Connect with us

EKONOMİ

Neoliberalizmin temel direği: Hissedar kapitalizmi

Yayınlanma:

|

Taktiksel siyasi manevralara söyleyecek bir şeyim yok elbette, ancak helalleşme ve demokrasi çağrılarının arkasına saklanarak eşitsizlik yaratan, yoksulluğu yaygınlaştırıp, derinleştiren bu (ekonomik) sistemi dikkatlerden kaçırarak, aklamaya çalışan fırsatçılara da göz açtırmamak gerekiyor. Siyasi manevra yapmak başka, AKP düzenini ‘yetmez ama evet’ diye savunanların çizgisine girmek başka bir şey.

Bu itibarla, çılgınlar gibi akan gündemin peşine takılıp sonuçlar üzerine kalem oynatmaktansa, bunların nedenini, niçinini ve nasılını anlatmaya, kaldığım yerden devam etmeye çalışacağım.

Geçtiğimiz hafta bu dizinin ilk yazısında, birbirinden bağımsızmış gibi görünen birçok problemin kaynağının neoliberalizm olduğundan bahsetmiştim.

Dünyanın farklı köşelerinde yaşanan problemleri birbirine bağlayabilmek belki de biraz fazla iddialı bir çaba, ancak kaynağı tespit edebilmek adına batı dünyasında yaşanan akademik, entelektüel ve siyasi tartışmaları takip etmek son derece yol gösterici olabiliyor.

Bunlardan belki de en önemlisi, neoliberal düşüncenin kurucularından Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman’ın ortaya attığı “hissedar kapitalizmi“ (shareholder capitalism) kavramına ilişkin.

1970 yılında Friedman’ın New York Times’a yazdığı ve bugün ilgili çevrelerde çok meşhur olan “Bir şirketin sosyal sorumluluğu, kârını arttırmaktır.“ başlıklı makalesi, hissedar kapitalizmi felsefesinin ana hatlarını çiziyor.

Özetle bir şirketin ve yönetiminin herhangi bir sosyal sorumluluğu olmadığı, şirketin tek sorumluluğunun hissedarlarına, yani şirketin sahiplerine ve yatırımcılarına karşı olduğu, bu sorumluluğun ve şirketin tek varlık amacının da kâr elde etmek, elde ettiği kârı arttırmak ve hissedarlarına dağıtmak olduğunu savunan bu düşünce, takip eden elli yıllık süreçte dünyada özel sektörde kabul gören tek felsefe haline gelmiş durumda.

İlk bakışta son derece mantıklı ve makul gelen bu bakış açısı (sahi, bir şirketin kâr elde etmek dışında ne amacı olabilir ki?) ilerleyen yıllarda çıktığı Amerikan toplumu da dahil tüm dünyayı etkileyen ve Friedman’ın dahi tahayyül edebildiğini tahmin etmediğim sonuçlar doğurdu.

Hissedar kapitalizmi felsefesinin ilk ve belki de en önemli etkisi ücretler üzerinde yaşandı.

Bu mantığa göre eğer bir şirketin elde ettiği tüm gelirler, şirketin yöneticileri, çalışanları ve hissedarları arasında paylaşılacaksa, ve şirketin ana sorumluluğu giderek daha fazla kâr elde ederek hissedarlarına dağıtmaksa, buradan çıkan sonuç, şirketin gelirlerinin giderek daha fazlasının hissedarlarına, daha az bir kısmının ise yöneticiler ve çalışanlara gitmesi demekti.

Çalışanlara daha az maaş, hissedarlara daha çok kâr anlamına geliyordu, ne de olsa bir çalışanın maaşından kesilecek 1 lira, ciddi yatırımlar yapıp mesai harcanarak ve risk alınarak elde edilen 1 lira fazladan kârla aynı değeri taşıyordu.

Şirket kaynaklarının daha verimli kullanılması, çeşitli performans metriklerinin iyileştirilmesi, dolayısıyla kârlılığın ve rekabetçiliğin arttırılması gibi öğretiler ve bu doğrultuda kullanılacak araçlar, geçtiğimiz 50 yıllık süreç içerisinde tüm dünyada üniversitelerin işletme ve iktisat fakültelerinde jenerasyonlar boyu öğrencilere öğretildi ve bunlar zamanla araç olmaktan çıkıp birer amaç haline dönüştü.

Çalışanlarına daha az maaş ödeyen şirketlerin daha kârlı ve dolayısıyla rekabetçi hale gelmesi, rekabet gücünü korumak isteyen tüm şirketleri aynı yola itti, aynı mantıkla işler hale getirdi ve bu anlayış tüm dünyada hakim duruma gelmiş oldu.

Sonuç olarak tüm dünyada işçilerin ve diğer alt gelir grubunun gerçek ücretlerinin 1980’li yıllardan beri yerinde sayması ya da azalması, bu bakımdan şaşırtıcı değil.

