Hayatımda ilk defa bir eylemi/ kampanyayı başlatanlar ve yürütenler arasında bulunuyorum. Yıllardır genellikle yapılan eylemlerin haberini yapıyorum hep. Öğrencilik hayatımda epey çilesini çektiğim zorunlu din dersinin kaldırılması için yapılan bir kampanyadan bahsediyorum. Bu kampanya beni, inancımı, haklarımı ilgilendiriyor. Heyecanımın, gerginliğimin, yürekten çabalayışımın nedeni, ait olduğum Alevi toplumunun çektiği çilelerdir. Alevi toplumunun inkarıdır, hoyratça asimile edilmek istenmesidir. Hem de devlet/ iktidarlar eliyle!
ÇEŞİT ÇEŞİT ŞİDDET
Bir toplum yok edilmek, eritilmek, başkalaştırılmak isteniyor. Hem de her çeşit şiddetle! Kimi zaman katlediliyor, kimi zaman evleri işaretlenerek tedirgin ediliyor, kimi zaman da ölüm korkusu iliklerine kadar işleniyor. Yani baskının, fiziksel-psikolojik şiddetin her boyutu bu toprakların en aydınlık insanlarına yaşatılıyor.
12 Eylül faşist askeri darbe ile okullarda Sünni İslam (din) dersinin zorunlu hale getirilmesiyle birlikte şiddet okullara kadar geldi. Din derslerinde hep aşağılandı Alevilik! Çocuklar Alevi oldukları için sınıfta zor duruma düşürüldü, dışlandı, sınıftan atıldı, oruç tutmaya zorlandı. Ya da benim gibi Alevi olduğunu sıra arkadaşlarından saklamak zorunda kaldılar. Ben de din dersinin şiddetini epey yaşamış biriyim.
ALEVİ ÇOCUK TRAVMA YAŞIYOR
Alevisin, ama derste namaz sureleri ezberletiliyor, müslüman olmanın şartları zihnine yerleştiriliyor. Sıra üzerinde namaz kıldırılıyor. Ramazan orucunu tutman için baskı yapılıyor. Yani bir Sünni ailenin çocuğu gibi olman isteniyor. Alevilik zaten yok sayılıyor, sapkın olarak nitelendiriliyor. Düşünsenize Alevi öğrencinin yaşadığı travmayı! Evde ayrı, okulda ayrı öğretiyle karşı karşıya.
AKP’li bir şahıs geçen aylarda Alevilerin ve ayrıca Kürt Alevilerin çifte kavrulmuş yalancı olduklarını alaycı bir tavırla yazmıştı. Okullarda kendisi gibi zalimlerden kimliğimizi sakladığımız için yalancı oluyorduk bu şahsa göre. Tabi hiç bir zalim ‘ben zalimim’ demiyor. Dolayısıyla da özeleştiri verecek kapasiteleri de yok. Bu topraklarda, Alevilere bakış açısı çok sakat, bozuk, aşağılık düzeyde. İşte bu düzey okullarda din derslerinde Alevi çocuklara yaşatılıyor. Bu yüzden din dersi kaldırılsın, diyoruz.
Din dersinin kaldırılması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar gidildi ve davalar kazanıldı. 2014 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), zorunlu Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi dolayısıyla Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) ihlal ettiğine karar verdi. Kararda uygun bir muafiyet mekanizmasının yokluğunda dersin Alevi öğrencileri kendi değerleri ve okulları arasında bir çatışmaya ittiğine dikkat çekti. Bu cümle çok önemli. Asıl sorun din dersinde Alevi çocuğun yaşadığı çatışma. Mahkeme, hiç kimseyi inancını açıklamaya zorlamayan bir muafiyet mekanizması oluşturulması başta olmak üzere Türkiye’nin gecikmeden gerekli önlemleri alması gerektiği kararını da verdi.
HASAN ZENGİN DAVASI
Diğer yandan AİHM, benzer bir kararı 2007 yılında vermişti. Dersten muafiyet talebi karşılanmayan Hasan ve Eylem Zengin’in açtığı davanın kararında AİHM, dersin nesnel, çoğulcu ve eleştirel olmadığını, farklı dinler ya da inanışlara ilişkin yeterli bilgi içermediğini ve bu nedenle zorunlu tutulamayacağını belirtmişti.
