Connect with us

Erol Taşdelen

1946-1960 DÖNEMİN’DE TÜRKİYE EKONOMİSİ – II

Yayınlanma:

|

İlk bölüm büyük ilgi gördü. “Yeter Söz Milletin” parolası ile başlayan dönemde yaşananlara devam ediyoruz.

1946-50 döneminin lügatçesinde, “millete gitmek” yeni tür siya­si faaliyeti dile getiren bir formül oldu.

Çok partili siyasal ortama geçilmesi ve ekonominin dış yardım ve yabancı sermayeye açılması, yeni tüketim kalıplarıyla birlikte özel sermaye birikiminin, ekomik ve toplumsal gelişmeyi tümüyle kavrayıcı bir nitelik kazandırması sürecine giriyordu.

Pazarın birdenbire keşfedilmesinin başlıca nedeni burjuvazinin ekonomi üzerindeki bürokratik kontrolden hayal kırıklığına uğrama­sıydı. Burjuvazi, siyasi güdümlü birikim yoluyla yeterli güç topla­dıktan ve savaş dönemi vurgunlarıyla saflarını güçlendirdikten sonra, kendisini ideoloji düzeyinde bürokrasiden ayırt edebilecek güçte buldu. Ulusal dayanışmayı herşeyin üstünde tutan korporatist birlikçilik karşısında piyasa liberalizminin düsturlarına sarıldı. Kapitalist üretim ilişkileri içinde yaşadığı söylenebilecek nüfus sadece küçük bir azınlıktı. 1950′ de 20 milyon olan nüfusun  %80’i köylüydü. Sanayi sektöründe işçilerin %37’si ya kendi işlerinde ya da aile işletmelerinde çalışıyorlardı. İşverenler için çalışan ücretlilerin sayısı 400.000 kadardı.

1941-45 ile 1950 arasında kişi başına gelir %15 oranında, ta­rım gelirleri ise %30 oranında yükselmiştir.

Ekonomik politikasının bilirlemnesinde ABD, bu dönem için tek etmen özelliği taşımaktadır (dış etmenlerden). Bununla birlikte Dünya Bankası, IMF ve Marshall Planını yürütmekle görevli OEED (1961’den sonra OECD) gibi uluslararası kuruluşların aynı doğ­rultuda önerilerde bulundukları belirtilmelidir.

1946 ile 1950 arasında Türkiye’ye giren Amerikan fonları GSMH’­nın aşağı yukarı %3’üne eşittti; bu fonlar ithalatın savaş dönemin­deki ortalama düzeyine göre %270 artmasına katkıda bulundu. En ö­nemli artış tarım makinalarında görüldü; tarım makinaları ithala­tının toplam italat içindeki payı %1’den %8’e yükseldi. Bu Amerikalı uzmanların tavsiye ettiği yeni ekonomik modele uygundu. Türki­ye ekonomisi korunmadan yaşamak zorundaydı ve dünya pazarı içinde uzmanlaşmalıydı; bu gündem, yatırımların verimsiz fabrikalara değil, tarıma ve tarıma dayalı sanayiye yapılacağı demekti.

Amerikan yardımı ( pazar sorunları içinde olan ABD ekonomisinin ihraç ettiği ) yol yapım makinaları ve 15.000 traktörde somutlaşın­ca, retoriğin maddi boyutu görünür oldu: ulaşım pazara girişi kolay­laştırdı, traktör kullanarak yeni topraklar tarıma açıldı ve üretim arttı. Demek ki Amerikan reçeteleri ile burjuvazinin bürokrasiye karşı eleştirisi ve ekonominin yeniden inşasının ürettiği elle tu­tulur sonuçların pekiştirdiği küçük üreticilerin özlemleri birbiriyle çakışıyordu. Bu çeşitli akımları bir arada tutan şey, maddi yararları dağıtacak mekanizmanın pazar olduğunu temel alan ideolo­jiydi. Yeni sistem darboğaza girene kadar yapılan vaatler gerçekle­şecek gibi gözüküyordu.

Bürokrasinin mutlakçı otoritesine karşı evrensel ilkeler teme­linde direniş, ayrı sınıf çıkarlarının farkına varmış olsun olmasın bütün toplumsal sınıfların bazı kesimlerini birleştirdi. Yasadışı komünist partisi bile 1950 seçimlerinde DP’yi aktif biçimde destekledi.

1950’de halk ilk defa seçmen olarak kendi siyasal tercihini di­le getirmiş ve  yüzyılların devletçi geleneğine karşı oy kullanmış­tı. Devleti baba olarak gören zihniyet, merkezden kontrol, yukarıdan aşağıya dayatılan reformculuk rededilirken pazarın (ve kapitalizmin) önündeki engeller kaldırılsın istemişti. Kuşkusuz, nüfusun büyük ço­ğunluğu dizginsiz bir pazar ekonomisinin neler getireceğinin henüz farkında değildi. Ama, pazarın ilk elde sağlayacağı elle tutulur ya­rarların olduğu düşünülüyordu, ne olursa olsun, bilinmeyen bir gele­cek son yıllarda yaşananlara tercih ediliyordu.

1945-46’da iktidardaki partinin bürokrat kanadı, burjuvaziyle başı derde girdiği, ilk zamanlarda bir toprak dağıtımı projesine karar vermişti. Oysa, iş gücü kıtlığının sürekli bir sorun olması nedeniyle daha önce toprak dağıtımı için halktan hiçbir talep gel­memişti. 1946 ile 1950 arasında, toprak dağıtımı projesi ürkek bir biçimde yürütülerek 33.000 aileye devlete ait topraklar verildi; oysa önderleri bu projeye başta karşı çıkmış olan DP yönetiminde, 1950-60 arasında, 312.000 aile toprak sahibi oldu. (Üstelik aile ba­şına verilen toprak %20 fazlaydı).

