EKONOMİ
Neoliberalizmin temel direği: Hissedar kapitalizmi
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Taktiksel siyasi manevralara söyleyecek bir şeyim yok elbette, ancak helalleşme ve demokrasi çağrılarının arkasına saklanarak eşitsizlik yaratan, yoksulluğu yaygınlaştırıp, derinleştiren bu (ekonomik) sistemi dikkatlerden kaçırarak, aklamaya çalışan fırsatçılara da göz açtırmamak gerekiyor. Siyasi manevra yapmak başka, AKP düzenini ‘yetmez ama evet’ diye savunanların çizgisine girmek başka bir şey.
Bu itibarla, çılgınlar gibi akan gündemin peşine takılıp sonuçlar üzerine kalem oynatmaktansa, bunların nedenini, niçinini ve nasılını anlatmaya, kaldığım yerden devam etmeye çalışacağım.
Geçtiğimiz hafta bu dizinin ilk yazısında, birbirinden bağımsızmış gibi görünen birçok problemin kaynağının neoliberalizm olduğundan bahsetmiştim.
Dünyanın farklı köşelerinde yaşanan problemleri birbirine bağlayabilmek belki de biraz fazla iddialı bir çaba, ancak kaynağı tespit edebilmek adına batı dünyasında yaşanan akademik, entelektüel ve siyasi tartışmaları takip etmek son derece yol gösterici olabiliyor.
Bunlardan belki de en önemlisi, neoliberal düşüncenin kurucularından Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman’ın ortaya attığı “hissedar kapitalizmi“ (shareholder capitalism) kavramına ilişkin.
1970 yılında Friedman’ın New York Times’a yazdığı ve bugün ilgili çevrelerde çok meşhur olan “Bir şirketin sosyal sorumluluğu, kârını arttırmaktır.“ başlıklı makalesi, hissedar kapitalizmi felsefesinin ana hatlarını çiziyor.
Özetle bir şirketin ve yönetiminin herhangi bir sosyal sorumluluğu olmadığı, şirketin tek sorumluluğunun hissedarlarına, yani şirketin sahiplerine ve yatırımcılarına karşı olduğu, bu sorumluluğun ve şirketin tek varlık amacının da kâr elde etmek, elde ettiği kârı arttırmak ve hissedarlarına dağıtmak olduğunu savunan bu düşünce, takip eden elli yıllık süreçte dünyada özel sektörde kabul gören tek felsefe haline gelmiş durumda.
İlk bakışta son derece mantıklı ve makul gelen bu bakış açısı (sahi, bir şirketin kâr elde etmek dışında ne amacı olabilir ki?) ilerleyen yıllarda çıktığı Amerikan toplumu da dahil tüm dünyayı etkileyen ve Friedman’ın dahi tahayyül edebildiğini tahmin etmediğim sonuçlar doğurdu.
Hissedar kapitalizmi felsefesinin ilk ve belki de en önemli etkisi ücretler üzerinde yaşandı.
Bu mantığa göre eğer bir şirketin elde ettiği tüm gelirler, şirketin yöneticileri, çalışanları ve hissedarları arasında paylaşılacaksa, ve şirketin ana sorumluluğu giderek daha fazla kâr elde ederek hissedarlarına dağıtmaksa, buradan çıkan sonuç, şirketin gelirlerinin giderek daha fazlasının hissedarlarına, daha az bir kısmının ise yöneticiler ve çalışanlara gitmesi demekti.
Çalışanlara daha az maaş, hissedarlara daha çok kâr anlamına geliyordu, ne de olsa bir çalışanın maaşından kesilecek 1 lira, ciddi yatırımlar yapıp mesai harcanarak ve risk alınarak elde edilen 1 lira fazladan kârla aynı değeri taşıyordu.
