Connect with us

EKONOMİ

2022’in özeti 2023’ün beklentileri: Sorun yoksa büyük sorun vardır

Yayınlanma:

|

Oldukça zor ve yıpratıcı geçen bir senenin ardından, aynı disiplinle, yeni bir yıla başlamadan önce geçen senenin muhasebesini yaparak 2023 yılının beklentilerini kaleme almaya çalışacağım. Her gün sabah 4:45’de kaleme aldığım ve sayısını bilemediğim kadar çok kişiye dokunan raporumun dilini yine yalın, basit ve olabildiğince anlaşılabilir olması için itina göstereceğim. Senenin son virajında, biraz da zihin yatırımı yapacak fırsat yakaladım. Bu minvalde, 2023 yılının beklentilerine günlük piyasa yorumlarında yer verme fırsatı bulamadığım bazı konulara da değinerek, önümde sihirli bir küre olmaksızın büyük resme odaklanmaya çalışacağım. Bu arada gönül rahatlığı ile not düşmeliyim ki, her sene bir önceki seneyi daha da aratırken, dünyada belirsizlik boyutu da aynı paralelde artmaya başladı!

Belirsizliğin peşinden sürükleniyoruz

Takdir edersiniz ki, son yıllarda hep bir belirsizliğin peşinden sürükleniyoruz. Covid başımıza bela oldu; ilk önce ne olduğunu anlayamadık. Akabinde savaş çıktı, onun da nereye varacağını bilemiyoruz. Derken emtia cephesinde ‘milliyetçilik’ akımı başladı, devamında ise günlük hayatta hepimizin tecrübe ettiği tedarik krizi zinciri. Covid sonrası dönemde, küresel merkez bankaları, ultra gevşek para politikasına geçerek insanlar ‘yaşasın’ işletmeler ‘ayakta’ kalsın amacıyla faizleri hızla sıfırlarken barajının da (para) kapaklarını sonuna kadar açtı.

Likidte sizin de tahmin edeceğiniz üzere, reel sektör yerine sermaye piyasalarına kanalize olunca, yaşanan morfin sarhoşluğuna paralel 2021 yılını büyük bir coşku ile tamamlayan küresel mali piyasalar, 2022 yılında iki farklı şok ile karşı karşıya kalarak âdeta karaları bağladı. ‘Kolay para’ döneminin ardından insanların sokağa ‘yeniden’ çıkması ile başlaması beklenen normalleşmenin getireceği pozitif fiyatlanmanın aksine, bir tarafta her ilacın illaki bir yan etkisi vardır prensibi ile baş gösteren enflasyonun can acıtmaya başlamasına ilaveten Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile belirsizliğin ayyuka çıktığı yeni bir dönem ile karşı karşıya kaldık. Olumsuz havanın en büyük darbeyi indirdiği enerji ürünlerindeki fiyat artışının yanı sıra Çin’in (zero covid) sıfır vaka politikası ile bir türlü toparlayamayan tedarik zinciri sorunları ve buna bağlı arz yönlü maliyet enflasyonu 2022 yılının ana temasını şekillendirdi. Akabinde, talep kaynaklı enflasyon için çok geç de olsa merkez bankalarının müziği aniden kapatarak 2021 yılının parti havasını kökten bitirmesi ile faizler dünyanın pek çok yerinde 40 yılın zirvesine yükselerek manşetleri süslerken, bol para döneminde şaha kalkan teknoloji önderliğinde hisse senetleri ve kripto paralar neredeyse yerle yeksan oldular. Daha doğru bir yaklaşımla, yüksek enflasyon döneminde enerji dışında kalan varlık gruplarının önemli bir kısmında kayıplara neden oldu.

Yukarıda da değindiğim üzere, her ilacın bir yan etkisi illaki vardır varsayımından hareketle, süratle artan faizlerin getirdiği sıkı para politikasının yan etkisi bu sefer de ekonomik aktivitenin sert bir şekilde soğumasına zemin hazırlarken, 2022 yılında enflasyonda en kötünün geride kaldığı düşünülürse, 2023 yılının ana temasını da resesyon kaygılarının (büyüyememe) şekillendireceğinden endişe ediyoruz. Bu senaryo, yani uçağın piste sert inişi (hard landing) piyasaların tercih sıralamasında en son sırada yer aldığını not etmek isterim.

Önde gelen merkez bankalarının enflasyon ile büyüme arasında ya da bu tehlikeli sularda sergileyecekleri kaptanlık becerileri ve buna paralel elde edecekleri sonucu yine hep birlikte takip edeceğiz. Acaba, enflasyon kadar artmayan gelirlerin satın alma gücünde yarattığı aşınma ve buna bağlı baz etkisi ile hemen hemen dünyanın her yerinde düşecek olan enflasyona rağmen devam edecek hayat pahalılığının yanı sıra mali koşulların sıkışık devam etmesine ilaveten ekonomik büyümenin de sekteye uğraması ile yaşanacak resesyon ve buna bağlı 2022’ın ikinci yarısında başlayan işten çıkarmalar 2023 yılına nasıl bir ‘bakiye’ devredeceğini endişe ile takip edeceğiz. Faiz artışlarında tabir caizse kaşık kaşık ilerleyen FED’in meydana gelecek olası bir borç krizi ile kazandığı mevzilerden hızla geri çekilerek yine kepçe ile piyasaların istediğini geri mi vereceğini merakla takip edeceğiz. Malum, ne zaman bu FED başka FED desek ‘bir noktada’ bildiğimiz ‘matbaa’ FED ile yine karşı karşıya kalıyoruz. Umarım 2023 yılının da siyah kuğusu işten çıkarmaların tetiklediği ve resesyonun baş kaldırdığı bir borç krizi olmaz!

Doların süper döngüsü

2020 ve 2021 yılında ‘görünmez’ düşmanla savaşan insanoğlu, 2022 yılının başında ‘siyah bir kuğu’ ile karşılaştı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi ile dünya arenasında kartlar yeniden dağıtılırken, yaşanan panik havasına ilaveten FED’in de enflasyon geçicidir diyerek geç kalmak suretiyle kaybettiği kredibilitesini yeniden kazanmak adına gözünü karartması ile piyasalar hızla risk off moduna geçerek güvenli limana, yani dolara sığındı. Dünyayı Marslılar istila etse tek bildiği reçete olan para basmayı bir kenara bırakan FED, Mart 2022’de yaklaşık 2 yıllık sessizliğini bozarak %0,125 seviyesinde olan politika faizini art arda yedi defa artırarak %4,375 seviyesine yükseltti. Akabinde, La Casa De Papel filminden esinlenerek piyasaları paraya boğan ve bilançosunu neredeyse 2 yılda 2 katından fazla (niceliksel) gevşeterek (QE) 9 trilyon doların kıyısına kadar getiren FED, bebek adımları ile de olsa 2022’in ikinci yarısında sıkılaştırmaya başlayarak (QT – quantitative tigtening) likiditeyi de yavaş yavaş geri çekmeye başladı.

Senelerdir âdeta morfin (ucuz para) bağımlısı hâline gelen küresel finansal piyasalar, bu sefer de, pandemi döneminde sisteme giren uçsuz bucaksız likidite, yok denecek kadar düşük faizlerin büyüsünden çıkarak hücum ettikleri hisse senedi ve kripto para piyasalarından hızla çıkarak arkalarında âdeta bir enkaz bıraktılar. Dozajın aniden kesilmesi ile hisse senetleri, enflasyon, savaş ve daha sonraları resesyon korkuları ile karışık bir ruh hâline bürünerek istisnai derecede karamsar bir seneyi geride bıraktı.

Teknoloji hisselerinin işlem gördüğü ABD’nin Nasdaq endeksi, 2022 yılında değerinin üçte birini kaybetti. Tesla, 1 takvim yılında (2020 ve 2021’de) bol para ile irrasyonel fiyat davranışına sahne olarak sırası ile %700 (yedi yüz) ve %50 değer kazanması ardından 2022’de %70 geriledi. Tesla’nın piyasa değeri Ocak 2022’de 1,1 trilyon dolar seviyesinden hızla 0,4 trilyon dolara seviyesine geriledi!

Görevde 50 gün kaldıktan sonra mali ve siyasi bir krizin ortasında istifa ederek Birleşik Krallık tarihinde en kısa süre görev yapan kişi olarak tarihe geçen başbakan Truss döneminde kraliyet aslanı Sterlin, dolar karşısında tüm zamanların dibini (~ 1,03) test etmesi ardından İngiltere’nin yeniden ortodox para politikasına geri dönmesi ile normalleşti. Avrupa’nın ortak para birimi EUR, Putin’in gaz vanasını kapatması ardından yaşanan enerji krizi ile doların süper döngüsü arasında sıkışarak ‘parite’ seviyesinin altına sarkarak 0,95’li seviyeleri test etmek suretiyle son 20 yılın dibine geriledi.

Japonya, dünya giderken Mersin’e farklı bir istikamete gidince Yen dolar karşısında son 32 yılın en değersiz seviyesine geriledi. Akabinde, ABD’de soğuma emareleri gösteren enflasyon sonrası FED’in ayağını gaz pedalından çekeceği beklentisinin güç kazanmasının yanı sıra yılın son günlerinde normalleşme adımı atan Japonya Merkez Bankası 10 yıl vadeli tahvil için tavan hedefini %0,25’ten %0,50 seviyesine güncelleyince, bu adım yerlerde sürünen Yen’e bir nebze de olsun rahatlama getirdi.

