nedeni olarak dönem içerisinde hava koşullarının iyi gitme­sinin sonucu olarak tarım sektöründeki üretim artışının milli ge­lir üzerinde olumlu katkısı, öte yandan Kore Savaşı nedeni ile dün­ya tarım ürünleri piyasasındaki fiyat artışı Türkiye’nin ihracat gelirlerinde artışa neden olmuş ve bu artışa dış borçlanmadaki ar­tışa eklenerek büyük miktarlarda ithalat yapılmıştır.1954 yılında başlayan kötü iklim koşulları, iyi gidişi tersine çevirmeye başlar. GSMH’da düşüş başlar. Yatırım yapılan alanların altyapı niteliğinde olması, üretimin, tüketimi karşılayamaması, fiyatlarda artışa neden olmuştur. Ekonomideki bu olumsuzluklar karşısında hükümet para arzını kısmak, fiyatların kontrol edilmesi, ithalat işlemleri üzerine kota­lara karşı fiyat artışları durmamıştır. 1955 yılından itibaren ihra­cat gelirleri düşmüş ve döviz rezevleri azalmıştır. 1954 yılında ilk olarak para ve kredi hacmini kontrol edebilmek için, “Banka Kre­dilerini Tanzim Komitesi” kurulmasına rağmen 1957 yılının sonunda tam bir tıkanıklık içine girilmişti. Tıkanıklık 1958 istikrar tedbir­leriyle aşılmaya çalışıldı. Karar sonrası para arzı bir yıl süre ile sıkı kontrol edilmesine karşın daha sonra yine emisyon hacmi artma­ya başladı. Kararların alınması sonrası tasarruf ve kredi faiz oran­larının yükseıtilmesi gerekirken, bu yapılmamıştır. Fakat hiç şüphe­siz en azından reeskont, oranları yükseltilmeliydi. Ancak bu da ya­pılmamıştır.

1950 yılından itibaren Türkiye’de iktisadi ve sosyal değişmeye paralel olarak KİT’lerde de bir değişme gerçekleşmiştir. DP hükümet­leri KİT’leri özel kesimi her yönden güçlendirmek için araç olarak kullanmaya koyulmuşlardır. Bir taraftan da bunların istihdam yaratma gücünden politik olarak faydalanmak istemişlerdir. DP hükümetleri özellikle tekstil alanında köylü ve dar gelirli vatandaşların ihti­yaçlarını piyasa fiyatlarının çok altında karşılayabilen bu kuruluş­ları, gerekçelerine bir de bunların istihdam gücünü ekleyerek daha da güçlendirmek yoluna gitmişlerdir. İşte bu noktaya varıldıktan son­ra, özel kesim DP’nin iktisadi felsefesine aykırı düşen bu tutumun tashihini ve kısa zamanda bu işletmelerin özel kesime devrini veya tasfiyesini istemeye koyulmuştur. DP’nin tutumundaki bu çelişkili durum kısa zamanda KIT’leri, karma ekonominin bir gereği olmaktan çıkararak, siyasi iktidarın elinde halka ve özel kesime taviz verme aracı haline getirmiştir. Bir taraftan bunların kadrolarına siyasi maksatlarla personel ve işçi yerleştirilirken, diğer taraftan bunlardan bazılarının ürünleri özel kesimin rantabilitesini arttırmak i­çin düşük fiyatla sattırmak ve mamül piyasalarından tamamen veya kısmen çekilmelerini sağlama yoluna gidilmiştir. Örneğin, Sümerbank’a ait iplik kumaş entegre fabrikalarının kumaş bölümünde üretim dur­durularak veya azaltılarak özel fabrikalara ucuz ve yeterli miktar­da düşük fiyatla iplik sağlanmıştır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

***********

I.BÖLÜM: TÜRKİYE’DE DEMOKRASİYE GEÇİŞ YILLARI (1946-60) – I – BankaVitrini

KAYNAKÇA: 

[1] Ç.Keyder; 1989, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim yay. İst.1989, I.Baskı,s.97-98.

[2] Y.Kepenek; 1987, Türkiye Ekonomisi,Teori yay.Ank.s.83.