Milli Eğitim Bakanlığı ise kurnaz davranarak, ‘din kültürü ve ahlak bilgisi’ dersinin öğretim programının dava sürecinde yenilendiğini, dersin yasal statüsünün devam edeceğini açıklamıştı. Danıştay’ın da kararı var. Danıştay, 2007 ve 2008 tarihli kararlarında, AİHM kararıyla uyumlu olan, hatta koşulsuz muafiyet sağlansa bile bu içerikle dersin anayasaya aykırı olduğunu ve ancak isteğe bağlı sunulabileceğini belirtmişti.
Bütün bu kararlara rağmen AKP asla duymak istemedi Alevilerin sesini. Yahudi ve Hristiyan öğrenciler din dersinden muaflar. İnançlarını açıklayarak ancak muaf olabiliyorlar. Bakar mısınız çocukları nasıl zor duruma düşürüyorlar!
DİN DERSİ SAYISI ÇOĞALTILDI
Bir tane zorunlu din dersi yetmiyormuş gibi yeni din dersleri koydu müfredata AKP zihniyeti. Seçmeli adı altında konulan bu dersler de zorunlu hale getirildi. Tarikatların, cemaatlerin hakim oldukları bazı gerici vakıflarla işbirliği yapılarak hazırlanan bu dersler çocuklara zorunlu seçtiriliyor.
ANA SINIFINA DA GÖZ DİKİLDİ
Bu da yetmedi. 1-3 Aralık 2021’de yapılan Milli Eğitim Şurası’nda Eğitim-Bir Sen adlı AKP’ye yakın sendika ana sınıfına da din dersi konulmasını tavsiye etti. 3 Mart’ta bu tavsiye kararı kesinleşmiş olarak karşımıza çıkabilir. Kesinleşmemesi için Demokrasi Konferansı bileşenlerinden Aleviler öncülüğünde imza kampanyası başlatıldı. Benim de içinde olduğum, inancına yürekten bağlı canlarla birlikte 28 Aralık’ta kampanya başlattık.
Bu bir farkındalık kampanyası. Din dersinin bir asimilasyon aracı olduğunu tüm dünyaya duyurmak istiyoruz. Çektiğimiz zulmü herkes görsün, duysun diye videolarla derdimizi anlatıyoruz! Artık yeter! Bizi, çocuklarımızı hoyratça asimile etmeyin, diye bağırıyoruz! Yüksek sesle haykırıyoruz: Çocuklarımızın ruhunu incitmeyin!
Nilgün METE -Gazeteci www.alevihaberagi.com
HAYDİ MİTİNGE!
Bilimsel, laik bir eğitim sistemi istemek hepimizin hakkı! Duydunuz mu? Meydanlara iniyoruz. 27 Şubat Pazar günü saat 15.00’te İstanbul Kadıköy Meydanı’nda buluşuyoruz. Aydınlık bir ülke için, Karanlığa dur demek için, Zorunlu din derslerine hayır demek için haydi Kadıköy Meydanına…
Borsada işlem gören firmaların dahi finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde, şirketlerin kredi taleplerinde alışılmışın dışında sorularla karşılaşması; destek yerine köstek olunması kime ne kazandıracak?
İyi günlerde peşinden koşulan firmaların, zor zamanlarında da yanında olmak gerekir. Çünkü bankacılığın asli görevi yalnızca “riski reddetmek” değil; doğru analizle, doğru teminatla ve doğru nakit akışı kurgusuyla firmaların üretmeye devam etmesini sağlamaktır.
Bugün bazı bankalarda, klimalı odalarda oturup “red”, “olmaz”, “uygun değil” diyerek parayı batırmadığını düşünen bir anlayışın öne çıktığını görüyoruz. Oysa firmayı tanımadan, hikâyesini bilmeden, talep edilen finansman sonrası oluşacak nakit akışını analiz etmeden; beş ay önceki mali verilerle bugünün şirketini değerlendirmek sağlıklı bir tahsis politikası olamaz.
Limit açmadığınız bir firma, müşteri çeklerini factoring yoluyla nakde çevirdi diye “factoring riski var” denilerek uzak duruluyorsa, şu soru sorulmalıdır: O halde neden o firmaya çek karşılığı banka limiti açılmadı?