Neoliberalizmin birinci kuralı doğrultusunda, devletin işgücü piyasasını düzenleme ve denetlemekten uzaklaştırılması sonucu sendikalaşma ve herhangi bir pazarlık gücü kalmayan mavi yaka, bu felsefenin ilk ve en rahat kurbanı oldu.

Şirketlerin işçiler haricinde kalan çalışanları, yani bugün beyaz yakalı olarak adlandırılan kesim ise kendi içerisinde ikiye bölündü. Şirket üst yöneticilerine maaşın yanında şirket hissesi opsiyonlarının sıkça sunulmaya başlanması da bu gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Hayatını bir şirkete yeteri kadar adayan, yükselebilmek uğruna yeteri kadar gözünü karartan, altındaki çalışanların suyunu şeytanın aklına gelmeyecek yöntemlerle sıkabilen, ne pahasına olursa olsun gözünü daha yüksek kârlılık hedefine diken bu kişilere çabaları karşılığı yükseldikleri üst yönetim pozisyonlarında verilen hisse opsiyonları, bu kişileri mavi yaka ve orta seviye beyaz yaka sınıfından ayırıp hissedar sınıfına alarak sunulan bir nevi rüşvetten fazlası değil.

Üst düzey yöneticilerinin aldıkları maaşlar ve hisse opsiyonlarının yanında, alacakları prim ve ikramiyelerin şirket kârlılığı ve hisse fiyatı gibi performans verilerine bağlanması da yine bu dönemin icatlarından birisi oldu. Şirket hissedarlarının çıkarlarıyla üst düzey yöneticilerin çıkarları ortaklaştırılmasının sonucu olarak profesyonel yöneticiler, hissedar kapitalizmi ve hissedarların hükümranlığı felsefesinin koruyucuları haline geldi.

Bu noktada şirket hissedarı tanımını biraz daha açmak gerekiyor, zira insanların çok büyük bir bölümü, şirket sahibi ya da hissedarı denildiğinde küçük işletmeleri, aile şirketlerini ve patronlarını, ya da borsaya kote bir şirketten kendi bütçesine göre hisse alan küçük yatırımcıları düşünüyor.

Ancak halka açık şirketlerin büyük hissedarları, arttırdığı birikimini borsaya yatıran ötekinin komşusu ya da berikinin kayını değil, ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcılar, yatırım fonları, büyük sermaye sahipleri ve uçan kuştan ürken meşhur yabancı yatırımcılardan başkası değil.

Örneğin Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun verilerine göre, 2020 yılı itibariyle Borsa İstanbul’da işlem gören tüm hisselerin yüzde 86,9’luk bölümü, yalnızca 22.333 kişinin, yani tüm yatırımcıların %1,3’ünün elinde bulunuyor.

Bu rakam öyle kolayca okunup geçilebilecek bir rakam değil. 80 küsur milyonluk Türkiye’nin en büyük ve değerli şirketlerinin hisselerinin yüzde 86,9’u, bir stadyumu bile dolduramayacak 22.333 kişinin elinde. Bunun neden böyle olduğuna, sistemin doğası gereği böyle olmak zorunda olduğuna da ayrıca değineceğim.

Dünyanın geri kalanında da durum farklı değil, ABD’de borsalarda işlem gören hisselerin %80’i, yatırımcıların %10’unun elinde bulunuyor. En zengin %1’lik kesim, tüm hisselerin %40’ını elinde bulunduruyor.

(Tüm dünyada borsaları manipüle edebilecek ve ağırlıklı olarak beyaz yakalı ya da KOBİ sahibi olan küçük yatırımcıların küçük birikimlerinin üzerine çökebilecek boyuta ulaşmış olan (ve bunları çekinmeden yapan) büyük sermayeyi eleştirdiğimizde en büyük tepkinin, serbest piyasaya toz kondurmayan küçük yatırımcılardan gelmesi de işin trajikomik kısmı.)

Yani tüm bu mantığın doğal bir sonucu, tüm dünyada şirketlerin bir grup büyük sermayedarı ve memnun edebilmek adına sadece ve sadece daha fazla kâr elde edebilmek, bu uğurda çalışan giderlerini kısabildiği kadar kısacak şekilde evrimleşmesi oldu.

Gelinen noktada, her 29 Ekim’de televizyonlara vatanperver reklamlar veren Türkiye’nin gururu sanayi devi şirketlerin, ODTÜ mezunu yeni mühendislere ancak asgari ücrete yakın maaşları reva görmesi, yabancı ortaklarının kârlılık beklentilerini karşılamaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Daha az maaş gideri = daha çok kâr = daha çok yatırımcı.