[3] S.Yerasimos,; 1989,Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, 3.Kitap Belge yay.,5.Baskı,s.I78.

[4]  N.Kuyucuklu;1986, Türkiye İktisadı”,Beta yay.İst.I2.Baskı,s.200 .

[5] G.Kazgan; 1988, Ekonomide Dışa Açık Büyüme ,Altın kit.yay. İst.2.Basım,s.264.

[6] Y.Sertel; 1988,Türkiye’de Dışa Dönük Ekonomi ve Çöküş,Alan-yay. İst.I.Basım,s.32-33 .

[7] Y.Küçük; 1985,Quo Vadimus-Nereye Gidiyoruz,Tekin yay. İst.s.220.

[8] T.Oçal-O.F.Çolak;1988,”Para-Banka”,İmge kit.yay.Ank. 1.Baskı,s.432-433.

[9] “Kamu İktisadi Teşebbüsleri-gelişimi, sorunları ve çözüm­yolları”, İ.Ü.İ.F. Mezunları Cemiyeti yay. İst.I98I,s.19-20.

 

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak?

Yayınlanma:

|

Bankacılıkta Don Kişot Olmak: İmkânsızı Zorlayanlar mı Kazanır, Gerçekçiler mi?

Miguel de Cervantes’in ölümsüz kahramanı Don Kişot, yel değirmenlerini dev sanarak onlarla savaşan hayalperest bir şövalye olarak bilinir. Ancak modern yönetim biliminde ve iş dünyasında Don Kişot sadece bir roman karakteri değildir; vizyon, cesaret, değişim ve statükoya meydan okumanın sembolüdür. Peki Don Kişot yaklaşımı bankacılık sektöründe ne işe yarar? Ne zaman avantaj, ne zaman risk yaratır?

Don Kişot Teorisi Nedir?

İş dünyasında “Don Kişot Etkisi” veya “Don Kişot Yaklaşımı”, çoğunluğun imkânsız gördüğü hedeflerin peşinden gitmeyi ifade eder.

Bu yaklaşımın temelinde:

  • Büyük hayaller kurmak
  • Mevcut düzeni sorgulamak
  • Risk almaktan korkmamak
  • Yenilik peşinde koşmak
  • Toplumun kabul ettiği sınırları zorlamak vardır.

Ancak teori aynı zamanda şu soruyu da sorar: “Hayal kurmak ile gerçeklerden kopmak arasındaki çizgi nerede başlıyor?”

Bankacılıkta Don Kişotlar Kimlerdir?

Bankacılık tarihi incelendiğinde sektörde büyük dönüşümleri başlatanların çoğu aslında dönemin “Don Kişotları” olmuştur.

1. Dijital Bankacılığı İlk Savunanlar

1990’larda birçok yönetici: “Müşteri şubeden vazgeçmez” diyordu.

Bugün ise mobil bankacılık milyonlarca müşterinin temel işlem kanalı haline geldi. O dönemde dijitalleşmeyi savunan yöneticiler sektörde “hayalci” olarak görülüyordu.

2. Şubesiz Banka Fikrini Savunanlar

Bir dönem:

  • Şubesiz banka olmaz
  • Müşteri yüz yüze görüşmek ister
  • Krediler uzaktan verilemez

deniliyordu.

Bugün dijital bankalar birçok ülkede milyarlarca dolarlık değerlemelere ulaştı.

3. Yapay Zekâ ve Açık Bankacılık Savunucuları

Bugün halen bazı kurumlarda:

  • Yapay zekâ risklidir
  • Açık bankacılık müşteri kaybettirir
  • Veri paylaşımı tehlikelidir

görüşleri hakim.

Ancak geleceğin bankaları bu alanlarda şekilleniyor. Yani bugünün Don Kişotları yarının sektör liderleri olabilir.

Bankacılıkta Don Kişot Yaklaşımının Faydaları

1. Yenilikçilik Kültürü Oluşturur

Sektörün en büyük düşmanı bazen rakipler değil, alışkanlıklardır.

Don Kişot bakış açısı:

  • Yeni ürünler
  • Yeni gelir modelleri
  • Yeni müşteri deneyimleri oluşturur.