1947 yılından itibaren, Marshall Planı çerçecesi içinde Amerikan askeri yardımının gelmesi başladı. Bu yardım 1947-48 mali yılında 100 milyon dolara varır.1948-49 mali yılında ise Marshall yardımı 49.7 milyon dolardı. Bunun 38 milyon doları uzun vadeli ve %2.5 fa­izli borç olarak, 11.7 milyon doları ise hibe şeklindedir. 1949-50 mali yılında yardım 59.1 milyon dolardır. Bunun 43.1 milyon doları borç,I6 milyon doları ise hibe şeklindedir.

1954 yılına kadar ABD’den alınan yardımın dağılımı şu şekildedir

Yıl Askeri Yardım

(Milyon Dolar)

   Bağış/Kredi     TOPLAM
1950-51

32.2

5.85 38.0
1951-52

58.8

12.2

71.0

1952-53

55.0

2.5

57.5

1953-54

46.0  2.7

48.7

Bu rakamlardan da anlaşılacağı gibi, Amerikan yardımı giderek düşme eğilimindedir ve 1947 yılındaki düzeyine ancak 1954 yılın­dan sonra, Türkiye’deki tarım politikası iflas edip de ABD’nin e­lindeki tarım ürünleri fazlasını yardım olarak göndermesiyle ula­şılacaktır.

Demokrat Parti ekonomide 'altın yıllara' imza attı

1946’da, çalışır durumdaki traktörlerin sayısı 1.000’in biraz ü­zerindeyken tarımda 2.5 milyon çift hayvan kullanılıyordu. 1955’e gelindiğinde ise Amerikan yardımı yoluyla traktör sayısı 43.000’e yükselmiş, hayvan sayısı aynı kalmıştır. Bu ek enerji kaynağı baş­langıçta ekilen alanları genişletmekte kullanıldı. 1946 ile 1955 arasında, toplam ekilen alanlar 9.5 milyon hektardan 14.2 milyon hektara genişleyerik %50 oranında bir artış gösterirken aynı dö­nemde nüfus sadece %20 arttı.

1952’de yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, çiftçi aile­lerin %93’ü traktörlerini krediyle almışlardı ve bu krediler öde­nen toplam fiyatın %60’ını karşılamıştı.

Sahiplerinin ekip biçtiği işletmelerin sayısı 1950’de 2.3 milyonken, 1952’de 2.5 milyona, 1961’de 3.1 milyona ulaştı. Bu, I950-60 döneminde küçük üretim birimlerinin sayısının yaklaşık %30 oranın­da arttığını gösterir. Topaksız köylü ailelerinin oranı 1950’de %16 iken 1960’da %10’a düştü.

Hükümet, 1951’de ticari banka faizlerini %12’den %8.5’a indirdi. Bunun kredi gelişmesine katkıda bulunduğu kuşkusuzdur. Kredilerin dörtte üçünden fazlası, tarım ve sanayi kesimlerinin dışında kulla­nılmıştır. Bir başka deyişle, kredi genişlemesi, üretim kesimlerine değil, başta ticaret almak üzere, ulaştırma ve konut gibi hizmetke­simleri yararına olmuş, bu alanlarda yoğunlaşmıştır.

1953’te herşey iyi gidiyor gibiydi liberal ekonomi modelinin, modernleştirici sonuçlarıyla birlikte, çok yakında bütün vaadlerini gerçekleştireceği sanılıyordu.

1954’te, tarımsal üretim ve ihracat %15, kişi başına gelir %11 a­zaldı. Kişi başına milli gelirdeki düşme ise, nüfusun hızla artışı yüzünden, çok daha keskin ve çok daha önemliydi. 1948 yılındaki sa­bit fiyatlarla hesaplandığında Türkiye’de kişi başına milli gelir 1953 yılında 556 Türk Lirasından 1954 yılında 490 TL’sına düşer. 1955’de çok ağır bir hızla yeniden yükselmeye başlayarak 513 TL’sı­na, 1956 yılında 532 TL’sına ve 1957 yılında 549 TL’sına ulaşır. 1953 yılındaki düzeyini ise ancak 1958 yılında 597 TL’sıyla aşar.

Enflasyon her türlü yoldan hızlanır. 1950 ile 1954 yılları ara­sında %111.5 oranında artmış olan para hacmi, 1954 yılından 1958’e kadar da %120’lik bir artış gösterir. Bu artışların tedavüldeki pa­ra miktarına yansıması ise ilki için %53.2, ikincisi için de %121.3’­tür. En sonunda ise bütçe açığı, toplam gelirin 1/3’üne erişir.

1945’ten beri Türkiye, Sovyetler Birliği sınırında Batı’nın sa­dık bir ileri karakolu görevini istekle üstlenmişti. Menderes hü­kümeti DP’nin bağlılığını daha büyük bir gösterişle kanıtlamak i­çin önce Kore’ye asker yolladı, NATO‘ya katılmakta ısrar etti, so­nunda da ABD’ye askeri üstler verdi. ABD’nin siyasal ve askeri ya­yılmacılığı Türkiye’nin işbirliği isteğiyle birleşince, Amerikan nüfuzu hızla arttı. Sokaklarda görülmeye başlayan Amerikan askerle­rini taklit etmek moda oldu. Amerikan elçiliğine ve yardım kuruluşu yetkililerine neredeyse genel vali statüsü verildi.

Menderes, kelimenin tam anlamıyla popülist bir siyasetçiydi.  Gerek o gerekse partinin çoğunluğu kalkınmanın büyüsüne öylesine kapıl­mışlardı ki, iktisadi göstergelerin olumsuz hal alması karşısında iktisadi genişleme politikasından vazgeçmeyi düşünemezlerdi. İlk ak­la gelen tedbir, tarım kredilerinin fiyat destekleme programlarının ve kamu yatırımlarının hızla artırılmasını içeren enflasyonist finansmandı. Maliyetlerine bakılmaksızın ardı arkası gelmeyen bayın­dırlık projeleri başlıyordu. Bu projeler, para basılması yoluyla Merkez Bankası’nca finanse edildi ve sonuçta fiyatlar 1955 ile 1959 arasında iki katına çıktı. Enflasyon, yavaşlayan büyüme hızını telafi etmek için kullanılan bir göz boyama aracıydı. Ama sanayi sektörünün hızlı bir birikim sağlaması sonucunu da verdi.