Pandemi döneminde dünyanın risksiz faizi olarak görülen ABD’nin 10 yıllık tahvil faizleri, %0,5’e kadar gerileyerek 150 yılın en düşük seviyesini görmesi ardından küresel kriz yılı olan 2008 senesine (%4,3) geri dönerken, 2017 ve 2021 yıllarında kalabalıkların çılgınlığına sahne olan direnişin parası Bitcoin, FED’in dişini göstermesi ile bir yıllık zaman diliminde değerinin %80’ini sildi.

Nisan 2020’de herkes eve kapanınca ve petrole olan ihtiyaç da azalınca veya arz talepten büyük olunca, WTI cinsi petrol vadeli kontratlarda (eksi) 40 dolara kadar gerilemesi ardından, Ukrayna krizinin patlak vermesi ile son 14 yılın zirvesine yükseldi. Rakamların dili ile konuşursak kuzey denizi petrolün Brent’in varil fiyatı covid döneminde 16 dolara kadar gerilmesi ardında savaşın Mart 2022’de patlak vermesi ile 140 dolar seviyesine dayandı. Avrupa’nın büyüme motorun olan Almanya’nın Rus gazına olan bağımlılığı %65 seviyesinde olunca, Putin’in enerji kartını kullanması ve vanayı kapatması ile Avrupa’nın gösterge gaz fiyatları (TTF) yılın büyük bir bölümünde bültenlerimizde ciddi anlamda yer kapladı. Daha basit bir yaklaşımla, Avrupa’da gaz fiyatları, yazın sonunda, kış aylarının yaklaşması ile 340 EUR/MWs seviyesine yükselerek covid dönemine göre bakılırsa (25 aylık bir dönemde) 60 kattan fazla yükselerek dünyanın büyük bir kısmında “Senin elektrik faturan kaç para geldi?” sorusunun da sorulmasına neden oldu!

Dünyanın tahıl ambarı olan Rusya’nın Ukrayna’ya girmesi ardından buğdayın bushel fiyatı 1,425 cent fiyatına yükselerek tüm zamanların zirvesine yükseldi. Dolar getirisi ile ters korelasyona sahip altının ons fiyatı FED’in tetiği çektiği Mart 2022 önceside tüm zamanların zirve seviyesi olan 2,070 doları bir kez daha test etmesi ardından yılın büyük bölümünü yatırımcısını üzerek geçirmesi sonrası tıpkı diğer yatırım araçlarında olduğu üzere normalleşerek yılı 1,800 dolar seviyesine toparlanarak tamamladı. Risk iştahına daha bir duyarlı olan gümüşün ons fiyatı ise seneyi başladığı noktada önemli bir değişim göstermeden tamamladı. 2022 yılını getiri sınıfında ligin dibinde tamamlayan kahvenin de yeni senede yakından takipçisi olacağız.

Dünyanın dengesi bozuk

Arkamıza yaslanıp nasıl bir sene geçirdiğimizi bir düşünsenize… Küresel ekonomik düzenin sorunsuz olduğunu iddia edemeyiz ama krizlerin frekansının da gitgide sıklaştığının pekâlâ farkındayız. Bunun da arkasında yatan ana nedeninin üretim, tüketim, ticaret ve bölüşüm başlıklarında yaşanan dengesizlikler olduğunu düşünüyoruz. Mesela, bölüşümden örnek vermek gerekirse, dünyada neredeyse bir avuç insanın serveti, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının servetine eşit olduğunu biliyoruz. Öte yandan, ABD’de Gini katsayısı 2011 yılında daha da bozularak 0,50 düzeyine dayanarak (Gini katsayısı 0’a yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, 1’e yaklaştıkça ise gelir dağılımındaki bozulmayı gösterir) daha da arttığının farkında mısınız? Örneğin Türkiye’de tüketimim çok canlı ama üretimin yeteri kadar güçlü olmaması nedeniyle cari açık sorunu her daim gündemde kalırken, başka bir coğrafyada, Japonya’da ise üretimin çok güçlü ama tüketim -yaşlı nüfus nedeniyle- zayıf tarafta kalması beraberinde büyüyememe sorununu getiriyor.
Mesela bir dip not olarak 65 yaş ve üstü dünya nüfusunun payının 2022’de %10’dan 2050’de %16’ya yükselmesi bekleniyor. Bu değişimin sağlık alanında nasıl bir değişim yaratacağı varın bir düşünün.

Ticaret cephesinde ise Çin’in her ‘alanda’ güçlenmesine paralel gümrük duvarları belirmeye başlarken, küresel ticaret de yavaşlamaya başladı. Bu da ister istemez bilinen başka konuların su yüzüne çıkmasına neden oldu: Dünyada şu anda var olan borç 300 trilyon dolardan fazla veya daha basit bir yaklaşımla dünyanın bir yıllık toplam üretiminin 3,5 katı! Bu borç nasıl ödenecek? Bunun bugünlerde tek bir cevabı var. O da enflasyon. Başta FED olmak üzere merkez bankalarının enflasyonla mücadelelerinde belli ölçüde başarılı olduklarına inanıyorum ve faiz artırımlarında sona yaklaştığımızı düşünüyoruz. Önce frene basılacak çok geçmeden de durulacak. Enflasyon riskinin azaldığını düşünüyoruz. Yukarda anlatmaya çalıştığımız üzere emtia fiyatları hızla aşağıya giderken, navlun maliyetleri de düşüyor. Yanıltıcı da olsa, baz etkisinin de lehte olduğunu unutmamak gerekiyor.

Dünya gider Mersin’e

Dünyaya hızlıca baktıktan sonra dönelim biraz da -TL bölgesinde olduğumuzu düşünürsek- Türkiye’ye. Dünyada, aşırı genişlemeci para politikaları enflasyon sorununa yol açınca otoriteler ortodoks para politikalarına geri dönerek faiz artırımına yönelirken, Türkiye ise enflasyonla mücadele etmek yerine seçim sathında ‘Yeni Ekonomi Politikası’ modeli üzerinden yüksek büyümeyi tercih etti. Ama, bu politikaların yan etkileri de baş gösterince, frenle gaz pedalına aynı anda basıldı: Faizler hızla inerken, krediye ulaşım daha da zorlaştı. Ne demişler en pahalı kredi olmayan kredidir. BDDK verilerine göre kredi mevduat oranı 2021 başında %100 seviyesinden %85 seviyesinin de altına geriledi. KKTC’de %120 seviyesini aşan ve 1995 yılına geri dönen enflasyon göz ardı edilirse, Arjantin enflasyon liginde zirveye yükselirken, Arjantin Merkez Bankası faiz oranlarını son 1,5 yılda 3700 baz puan artırarak %75 seviyesine yükseltti. Enflasyon noktasında en yakın takipçisi olan Türkiye ise 1000 baz puan faiz indirimine giderek faizi ‘tek haneye’ çekti. Seçime giden her iktidar gibi ekonomiyi güçlü gösterme isteğiyle ortodox (bilinen) para politikasından sapan Türkiye, Sn. Bakan Nebati’nin söylemi ile “Neo klasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik bir kopuşu temsil eden heterodoks yaklaşım…” ifadeleri ile farklı bir kulvarda koşulacağını müjdeleyerek faiz indirimleri ile Çin modeli ve cari fazladan söz etti Gelinen noktada ise tarihin en yüksek dış ticaret açığı verildi! USDTRY kuru bu gelişmelere paralel aniden ve panik ile öyle bir yükseliş kaydetti ki 3 ay içerisinde 8 Lira’dan 18 Lira’ya kadar yükselince takdire şayan bir şekilde yeniden icat edilen (1968 yıllarında tecrübe edilmiş DÇM – Dövize Çevrilebilir Mevduat) veya yeni adı ile Kur Korumalı Mevduat (KKM) ürünü hastanın acılarını bir miktar da olsa dindirmeyi başardı. Çok kullandığım bir metafor olan hastaya verilen morfin ilk başta işe yarasa da, akabinde morfine de alışan bünye hastayı garip bir ruh hâline taşıdı. Son dönemlerde cazibesi azalsa da, KKM’nin kur cephesine bir nebze de olsun istikrar getirdiğini kabul etmek gerekiyor. Lâkin, sorulması gereken soru ise doktor hastaya morfin enjekte etmekten vazgeçince ne olacak! Bunu da zaman içinde göreceğiz.