Genelde büyük şirketlerden bahsetmiş olsam da, serbest piyasada hayatta kalabilmek için büyük küçük demeden, ülke ve sektör ayırt etmeksizin tüm şirketler birer birer aynı felsefeyle hareket etmek zorunda kaldı.

Kendisini, ”Ben bu maaştan fazlasını ödersem batarım.” diyerek savunan küçük işletme sahibi de, açlık sınırında maaşlarla iş teklif edilen, kabul etmeyince eleştirilen yeni mezun mühendisler de bu çarkın birer dişlisi, bu cenderenin birer kurbanı.

Hissedar kapitalizmi felsefesinin, bugünün gençlerini şaşırtan bir başka sonucu ise, -Türkiye de dahil tüm dünyada- mavi yakanın yanında beyaz yaka çalışanların (her ne kadar her biri bir şeyin ‘müdür’ü, ‘direktör’ü ya da ‘yönetici’si de olsa) ücretlerinin de kuşa dönmesi oldu. Üst yönetimle arasına fiziki olmasa da kalın bir sınır çekilen beyaz yakalıların maaşları da, daha yüksek şirket kârlılığına giden yolda döşenen ikinci taş, verilen ikinci kurban oldu.

Yıllarını sınavlara hazırlanarak geçiren, en iyi okullardan mezun olan, yurtdışında yüksek lisanslar yapan, ikişer üçer dil bilen, ücretsiz ama prestijli stajlar yapan, sonunda da bir holding şirketinin fiyakalı plazasında güzel bir müdürlük pozisyonuna ‘kapağı atan’ gençlerimizin, aldıkları maaşlarla İstanbul’da bırakın ev almayı, maaşlarının yarısını gözden çıkartmadan eli yüzü düzgün bir semtte ev bile kiralayamamasının sebebini de başka bir yerde aramaya gerek yok.

İstanbul’da ev fiyatlarından ve kiralardan şikayet eden beyaz yakalıların, çözüm olarak bugünün neoliberal eğilimli CHP’sine oy vermesinin ironisi, buradan bakınca daha net ortaya çıkıyor.

Düşük maaşlı orta seviye pozisyonlarından yükselerek üst yönetime geçmek isteyen, bu uğurda gençliklerini tüketenlerin aşırı çalışma saatleri, zümrede yer edinebilmek adına ellerine geçen üç kuruşu tüketime gömmesi, hırsları, yılgınlıkları, daha fazla ve daha fazla yükselebilmek adına kendilerini tüketmeleri, takip eden tatminsizlik ve depresyonları ise ufak birer yan etki.

Geçtiğimiz hafta ekonominin halinden şikayet eden Getir kuryesini vuran da aynı sistem, onu jet hızıyla işten çıkartan yöneticisini vuran da aynı sistem.

Tabii bu noktada çok ama çok önemli bir not düşmek lazım. Türkiye’de insanların, özellikle orta sınıfın alım gücünün düşmesi ağırlıklı olarak hükümetin Merkez Bankası’na müdahalesi, akıl dışı faiz politikası sonucu dövizin yükselişi ve Türk Lirasının değer kaybıyla ilişkilendiriliyor. Gerçekten de Türkiye, Liranın ekstra değer kaybı sebebiyle ciddi bir fakirleşme yaşadı, yaşıyor.

Neoliberalizmin zararlarını gözden uzak tutmak isteyen sermaye sınıfı ve bunların yancısı politikacılar, akademisyenler, gazeteciler vb. ise bu durumu fırsata çevirerek istikrarlı bir şekilde tüm bu problemlerin hükümetin politikalarından kaynaklandığı, Erdoğan gittikten sonra her şeyin çok güzel olacağı, piyasayla inatlaşmayı bırakıp Merkez Bankası’nı bağımsız bırakırsak Doların düşeceği ve orta sınıfın yurtdışı tatillerine geri dönebileceği vaazlarını veriyorlar.

Ancak bu sistem, ideal halinde dahi çalışmıyor. Hükümetin akıl dışı ekonomik kararları denklemden çıkartıldığında dahi, yani yarın ekonominin başına CHP’nin ekonomiden sorumlu isimlerinin öve öve bitiremediği Ali Babacan’ı getirsek dahi bu sistem ücretleri düşürmeye, orta ve alt sınıfları ezmeye, eşitsizlik ve yoksulluk üretmeye devam edecek. Erdoğan’ın Türkiye’nin tek problemi olmadığı, o gittikten sonra her şeyin çok da güzel olmayacağını ısrarla yazmamın sebebi de tam olarak burada yatıyor.

Bu yazı dizisinde özellikle Türkiye’den nispeten uzak durup, doğru işlerse ülkeyi düze çıkartacağı savunulan bu sistemin doğru işlediği gelişmiş ülkelerden ve özellikle ABD’den örnekler vermemin sebebi de aynı. İslamcıların gerçek İslamın “bu” olduğunu asla kabul etmemesi gibi, neoliberaller de her zaman bir şeylerin eksik olduğunu, aslında doğru uygulansa sistemin mükemmel olduğunu ama “bu” halinin gerçek neoliberalizm olmadığını iddia ediyor.