1954’te, önceki liberal dış ticaret rejiminden vazgeçildi ve devletçi kontrol tedbirlerinden bazıları yeniden benimsendi. Çünkü, açık finansman ve dönemin ilk yıllarında dış ticaretteki liberasyonun etkisiyle kısa sürede kaynakların tükenip iç fiyatların yük­selmesi ve döviz kaynaklarının eriyerek piyasa fiyatlarıyla dövi­zin aşırı biçimde yükselmesi sonucu dışsatım zorlaşmış, yatırımları yürütmek üzere dışardan mal getirilemez olmuş ve böylece darbora­za girilmis, zor günler yasanmıştır. Darboğazlardan çıkmak amacıyla 4 Ağustos 1958 kararlarıyla bir “İktisadi İstikrar Programı” kabul edildi. Buna göre Ödemeler Dengesi’ndeki sürekli açığı ve karşıla­şılan güçlükleri hafifletmek için bir devalüasyon yapılmış, dışsa­tımdan elde edilen bir ABD doları başına, çeşitli mal gruplarına göre 210,280 ve 620 kuruş alış, primi verilmesi, dışalım için talep edilen dolar başına da 620 kuruş  tahsil olunması kararlaştırılmıştır. Bununla ithalat zorlaştırılmak, ihracat arttırılmak istenmiş, dışalım gereksinmeleri üçer aylık kotalara bağlanmıştır. Bu arada daha önceden sürmekte olan hızlı fiyat artışlarını da durdurabil­mek bakımından satın alma gücünü kısıcı uygulamalar yapılması ka­rarlaştırılmıştır. Toplam kredi hacmi daraltılmak istenmiş, banka plasmanlarının 30.6.1958 düzeyinde kalması kararlaştırılmış, İkti­sadi Devlet Teşekküllerine verilecek paralar sınırlandırılmış, ken­dilerine gerekli kaynakların sağlanması amacıyla bu kuruluşların ürünlerine zamlar yapılmıştır.

1954 tarihli Petrol Kanunu ile daha önce devlet elinde bulunan petrol arama yetkisi kaldırılmış, 1957’de yapılan bir değişiklikle, rafineri kurma hakkı da yabancı sermayeye verilmiştir. (6088 No.lu) Turizmi Teşvik Kanunu ile yabancıların köyde gayrimenkul satın  alması, Yabancı Sermayeyi  Teşvik Komitesi kararına bağlı olarak, ser­best bırakılmıstır.

1950’lerin sonuna gelindiğinde, enflasyonist büyümenin maliyeti ortaya çıkmaya başladı. En kazançlı çıkan kesim olan büyük sanayi burjuvajisi bile, gelişi güzel himaye ve kredi politikalarından memnun değildi. Dış cephede, hem” ABD hükümeti hem de OECD’ nin Türk ma­sası enflasyonist finansmandan ve her yıl yapılan yardım taleple­rinden şikayetçiydi.

1950-60 arasındaki on yıl, Türk toplumuna, istatistiklerden anla­şılması kolay olmayan bir coğrafi ve toplumsal hareketlilik zihni­yeti kazandırmıştır. Aile işletmelerinin sayısının artmasına rağmen tarımdaki makinalaşma sonucu eski ortakçılardan bir kısmı şehirlere göç etmek zorunda kalmış ve daha da önemlisi, şehirlerde yeni geli­şen iktisadi canlılık daha kazançlı istihdam imkanları vaad eder olmuştu. Bu nedenle, şehirlere göç edenlerin arasında topraksızların yanı sıra, aileleri köydeki tarlalarını sürmeye devam eden genç erkekler de vardı.

1954’ten sonra, önce hizmet sektörü, sonra sanayi önemli istihdam kaynakları oldular. Önce küçük sanayi istihdam yarattı; 1950’lerin ikinci yarısında büyük fabrikalar ortaya çıkmaya başladı ve 10’­dan fazla işçi istihdam eden fabrikalarda çalışanların sayısı 163.000’den 324.000’e yükseldi.

1950’lerin ve 1960’ların büyük bölümünde göçmenlerin iktisadi durumu sürekli iyileşiyordu. Merkezin uzağında olsa bile şehir haya­tının kasvetli Anadolu köylerine tercih edilmesi tabii görülüyordu. İlk gecekondu mahalleleri köy yaşam tarzına göre kuruldu. Aynı köy­den gelenler yanyana yerleşip genellikle devlet arazisi üzerine derme-çatma kulübeler kurdular. Ama kısa sürede evlerin kalitesi dü­zeldi.

Bu ilk yıllarda, şehirdeki yeni proletarya siyasal davranışları­na ilişkin safça beklentileri boşa çıkardı. Sola meyletmek yerine, sağ popülizmi, yani DP’yi ve devamı olan partileri tercih ettiler. Bu tercihin birbirini tamamlayan iki boyutu olduğu söylenebilir. Bi­rincisi, bürokrat-entellektüellerin çoğunun köy hayatını idealize edip gecekonduya acıyarak bakmalarına rağmen göç, hayat standartla­rında önemli bir ilerleme sağlamıştı. İkincisi, iktisadi bütünleşme­ye rağmen, şehir kültürel hayatı -kuşatma altında olsa bile-  kapı­larda bekleyen kalabalıklara kapalı kalmıştı.

1950-60 arasında özel kesimin yatırımları toplam yatırımların %60’ına ulaşır, devlet yatırımları ise %40’a düşerken 1959’da dev­let yatırımları sanayi yatırımlarının %46’sına yükselmiş, özel ya­tırımların oranı ise %54’e düşmüştü.

1950-60 yıllarında Türkiye ekonomisinde alt yapının kurulması i­çin önemli adımlar atılıyor. Bu adım1ar; karayolu, liman, enerji gibi alt yapı alanlarında 1950-60 yıllarında bir atıl kapasite yaratır­ken, ileriki yıllar için kolaylık sağladı.