Parayı ‘mala’ bağlama dönemi

Dönelim tekrar enflasyona. Enflasyon karşısında büyük bir tecrübeye sahip Türk insanı, enflasyonist dönemlerde yarının bugünden daha pahalı olacağını bildiğinden talebi erkene çekip parayı ‘mala’ bağladı. Pekiyi parayı herkes mala bağlamak istediğinde, üretimin de zayıf olduğu düşünülürse, ithalat arttı ve bu da beraberinde döviz kurunu yeniden yukarı itmeyi başardı. Finansal okuryazarlığı göreceli olarak zayıf olan Türk insanının ekonominin iyi gidip gitmediğini ölçtüğü yegane enstrümanı döviz kuru olduğunu da biliyoruz. Yani kur sakin veya düşüyorsa ekonomi iyidir, yükseliyorsa işler yolunda değildir. Bu kadar basit! Bunun bilincinde olan otorite ise, döviz kurunu sakin tutabilmek ve ekonominin iyi yolda ilerlediği izlenimini pekiştirmek adına 2022 yılında döviz piyasasında ana ‘oyun kurucu’ sıfatıyla devamlı boy gösterdi. Önce kendi dövizini sattı, sonra da ödünç aldı (swap – değiş tokuş) bir nevi döviz yarattı onu da kullandı akabinde ihracat bedellerinin %40’ını, yabancının konut alım bedellerini de kendi bünyesine alarak kendisine cephane yarattı. Bu stratejiyi Haziran seçimlerine kadar devam ettireceğine de neredeyse kesin gözüyle bakıyoruz. TCMB (brüt döviz ve altın) rezervleri senenin büyük bir bölümünde gerilerken, son dönemlerde tekrar yükselişe geçerek yılı 130 milyar dolar (yılın zirvesi) seviyesine dayanarak tamaladığını not etmek gerekiyor. TCMB’nim swap hariç net pozisyona baktığımızda -iyileşme olsa da- aynı ölçüde bir toparlanmadan söz edemiyoruz. Döviz tevdiat hesaplarında da son 8 haftada reel erime yaklaşık 23 milyar dolara ulaştı. DTH erirken yurtiçi yerleşiklerin TL mevduatının da arttığını gördük.

Bu gelişmelere paralel seçime kadar döviz kurunda ‘büyük çaplı’ bir hareket beklemediğimizin altını çizmek gerekiyor. Elbette, döviz varlıkların da cephane anlamında buna muktedir olması lazım ki Rusya savaşının olumlu yüzü Türkiye açısından bu noktada ön plana çıkıyor. Savaş ile birlikte Rusya ve Ukrayna’dan Türkiye ve hatta KKTC’ye gelen insanların beraberinde getirdikleri paralar veya savaş nedeniyle ticaretin de bir miktar şekil değiştirmesi ile Türkiye’nin son dönemlerde ödemeler dengesi istatistiklerinde net hata ve noksan yani kaynağı belli olmayan (sisteme) para girişinin rekor kırdığını görüyoruz. Bir dipnot vermek gerekirse, TCMB’nin banknot döviz stoku özellikle Mayıs ayından sonra ivme kazanarak neredeyse 10 milyar dolar seviyesine dayanırken, 2022 yılının ilk 10 ayında yaklaşık 21 milyar dolar net hata ve noksan kalemi cari açığın büyük bir kısmını fonlamayı başardı. Standart bir turizm sezonunda gelen tabir caizse ‘bitli’ turist yerine savaş sonrası gelen oligarkların harcama kalemlerini de göz ardı etmemek gerekiyor. Bunların tümünü alt alta üst üste koyunca, TCMB’nin kuru belli bir seviyede tutmak için elinin ne kadar güçlü olduğunu anlıyoruz. TCMB her ne kadar faiz oranlarını %9 seviyesine indirerek psikolojik bir rahatlama yaratsa da, TL kredilerin aynı anda artmamasına yukarıda değinmiştim. İnen politika faiz oranına karşı piyasa faizlerinin aynı ölçüde inmemesine paralel otorite tekrar devreye girerek bankalara tahvil tesis edilmesi yönünde önlemler getirirken, bu sefer de inen ticari kredi faiz oranlarına rağmen miktarsal sıkılaştırmaya gidildi. 2022 yılını BDDK’nın haftanın son iş saati yayımladığı tebliğleri okuyup, anlamakla geçirdik.

Konuyu bu noktada daha da derinleştirmeden, büyümenin öncü göstergesine yani Türkiye’de imalat sanayi PMI endeksine bakarak, imalat sanayinin Mart 2022’den bu yana peşpeşe 8 aydır daraldığının altını çizmek gerekiyor. Faizin düşmesine rağmen krediler daralınca, sanayi üretimi, kapasite kullanımı, elektrik tüketimi gibi başlıklar hatta güven endeksleri de ekonomide bir zayıflama olduğunu teyit ediyor. Demek ki ekonomide bir yavaşlama aslında bilinçli bir tercih aksi takdirde yukarıda da değindiğim üzere sıcak bir ekonomide ithalat patlayacağı için döviz kuru da yukarıya gidecektir ki bu da istenmeyen bir durum! Seçime kadar yol haritasının da nasıl olacağını üç aşağı beş yukarı anlamış olduk. Pekâlâ bu politikalar ne kadar daha devam edecek? Sorunları ötelemek beraberinde daha büyük sorunların önünü açağı aşikar. Mesale bir bankacı olarak enflasyonun üç haneli seviyelere geldiği bir ortamda tahvil faizlerinin tek hanede olmasını (bankalara getirilen tahvil alma zorunluluğu ile) iktisadi temellerle açıklayamıyorum.

Son dönemde ticari kredi faizlerinin sert bir şekilde gerilediğini, mevduat faizlerinin ise yükseldiğini biliyoruz. İstisnai dönemler dışında, bir bankacı olarak kredi faizlerinin mevduat faizinin üzerinde oluştuğunu çok açık bir şekilde söyleyebilirim. Ancak son dönemde Türkiye’de bu tablo ciddi oranda tersine döndü. Yıllık raporumuzu kaleme aldığımız yılın son günlerinde elimizde mevcut TCMB’nin son verilerine göre ticari kredi faizi ile 3 aya kadar TL mevduat faizi arasındaki makas mevduat lehine 9 puan seviyesine açıldı. Her ne kadar 2022 yılında KKM ile mevduat maliyetlerinin bir bölümünün devlete devredilmesi, enflasyona endeksli banka portföylerindeki mevcut kamu iç borçlanma senetlerinin getirilerinin çok artması ve özel bankaların yabancı para pozisyonlarında var olan uzun pozisyonların yazdığı kambiyo gelirleri banka karlarını yukarıya taşısa da, sektörün temel fonksiyonu olan kredi mevduat faiz makası bankacılık sektörünün bundan sonraki karlılığı açısından son derece olumsuz olduğunu not etmek gerekiyor!

Öte yandan yine enflasyonist ortamda gayrimenkula olan talep ile konut fiyatlarının da çıldırdığının altını kalınca çizmek gerekiyor. İstanbul’da 120m2 bir dairenin fiyatı 3,2 milyon TL seviyesine yükselirken (kira artışlarını da göz ardı etmeyelim), Türkiye genelinde m2 fiyatı medyan bazda 16,563TL’ye yükseldi. 2020’nin Mart ayında İstanbul’da 120m2 dairenin fiyatı 626bin TL seviyesine olduğunu hatırlayalım! Enflasyonist ortamda parası çok olan konut alırken, parası daha az olanları ise borsayı âdeta gökyüzüne taşıdı. Popular olan hisse senetleri arasında Sasa’nın fiyatı son 2 yılda 25 kattan fazla, Hektaş’ın ise neredeyse 50 kat arttı. Bu iki hisse senedinin piyasa değeri defter değeri oranına bakarsak (yani bilançosunun kaç katı ile işlem gördüğüne), sırası ile 16 kat ve 46 kat! Borsanın pahalı olduğunu kesinlikle söyleyemem -özellikle de dolar bazında bakınca- ama hisse senedi seçiminin de önem kazandığının altını çizmek gerekiyor.

2023: Sihirli Küre

Okurlarımızı daha da sıkmadan (olmayan) sihirli küremize bakarak tahmin edilmesi çok zor olan yeni seneyi ele almaya çalışalım. 2023 yılında en önemli gündem maddesi Haziran ayında yapılacak seçimler olacaktır. 2023 senesini Türkiye cephesinde değerlendirirken, seçimlerden önce ve sonra olmak suretiyle iki farklı zaman diliminde değerlendirmek gerekiyor. Seçim öncesine ait net bir tablo/sinyal olmadığından, finansal piyasaların seçim öncesinde büyük bir hareket gerçekleştirme ihtimalini de oldukça zayıf görüyoruz (kurun kontrollü bir şekilde defansif tarafta kalacağını öngörüyoruz). Seçimlerden sonraki tabloyu da ikiye ayırmakta fayda var. Ortodox para politikası, yatırımcı dostu, hukukun üstünlüğü esas olursa ya da bu tip beğenilen politikalara geri dönülmesi durumunda potansiyeli ve dünyada önemi artan Türkiye’nin hızla normalleşebileceğini öngörüyoruz. Para politikası ekseninde politika faiz oranının ilk etapta %40’lı seviyelere (şok antibiyotik tedavisi) yükseltileceği, akabinde şartlar elverişli oldukça normalleşme ile faizlerin kademeli olarak aşağı çekileceğini düşünüyoruz. Böyle bir durumda USDTRY kurunun 2023 yılını (dönem sonu) 23,00 TL seviyelerinde kapatacağını öngörüyoruz. Eğer ortodox para politikası yerine epistemolojik politikaların devamı esas olursa, ya da yukarıda değindiğim üzere Türkiye’nin potansiyelini ön plana çıkaramayan ya da yabancı yatırımcı eksikliğinde (daha kapalı bir ekonomi) benimsenirse, kur cephesinde 30,00 TL seviyesini bilanço çalışmalarımızda esas alacağız. En basit şekli ile seçim sonrasında tonun gri olmayacağını not etmek gerekiyor. TÜFE enflasyonun baz etkisinin de yardımı ile %35-40 bandına gerileyeceği, fiyatların artmaya devam edeceği ama artış hızının yavaşlayacağını düşünüyoruz.