2. Kriz Dönemlerinde Çıkış Yolu Bulur

Kriz zamanlarında çoğu kurum savunmaya geçer.

Don Kişot yaklaşımına sahip liderler ise:

  • Yeni pazarlar arar
  • Yeni teknolojilere yatırım yapar
  • Rakiplerin görmediği fırsatları görür

3. Kurum İçinde Motivasyonu Artırır

İnsanlar sadece maaş için değil, anlamlı hedefler için de çalışır.

Büyük vizyonlar:

  • Yetenekli çalışanları çeker
  • Kurumsal bağlılığı artırır
  • Yenilikçi ekiplerin oluşmasını sağlar

Don Kişot Olmanın Tehlikeleri

Her Don Kişot hikâyesi başarıyla bitmez. Bankacılıkta aşırı hayalcilik ciddi riskler yaratabilir.

1. Risk Yönetimini Zayıflatabilir

Bankacılık sektörünün temeli:

  • Sermaye yeterliliği
  • Likidite
  • Risk kontrolü

üzerine kuruludur.

Gerçeklerden kopuk büyüme stratejileri bankaları krizlere sürükleyebilir.

2. Teknoloji Fetişizmi Oluşturabilir

Her yeni teknoloji yatırım yapılacak alan değildir.

Birçok banka:

  • Metaverse
  • NFT
  • Kripto projeleri

konusunda büyük yatırımlar yaptı ancak beklediği sonucu alamadı.

3. Kurumsal Körlüğe Yol Açabilir

Liderler bazen kendi vizyonlarına o kadar inanırlar ki:

  • Piyasa sinyallerini
  • Müşteri geri bildirimlerini
  • Finansal göstergeleri

görmez hale gelirler.

Bu durum “Don Kişot Sendromu” olarak da tanımlanır.

Türk Bankacılık Sektörü İçin Dersler

Türk bankacılığı bugün iki uç arasında denge kurmak zorunda:

Aşırı Muhafazakârlık

  • Yeni ürün geliştirmemek
  • Risk almamak
  • Teknoloji yatırımlarını ertelemek

Aşırı Don Kişotluk

  • Kontrolsüz büyüme
  • Yetersiz risk analizi
  • Gerçeklerden kopuk projeler

Doğru model ise: “Veriyle desteklenen Don Kişotluk

Yani:

  • Hayal kurmak
  • Yenilik yapmak
  • Büyük hedef koymak

ama aynı zamanda:

  • Risk ölçmek
  • Veriye dayanmak
  • Senaryo analizi yapmak zorundasınız.

Bankaların Don Kişotlara İhtiyacı Var mı?

Evet.

Çünkü sektör sadece muhasebecilerle büyümez. Ama sadece hayalperestlerle de ayakta kalamaz. Bankacılık tarihine bakıldığında en başarılı kurumlar, Don Kişot’un cesaretini Sancho Panza’nın gerçekçiliğiyle birleştirenler olmuştur. Bugün yapay zekâ, açık bankacılık, dijital para ve fintech rekabeti çağında Türk bankalarının ihtiyacı olan şey de tam olarak budur:

Yel değirmenlerine saldıran değil, hangi değirmenin gerçekten dev olduğunu anlayabilen Don Kişotlar…

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Matematiğin Prensi Gauss: Bankacılıktan Yapay Zekâya Uzanan Miras

Yayınlanma:

|

Carl Friedrich Gauss, matematik tarihinin en büyük dahilerinden biri olarak kabul edilir. Hatta birçok bilim insanı onu “Matematiğin Prensi” (Princeps Mathematicorum) olarak anmıştır. 1777-1855 yılları arasında yaşamış olmasına rağmen, bugün kullandığımız birçok matematiksel yöntem, teknoloji ve mühendislik uygulaması onun çalışmalarına dayanır.

Gauss’un Matematiğe En Büyük Katkıları

1. Normal Dağılım (Gauss Eğrisi)

Bugün istatistikte, yapay zekâda, bankacılıkta, sigortacılıkta ve ekonomide kullanılan çan eğrisi onun adıyla anılır.