1950-60 döneminde sanayiye verilen banka kredilerinin uluslarara­sılaşması, Türk sermayesinin uluslararasılaşmasını sağlayan mekaniz­ma oldu. Diğer yanda, devlet, prekapitalist kalıbın hızla dışına çı­kan toplumu kontrol edecek yeni araçlar geliştiremediği gibi, top­lumun da hiçbir özerk örgütlenme geleneği yoktu. Kamu alanı pek az gelişmiş olduğundan kişiselin dışındaki her saha politik alanla öz­deşleştiriliyor ve de bu yüzden devletin yetki kapsamına girdiği düşünülüyordu. Devletin, iktisadi özgürlük yaratma adına eskiden de­netlediği alanın bir kısmından geri çekilmesi bir boşluk yaratmış­tı; bu boşluk ise sivil toplum kurumlarıyla değil, bireysel yayılmacılığın aşırılıklarıyla dolduruldu. Daha sonra, sivil toplumun ge­lişmesiyle değil, devlet mekanizmasının kontrol kapsamının, politik istikrarı korumak adına genişlemesiyle bu duruma çare bulundu.

1950’lerin başlarında tarım sektörü modernize edilmiş, Merkez Bankası ve bankaların faiz oranları düşürülmüş ve büyümeye yönelik kalkınma stratejisi nedeniyle para arzında büyük artışlar yaratıl­mıştır.1950-53 döneminde para arzı %66 oranında artmasına karşın, fiyatlar genel düzeyindeki artışının küçük bir oranda kalmasının başlıca nedeni olarak dönem içerisinde hava koşullarının iyi gitme­sinin sonucu olarak tarım sektöründeki üretim artışının milli ge­lir üzerinde olumlu katkısı, öte yandan Kore Savaşı nedeni ile dün­ya tarım ürünleri piyasasındaki fiyat artışı Türkiye’nin ihracat gelirlerinde artışa neden olmuş ve bu artışa dış borçlanmadaki ar­tışa eklenerek büyük miktarlarda ithalat yapılmıştır.1954 yılında başlayan kötü iklim koşulları, iyi gidişi tersine çevirmeye başlar. GSMH’da düşüş başlar. Yatırım yapılan alanların altyapı niteliğinde olması, üretimin, tüketimi karşılayamaması, fiyatlarda artışa neden olmuştur. Ekonomideki bu olumsuzluklar karşısında hükümet para arzını kısmak, fiyatların kontrol edilmesi, ithalat işlemleri üzerine kota­lara karşı fiyat artışları durmamıştır. 1955 yılından itibaren ihra­cat gelirleri düşmüş ve döviz rezevleri azalmıştır. 1954 yılında ilk olarak para ve kredi hacmini kontrol edebilmek için, “Banka Kre­dilerini Tanzim Komitesi” kurulmasına rağmen 1957 yılının sonunda tam bir tıkanıklık içine girilmişti. Tıkanıklık 1958 istikrar tedbir­leriyle aşılmaya çalışıldı. Karar sonrası para arzı bir yıl süre ile sıkı kontrol edilmesine karşın daha sonra yine emisyon hacmi artma­ya başladı. Kararların alınması sonrası tasarruf ve kredi faiz oran­larının yükseıtilmesi gerekirken, bu yapılmamıştır. Fakat hiç şüphe­siz en azından reeskont, oranları yükseltilmeliydi. Ancak bu da ya­pılmamıştır.

1950 yılından itibaren Türkiye’de iktisadi ve sosyal değişmeye paralel olarak KİT’lerde de bir değişme gerçekleşmiştir. DP hükümet­leri KİT’leri özel kesimi her yönden güçlendirmek için araç olarak kullanmaya koyulmuşlardır. Bir taraftan da bunların istihdam yaratma gücünden politik olarak faydalanmak istemişlerdir. DP hükümetleri özellikle tekstil alanında köylü ve dar gelirli vatandaşların ihti­yaçlarını piyasa fiyatlarının çok altında karşılayabilen bu kuruluş­ları, gerekçelerine bir de bunların istihdam gücünü ekleyerek daha da güçlendirmek yoluna gitmişlerdir. İşte bu noktaya varıldıktan son­ra, özel kesim DP’nin iktisadi felsefesine aykırı düşen bu tutumun tashihini ve kısa zamanda bu işletmelerin özel kesime devrini veya tasfiyesini istemeye koyulmuştur. DP’nin tutumundaki bu çelişkili durum kısa zamanda KIT’leri, karma ekonominin bir gereği olmaktan çıkararak, siyasi iktidarın elinde halka ve özel kesime taviz verme aracı haline getirmiştir. Bir taraftan bunların kadrolarına siyasi maksatlarla personel ve işçi yerleştirilirken, diğer taraftan bunlardan bazılarının ürünleri özel kesimin rantabilitesini arttırmak i­çin düşük fiyatla sattırmak ve mamül piyasalarından tamamen veya kısmen çekilmelerini sağlama yoluna gidilmiştir. Örneğin, Sümerbank’a ait iplik kumaş entegre fabrikalarının kumaş bölümünde üretim dur­durularak veya azaltılarak özel fabrikalara ucuz ve yeterli miktar­da düşük fiyatla iplik sağlanmıştır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

***********

I.BÖLÜM: TÜRKİYE’DE DEMOKRASİYE GEÇİŞ YILLARI (1946-60) – I – BankaVitrini

KAYNAKÇA: 

[1] Ç.Keyder; 1989, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim yay. İst.1989, I.Baskı,s.97-98.

[2] Y.Kepenek; 1987, Türkiye Ekonomisi,Teori yay.Ank.s.83.

[3] S.Yerasimos,; 1989,Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, 3.Kitap Belge yay.,5.Baskı,s.I78.

[4]  N.Kuyucuklu;1986, Türkiye İktisadı”,Beta yay.İst.I2.Baskı,s.200 .