Türkiye cephesinden sıyrılarak biraz daha yurtdışına açılırsak, dolardaki değerlemenin kademeli olarak geride kalacağını, EUR’da 1,10 seviyesini;  GBPUSD paritesinde ise 1,28 seviyesini ön görüyoruz. Türkiye ekseninde olumlu senaryoda EURTRY kurunun 25,00 olumsuz senaryoda ise 30,00 seviyesinin üzerini hedefleyeceğini, GBPTRY kuru için ise bu rakamların karşılıklarının sırası ile 30 ve 38 olacağını not etmek gerekiyor. Faiz artırımlarından olumsuz etkilenen kıymetli madenler varlık grubunun 2023 yılında ön planda olmasını bekliyoruz. Bu nedenle portföy tercihlerimizde mutlaka yer alacağını not etmek gerekiyor. Başta doğalgaz olmak üzere enerji fiyatlarının gerileyeceğini, yılın ilk yarısında baz metallerin ise göreceli olarak yatay seyredeceğini düşünüyoruz. Döviz bazında sabit getirili menkul kıymetlere (hâlen daha şirket / banka tahvilleri %6-8 bandında getirilere sahip) defansif portföylerde yer vereceğiz. Risk algısı yüksek olan yatırımcılarda ise son 1 yıl içerisinde çok büyük kayıplara sahne olan teknoloji hisselerinde yer vermeye çalışacağız.

Yılın son virajında, katı zero covid (sıfır vaka) uygulamasından hızla uzaklaşarak gevşeme adımı atan Çin’li otoritelere paralel küresel mali piyasaların çehresi olumlu etkilendi. Elbette bunun arkasında yatan nedeni talebin artacak olması ve bu paralelde küresel büyümenin ivme kazanacak olması olarak okumak gerekiyor. Çin’in cevher ve metal piyasasında tek başına dünyanın 1/3’ün temsil ederek en büyük ithalatçı olduğu düşünülürse, covid önlemlerinin hızla azaltılması, metal piyasası için de olumlu bir haber olarak okumak gerekiyor. Risk iştahının artması gemilerin güvenli limanı terk etmesi anlamına gelirken, elbette madalyonun diğer tarafını da unutmamak gerekiyor: Bu bağlamda, büyüme umutlarına şapka çıkarsak da, büyümenin aynı zamanda enflasyon yaratma riskini de göz ardı etmeyeceğiz.

Öte yandan, Rusya’nın tavan fiyat uygulayan ülkelere petrol satmama kararı alması ile Brent cinsi ham petrolün varil yılın son günlerinde yeniden yukarı yönlü kıpırdayarak 85 dolara çıktı. ABD’de aşırı soğuk havaların da hayatı olumsuz etkilemesi ile enerji piyasasının dinamiklerinin yıl içinde çok farklı seyredebileceğinin de altını kalınca çizmekte yarar görüyoruz. Sene içinde işlem yapma fırsatı yakaladığımız Brent cinsi petrolün varil fiyatını 63-77 dolar bandında yakından takip edeceğiz.

Büyük resim

Altın, gümüş, petrol, bitcoin ve dolar derken değişen büyük resmi de göz ardı etmemek gerekiyor. Covid döneminde dünyanın Çin kaynaklı yaşadığı tedarik krizi zinciri ve beraberinde ABD’nin küresel süper güç olarak Çin’e karşı mevzii kaybetmeye başlaması ile Çin’in yerine yeni üretim merkezlerinin (sürdürülebilirlik ilkesi ile) yükselmeye başlayacağını düşünüyoruz. Kartlarını iyi oynarsa, bu noktada Türkiye’nin büyük bir potansiyele sahip olduğunu unutmamak gerekiyor. Ukrayna savaşı sonrasında dünyanın Çin ve Rusya’ya karşı ABD ve AB kutuplaşması, jeopolitik risklerin artması ile daha fazla bölünen bir dünyaya doğru ilerlediğimizi de göz ardı etmemek gerekiyor.

İklim krizi. Belki de insanoğlunu bekleyen en büyük felaket ile önümüzdeki yıllarda yüz yüze kalacağımızı düşünüyoruz. Eriyen buzullar ve yükselen deniz sularının kıyı şehirlerini ve içme sularını hatta tarımsal alanları tehdit edeceği, gıda ve su krizinin radar menziline gireceğinden endişe ediyoruz. Tarım sektörüne ve bu cenahtaki hisse senetlerine yeni yılda daha fazla yer vereceğiz. Yeşil enerji ve ‘elektrifikasyon’ konusunun hayatımıza her geçen gün daha da fazla gireceğini düşünüyoruz. Bu bağlamda, elektrikli araçlar (EV) ve EV sektörü radar menzilimizde olacak.

Dünyada yaşanan krizler illaki borsalarda olmuyor. Yakın geçmişin en büyük krizlerinden biri de ‘‘Great Resignation – Büyük İstifa.’.Çalıştıracak insan ya da kaliteli istihdam bulmakta yaşanacak zorlanma beraberinde büyüme ve kalkınmanın da önünde en büyük engellerden biri olarak duruyor. Yapılan anketlerde, ABD’de 2021 yılında yaşanan istifaların arasında %25 oranla daha iyi iş / özel hayat dengesi dikkatimizden kaçmadı. Eğer Alex Fenerbahçe’nin oyun kurucusu ise, insan kaynağı da sizin en büyük oyun kurucunuzdur! İnsan kaynaklarının göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz.

Zor Zamanlar

Zor zamanlar hiç geçmesin. Zor zamanlar devrim zamanıdır. Zor zamanlar kabuk değiştirme anıdır. Zor zamanlar güçlendirir. Zor zamanları takdir edelim. Sorun yoksa da büyük sorun olduğunu unutmayalım. Dayanıklı, çevik (agility) ve esnek olalım. Unutmayalım ki depremde esnek yapılar ayakta kalır. Deneyin ve yanılın. Tekrar deneyin, daha iyi yanılın ama asla vazgeçmeyin. En büyük başarıların hata yapabilme lüksünden geldiğini unutmayın. Siz kendinizi keşfetmek için inanılmaz fırsatlar sunulan olağanüstü bir varlıklsınız. Zaman harcamayın, zamanınız yükselmek için kullanın. Yanlış yapmaktan da korkmayın!

Yeni senede heyecanınız, ümidiniz olsun. Yeteri kadar para ama önce sağlık dileyelim. Hayatınızda âşk da eksik olmasın 🙂

Seneye görüşmek dileğiyle…

>Dünyanın baş belası enflasyon

Daha 2 yıl önce dünya enflasyon duasına çıkmışken, şu anda dünya enflasyon belası ile boğuşuyor.

1672287448eeeab78b25e86a454270d32c01b78e8b_1_1200.jpg

>Gıda Fiyatları

Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü endeksine göre, 2017 baz alınırsa dünyada gıda fiyatları %40 artarken, Türkiye ve KKTC’de sırası ile 3,5 ve 5 kat arttı.

167228744992775dab97bb0322887c5ab3e5a9bc55_2_1200.jpg

>O bir radikal!

Ayşe Teyzenin enflasyon sepetinde en önemi kalem olan gıda fiyatlarında yaşanan artışa rağmen, herkes Mersin’e giderken TCMB’nin tersine gitmesi ile enflasyona karşı büyük bir tecrübesi olan Türk insanı parayı ‘mala’ bağlamaya başladı.

167228744932a052611fb80d4cd7e5c1582e71bb25_3_1200.jpg

>Konut fiyatları

Enflasyonist ortamda (parası olanlar) konut sektörüne hücum etti. Yeni ekonomi modeline geçildiğinden bu yana konut fiyatları %190 arttı!

1672287449c251cc49e750c5d2908db4fc0264d42e_4_1200.jpg

>İnşaat maliyeti arttı

İstanbul’da 120m2 bir dairenin fiyatı 3,2 milyon TL seviyesine yükselirken, Türkiye genelinde m2 fiyatı medyan bazda 16,563TL’ye yükseldi. 2020’nin Mart ayında İstanbul’da 120m2 dairenin fiyatı 626bin TL seviyesine olduğunu hatırlayalım!

16722874504c701fdc217067df0461dd99b13e19fc_5_1200.jpg

>Dolar bazında Borsa 100 endeksi

Enflasyonist ortamda parası konut almaya yetmeyenler ise güvenli liman olarak borsaya sığındı. Teknik mânâda dolar bazlı borsa endeksinde 300 – 350 cent seviyelerine doğru bir harekete uzun bir süredir ihtimal veriyoruz. Zirvenin 5 dolar seviyesinde olduğunu ve 3 kez test edildiğin hatırlayalım. Beklentimizin büyük bir kısmının da gerçekleştiğini not etmek gerekiyor.