Bu eğri;
  • Kredi risk analizlerinde
  • Sigorta prim hesaplamalarında
  • Kalite kontrol süreçlerinde
  • Yapay zekâ algoritmalarında
  • Borsa ve finansal modellemelerde

temel araçlardan biridir.

2. En Küçük Kareler Yöntemi

Gauss, gözlem hatalarını azaltmak için “En Küçük Kareler Yöntemi”ni geliştirdi.

Bugün:

  • Ekonomik tahminlerde
  • Finansal modellemelerde
  • Makine öğrenmesinde
  • Yapay zekâ algoritmalarında

kullanılan regresyon analizlerinin temelini oluşturur.

3. Sayılar Teorisi

1801 yılında yayımladığı Disquisitiones Arithmeticae adlı eser, modern sayı teorisinin temel kitabı kabul edilir.

Bugün:

  • Kriptografi
  • Dijital imza sistemleri
  • Blockchain teknolojileri
  • İnternet güvenliği

bu çalışmalar üzerine kuruludur.

4. Modüler Aritmetik

Gauss’un geliştirdiği modüler aritmetik sistemi günümüzde:

  • Şifreleme sistemleri
  • Bankacılık güvenliği
  • ATM işlemleri
  • Kredi kartı doğrulama sistemleri

için kritik öneme sahiptir.

Aslında internet bankacılığının matematiksel temellerinden biri Gauss’a dayanır.

5. Jeodezi ve Haritacılık

Gauss, Dünya’nın ölçülmesi ve haritalanması konusunda devrim yarattı.

Bugün:

  • GPS sistemleri
  • Uydu navigasyonu
  • Coğrafi bilgi sistemleri

onun geliştirdiği yöntemlerden yararlanır.

6. Karmaşık Sayılar

Gauss, karmaşık sayıların matematikteki kullanımını sistematik hale getirdi.

Bugün:

  • Elektrik mühendisliği
  • Telekomünikasyon
  • Radar sistemleri
  • 5G haberleşme teknolojileri

bu çalışmaların üzerine inşa edilmiştir.

7. Gauss Yasası

Elektromanyetizmanın temel yasalarından biridir.

Bu yasa olmadan:

  • Elektrik şebekeleri
  • Mikroçipler
  • Bilgisayarlar
  • Cep telefonları

geliştirilemezdi.

8. Astronomi ve Uzay Çalışmaları

1801 yılında keşfedilen Ceres kaybolduğunda, Gauss kendi geliştirdiği yöntemlerle yeniden yerini hesapladı.

Bu çalışma modern:

  • Uydu takip sistemlerinin
  • Yörünge hesaplamalarının
  • Uzay görevlerinin

başlangıcı kabul edilir.

Bankacılık ve Finans Açısından Gauss

Sizin ilgi alanınıza daha yakın bir örnek vermek gerekirse;

Bugün bankaların kullandığı:

  • Kredi skorlama modelleri
  • Risk ölçümleri
  • VAR (Value at Risk) hesaplamaları
  • Portföy optimizasyonu
  • Sigorta aktüeryası
  • Yapay zekâ destekli kredi değerlendirmeleri

doğrudan veya dolaylı olarak Gauss’un istatistik ve olasılık çalışmalarına dayanır.

Bir anlamda, modern bankacılıkta kullanılan risk yönetimi matematiğinin temel taşlarından biri Gauss’tur.

İlginç Bir Hikâye

Gauss henüz 7 yaşındayken öğretmeni sınıfa ceza olsun diye 1’den 100’e kadar sayıların toplamını vermişti.

Diğer öğrenciler hesap yaparken Gauss birkaç saniyede sonucu buldu:

1+2+3+⋯+100=(100×101)/2=5050

Çünkü sayıları şu şekilde eşleştirmişti:

  • 1 + 100 = 101
  • 2 + 99 = 101
  • 3 + 98 = 101

Toplam 50 adet 101 vardı.

Bu olay onun dehasını dünyaya duyuran ilk hikâyelerden biri olarak anlatılır.