[5] G.Kazgan; 1988, Ekonomide Dışa Açık Büyüme ,Altın kit.yay. İst.2.Basım,s.264.

[6] Y.Sertel; 1988,Türkiye’de Dışa Dönük Ekonomi ve Çöküş,Alan-yay. İst.I.Basım,s.32-33 .

[7] Y.Küçük; 1985,Quo Vadimus-Nereye Gidiyoruz,Tekin yay. İst.s.220.

[8] T.Oçal-O.F.Çolak;1988,”Para-Banka”,İmge kit.yay.Ank. 1.Baskı,s.432-433.

[9] “Kamu İktisadi Teşebbüsleri-gelişimi, sorunları ve çözüm­yolları”, İ.Ü.İ.F. Mezunları Cemiyeti yay. İst.I98I,s.19-20.

 

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE?

Yayınlanma:

|

İspanya, Fransa, İtalya ve Belçika’daki protestolar ne anlatıyor? Türkiye bu tablodan hangi dersleri çıkarmalı?

Erol TAŞDELEN | Bankavitrini.com Ekonomik Analiz

Avrupa sokaklarında yükselen protestolar, yalnızca öğrencilerin eğitim koşullarına, kiracıların konut sorununa ya da çalışanların ücret taleplerine indirgenemez. İspanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Belçika’ya uzanan eylemlerin ortak noktasında daha temel bir soru bulunuyor: Ekonomik büyüme, vatandaşın yaşam standardına ne ölçüde yansıyor?

17 Ekim 2026’da Avrupa’nın farklı ülkelerinde yoğunlaşan gösteriler, hayat pahalılığı, eğitim giderleri, barınma sorunu ve kamu hizmetlerinin niteliği etrafında şekillendi. Ancak bu gösteriler, tek merkezden yönetilen ortak bir Avrupa hareketi değil. Her ülkenin kendi ekonomik ve siyasi dinamikleri var. Ortaklaşan nokta ise özellikle gençlerin geleceğe ilişkin beklentilerinin zayıflaması.

Al Jazeera’nın 17 Ekim tarihli haberinde, farklı ülkelerde yüz binlerce kişinin hayat pahalılığına karşı gösterilere katıldığı bildirildi. Fransa’daki eylemler kitlesel boyutlara ulaşırken Belçika’da eğitim reformları, İtalya’da geçim sıkıntısı ve savaş karşıtı talepler, İspanya’da ise konut krizi öne çıktı.

Bu tablonun ekonomi yönetimleri açısından önemli bir mesajı var: Makroekonomik göstergelerdeki iyileşme, toplumun bütün kesimleri tarafından aynı biçimde hissedilmeyebilir.

İSPANYA: MAAŞ VAR, EV YOK!

İspanya’daki protestoların merkezinde konut krizi bulunuyor. Özellikle büyük şehirlerde yükselen kiralar, genç çalışanların kendi başlarına ev tutmasını giderek zorlaştırıyor.

Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın evinden çıkarılması ve sonrasında hayatını kaybetmesi, konut hakkı tartışmalarını yeniden alevlendiren olaylardan biri oldu. Hükümetin kiracıları korumaya yönelik düzenleme girişiminin parlamentoda reddedilmesi de tepkileri artırdı.

Reuters’ın 2 Ekim 2026 tarihli haberine göre, protestocular kira artışlarının sınırlandırılmasını, evden çıkarmalara karşı koruma sağlanmasını ve kısa süreli kiralamaların düzenlenmesini talep ediyor. Tartışmanın diğer tarafında ise düzenlemelerin konut arzını azaltabileceğini savunan kesimler bulunuyor.

İspanya örneği, ekonomik açıdan önemli bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Bir ülkede istihdamın ve ekonomik faaliyetin artması, konut maliyetleri gelirlerden daha hızlı yükseliyorsa, gençlerin bağımsız yaşam kurmasını kolaylaştırmayabilir.

Çalışan bir gencin maaşının büyük bölümünü kiraya ayırması; tasarruf yapmasını, ev sahibi olmasını, tüketim harcamalarını artırmasını ve ekonomik geleceğini planlamasını güçleştiriyor.

Burada mesele yalnızca emlak piyasası değil. Konut maliyetleri, iş gücü hareketliliğini, aile kurma kararlarını, tüketimi ve uzun vadeli tasarrufları da etkiliyor.

İspanya’nın verdiği mesaj açık: Barınma maliyeti, ücret artışlarını geride bırakıyorsa ekonomik büyüme toplumsal refaha dönüşmekte zorlanıyor.

FRANSA: EĞİTİMDEKİ SORUNLAR NASIL TOPLUMSAL TEPKİYE DÖNÜŞTÜ?

Fransa’da gösteriler, okullardaki personel yetersizliği, eğitim koşulları ve kamu hizmetleri konusundaki şikâyetlerle görünür hale geldi. Öğrencilerin başlattığı eylemlere zamanla farklı toplumsal kesimlerden destek geldi.

17 Ekim’deki gösterilerde hayat pahalılığı, yakıt maliyetleri ve ücret talepleri de gündemin parçası oldu. Böylece başlangıçta eğitim odaklı olan tepki, daha geniş bir ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluk alanına yayıldı.

Fransa’daki gösteriler sırasında yağma, kundaklama ve polisle çatışmalar da yaşandı. Barışçıl protesto hakkı ile şiddet eylemleri birbirinden ayrılmalı. Kamu düzenine zarar veren eylemler, gösterilere katılan bütün vatandaşların tutumu olarak değerlendirilemez.

Ekonomik açıdan Fransa örneği, kamu harcamaları tartışmasını öne çıkarıyor.

Devlet bütçe disiplinini sağlamak, borçlanmayı kontrol etmek ve mali dengeleri korumak isteyebilir. Ancak tasarruf politikalarının eğitim, sağlık ve diğer kamu hizmetlerine etkisi, vatandaşların günlük yaşamında hissediliyorsa ekonomik tartışma siyasi ve toplumsal bir soruna dönüşebiliyor.