Şirket kaynaklarının daha verimli kullanılması, çeşitli performans metriklerinin iyileştirilmesi, dolayısıyla kârlılığın ve rekabetçiliğin arttırılması gibi öğretiler ve bu doğrultuda kullanılacak araçlar, geçtiğimiz 50 yıllık süreç içerisinde tüm dünyada üniversitelerin işletme ve iktisat fakültelerinde jenerasyonlar boyu öğrencilere öğretildi ve bunlar zamanla araç olmaktan çıkıp birer amaç haline dönüştü.
Çalışanlarına daha az maaş ödeyen şirketlerin daha kârlı ve dolayısıyla rekabetçi hale gelmesi, rekabet gücünü korumak isteyen tüm şirketleri aynı yola itti, aynı mantıkla işler hale getirdi ve bu anlayış tüm dünyada hakim duruma gelmiş oldu.
Sonuç olarak tüm dünyada işçilerin ve diğer alt gelir grubunun gerçek ücretlerinin 1980’li yıllardan beri yerinde sayması ya da azalması, bu bakımdan şaşırtıcı değil.
Neoliberalizmin birinci kuralı doğrultusunda, devletin işgücü piyasasını düzenleme ve denetlemekten uzaklaştırılması sonucu sendikalaşma ve herhangi bir pazarlık gücü kalmayan mavi yaka, bu felsefenin ilk ve en rahat kurbanı oldu.
Şirketlerin işçiler haricinde kalan çalışanları, yani bugün beyaz yakalı olarak adlandırılan kesim ise kendi içerisinde ikiye bölündü. Şirket üst yöneticilerine maaşın yanında şirket hissesi opsiyonlarının sıkça sunulmaya başlanması da bu gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Hayatını bir şirkete yeteri kadar adayan, yükselebilmek uğruna yeteri kadar gözünü karartan, altındaki çalışanların suyunu şeytanın aklına gelmeyecek yöntemlerle sıkabilen, ne pahasına olursa olsun gözünü daha yüksek kârlılık hedefine diken bu kişilere çabaları karşılığı yükseldikleri üst yönetim pozisyonlarında verilen hisse opsiyonları, bu kişileri mavi yaka ve orta seviye beyaz yaka sınıfından ayırıp hissedar sınıfına alarak sunulan bir nevi rüşvetten fazlası değil.
Üst düzey yöneticilerinin aldıkları maaşlar ve hisse opsiyonlarının yanında, alacakları prim ve ikramiyelerin şirket kârlılığı ve hisse fiyatı gibi performans verilerine bağlanması da yine bu dönemin icatlarından birisi oldu. Şirket hissedarlarının çıkarlarıyla üst düzey yöneticilerin çıkarları ortaklaştırılmasının sonucu olarak profesyonel yöneticiler, hissedar kapitalizmi ve hissedarların hükümranlığı felsefesinin koruyucuları haline geldi.
Bu noktada şirket hissedarı tanımını biraz daha açmak gerekiyor, zira insanların çok büyük bir bölümü, şirket sahibi ya da hissedarı denildiğinde küçük işletmeleri, aile şirketlerini ve patronlarını, ya da borsaya kote bir şirketten kendi bütçesine göre hisse alan küçük yatırımcıları düşünüyor.
Ancak halka açık şirketlerin büyük hissedarları, arttırdığı birikimini borsaya yatıran ötekinin komşusu ya da berikinin kayını değil, ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcılar, yatırım fonları, büyük sermaye sahipleri ve uçan kuştan ürken meşhur yabancı yatırımcılardan başkası değil.
Örneğin Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun verilerine göre, 2020 yılı itibariyle Borsa İstanbul’da işlem gören tüm hisselerin yüzde 86,9’luk bölümü, yalnızca 22.333 kişinin, yani tüm yatırımcıların %1,3’ünün elinde bulunuyor.