Teorileri halen kullanılıyor

Gauss yalnızca matematiğe katkı yapmadı; bugün kullandığımız internet bankacılığından GPS’e, yapay zekâdan kriptografiye, uydu sistemlerinden finansal risk yönetimine kadar uzanan dijital dünyanın matematiksel altyapısını şekillendiren isimlerden biri oldu. Eğer bugün bir banka kredi riski hesaplayabiliyor, bir telefon konumunuzu bulabiliyor veya bir internet işlemi güvenli şekilde yapılabiliyorsa, bunun arkasında bir yerde Gauss’un matematiği vardır.

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Sanayide eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı

Yayınlanma:

|

Sanayide iş var, çalışacak insan yok: Eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı

Türkiye sanayisi uzun süredir nitelikli teknik eleman bulmakta zorlanıyordu. Ancak son dönemde sorun yalnızca kaynakçı, CNC operatörü, dikiş makinecisi, bakım teknisyeni gibi ara elemanlarla sınırlı kalmadı; fabrikalar artık vasıfsız/düz işçi bulmakta da zorlanıyor.

Bu tablo, klasik “işsizlik var ama işçi yok” çelişkisini yeniden gündeme taşıdı. Bir yanda iş arayan milyonlarca kişi, diğer yanda üretim hattını döndürecek çalışan bulamayan fabrikalar var. Sorunun temelinde yalnızca ücret değil; çalışma koşulları, vardiya düzeni, ulaşım, barınma, genç kuşağın iş tercihleri, mesleki eğitim yetersizliği ve sanayinin sosyal cazibesini kaybetmesi bulunuyor.

Asgari ücret artık sanayi işi için yeterli motivasyon oluşturmuyor

Sanayide özellikle mavi yaka işler ağır çalışma temposu, vardiya sistemi, fiziki yıpranma, servis bağımlılığı ve kimi zaman sağlıksız çalışma ortamlarıyla öne çıkıyor. Buna karşılık çalışanların eline geçen ücret, yaşam maliyetleri karşısında tatmin edici bulunmuyor.

Asgari ücretin biraz üzerinde teklif edilen ücretler dahi birçok çalışan için yeterli görülmüyor. Çünkü kira, ulaşım, gıda ve temel ihtiyaçlardaki artış, sanayi ücretlerini reel olarak zayıflatıyor. Çalışan açısından soru artık şu hale geldi: “Bu tempoya, bu yıpranmaya, bu ücrete değer mi?”

Yeni kuşak fabrika düzeninden uzaklaşıyor

Genç kuşak için iş yalnızca gelir kapısı değil; yaşam kalitesi, esneklik, sosyal çevre, statü ve psikolojik tatmin anlamına da geliyor. Fabrika ortamı ise birçok genç tarafından ağır, tekdüze, baskılı ve gelecek vadetmeyen bir alan olarak görülüyor.

Kurye, e-ticaret, kafe, güvenlik, hizmet sektörü veya dijital platform işleri daha esnek ve daha görünür seçenekler sunuyor. Sanayide kariyer basamağı, sosyal itibar ve gelir artışı beklentisi zayıf kaldıkça gençler üretim hattından uzaklaşıyor.

Sorun teknik elemandan düz işçiye indi

Geçmişte sanayicinin ana şikâyeti “nitelikli ara eleman yok” şeklindeydi. Bugün tablo değişti. Artık paketleme, yükleme-boşaltma, üretim destek, temizlik, depo, montaj ve vardiyalı hat işlerinde de ciddi açık oluşuyor.

Bu durum sanayi için kritik bir eşik anlamına geliyor. Çünkü teknik eleman eksikliği verimliliği düşürürken, düz işçi eksikliği doğrudan üretim hattını durdurabiliyor. Fabrika kapasitesi kâğıt üzerinde var olsa bile, çalışan bulunamadığında makine, sipariş ve yatırım boşa düşüyor.

Yabancı işçi yeni çıkış kapısı oldu

Bazı fabrikalar çözümü yabancı işgücünde aramaya başladı. Suriyeli çalışanların ardından Türkmenistan, Özbekistan ve diğer Orta Asya ülkelerinden gelen işçiler birçok sektörde daha görünür hale geldi. Tavukçuluk, tekstil, gıda, inşaat, lojistik ve bazı ağır sanayi kollarında yabancı işçi kullanımı artıyor.