16722874506fc8846d18984e90388d40a1a9b8beaa_6_1200.jpg

>TCMB rezervleri

Brüt döviz ve altın rezervleri 129,5 milyar dolar ile yılın zirvesine yükseldi.

167228745086941e106ff110784ea64cb221f37f3b_7_1200.jpg

>Ters dolarizasyon eğilimi ivme kazandı

DTH son 8 haftada reel anlamda 22,5 milyar dolar azalırken, bilançonun TL tarafından da artış görüyoruz.

167228745196d5c935198aebb9a2ea74db9b60bc3e_8_1200.jpg

>CDS

Yabancı indinde Türkiye’nin risk primi gevşedi. Yaz aylarında 900 seviyesine yükselen Türkiye’nin 5 yıl vadeli CDS risk primi 500’lü seviyelere kadar geriledi. Bu iyileşmenin arkasında küresel risk iştahın ve Merkez Bankası rezervlerindeki artışın büyük bir rolü var. Bu minvalde, eurobond getirileri de çift haneli seviyelerden gerilediğini not edelim.

16722874511c0c8c1387edd97dd68e5964110f6a93_9_1200.jpg

>Küresel Merkez Bankası rezerv kompozisyonu

2022 2. çeyrekte, merkez bankalarını rezerv kompozisyonunda doların payı %61 seviyesine yükseldi.

16722874517f8c61d93f8472d69828a4b77278f5cb_10_1200.jpg

>Merkez bankaları bilanço büyüklükleri

Daraltma (QT) bebek adımları ile de olsa başladı!

1672287452e8432256e58a596cde6342754a291a66_11_1200.jpg

>Varlık sınıflarında getiri

2022, finansal ürün performansları açısından istisnai derecede olumsuz bir sene oldu. Yüksek enflasyon döneminde enerji dışında kalan varlık gruplarının önemli bir kısmında kayıplar yaşandı.

1672287452473f2bf9cba9c66971172770ddfeac21_12_1200.jpg

>Çin

Cevher ve metal piyasasının en büyük ithalatçısı konumunda olan Çin’in covid önlemlerini gevşetmesi küresel büyüme ve risk iştahı için önemli bir haber olsa da, büyümenin aynı zamanda enflasyon yaratma riskini de göz ardı etmemek gerekiyor.

167228745245f3428181c2a7a917574f71b9be3155_13_1200.jpg

>Gümüş

Gümüşün ons fiyatının teknik mânâda yılı önemsediğimiz 22 dolar seviyesinin üzerinde tamamlaması iyi bir sinyal. Daha da yukarıda 28 – 30 dolar seviyelerinin radar menziline gireceğini öngörüyoruz.

16722874533d31d75634e80e0b3a49da3b9c9e3e6f_14_1200.jpg

>DXY

Doların süper döngüsünün 2023 yılının ikinci yarısında devam etmeyeceğini düşünüyoruz. G10 para birimlerinde 2023 yılında mutedil da olsa yükseliş bekliyoruz. Doların piyasa kuru olan DXY’nin 102 seviyesine kadar gerileyebileceğini düşünüyoruz.

167228745355e73c918a2a9307b332a1c46abd273a_15_1200.jpg

>EURUSD

Doların bir miktar daha gerileyebileceği beklentisi ile EUR’nun bir miktar daha yukarıya gidebilme potasiyeli taşıdığını düşünüyoruz. ABD’de enflasyon verisinin soğuma emraleri göstermesi ile bültenlerimizde işaret ettiğimiz 1,0740 seviyesi test edilerek beklentimizin büyük bir kısmı da gerçekleşmiş oldu. Daha da yukarıda 1,10 seviyesinin bulunduğunu not edelim.

16722874534569ae5419fb1397c95681cb5667544f_16_1200.jpg

>Gram altın

Her ne kadar enflasyonist ortamda %190 yükselen konut fiyatlar veya aynı oranda yükselen Borsa İstanbul 100 ana endeksi kadar olmasa da, gram altının istikrarlı bir şekilde son 7 senedir yükseliyor. 2022 yılını da yaklaşık olarak %40 yükselişle tamamladığını not edelim. Ons altın konusunda tonumuzun pozitif olduğu düşünülürse ve USDTRY kuru için de yukarıda çizdiğimiz beyaz ve siyah ihtimallere göz önüne alırsak, gram altının yükseliş trendine yeni senede de devam edeceğini düşünüyoruz.

167228745390d7dbe920fcc8b893ba397651a9f10f_17_1200.jpg

iktisatbank

Okumaya devam et

EKONOMİ

Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Türkiye İstatistik Kurumu’nun Ağustos 2026 verilerine göre tüketici enflasyonu aylık yüzde 1,84, yıllık yüzde 31,51 oldu. Yıllık enflasyondaki gerileme devam ederken fiyatların hemen bütün ekonomiye yayılmış biçimde artmaya devam etmesi, dezenflasyon sürecinin henüz rahatlama yaratacak noktaya ulaşmadığını gösteriyor. Ağustos ayında özellikle ulaştırmadaki yüzde 4,82’lik aylık artış dikkat çekerken, konut grubundaki yıllık yüzde 39,77’lik yükseliş vatandaşın hissettiği enflasyon ile manşet enflasyon arasındaki farkın neden kolay kapanmadığını ortaya koyuyor.

Yıllık enflasyon geriliyor, fiyatlar gerilemiyor

Ağustos 2026 TÜFE verilerinin ilk bakışta olumlu tarafı yıllık enflasyondaki düşüş eğiliminin sürmesi.

TÜFE Ağustos ayında;

Gösterge Ağustos 2026 Ağustos 2025 Ağustos 2024
Aylık TÜFE %1,84 %2,04 %2,47
Aralık ayına göre %22,07 %21,50 %31,94
Yıllık TÜFE %31,51 %32,95 %51,97
12 aylık ortalama %31,79 %39,62 %64,91

İki yıllık tablo dezenflasyonun varlığını açık biçimde gösteriyor. Ağustos 2024’te yüzde 51,97 olan yıllık enflasyon, Ağustos 2025’te yüzde 32,95’e, Ağustos 2026’da ise yüzde 31,51’e geriledi.

Ancak burada ekonomi yönetiminin iletişiminde özellikle dikkat edilmesi gereken kritik bir ayrım var: Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor.

Yüzde 31,51 enflasyon, tüketicinin karşılaştığı genel fiyat seviyesinin bir yıl öncesine göre ortalama yüzde 31,51 daha yüksek olduğu anlamına geliyor.

Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan süreç bir “ucuzlama” değil, fiyatların daha düşük bir hızla pahalanmasıdır.

Sekiz ayda fiyatlar yüzde 22,07 arttı

Ağustos verilerinde üzerinde durulması gereken göstergelerden biri de yılbaşından bu yana gerçekleşen enflasyon.

Tüketici fiyatları Aralık 2025’e göre sekiz ayda yüzde 22,07 yükseldi. Başka bir ifadeyle Aralık sonunda 100 TL’ye alınabilen ortalama bir mal ve hizmet sepetinin fiyatı Ağustos sonunda yaklaşık 122,07 TL’ye çıktı.

Bu oran, 2025’in aynı dönemindeki yüzde 21,50’nin dahi üzerinde. Dolayısıyla yıllık enflasyon geriliyor olsa da 2026 yılı içerisindeki fiyat artış hızı geçen yılın aynı döneminden daha düşük değil.

Bu ayrıntı dezenflasyon sürecinin kırılganlığını gösteriyor.

Ağustos’un sürprizi ulaştırma oldu

Ağustos ayının en dikkat çekici kalemi ulaştırma.

Ulaştırma fiyatları sadece bir ayda yüzde 4,82 arttı. Üstelik ulaştırmanın aylık genel enflasyona katkısı 0,82 puan oldu. Aylık TÜFE’nin yüzde 1,84 olduğu düşünüldüğünde, ulaştırma grubunun tek başına Ağustos enflasyonunun yaklaşık yüzde 45’ini oluşturduğu görülüyor.

Bu son derece yüksek bir katkı.

Gıda fiyatları aylık sadece yüzde 0,22 yükselirken gıdanın aylık enflasyona katkısı 0,06 puanda kaldı. Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise aylık artış yüzde 2,26 olurken enflasyona katkı 0,27 puan oldu.

Üç temel grubun Ağustos tablosu şöyle:

Harcama grubu Aylık değişim Aylık TÜFE’ye katkı
Gıda ve alkolsüz içecekler %0,22 0,06 puan
Ulaştırma %4,82 0,82 puan
Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar %2,26 0,27 puan

Buradaki risk yalnızca ulaştırma fiyatlarının yükselmesi değil.

Ulaştırma aynı zamanda ekonominin hemen bütün sektörlerinin maliyet kalemidir. Akaryakıt, taşımacılık, lojistik ve dağıtım maliyetlerindeki artışın ilerleyen aylarda gıda, perakende ve sanayi ürünlerinin fiyatlarına ikinci tur etkiler yaratma potansiyeli bulunuyor.

Vatandaşın enflasyonunda konut baskısı çok daha güçlü

Yıllık rakamlara bakıldığında tablo daha çarpıcı.

Gıda ve alkolsüz içeceklerde fiyatlar yıllık yüzde 33,79, ulaştırmada yüzde 35,08, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise yüzde 39,77 arttı.