Bu rakam öyle kolayca okunup geçilebilecek bir rakam değil. 80 küsur milyonluk Türkiye’nin en büyük ve değerli şirketlerinin hisselerinin yüzde 86,9’u, bir stadyumu bile dolduramayacak 22.333 kişinin elinde. Bunun neden böyle olduğuna, sistemin doğası gereği böyle olmak zorunda olduğuna da ayrıca değineceğim.
Dünyanın geri kalanında da durum farklı değil, ABD’de borsalarda işlem gören hisselerin %80’i, yatırımcıların %10’unun elinde bulunuyor. En zengin %1’lik kesim, tüm hisselerin %40’ını elinde bulunduruyor.
(Tüm dünyada borsaları manipüle edebilecek ve ağırlıklı olarak beyaz yakalı ya da KOBİ sahibi olan küçük yatırımcıların küçük birikimlerinin üzerine çökebilecek boyuta ulaşmış olan (ve bunları çekinmeden yapan) büyük sermayeyi eleştirdiğimizde en büyük tepkinin, serbest piyasaya toz kondurmayan küçük yatırımcılardan gelmesi de işin trajikomik kısmı.)
Yani tüm bu mantığın doğal bir sonucu, tüm dünyada şirketlerin bir grup büyük sermayedarı ve memnun edebilmek adına sadece ve sadece daha fazla kâr elde edebilmek, bu uğurda çalışan giderlerini kısabildiği kadar kısacak şekilde evrimleşmesi oldu.
Gelinen noktada, her 29 Ekim’de televizyonlara vatanperver reklamlar veren Türkiye’nin gururu sanayi devi şirketlerin, ODTÜ mezunu yeni mühendislere ancak asgari ücrete yakın maaşları reva görmesi, yabancı ortaklarının kârlılık beklentilerini karşılamaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Daha az maaş gideri = daha çok kâr = daha çok yatırımcı.
Genelde büyük şirketlerden bahsetmiş olsam da, serbest piyasada hayatta kalabilmek için büyük küçük demeden, ülke ve sektör ayırt etmeksizin tüm şirketler birer birer aynı felsefeyle hareket etmek zorunda kaldı.
Kendisini, ”Ben bu maaştan fazlasını ödersem batarım.” diyerek savunan küçük işletme sahibi de, açlık sınırında maaşlarla iş teklif edilen, kabul etmeyince eleştirilen yeni mezun mühendisler de bu çarkın birer dişlisi, bu cenderenin birer kurbanı.
Hissedar kapitalizmi felsefesinin, bugünün gençlerini şaşırtan bir başka sonucu ise, -Türkiye de dahil tüm dünyada- mavi yakanın yanında beyaz yaka çalışanların (her ne kadar her biri bir şeyin ‘müdür’ü, ‘direktör’ü ya da ‘yönetici’si de olsa) ücretlerinin de kuşa dönmesi oldu. Üst yönetimle arasına fiziki olmasa da kalın bir sınır çekilen beyaz yakalıların maaşları da, daha yüksek şirket kârlılığına giden yolda döşenen ikinci taş, verilen ikinci kurban oldu.
Yıllarını sınavlara hazırlanarak geçiren, en iyi okullardan mezun olan, yurtdışında yüksek lisanslar yapan, ikişer üçer dil bilen, ücretsiz ama prestijli stajlar yapan, sonunda da bir holding şirketinin fiyakalı plazasında güzel bir müdürlük pozisyonuna ‘kapağı atan’ gençlerimizin, aldıkları maaşlarla İstanbul’da bırakın ev almayı, maaşlarının yarısını gözden çıkartmadan eli yüzü düzgün bir semtte ev bile kiralayamamasının sebebini de başka bir yerde aramaya gerek yok.
İstanbul’da ev fiyatlarından ve kiralardan şikayet eden beyaz yakalıların, çözüm olarak bugünün neoliberal eğilimli CHP’sine oy vermesinin ironisi, buradan bakınca daha net ortaya çıkıyor.