Oysa neoliberalizmin kayıtsız şartsız uygulandığı gelişmiş ülkelerde dahi gerçek ücretler, 1980’li yıllardan beri yerinde sayıyor. Büyüme ve GSMH’lerin artmasına rağmen bu artış ve ekonomik büyüme ücretlere son elli yıldır yansımıyor. Dolayısıyla gerçekleşen ekonomik büyüme sadece zenginlere yaramaya devam ediyor.

Zenginlerin bu şekilde artan servetleri borsalara, gayrimenkule ve dünyanın dört bir tarafındaki varlıklara akıyor, varlık fiyatlarını şişirdikçe şişiriyor. İstatistik isteyenler için tonlarca kaynak mevcut. Örneğin gerek ABD’de, gerek Avrupa’da, en büyük şehirlerdeki en büyük ev sahipleri artık gayrimenkul şirketleri haline gelmiş durumda. Bu trendin İstanbul’da da görülmeye başlandığını söylemek gerek.

Kapitalist Sistem Nedir ? Tarihi ve İlkeleri - Kendinebilgikat.com

Bu tür özel sermayeli (private equity) şirketler, (sürekli artan servetlerini ne yapacağını şaşıran) yatırımcılarından toplayarak oluşturdukları devasa sermaye havuzları sayesinde dünyanın dört bir tarafında büyük şehirlerdeki gayrimenkulleri toplamak için akıl almaz bütçeler oluşturabiliyorlar. Bu durum emlak fiyatlarını arttırdığı gibi, piyasada çok güçlü hale gelen bu firmalar kira oranlarını da arttırabiliyorlar.

Merkez bankaları son derece bağımsız olan, ekonomileri Erdoğan tarafından yönetilmeyen ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da ve diğer gelişmiş batı ülkelerinde üst sınıf dışında kalan kitleler, tarihin en düşük seviyelerinde gezen faiz oranlarına rağmen ev almanın hayalini dahi kuramıyor. Zira onların maaşları yerinde sayarken belirttiğim sebeplerle ev fiyatları sürekli artmaya devam ediyor.

Yani diyeceğim o ki, bu sistem, Erdoğan’sız ülkelerde de işlemiyor.

Ailelerinin bahçeli müstakil birer ev aldığı yaştaki batılı gençler, ailelerinin eğitiminin iki katına sahip olmalarına rağmen ev almayı hayal dahi edememelerinin yanında, maaşlarının giderek daha büyük bir kısmını kira için harcamak zorunda olduklarından şikayet ediyorlar. Tanıdık geldi mi?

Gelişmiş ülkelerdeki alt düzey çalışanlar, zaten düşük maaşlar kazanabildikleri işlerini göçmenlerin daha ucuza yapmalarından şikayet ediyor. Tanıdık geldi mi?

Üçüncü dünya ülkelerindekiler açlıktan ölmemek adına Türkiye’ye göç edip Türk işçisinin işini yarı fiyatına yapıyor, hayatından bezip Avrupa’ya ya da ABD’ye kaçan Türk mühendis ise oradaki mühendisin işini daha ucuza yapıyor. Bu kavimler göçü sebebiyle yabancı düşmanlığı patlıyor, aşırı sağ partiler yükselişe geçiyor.

Evini, barkını, ülkesini bırakıp göç eden ve hak ettiğinden düşük ücretlere çalışanlar kırgın, işi elinden alınanlar mutsuz, mahallesi göçmen kaynayanlar rahatsız, kazanan ise sadece Çin’de Uygur Türk’ünü, Türkiye’de Afganı, Almanya’da Türk’ü ederinden ucuza çalıştıran sermaye.

Tüm bu anlattığım süreç, paranın ve malların serbest dolaşımına dayalı küreselleşmenin de etkisiyle tüm dünyada aynı dönemde benzer şekillerde yaşanarak benzer sonuçlar doğurdu.

Türkiye’de ekonomik göstergelerin giderek bozulması Erdoğan’ın otoriterleşmesinin sonucu değil, sebebidir. Ücretlerin düşmesi, gelir eşitsizliğinin artması ve diğer ekonomik göstergeler, tüm dünyada olduğu gibi zaten bozulmaya mahkumdu, bunu bilen ve gören Erdoğan’ın iktidarını kaybetmemek için giderek otoriterleşmesi, sistemi aklamak için yer arayanlara can simidi oldu.

Sistemin ideal durumda dahi niye işlemediğini anlatmaya devam edeceğim…

Turgay DEVELİ – sol.org.tr

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.