Üç grubun da fiyat artışı manşet TÜFE olan yüzde 31,51’in üzerinde.

Harcama grubu Yıllık artış Yıllık TÜFE’ye katkı
Gıda ve alkolsüz içecekler %33,79 8,12 puan
Ulaştırma %35,08 5,94 puan
Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar %39,77 5,01 puan

Sadece bu üç grubun yıllık enflasyona toplam katkısı 19,07 yüzde puan.

Başka bir ifadeyle yüzde 31,51’lik yıllık TÜFE’nin yaklaşık yüzde 61’i üç temel ihtiyaç grubundan geliyor. Bu nedenle vatandaşın hissettiği hayat pahalılığının manşet enflasyondaki düşüş kadar hızlı gerilememesi şaşırtıcı değil.

Çünkü tüketicinin vazgeçmesinin en zor olduğu üç harcama alanı; barınma, gıda ve ulaştırma.

Asıl önemli veri: 174 kalemin 134’ünde fiyat yükseldi

Ağustos TÜFE’sinde belki de manşet rakamdan daha önemli gösterge fiyat artışlarının ne kadar geniş bir alana yayıldığı.

TÜFE kapsamında bulunan 174 alt sınıfın; 35’inde fiyat düştü, 5’inde fiyat değişmedi, 134’ünde ise fiyat arttı.

Bu, incelenen alt sınıfların yaklaşık yüzde 77’sinde fiyatların yükseldiği anlamına geliyor. Dolayısıyla Ağustos enflasyonunu birkaç üründeki olağanüstü fiyat hareketiyle açıklamak yeterli değil. Fiyat artışları ekonominin oldukça geniş bir bölümüne yayılmış durumda. Dezenflasyon açısından esas mücadele alanlarından biri de burada ortaya çıkıyor.

Fiyat artışlarının yayılımı belirgin şekilde daralmadan kalıcı fiyat istikrarından söz etmek güç.

Çekirdek enflasyon da yüzde 30’un üzerinde

Manşet TÜFE’nin enerji veya gıda gibi oynak kalemlerden kaynaklandığı düşünülebilir.

Ancak özel kapsamlı göstergeler bu açıklamanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. İşlenmemiş gıda, enerji, alkollü içkiler, tütün ve altının hariç tutulduğu B göstergesi yıllık yüzde 30,68, aylık yüzde 1,84 arttı. Enerji, gıda, alkollü içecekler, tütün ve altının hariç tutulduğu C göstergesi ise yıllık yüzde 30,07, aylık yüzde 1,81 arttı.

Yönetilen-yönlendirilen fiyatların hariç tutulduğu F göstergesinde bile yıllık artış yüzde 29,96. Bu tablo önemli. Çünkü enflasyon yalnızca enerji, gıda veya kamunun belirlediği fiyatlardan kaynaklanmıyor. Temel enflasyon dinamikleri hâlâ yüzde 30 civarında seyrediyor.

Bu da fiyatlama davranışlarındaki katılığın henüz tamamen kırılmadığına işaret ediyor.

Merkez Bankası açısından faiz indirimi tartışması zorlaşıyor mu?

Ağustos rakamlarının para politikası açısından iki farklı mesajı bulunuyor.

Bir tarafta yıllık enflasyon geriliyor. Diğer tarafta aylık enflasyon Temmuz’daki yüzde 1,78 seviyesinden Ağustos’ta yüzde 1,84’e yükseldi. TCMB, Temmuz ayına ilişkin değerlendirmesinde aylık enflasyonun ana eğiliminde gerileme olduğunu açıklamıştı. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte Merkez Bankası açısından yalnızca yıllık TÜFE’nin gerilemesi yeterli olmayacak.

Aylık enflasyonun ana eğilimi, hizmet fiyatları, çekirdek göstergeler ve beklentiler daha belirleyici olacak. TCMB’nin beklenti verileri de neden ihtiyatlı davranılması gerektiğini gösteriyor. Merkez Bankası, Ağustos 2026 itibarıyla piyasa katılımcıları, reel sektör ve hanehalkının 12 ay sonrası enflasyon beklentilerini ayrı ayrı izlemeyi sürdürüyor.

Temmuz ayındaki PPK özetinde TCMB, piyasa katılımcılarının 2026 yıl sonu enflasyon beklentisinin yüzde 29,2’ye, 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 24’e çıktığını; firmaların 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 33,1, hanehalkının beklentisinin ise yüzde 46,1 olduğunu belirtmiş ve beklentiler ile fiyatlama davranışlarını dezenflasyon açısından risk unsuru olarak tanımlamıştı.

Bu nedenle önümüzdeki faiz kararlarında “yıllık enflasyon düştü, faiz hızla indirilebilir” şeklindeki basit denklem yeterli olmayacaktır.

Yıl sonu için kritik matematik

Ağustos sonunda yılbaşından itibaren birikimli enflasyon yüzde 22,07’ye ulaşmış durumda.

Bundan sonrası açısından basit bir matematik yapmak mümkün. Yılın kalan dört ayında aylık enflasyon ortalama yüzde 1 olursa yıllık kümülatif 2026 enflasyonu yaklaşık yüzde 27,0 olur. Aylık ortalama yüzde 1,5 civarında gerçekleşirse yıl sonu artışı yaklaşık yüzde 29,6’ya, aylık yüzde 2 civarında gerçekleşirse yaklaşık yüzde 32,2’ye ulaşır.

Dolayısıyla yıl sonu enflasyonunun yüzde 30’un altına inebilmesi için kalan aylarda ortalama aylık enflasyonun kabaca yüzde 1,6’nın altında tutulması gerekiyor.

Bu kolay bir eşik değil. Özellikle sonbaharda eğitim, kira, hizmet fiyatları, enerji ve olası kur geçişkenliği bu hesabı zorlaştırabilir.

Enflasyonda artık “baz etkisi” değil aylık hız konuşulmalı

Türkiye ekonomisinde bundan sonraki kritik soru yıllık enflasyonun düşüp düşmeyeceğinden çok, aylık fiyat artışlarının hangi seviyede kalıcı hale geleceği.

Çünkü yüzde 1,8 civarında kalıcı bir aylık enflasyon dahi yıllıklandırıldığında yaklaşık yüzde 24 seviyesinde bir fiyat artış hızına karşılık geliyor. Aylık yüzde 2 kalıcı hale geldiğinde yıllıklandırılmış oran yaklaşık yüzde 27’ye çıkıyor. Fiyat istikrarına yaklaşabilmek için aylık enflasyonun önce yüzde 1’lere, ardından bunun da belirgin biçimde altına doğru kalıcı olarak gerilemesi gerekiyor.

Bu nedenle yıllık TÜFE’deki düşüş tek başına başarı ölçüsü olarak görülmemeli.

Sonuç: Dezenflasyon var, fiyat istikrarı henüz yok

Ağustos 2026 rakamları Türkiye’nin enflasyonla mücadelesinde iki farklı gerçeği aynı anda ortaya koyuyor.

Birincisi, yıllık enflasyon iki yıl önceki yüzde 51,97 seviyesinden yüzde 31,51’e kadar geriledi. Bu açıdan dezenflasyon süreci devam ediyor. İkincisi ve daha önemlisi ise fiyat artışları hâlâ son derece yaygın. 174 alt sınıfın 134’ünde fiyat yükseliyor. Çekirdek enflasyon yüzde 30 civarında. Konut yüzde 39,77, ulaştırma yüzde 35,08, gıda yüzde 33,79 yıllık artış gösteriyor.

Üstelik yılın ilk sekiz ayında tüketici fiyatları şimdiden yüzde 22,07 yükselmiş durumda. Bu nedenle Ağustos verisinin en doğru özeti şu olabilir: Türkiye’de enflasyon düşüyor; fakat hayat pahalılığı henüz düşmüyor.  Dezenflasyon başladı ancak fiyat istikrarına ulaşılmış değil. Ekonomi yönetimi açısından bundan sonraki başarı kriteri yıllık TÜFE’nin baz etkisiyle aşağı gelmesinden çok; aylık enflasyonun kalıcı olarak yüzde 1 seviyesinin altına yaklaşması, çekirdek göstergelerin gerilemesi ve fiyat artışlarının ekonominin geneline yayılma eğiliminin kırılması olacak.

Aksi halde vatandaş açısından yüzde 50’lerden yüzde 30’lara gerileyen enflasyonun anlamı, “fiyatlar artık artmıyor” değil, “fiyatlar eskisine göre biraz daha yavaş artıyor” olmaya devam edecek.

bankavitrini.com | Haber Analiz

Okumaya devam et

EKONOMİ

Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede?

Yayınlanma:

|

Türkiye’nin kurumlar vergisi rekortmenleri listesi yalnızca kimin daha fazla vergi ödediğini göstermiyor. Liste aynı zamanda ülkede kârın hangi sektörlerde yoğunlaştığını, yüksek faiz döneminin kazananlarını ve kaybedenlerini ve üretim ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu yapısal problemi de ortaya koyuyor. İlk sıralarda bankalar ve finans kuruluşları ağırlık kazanırken Türkiye’nin büyük sanayi şirketlerinin görünürlüğünün oldukça düşük olması dikkat çekiyor. Almanya’ya bakıldığında ise ekonomik devler listesinin omurgasını otomotiv, makine, kimya ve teknoloji şirketleri oluşturuyor.