Düşük maaşlı orta seviye pozisyonlarından yükselerek üst yönetime geçmek isteyen, bu uğurda gençliklerini tüketenlerin aşırı çalışma saatleri, zümrede yer edinebilmek adına ellerine geçen üç kuruşu tüketime gömmesi, hırsları, yılgınlıkları, daha fazla ve daha fazla yükselebilmek adına kendilerini tüketmeleri, takip eden tatminsizlik ve depresyonları ise ufak birer yan etki.
Geçtiğimiz hafta ekonominin halinden şikayet eden Getir kuryesini vuran da aynı sistem, onu jet hızıyla işten çıkartan yöneticisini vuran da aynı sistem.
Tabii bu noktada çok ama çok önemli bir not düşmek lazım. Türkiye’de insanların, özellikle orta sınıfın alım gücünün düşmesi ağırlıklı olarak hükümetin Merkez Bankası’na müdahalesi, akıl dışı faiz politikası sonucu dövizin yükselişi ve Türk Lirasının değer kaybıyla ilişkilendiriliyor. Gerçekten de Türkiye, Liranın ekstra değer kaybı sebebiyle ciddi bir fakirleşme yaşadı, yaşıyor.
Neoliberalizmin zararlarını gözden uzak tutmak isteyen sermaye sınıfı ve bunların yancısı politikacılar, akademisyenler, gazeteciler vb. ise bu durumu fırsata çevirerek istikrarlı bir şekilde tüm bu problemlerin hükümetin politikalarından kaynaklandığı, Erdoğan gittikten sonra her şeyin çok güzel olacağı, piyasayla inatlaşmayı bırakıp Merkez Bankası’nı bağımsız bırakırsak Doların düşeceği ve orta sınıfın yurtdışı tatillerine geri dönebileceği vaazlarını veriyorlar.
Ancak bu sistem, ideal halinde dahi çalışmıyor. Hükümetin akıl dışı ekonomik kararları denklemden çıkartıldığında dahi, yani yarın ekonominin başına CHP’nin ekonomiden sorumlu isimlerinin öve öve bitiremediği Ali Babacan’ı getirsek dahi bu sistem ücretleri düşürmeye, orta ve alt sınıfları ezmeye, eşitsizlik ve yoksulluk üretmeye devam edecek. Erdoğan’ın Türkiye’nin tek problemi olmadığı, o gittikten sonra her şeyin çok da güzel olmayacağını ısrarla yazmamın sebebi de tam olarak burada yatıyor.
Bu yazı dizisinde özellikle Türkiye’den nispeten uzak durup, doğru işlerse ülkeyi düze çıkartacağı savunulan bu sistemin doğru işlediği gelişmiş ülkelerden ve özellikle ABD’den örnekler vermemin sebebi de aynı. İslamcıların gerçek İslamın “bu” olduğunu asla kabul etmemesi gibi, neoliberaller de her zaman bir şeylerin eksik olduğunu, aslında doğru uygulansa sistemin mükemmel olduğunu ama “bu” halinin gerçek neoliberalizm olmadığını iddia ediyor.
Oysa neoliberalizmin kayıtsız şartsız uygulandığı gelişmiş ülkelerde dahi gerçek ücretler, 1980’li yıllardan beri yerinde sayıyor. Büyüme ve GSMH’lerin artmasına rağmen bu artış ve ekonomik büyüme ücretlere son elli yıldır yansımıyor. Dolayısıyla gerçekleşen ekonomik büyüme sadece zenginlere yaramaya devam ediyor.
Zenginlerin bu şekilde artan servetleri borsalara, gayrimenkule ve dünyanın dört bir tarafındaki varlıklara akıyor, varlık fiyatlarını şişirdikçe şişiriyor. İstatistik isteyenler için tonlarca kaynak mevcut. Örneğin gerek ABD’de, gerek Avrupa’da, en büyük şehirlerdeki en büyük ev sahipleri artık gayrimenkul şirketleri haline gelmiş durumda. Bu trendin İstanbul’da da görülmeye başlandığını söylemek gerek.