Daha da çelişkili olanı, kendi factoring şirketi bulunan bankaların bile “factoring riski var” gerekçesiyle kredi taleplerine mesafeli durmasıdır. Madem factoring bazılarına göre bu kadar sakıncalı görülüyor, o zaman bankaların neden factoring şirketleri var?
Unutulmamalıdır ki müşteri olmadan bankacılık sistemi bir hiçtir. Bankaların ihtiyacı; batan, iflas eden, üretimden kopan müşteriler değil; çalışan, üreten, istihdam sağlayan ve ayakta kalan müşterilerdir.
Buradan tüm bankaların kredi tahsis yöneticilerine sevgi ve saygılarımı sunuyor; bu dönemde bakış açısının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü bugün firmaya kapatılan her kredi kapısı, yarın ekonomide kapanan bir üretim kapısına dönüşebilir.
ABD’nin bölge ülkelerine yaymaya çalıştığı ve kamuoyunda “İbrahim Anlaşmaları / Abraham Accords” olarak bilinen süreç, sadece İsrail ile diplomatik normalleşme anlaşması değildir. Aslında bu proje; Ortadoğu’nun güvenlik, enerji, ticaret, teknoloji ve askeri mimarisini yeniden kurma planıdır. Özünde ise İsrail’in bölgesel meşruiyetini kalıcı hale getirmek ve İran eksenli dengeyi kırmak vardır.
Abraham (İbrahim) Anlaşmaları Nedir?
2020’de ABD arabuluculuğunda başlayan süreçte;
Birleşik Arap Emirliği
Bahreyn
Fas
Sudan
İsrail ile diplomatik ilişki kurdu veya normalleşme anlaşması yaptı. Daha sonra süreç; Saudi Arabia, Qatar, Türkiye, Pakistan gibi ülkelere doğru genişletilmeye çalışıldı.
ABD açısından hedef yalnızca “barış” değildir.
Asıl hedefler:
İsrail’in bölgesel izolasyonunu bitirmek
İran’a karşı ortak blok oluşturmak
Çin’in Kuşak-Yol etkisini sınırlamak
Rusya’nın Ortadoğu etkisini azaltmak
Enerji ve ticaret koridorlarını İsrail merkezli yeniden şekillendirmek
Körfez sermayesini İsrail teknolojisi ile entegre etmek
Ortadoğu’da ABD maliyetini düşürüp “yerel ortaklı güvenlik sistemi” kurmak olarak görülüyor.
Bu anlaşmalar gerçekte neleri kapsıyor?
1. Diplomatik Normalleşme
Büyükelçilik açılması
Resmi ilişkiler
Vize ve uçuş anlaşmaları
Turizm ve ticaret
2. Güvenlik ve İstihbarat İşbirliği
Asıl kritik bölüm burasıdır.
Ortak hava savunma sistemi
İran füze/dron tehdidine karşı entegrasyon
İsrail teknolojilerinin Körfez’e satılması
Siber güvenlik paylaşımı
İstihbarat koordinasyonu
Birçok uzman bu yapıyı “Ortadoğu NATO’su” olarak tanımlıyor.
3. Enerji ve Ticaret Koridorları
Projelerin temelinde şu düşünce var:
Körfez petrolü + İsrail teknolojisi + Hindistan üretimi + ABD güvenlik şemsiyesi
Bu nedenle:
Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridorları,
liman projeleri,
demiryolu hatları,
enerji boru hatları,
veri merkezleri,
finans merkezleri
bu planın parçası olarak görülüyor.
İsrail’in Doğu Akdeniz enerji merkezi yapılması hedefleniyor.
4. Filistin Meselesinin İkinci Plana İtilmesi
En tartışmalı boyut budur.
Eskiden Arap dünyasının temel yaklaşımı: “Önce Filistin sorunu çözülsün, sonra İsrail tanınsın.”
Abraham süreci ise bunu tersine çevirdi: “Önce İsrail ile normalleşelim, Filistin sonra konuşulur.”
Bu nedenle çok ciddi toplumsal tepki oluşuyor. Özellikle Gazze savaşları sonrası kamuoyu baskısı arttı.
ABD niçin şimdi hızlandırmak istiyor?