Burada önemli soru, devletin harcamalarını azaltıp azaltmaması değil; hangi harcamaların, kimleri etkileyerek ve hangi sonuçları doğurarak azaltıldığıdır.

BELÇİKA: BÜTÇE KISITLAMALARI VE EĞİTİME ERİŞİM

Belçika’da gençlerin ve öğrencilerin katıldığı gösterilerde eğitim maliyetleri, yükseköğretime erişim ve eğitim reformları öne çıktı.

Reuters’ın 17 Ekim tarihli haberine göre Brüksel’de yüzlerce genç gösteri yaptı. Eylemler sırasında polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. Göstericiler, eğitim maliyetlerinin artması ve bazı reformların üniversiteye erişimi zorlaştırabileceği yönündeki kaygılarını dile getirdi.

Belçika örneği, eğitim harcamalarının yalnızca bugünün bütçe kalemi olmadığını gösteriyor. Eğitim, bir ülkenin gelecekteki üretkenliğini, iş gücü niteliğini ve rekabet gücünü belirleyen temel yatırımlardan biridir.

Eğitimde fırsat eşitliğinin zayıflaması, düşük gelirli ailelerin çocukları açısından daha ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle bütçe kesintilerinin kısa vadeli mali etkileri ile uzun vadeli ekonomik sonuçlarını birlikte değerlendirmek gerekir.

İTALYA: GEÇİM SIKINTISI VE SOSYAL HİZMETLER

İtalya’daki gösterilerde hayat pahalılığı, ücretler, kamu hizmetleri ve savaş karşıtı talepler öne çıktı. Milano ve Bologna gibi kentlerde bazı eylemler polisle çatışmalara dönüştü.

17 Ekim’deki gösterilerin ekonomik arka planında, hanelerin artan fiyatlar karşısında bütçelerini dengeleme güçlüğü bulunuyor. Enflasyonun yavaşlaması ile fiyatların düşmesi aynı şey değil. Fiyat artış hızı gerilese bile daha önce yükselen fiyatlar yüksek seviyelerde kalabiliyor.

Ücret artışları bu birikimli fiyat artışını karşılayamıyorsa, çalışanların satın alma gücü üzerindeki baskı devam ediyor.

Bu noktada yalnızca ortalama ücret artışına bakmak yeterli değil. Ücretlerin kira, enerji, gıda, ulaşım ve sağlık harcamaları karşısındaki durumu da değerlendirilmek zorunda.

İtalya’daki protestoların gösterdiği sorunlardan biri de bu: Vatandaş, ekonomik büyüme rakamlarından önce ay sonunda elinde ne kaldığına bakıyor.

AVRUPA’NIN ORTAK SORUNU: EKONOMİK BÜYÜME İLE HİSSEDİLEN REFAH ARASINDAKİ MAKAS

Dört ülkenin sorunları aynı değil. İspanya’da konut, Fransa’da eğitim ve kamu hizmetleri, Belçika’da eğitim reformları ve bütçe tartışmaları, İtalya’da ise geçim sıkıntısı daha belirgin.

Buna rağmen üç ortak başlık öne çıkıyor:

1. Gelir ile zorunlu harcamalar arasındaki denge bozuluyor.

Ücretler nominal olarak artabilir. Ancak kira, gıda, enerji ve ulaşım harcamaları daha hızlı yükseliyorsa hanelerin satın alma gücü gerileyebilir.

2. Gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri zayıflıyor.

Eğitim almanın, iş bulmanın ve düzenli gelir elde etmenin bağımsız bir yaşam kurmaya yetmediği düşüncesi yaygınlaşıyorsa ekonomik sorun, aynı zamanda toplumsal güven sorunu haline geliyor.

3. Kamu bütçesi ile sosyal beklentiler karşı karşıya geliyor.

Hükümetler mali disiplin, borç yönetimi ve bütçe açıklarının kontrolü üzerinde dururken vatandaşlar eğitim, sağlık, konut ve sosyal destek hizmetlerinin korunmasını istiyor.

Eurostat’ın 2025 verilerine göre Avrupa Birliği nüfusunun yüzde 7,7’si, harcanabilir hane gelirinin en az yüzde 40’ını konut giderlerine ayıran hanelerde yaşıyor. Bu oran, Avrupa’da bile konut maliyetlerinin bazı haneler için ne kadar ağır bir yük oluşturduğunu gösteriyor.            (Kaynak: Eurostat – Avrupa’da yaşam koşulları, 2026 verileri. )

SONUÇ: VATANDAŞIN HİSSETMEDİĞİ REFAH, SİYASİ BASKIYA DÖNÜŞEBİLİR

Avrupa’daki gösteriler, ekonomik politikaların toplumsal sonuçlarını yeniden tartışmaya açtı.

Bir ülkede büyüme yaşanabilir, şirketlerin ciroları artabilir, kamu gelirleri yükselebilir ve finansal göstergeler iyileşebilir. Ancak gençler ev bulamıyor, çalışanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor ve eğitim fırsatlarına erişim giderek pahalılaşıyorsa bu göstergeler toplumsal refahın tamamını anlatmaz.

Bu, ekonomi politikalarının yalnızca kısa vadeli sonuçlarıyla değil, gelir dağılımı, üretim kapasitesi, sosyal hareketlilik ve yaşam maliyetleri üzerindeki etkileriyle de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye açısından çıkarılacak ders, Avrupa’daki protestoların aynısının yaşanacağını varsaymak değil; ekonomik programların toplumsal etkilerini zamanında izlemek ve sorunları büyümeden çözmeye çalışmaktır.

Çünkü ekonomik istikrar, yalnızca fiyatların kontrol altına alınmasıyla değil; vatandaşın gelirine güvenmesi, işletmelerin üretimini sürdürebilmesi ve gençlerin geleceğe ilişkin makul beklentiler taşımasıyla da güçlenir.

Ekonominin nihai sınavı, tabloların ne kadar iyi göründüğü değil, vatandaşın hayatında neyin değiştiğidir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist 
Bankavitrini.com – Ekonomik Analiz

Okumaya devam et

BORSA

MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN!