Bu tür özel sermayeli (private equity) şirketler, (sürekli artan servetlerini ne yapacağını şaşıran) yatırımcılarından toplayarak oluşturdukları devasa sermaye havuzları sayesinde dünyanın dört bir tarafında büyük şehirlerdeki gayrimenkulleri toplamak için akıl almaz bütçeler oluşturabiliyorlar. Bu durum emlak fiyatlarını arttırdığı gibi, piyasada çok güçlü hale gelen bu firmalar kira oranlarını da arttırabiliyorlar.
Merkez bankaları son derece bağımsız olan, ekonomileri Erdoğan tarafından yönetilmeyen ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da ve diğer gelişmiş batı ülkelerinde üst sınıf dışında kalan kitleler, tarihin en düşük seviyelerinde gezen faiz oranlarına rağmen ev almanın hayalini dahi kuramıyor. Zira onların maaşları yerinde sayarken belirttiğim sebeplerle ev fiyatları sürekli artmaya devam ediyor.
Yani diyeceğim o ki, bu sistem, Erdoğan’sız ülkelerde de işlemiyor.
Ailelerinin bahçeli müstakil birer ev aldığı yaştaki batılı gençler, ailelerinin eğitiminin iki katına sahip olmalarına rağmen ev almayı hayal dahi edememelerinin yanında, maaşlarının giderek daha büyük bir kısmını kira için harcamak zorunda olduklarından şikayet ediyorlar. Tanıdık geldi mi?
Gelişmiş ülkelerdeki alt düzey çalışanlar, zaten düşük maaşlar kazanabildikleri işlerini göçmenlerin daha ucuza yapmalarından şikayet ediyor. Tanıdık geldi mi?
Üçüncü dünya ülkelerindekiler açlıktan ölmemek adına Türkiye’ye göç edip Türk işçisinin işini yarı fiyatına yapıyor, hayatından bezip Avrupa’ya ya da ABD’ye kaçan Türk mühendis ise oradaki mühendisin işini daha ucuza yapıyor. Bu kavimler göçü sebebiyle yabancı düşmanlığı patlıyor, aşırı sağ partiler yükselişe geçiyor.
Evini, barkını, ülkesini bırakıp göç eden ve hak ettiğinden düşük ücretlere çalışanlar kırgın, işi elinden alınanlar mutsuz, mahallesi göçmen kaynayanlar rahatsız, kazanan ise sadece Çin’de Uygur Türk’ünü, Türkiye’de Afganı, Almanya’da Türk’ü ederinden ucuza çalıştıran sermaye.
Tüm bu anlattığım süreç, paranın ve malların serbest dolaşımına dayalı küreselleşmenin de etkisiyle tüm dünyada aynı dönemde benzer şekillerde yaşanarak benzer sonuçlar doğurdu.
Türkiye’de ekonomik göstergelerin giderek bozulması Erdoğan’ın otoriterleşmesinin sonucu değil, sebebidir. Ücretlerin düşmesi, gelir eşitsizliğinin artması ve diğer ekonomik göstergeler, tüm dünyada olduğu gibi zaten bozulmaya mahkumdu, bunu bilen ve gören Erdoğan’ın iktidarını kaybetmemek için giderek otoriterleşmesi, sistemi aklamak için yer arayanlara can simidi oldu.
Sistemin ideal durumda dahi niye işlemediğini anlatmaya devam edeceğim…
Turgay DEVELİ – sol.org.tr
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
3 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
6 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.040)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.604)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- TCMB karar günü: Petrol yükseliyor, manevra alanı daralıyor 23/07/2026
- İş Bankasından 12 yıl vadeli katkı sermaye niteliğinde eurotahvil ihracı 23/07/2026
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