Gelir İdaresi Başkanlığı’nın kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması Türkiye ekonomisinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü tartışmaya açacak nitelikte.

Bankavitrini.com’un incelediği listede bankacılık ve finans kuruluşlarının belirgin ağırlığı görülürken; otomotiv, demir-çelik, makine, petrokimya, beyaz eşya ve diğer büyük sanayi sektörlerinin listenin üst sıralarında yeterince temsil edilmemesi dikkat çekiyor.

Buradaki temel soru şu: Türkiye’de üretim yapan, ihracat gerçekleştiren, yüz binlerce kişiye istihdam sağlayan büyük sanayi kuruluşları neden kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin zirvesinde değil?

Sorunun yanıtı Türkiye’nin son yıllardaki yüksek faiz, yüksek finansman maliyeti ve sanayi kârlılığındaki aşınma sürecinde aranmalı.

Türkiye kurumlar vergisi rekortmenlerinde ilk sıralar

Aşağıdaki tablo, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın paylaşılan Türkiye geneli sıralamasında unvanı açıklanan ilk şirketlerden oluşturulmuştur. GİB listesinde bazı mükellefler isimlerinin açıklanmasını istemediği için (*) olarak gösterilmektedir.

Sıra Kurum Faaliyet alanı Tahakkuk eden vergi
1 T.C. Ziraat Bankası A.Ş. Bankacılık 70,39 milyar TL
3 Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O. Bankacılık 22,91 milyar TL
4 Türkiye Garanti Bankası A.Ş. Bankacılık 20,08 milyar TL
6 QNB Bank A.Ş. Bankacılık 10,19 milyar TL
7 LC Waikiki Mağazacılık Hizmetleri Tic. A.Ş. Perakende 10,18 milyar TL
8 Emin Evim Tasarruf Finansman A.Ş. Finansman 10,08 milyar TL
9 Citibank A.Ş. Bankacılık 7,68 milyar TL
10 Allianz Sigorta A.Ş. Sigorta 7,61 milyar TL
11 Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Bankacılık 7,57 milyar TL
12 Türkiye Sigorta A.Ş. Sigorta 7,53 milyar TL
13 Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. Telekomünikasyon 7,47 milyar TL
14 Unilever Sanayi ve Ticaret Türk A.Ş. Sanayi / tüketim ürünleri 7,19 milyar TL
15 BİM Birleşik Mağazalar A.Ş. Perakende 7,07 milyar TL
16 Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş. Bankacılık 6,99 milyar TL
17 Fuzul Tasarruf Finansman A.Ş. Finansman 6,56 milyar TL
18 Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş. Sigorta 5,86 milyar TL
19 Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü Madencilik / kimya 5,70 milyar TL
20 Tera Yatırım Menkul Değerler A.Ş. Sermaye piyasaları 5,54 milyar TL
21 İstanbul Takas ve Saklama Bankası A.Ş. Yatırım bankacılığı 4,97 milyar TL
22 Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü Denizcilik 4,92 milyar TL
23 DenizBank A.Ş. Bankacılık 4,81 milyar TL
24 Mercedes-Benz Türk A.Ş. Otomotiv 4,75 milyar TL
25 Türkiye Elektrik İletim A.Ş. Enerji 4,33 milyar TL
26 ITX Türkiye Perakende / tekstil 4,25 milyar TL
27 Philip Morris Tütün Mamulleri Tütün sanayi 4,23 milyar TL
28 AXA Sigorta A.Ş. Sigorta 4,17 milyar TL
31 Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş. Bankacılık 3,98 milyar TL
32 Türk Ekonomi Bankası A.Ş. Bankacılık 3,92 milyar TL
Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı Türkiye geneli kurumlar vergisi sıralaması. (*) İsimlerinin açıklanmasını istemeyen mükellefler tabloya dahil edilmemiştir.

Tabloya bakıldığında sorun çok daha görünür hale geliyor.

İlk 32 sıra içerisinde bankalar, katılım bankaları, sigorta şirketleri, tasarruf finansman şirketleri, yatırım kuruluşları ve Takasbank birlikte değerlendirildiğinde finansal sistemin olağanüstü bir ağırlığı ortaya çıkıyor.

Buna karşılık Türkiye’nin üretim kapasitesini temsil eden otomotiv, demir-çelik, beyaz eşya, makine, kimya, petrokimya gibi sektörlerin aynı ölçüde görünür olmadığı görülüyor.

Ziraat Bankası’nın 70,4 milyar TL’lik vergisi dikkat çekici

Listenin belki de en çarpıcı rakamı Ziraat Bankası’na ait. Bankanın tahakkuk eden kurumlar vergisi yaklaşık 70,4 milyar TL.

İkinci açıklanan banka VakıfBank’ta rakam 22,9 milyar TL, Garanti BBVA’da ise yaklaşık 20,1 milyar TL.

Başka bir ifadeyle Ziraat Bankası’nın tek başına tahakkuk eden kurumlar vergisi, listede bulunan birçok büyük şirketin ödediği vergilerin toplamından daha yüksek. Bu durum bankacılık sektörünün Türkiye ekonomisi içerisindeki kârlılık gücünü ortaya koyması açısından önemli.

Ancak asıl tartışılması gereken bankaların fazla kazanması değil.

Sanayinin neden yeterince kazanamadığıdır.

Bir tarafın faiz geliri diğer tarafın faiz gideri

Türkiye ekonomisinin son birkaç yıldaki en önemli problemlerinden biri burada ortaya çıkıyor. Bankanın verdiği krediden elde ettiği faiz geliri, sanayicinin bilançosunda finansman gideridir.

Dolayısıyla ekonomide faiz oranları uzun süre çok yüksek seviyelerde kaldığında iki farklı bilanço etkisi ortaya çıkıyor:

Banka açısından:

Kredi faizi

Faiz geliri

Bankacılık kârı

Vergilendirilebilir kazanç

Yüksek kurumlar vergisi

Sanayici açısından ise:

Kredi faizi

Finansman gideri

Faaliyet kârının erimesi

Net kârın düşmesi

Vergilendirilebilir kazancın azalması

Türkiye’deki kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin sektör dağılımı bu nedenle para politikasından tamamen bağımsız düşünülemez.

Sanayici cirosunu büyütüyor ama kârını büyütemiyor

Türkiye sanayisinin temel problemi satış yapamaması değil. Asıl sorun satıştan elde edilen kârın giderek daha büyük bölümünün finansman giderlerine gitmesi. İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu çalışması da bu baskının boyutunu ortaya koyuyor.

2025 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yüzde 38,1 artarak 854,7 milyar TL’ye yükseldi. Finansman giderlerinin net satışlara oranı da yüzde 6’dan yüzde 6,6’ya çıktı. Sanayi şirketleri üretim yapıyor, personel çalıştırıyor, enerji tüketiyor, ihracat gerçekleştiriyor ve işletme sermayesi finanse ediyor. Fakat yaratılan faaliyet kârının önemli bölümü finansman maliyetine gidiyorsa şirketin vergi öncesi kârının yükselmesi giderek zorlaşıyor.

Kurumlar vergisi rekortmenleri tablosunun arkasındaki önemli gerçeklerden biri budur.

Türkiye’nin ekonomik paradoksu

Ortaya oldukça düşündürücü bir tablo çıkıyor: Krediyi kullanan sanayici kâr etmekte zorlanırken krediyi veren finans sistemi yüksek kâr açıklıyor.

Finans sektörünün güçlü olması elbette ekonomi açısından olumsuz değildir. Tam tersine güçlü sermayeye sahip, kârlı ve sağlıklı bankacılık sistemi ekonomik istikrar açısından gereklidir. Problem finans sektörünün kârlılığı değil; finans sektörünün finanse etmesi gereken üretim sektörünün kârlılığının giderek zayıflamasıdır.

Finans ekonominin motoru değil, motorun çalışmasını sağlayan finansman sistemidir.

Motor ise üretimdir.

Almanya’da tablo neden farklı?

Türkiye ile Almanya arasında birebir “vergi rekortmenleri” karşılaştırması yapmak mümkün değil. Bunun çok önemli hukuki bir nedeni bulunuyor.

Alman Vergi Kanunu’nun (Abgabenordnung) 30. maddesi vergi gizliliğini düzenliyor. Kamu görevlilerinin mükelleflere ilişkin korunan vergi ve ticari bilgileri yetkisiz şekilde açıklaması yasak. Bu nedenle Türkiye’deki GİB listesine benzer şirket bazında resmi bir kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması yayımlanmıyor.

Ancak Almanya’nın en büyük şirketlerinin ve en fazla kâr yaratan şirketlerinin sektörel yapısına baktığımızda iki ekonomi arasındaki fark açık biçimde görülüyor.

EY’nin 2025 yılı Almanya’nın en büyük şirketleri araştırmasında ciro açısından ilk üç sırayı Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW oluşturuyor.

Yani üçü de otomotiv sanayisi. Dahası, kâr sıralamasında Deutsche Telekom’un ardından Siemens, BMW ve SAP geliyor.

Bu tablo önemli. Çünkü Almanya’da ekonomik büyüklüğün merkezinde hâlâ üretim, teknoloji ve yüksek katma değerli sanayi bulunuyor.