Son dönemde Uzak Doğu ve Afrika ülkelerinden işçi getirilmesi de tartışma konusu oldu. Özellikle tavukçuluk gibi çalışma koşulları ağır, vardiya düzeni yoğun ve işgücü devri yüksek sektörlerde yabancı çalışanlar daha fazla gündeme geliyor.

Ancak bu yöntem kalıcı çözüm değil. Yabancı işçi kısa vadede üretim hattını döndürebilir; fakat yerli işgücünün sanayiden kopuşunu, ücret dengesizliğini ve çalışma koşullarındaki yapısal sorunu çözmez.

İşverenin sorunu yalnızca “eleman yok” değil

Sanayici açısından bakıldığında işgücü sorunu üretim planlamasını, sipariş teslimini, ihracat kapasitesini ve yatırım kararlarını doğrudan etkiliyor. İşçi bulunamadığında makineler boş kalıyor, vardiya düşüyor, teslim süresi uzuyor, maliyet artıyor.

Ancak çalışan açısından bakıldığında da sorun net: düşük ücret, ağır koşul, sınırlı sosyal hak, belirsiz kariyer ve düşük motivasyon. Bu nedenle mesele yalnızca “gençler çalışmak istemiyor” basitliğine indirgenemez. Asıl sorun, sanayi işlerinin çalışan açısından cazibesini kaybetmesidir.

Sanayi için yeni sosyal sözleşme şart

Türkiye üretim ekonomisini büyütmek istiyorsa, sanayi işçiliğini yeniden cazip hale getirmek zorunda. Bunun için yalnızca ücret artışı değil, bütüncül bir çalışma hayatı reformu gerekiyor.

Öncelikli adımlar şunlar olmalı:

  1. Sanayide ücretler asgari ücretin anlamlı biçimde üzerine çıkarılmalı.
  2. Vardiya, servis, yemek, barınma ve yan haklar yeniden düzenlenmeli.
  3. Mesleki eğitim fabrikalarla entegre edilmeli.
  4. Gençlere üretimde kariyer yolu gösterilmeli.
  5. Tehlikeli ve ağır işlerde çalışma koşulları iyileştirilmeli.
  6. Yabancı işçi kullanımı kayıtlı, denetimli ve adil ücret ilkesiyle yürütülmeli.
  7. Sanayi bölgelerinde sosyal yaşam, ulaşım ve barınma altyapısı güçlendirilmeli.

Türkiye üretmek istiyorsa işçiyi yeniden kazanmalı

Sanayide eleman bulamama sorunu artık geçici bir insan kaynakları problemi değil; üretim ekonomisinin sürdürülebilirliğini tehdit eden yapısal bir krize dönüşüyor.

Fabrika açmak, makine almak, ihracat bağlantısı kurmak tek başına yeterli değil. O makineleri çalıştıracak, üretim hattını sürdürecek, işi sahiplenip meslek haline getirecek insan kaynağı yoksa sanayi büyüyemez.

Türkiye’nin önündeki soru şudur: Sanayi, gençler ve çalışanlar için yeniden cazip bir gelecek sunabilecek mi?

Bu soruya güçlü bir cevap verilemezse, üretim hattındaki açık yalnızca yabancı işçiyle kapatılmaya çalışılır. Ancak bu da Türkiye’nin asıl ihtiyacını karşılamaz: nitelikli, kalıcı, motive ve yerli üretim kültürüne bağlı bir sanayi işgücü.

*************

Kaynak notu: İŞKUR’un 2025 araştırmasında 1 milyon 730 bin işyeri içinde 166 bin işyerinde 398 bin 618 kişi için eleman temininde güçlük çekildiği; nedenler arasında mesleki beceri eksikliği, yeterli başvuru olmaması, talep edilen ücretin yüksek bulunması ve çalışma şartlarının beğenilmemesi yer alıyor. TÜİK verilerinde 2025’te sanayi istihdamı 6 milyon 578 bin kişi olarak görülürken sanayinin istihdam payı geriliyor. Çalışma Bakanlığı yabancı çalışma izinleri istatistikleri de işgücü açığında yabancı çalışan kanalının büyüdüğünü gösteriyor.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.