2025-2026 İran-İsrail gerilimi ve savaş riski sonrası Washington şu sonucu gördü:
ABD artık bölgeyi tek başına yönetemiyor
İran tamamen çökmedi
Körfez ülkeleri ABD korumasına eskisi kadar güvenmiyor
Çin ekonomik olarak çok güçlendi
Rusya bölgesel nüfuzunu sürdürüyor
Bu nedenle ABD:
İsrail’i merkeze koyan,
Arap sermayesini entegre eden,
İran’ı çevreleyen,
Çin’i sınırlayan
yeni bölgesel mimari kurmaya çalışıyor.
Kazanan Ülkeler Kimler Olabilir?
1. İsrail
En büyük stratejik kazanan.
Kazanımları:
Bölgesel meşruiyet
Yeni pazarlar
Körfez sermayesi
Güvenlik işbirliği
İran’a karşı geniş cephe
Enerji ve lojistik merkez olma şansı
İsrail için bu süreç, 1948 sonrası en büyük diplomatik dönüşümlerden biri olarak görülüyor.
2. Birleşik Arap Emirliği
Büyük ekonomik kazanç hedefliyor.
Özellikle:
teknoloji,
yapay zekâ,
savunma sanayi,
finans,
siber güvenlik,
turizm
alanlarında İsrail ile entegrasyon kuruyor.
Dubai’nin bölgesel finans merkezi rolünü güçlendirme hedefi var.
3. Suudi Arabistan
Henüz tam katılmadı ancak süreçte kilit ülke.
Sudi Arabistan:
ABD’den güvenlik garantisi,
gelişmiş silah sistemleri,
nükleer teknoloji,
yatırım avantajları
karşılığında normalleşmeye yaklaşabilir.
Ancak Filistin konusu nedeniyle içeride büyük toplumsal risk taşıyor.
4. Hindistan
Sessiz kazananlardan biri olabilir.
Çünkü:
Körfez bağlantısı güçlenir
Avrupa ticaret koridoru açılır
Çin’e alternatif lojistik rota oluşur
Kaybedebilecek Ülkeler ve Yapılar
1. İran
En büyük jeopolitik baskı altında kalabilecek ülke.
Çünkü:
çevrelenme riski artıyor
Körfez’de yalnızlaşma ihtimali oluşuyor
İsrail-Arap güvenlik ağı genişliyor
Bu nedenle İran bu süreci “anti-İran bloklaşması” olarak görüyor.
2. Filistin Yönetimi ve Hamas
En büyük siyasi kaybedenlerden biri olabilir.
Çünkü:
Arap ülkelerinin önceliği değişiyor
Filistin meselesi ikinci plana düşüyor
ekonomik ve diplomatik baskı artıyor
Bu durum Gazze savaşları sonrası ciddi toplumsal kırılma yarattı.
3. Türkiye
Türkiye açısından tablo karmaşık.
Olası avantajlar:
Bölgesel ticaret entegrasyonu
Enerji projeleri
Körfez sermayesi ile yeni işbirliği
ABD ile ilişkileri yumuşatma fırsatı
Riskler:
İsrail merkezli yeni enerji haritasında dışlanma
Doğu Akdeniz’de denge kaybı
Filistin konusunda iç kamuoyu baskısı
İran ile denge siyasetinin zorlaşması
Türkiye’nin bu süreçte tamamen karşıt değil ama “temkinli denge” politikası izlediği görülüyor.
Bu plan başarılı olur mu?
En büyük sorun:
halkların önemli bölümünün İsrail’e tepkili olması
Gazze savaşlarının yarattığı öfke
İran faktörü
mezhep ve jeopolitik rekabetler
Devlet elitleri ile halk arasında ciddi görüş farkı bulunuyor.
Bu nedenle anlaşmalar:
ekonomik olarak ilerleyebilir,
güvenlik alanında derinleşebilir,
fakat toplumsal meşruiyet sorunu yaşayabilir.
Özetle
Abraham / İbrahim Anlaşmaları:
sadece “barış anlaşması” değil,
Ortadoğu’nun yeni ekonomik ve askeri düzen projesidir.
Merkezinde:
İsrail’in korunması,
İran’ın dengelenmesi,
Çin-Rusya etkisinin sınırlandırılması,
enerji ve ticaret koridorlarının yeniden kurulması vardır.