Yayınlanma:

|

 YABANCI YATIRIMCI İÇİN KRİTİK UYARI

MSCI, Türk hisselerinde endeks değişikliklerini dondurdu. Fiilî dolaşım oranları ve koordineli işlemlere ilişkin endişeler giderilemezse Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar statüsü Haziran 2027’de yeniden tartışmaya açılabilir. Olası statü değişikliği, yabancı fonların Türkiye pozisyonlarını yeniden değerlendirmesine yol açabilir.

Erol TAŞDELEN | Bankavitrini.com

Uluslararası endeks sağlayıcısı MSCI, 15 Ekim 2026 tarihli açıklamasıyla Türkiye hisse senedi piyasasına yönelik önemli bir karar aldı. Kurum, Türk hisseleri için endeks incelemeleri ve şirket kaynaklı gelişmeler sonucunda yapılabilecek belirli endeks değişikliklerini ikinci bir duyuruya kadar dondurdu.

Kararın arkasında, özellikle küçük ölçekli halka açık şirketlerde fiilî dolaşım oranlarının güvenilirliği, bazı fonların şirketlerle yakın ilişkileri üzerinden gerçekleştirilebileceği değerlendirilen koordineli işlemler ve piyasa bütünlüğüne ilişkin kurumsal yatırımcı endişeleri bulunuyor.

MSCI, Türkiye’de bazı düzenleyici adımlar atıldığını kabul etmekle birlikte bunların kalıcı ve doğrulanabilir sonuçlar üretip üretmediğini değerlendirmek için daha fazla zamana ihtiyaç duyduğunu bildirdi.

Karar, Borsa İstanbul’da işlemlerin durdurulması anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye piyasasının uluslararası yatırımcılar nezdindeki güvenilirliği açısından önemli bir uyarı niteliği taşıyor.

MSCI hangi değişiklikleri dondurdu?

MSCI’nin kararı dört temel başlıkta toplanıyor:

1. Yabancı yatırımcıya açık pay oranları artırılmayacak

MSCI, Foreign Inclusion Factor (FIF) olarak adlandırılan ve şirketlerin endeks hesaplamalarında yabancı yatırımcılara açık kabul edilen pay oranını yansıtan faktörde artış yapmayacak.

Bu karar, söz konusu güncelleme üzerinden endeks ağırlığı artabilecek şirketler için yeni bir kısıtlama anlamına geliyor.

2. Endeks hesaplamasına esas pay sayıları artırılmayacak

Number of Shares (NOS) kapsamında, endeks hesaplamasında kullanılan pay sayılarında artış yapılmayacak. Böylece şirketlerin bu kanaldan endeks ağırlığını artırabilecek değişiklikleri uygulanmayacak.

3. MSCI Türkiye Yatırım Yapılabilir Piyasa Endeksi’ne yeni hisse eklenmeyecek

MSCI Turkey Investable Market Index (IMI) kapsamına yeni menkul kıymet eklenmesi durdurulacak. Bu durum, endekse girmeyi bekleyen şirketlerin MSCI kaynaklı ilave yatırım talebi beklentisini sınırlayabilir.

4. Şirketler üst büyüklük segmentlerine taşınmayacak

Endeks büyüklük sınıfları arasında yukarı yönlü geçişler uygulanmayacak. Dolayısıyla ilgili kriterleri karşılayan bazı şirketlerin daha üst bir endeks segmentine geçişi de bu süreçte gerçekleşmeyecek.

Dondurma, bütün Türk hisselerinin endekslerden çıkarıldığı veya bütün yabancı fonların hisselerini satmak zorunda olduğu anlamına gelmiyor. Karar, belirli endeks değişikliklerini kapsıyor.

Asıl sorun: Borsada gerçek fiilî dolaşım ne kadar?

MSCI’nin açıklamasındaki en önemli konu, şirketlerin borsada işlem gören paylarının ne kadarının gerçekten bağımsız yatırımcıların alım satımına açık olduğunun güvenilir biçimde belirlenebilmesi.

Fiilî dolaşım oranı, bir şirketin halka açık görünen paylarının ne kadarının piyasada işlem görebilecek durumda olduğunu ifade ediyor. Ancak payların mülkiyet yapısı, fonlarla şirketler arasındaki ilişkiler ve fiilî kontrol durumu bu hesabın güvenilirliği açısından önem taşıyor.

MSCI, bazı küçük ölçekli şirketlerle yakından ilişkili fonların portföylerindeki paylar üzerinden koordineli işlem yapılabileceğine ilişkin kurumsal yatırımcı endişelerine dikkat çekiyor.

Bu kaygılar, şirketlerin paylarının ne kadarının gerçekten bağımsız yatırımcıların elinde olduğu konusunda soru işaretleri doğuruyor. Fiilî dolaşım verilerinin güvenilirliğine ilişkin belirsizlik ise endeks ağırlıklarının ve piyasa fiyatlarının sağlıklı biçimde değerlendirilmesini zorlaştırabiliyor.

MSCI bu nedenle yalnızca yeni düzenlemeler yapılmasını yeterli görmüyor. Düzenlemelerin tutarlı biçimde uygulanmasını, nihai faydalanıcı bilgilerinin zamanında açıklanmasını ve koordineli işlemlere karşı kalıcı gözetim ve yaptırım mekanizmalarının işletilmesini istiyor.

Yabancı yatırımcı Türkiye’ye mesafe mi koyacak?

MSCI endekslerini izleyen uluslararası fonlar, yatırımlarını belirli endekslerin kapsamına ve ağırlıklarına göre şekillendirebiliyor. Bu nedenle endekslerdeki değişiklikler, şirketlere yönelik yatırım talebini etkileyebiliyor.

Dondurma kararı, Türkiye piyasasında yeni hisselerin endekslere eklenmesi veya bazı şirketlerin endeks ağırlıklarının artırılması yoluyla oluşabilecek ilave talebi sınırlayabilir.