Almanya’nın ekonomik devleri

Vergi rekortmenleri listesi olmadığı için aşağıdaki tabloyu “vergi rekortmenleri” olarak değil, Almanya’nın ekonomik yapısını göstermek amacıyla büyük şirketler ve faaliyet alanları karşılaştırması olarak okumak gerekiyor.

Şirket Ana faaliyet Ekonomideki niteliği
Volkswagen Otomotiv Sanayi / üretim
BMW Otomotiv Sanayi / üretim
Mercedes-Benz Otomotiv Sanayi / üretim
Deutsche Telekom Telekomünikasyon Teknoloji / hizmet
DHL Group Lojistik Lojistik / hizmet
Siemens Elektrik, otomasyon, teknoloji İleri sanayi
E.ON Enerji Enerji altyapısı
BASF Kimya Ağır sanayi / kimya
Bayer İlaç ve kimya İleri teknoloji / sanayi
Daimler Truck Ticari araç Sanayi / üretim

Volkswagen güncel verilere göre yaklaşık 320 milyar euro civarındaki geliriyle Almanya’nın en büyük halka açık şirketi konumunda. BMW yaklaşık 133 milyar euro, Mercedes-Benz yaklaşık 133 milyar euro gelir büyüklüğüne sahip.

EY araştırmasında da Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW’nin Almanya’nın en yüksek cirolu ilk üç şirketi olduğu doğrulanıyor.

Üstelik Almanya’nın sanayi omurgası otomobilden ibaret değil. Bosch otomotiv teknolojilerinden endüstriyel sistemlere; Siemens elektrifikasyon ve otomasyondan dijital endüstriye; BASF kimyadan ileri malzemelere; Daimler Truck ve TRATON ise ağır ticari araçlara kadar küresel üretim zincirlerinin kritik alanlarında faaliyet gösteriyor.

Almanya’nın bankaları nerede?

İki ülkenin ekonomik yapılanmasındaki fark burada daha da ilginç hale geliyor. Almanya elbette büyük bir finans merkezine sahip. Deutsche Bank ve Commerzbank küresel ölçekte önemli finans kuruluşları.

Fakat Almanya’nın en büyük şirketleri denildiğinde listenin tamamını bankalar kaplamıyor. Volkswagen, BMW, Mercedes-Benz, Siemens, Bosch, BASF, Bayer, Daimler Truck gibi şirketler ekonomik yapının merkezinde yer alıyor.

Almanya’nın üretim gücü aynı zamanda istihdam kapasitesine de yansıyor. EY’nin araştırmasına göre Volkswagen yaklaşık 633 bin çalışanıyla ülkenin en büyük halka açık işverenlerinden biri. DHL yaklaşık 537 bin, Siemens ise 318 bin kişiyi istihdam ediyor.

Yani ekonomik değer üretimi aynı zamanda çok büyük bir üretim ve istihdam ekosistemi yaratıyor.

Türkiye için alarm veren soru

Türkiye açısından tartışılması gereken konu tam olarak burada başlıyor. Bir ekonominin en büyük vergi mükelleflerinin bankalar olması tek başına ekonomik problem değildir.

Ancak; bankalar yüksek kâr ederken, sanayi şirketlerinin kâr marjları düşüyorsa, sanayinin finansman giderleri hızla yükseliyorsa, yatırım iştahı azalıyor ve üretici işletme sermayesine ulaşmakta zorlanıyorsa, o zaman vergi rekortmenleri listesinin sektörel dağılımı önemli bir ekonomik sinyale dönüşür.

Çünkü uzun vadede bankaların da sağlıklı şekilde büyüyebilmesi için güçlü reel sektöre ihtiyaç vardır.

Bankaların vermediği krediyi ekonomi nasıl büyütecek?

Türkiye’nin uyguladığı sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almak amacıyla kredi büyümesini sınırlamaya çalışıyor. Makroekonomik açıdan bunun gerekçesi anlaşılabilir. Ancak bu politikanın uzun süre devam etmesi halinde sanayi şirketlerinde farklı bir bilanço problemi ortaya çıkıyor.

İşletme sermayesi ihtiyacı enflasyon nedeniyle sürekli büyürken kredi miktarı sınırlandırılıyor. Kredi bulunabildiğinde ise maliyeti çok yüksek.

Sonuçta şirketler; stok azaltıyor, yatırım erteliyor, kapasite artırmıyor, vadeli satışları azaltıyor, istihdam konusunda daha temkinli davranıyor, borçlarını çevirmeye odaklanıyor.

Böyle bir ortamda sanayiciden yüksek kurumlar vergisi yaratacak yüksek kârlılık beklemek giderek zorlaşıyor.

Vergi rekortmenleri aslında kâr rekortmenleridir

Kurumlar vergisinin temelinde şirketlerin vergilendirilebilir kazancı bulunuyor. Bu nedenle kurumlar vergisi rekortmenleri listesine farklı bir açıdan bakmak gerekiyor.

Liste aynı zamanda bir anlamda: “Türkiye’de vergilendirilebilir kâr hangi sektörlerde oluşuyor?” sorusunun cevabını veriyor.

Ve mevcut tablo finans sektörünü işaret ediyorsa ekonomi yönetiminin üzerinde düşünmesi gereken mesele budur. Türkiye’nin hedefi bankaların daha az kazanması olmamalı.

Türkiye’nin hedefi sanayinin yeniden daha fazla kazanabileceği bir ekonomik ortam yaratmak olmalıdır.

Üretmeden zenginleşmek mümkün mü?

Finansal faaliyetler ekonominin vazgeçilmez unsurudur. Fakat sürdürülebilir refahın temelinde üretkenlik artışı bulunur.

Bir ülkenin uzun vadeli refahını; yüksek katma değerli üretim, teknoloji, Ar-Ge, ihracat, verimlilik, markalaşma ve nitelikli insan kaynağı belirler. Almanya’nın Volkswagen’i, Siemens’i, Bosch’u ve BASF’ı yalnızca büyük şirket değildir.

Bu şirketlerin arkasında on binlerce tedarikçi, mühendislik şirketi, KOBİ, üniversite, araştırma merkezi ve yüz binlerce çalışan bulunuyor. Bir otomobil fabrikasının yarattığı ekonomik değer yalnızca otomobil üreticisinin bilançosunda kalmaz.

Çelikten plastiğe, yazılımdan lojistiğe, makineden elektroniğe kadar ekonominin tamamına yayılır.

Türkiye’nin ihtiyacı finans-sanayi dengesi

Türkiye’nin önündeki çözüm “bankalar kazanmasın” yaklaşımı olamaz. Doğru politika; bankalar güçlü olsun, sanayi de güçlü olsun.

Finans sistemi reel sektöre uzun vadeli ve öngörülebilir maliyetlerle kaynak aktarabilmeli. Sanayici yaptığı yatırımın beş yıl sonraki finansman maliyetini kabaca öngörebilmeli. İhracatçı kur, enflasyon ve maliyet üçgeninde rekabet gücünü kaybetmemeli.

İşletme sermayesi kredileri yalnızca parasal sıkılaşmanın kontrol aracı olarak görülmemeli. Ve Türkiye yeniden üretimden para kazanılabilen bir ekonomik yapıya dönmeli.

Asıl mesele bankaların listede olması değil, sanayinin olmaması

Kurumlar vergisi rekortmenleri listesinden çıkarılması gereken sonuç bankacılık sektörünü eleştirmek değildir. Aksine Türkiye güçlü bir bankacılık sistemine ihtiyaç duyuyor. Fakat çok daha güçlü bir sanayi sektörüne de ihtiyaç duyuyor.

Asıl soru şudur: Türkiye’nin fabrikaları üretmeye, ihracat yapmaya ve yüz binlerce kişiyi çalıştırmaya devam ederken ekonomide en yüksek vergilendirilebilir kâr neden ağırlıklı olarak finansal faaliyetlerde oluşuyor?

Bu soruya verilecek cevap Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki ekonomik modelini de belirleyecek. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın formülü finans ile sanayiyi birbirine rakip hale getirmek değildir. Finansın üretimi desteklediği, üretimin kâr yarattığı, kârın yeniden yatırıma dönüştüğü ve yatırımın vergi ile istihdam ürettiği bir döngü kurmaktır.

Bugünkü vergi rekortmenleri tablosu ise Türkiye açısından önemli bir uyarı veriyor: Bankaların vergi rekortmeni olması başarıdır; sanayinin rekortmenler listesinden kaybolması ise sorgulanması gereken ekonomik bir sonuçtur.

Almanya örneği de gösteriyor ki küresel ölçekte rekabetçi ve yüksek gelirli bir ekonominin arkasında yalnızca güçlü finans sistemi değil, kâr edebilen güçlü bir sanayi tabanı bulunuyor.

Gülbeyaz GERGÜN – bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme

Yayınlanma:

|

Yazan:

İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.

İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.

İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:


İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan

“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.


İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan

Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:

“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”

İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:

“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.

İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:

“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.


TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın

Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:

“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”


TİM Başkanı Mustafa Gültepe

TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:

“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.

Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”


MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir

MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:

“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.

Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”


DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young

DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:

“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.

Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.


TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”

Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.

 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.