Daha önemli risk ise Türkiye’nin piyasa sınıflandırmasının ileride değiştirilmesi ihtimali.

MSCI, Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme görülmemesi durumunda Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar statüsünden sınır piyasa veya bağımsız piyasa statüsüne geçirilmesine ilişkin bir danışma sürecini değerlendirebileceğini açıkladı.

Böyle bir süreç sonunda sınıflandırmanın değiştirilmesi hâlinde, MSCI gelişmekte olan piyasalar endeksini izleyen fonların Türkiye’deki pozisyonlarını azaltması gündeme gelebilir. Buna karşılık sınır piyasaları izleyen fonlardan yeni talep oluşması da mümkün olabilir. Ancak iki grubun yatırım büyüklükleri ve portföy kuralları aynı olmadığından net sermaye etkisi bugünden kesin olarak hesaplanamaz.

Altını çizmek gerekiyor: Türkiye’nin statüsü şu anda değiştirilmiş değil. MSCI’nin açıklaması, ilerleme sağlanamaması durumunda değerlendirilebilecek olası bir sonraki adıma ilişkin uyarı içeriyor.

Borsa İstanbul’da hangi şirketler etkilenebilir?

Kararın şirketler üzerindeki etkisi aynı olmayacak. Etkiyi belirleyecek başlıca unsurlar, şirketin mevcut MSCI endekslerindeki ağırlığı, fiilî dolaşım oranı, likiditesi ve dondurulan değişikliklerden yararlanma ihtimali olacak.

  • MSCI endekslerinde ağırlığı yüksek şirketler: Türkiye’nin piyasa sınıflandırmasının ileride değişmesi durumunda fonların portföy ayarlamalarından etkilenebilir.
  • Endekse girmeyi bekleyen şirketler: Yeni eklemelerin dondurulması nedeniyle MSCI kaynaklı ilave talep fırsatını kaybedebilir veya ertelemek zorunda kalabilir.
  • Üst büyüklük segmentine geçiş bekleyen şirketler: Endeks kaynaklı talep artışından bekledikleri ölçüde yararlanamayabilir.
  • Fiilî dolaşım oranı tartışmalı küçük şirketler: Ortaklık yapısı, fon ilişkileri ve işlem davranışları açısından daha yakından incelemeye tabi olabilir.

Bununla birlikte MSCI’nin açıklaması, belirli şirketlerin kesin olarak değer kaybedeceği veya bütün yabancı yatırımcıların satış yapacağı şeklinde yorumlanmamalı. Şirket bazında değerlendirme için endeks ağırlıkları, sahiplik yapıları ve sonraki MSCI duyurularının birlikte incelenmesi gerekiyor.

Haziran 2027 kritik eşik olabilir

Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin MSCI nezdindeki konumunu belirleyecek üç konu öne çıkıyor.

İlk olarak, şirketlerin ve fonların nihai faydalanıcılarının daha şeffaf biçimde açıklanması gerekiyor. İkinci olarak, koordineli işlem şüphelerine karşı denetim ve yaptırımların etkili ve sürdürülebilir olması bekleniyor. Üçüncü olarak ise fiilî dolaşım oranlarının bağımsız biçimde doğrulanabilmesini sağlayacak kuralların piyasada tutarlı biçimde uygulanması önem taşıyor.

MSCI, Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme görülmemesi hâlinde ek adımları değerlendireceğini belirtiyor. Türkiye’nin piyasa statüsüne ilişkin olası değişiklik de MSCI’nin 2027 yıllık piyasa sınıflandırması incelemesi kapsamında yeniden ele alınabilecek.

Bu nedenle Haziran 2027, yalnızca takvimdeki bir tarih değil; Türkiye’nin uluslararası yatırımcıların güvenini güçlendirmek için attığı adımların sonuçlarının değerlendirileceği önemli bir eşik olacak.

Sonuç: Sorun yalnızca borsaya para girmesi değil, piyasanın güvenilirliği

Türkiye açısından MSCI’nin kararı, yabancı yatırımcı çekmenin yalnızca makroekonomik göstergeler, faiz politikası veya şirket kârlılıkları üzerinden değerlendirilemeyeceğini bir kez daha ortaya koyuyor.

Uluslararası yatırımcı, yatırım yaptığı şirketin gerçek ortaklık yapısını, bağımsız yatırımcıya açık pay miktarını ve fiyat oluşumunun güvenilirliğini de görmek istiyor.

Bu alanlarda kalıcı iyileşme sağlanamaması, Türkiye hisselerinin uluslararası fonlar açısından değerlendirilmesini zorlaştırabilir. Olası bir piyasa sınıflandırması değişikliği ise endeksleri takip eden fonların portföy kararları üzerinden ilave risk yaratabilir.

Buna karşılık şeffaflık, etkin denetim ve güvenilir fiilî dolaşım verileri konusunda somut ilerleme sağlanması, Türkiye’nin uluslararası yatırımcı nezdindeki konumunu güçlendirebilir.

Borsa İstanbul’un ihtiyacı yalnızca yabancı sermaye girişi değil; yabancı yatırımcının da yerli yatırımcının da güven duyduğu, kuralları öngörülebilir ve fiyat oluşumu sağlıklı bir sermaye piyasasıdır. MSCI’nin verdiği mesajın özü de budur.

Kaynak: MSCI’nin 15 Ekim 2026 tarihli resmî açıklaması; Reuters’ın 15-16 Ekim 2026 tarihli haberleri.

Erol TAŞDELEN
Bankacılık ve finans yazarı
Bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?

Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?

Yayınlanma:

|

Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!

Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.

Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?

Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?

Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.

Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.

Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.

Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.

Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!

Rakamlarla konuşalım.

Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.

Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.

Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.

Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.

TCMB verileri ne söylüyor?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.

Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.

Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.

Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?

Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?

Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.

Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.

Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.

Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.

Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.

Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı

Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.

2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.

Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.

Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.

Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?

Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.

Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr!  Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.

Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.

Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.

Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli

Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.

Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.

Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.

Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.

SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!

Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.

Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.

TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.

Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.

Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.