Connect with us

EKONOMİ

İmamoğlu: İETT’yi de İSKİ’yi de batırmak istiyorlar, gözleri kararmış

Su ve toplu ulaşım ücretlerine zam taleplerinin reddedilmesine tepki gösteren İmamoğlu, “İSKİ bu toplumun güzide kurumu, İETT, 150 yıllık kurumu. Hizmet etmek için çırpınıyor genel müdürümüz ve ekibi. Yazıktır, günahtır. Biz ister miyiz vatandaşımıza zam yapmayı? Alın akaryakıt zammını geriye, alın elektrik zammını geriye. Biz o zaman niye zam isteyelim ki? Çok yanlış içerisindeler.” diye konuştu.

Yayınlanma:

|

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Gürpınar’da başlayan kentsel dönüşüm projesinin temel atma töreninin ardından gazetecilere açıklamalarda bulundu, toplu taşıma ücretleri ile su fiyatlarında artış taleplerinin reddedilmesinden hakkındaki suikast ihbarına kadar gündemdeki konulara ilişkin soruları yanıtladı.

İmamoğlu, Gürpınar’daki kentsel dönüşümle ilgili projenin İstanbul’a hayırlı olmasını diledi.

İmamoğlu, konuşmasında şunları kaydetti:

“Kentsel dönüşüm, depremle ilgili en büyük tehdidin ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Bu noktada da bütün ekibimizle İstanbul’un 39 ilçesinde etkin bir biçimde sahada çalıştığımızı vatandaşlarımıza duyuralım. Uzun süren meşakkatli ama ne yazık ki bir bölümünde siyasi bir kısım iradelerin engellemesiyle geciken Gürpınar’daki bu alandaki dönüşüme başlamak, benim belki de en mutlu anlarımdan birisi. Umut ediyor ve diliyoruz ki İstanbul’da hiçbir çocuk, hiçbir aile tereddütlü bir biçimde evinde deprem korkusuyla yatağa girmesin. Bu büyük bir mücadele. Bakanlığımızdan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne, ilçe belediyelerinden bütün kurum, kuruluşlarını, el birliğiyle dayanışma içerisinde mücadelemizi ortaya koymalıyız. Bu, bir seferberlik duygusu gerektirir. Bu duyguyu perçinlemek, geliştirmek adına da her zaman şahsen ben ve bütün ekibim üzerimize düşen görevi yapmaya devam edeceğiz.”

İmamoğlu, ulaşım ücretlerine yüzde 50’lik zam teklifinin Ulaşım Koordinasyon Merkezi’nin (UKOME) mart ayı toplantısında reddedilmesine ilişkin bir soruya şu yanıtı verdi:

“Bu akla birinin dur demesi lazım”

UKOME toplantılarında o sandalyede oturan ve süreci yönettiğini zanneden kişinin bakanlık yetkilisi diye tariflenmesini dahi istemiyorum. Öyle bir akıl, öyle bir zihin o koltuğu işgal edemez. Yani eğer şahsi kanaatiyse, değilse onu yönlendiren insan kimse ya da insanlar, onları da kınıyorum. Yani bu şehirde sadece 2,5-3 üç ay içerisinde yüzde yüz yirmilere varan akaryakıt zammını yaşayacak bu şehir, bu ülke, diyeceksiniz ki ‘ulaşımda zam yok, toplu taşımada yok’. Hatta korkacaksınız taksicinin kızmasından, minibüsçünün kızmasından, ‘onlara verelim, toplu taşımaya yok’. Hani bu denli akıl tutulması desen hafif kalıyor. Bir şehrin siyasi ihtirasları üzerinden kurumlarını batıracak kadar gözü kararmış insanların siyaset yapmasını gerçekten üzülerek takip ediyorum. Bu akla birinin dur demesi lazım.  

“Uydurma genelgeyle UKOME’yi zapt ettiler”

Gelip UKOME’yi zapt ettiler uydurma bir genelgeyle. Hala davası devam ediyor. O davaya cevap vermeyen idare mahkemesinin de görevini yapmasını davet ediyorum. Geldiler, zapt ettiler, şimdi burada İstanbulluya hizmet verme çabası içerisinde olan kurumlarımızın iş yapmaları engelleniyor. 10,5 milyarı aşan bir sübvansiyon rakamı şu anda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde söz konusu. Yeni gelen zamlarla şu anki tarifeyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin toplu taşımadaki otobüsleri, metrosu, vesaire gibi birçok alandaki araçların çalışabilmesi için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütçesinden oraya neredeyse bugün 10,5 diyoruz, belki yarın 11 milyar diyeceğiz, zamlar durmuyor ki. Yani belki yarın akşam tekrar zam gelecek akaryakıta.

“Biz otobüse su koymuyoruz”

Yalvarıyoruz. Bakın 11 büyükşehir belediyesi olarak birkaç kez yayınladık. Bugün de Aydın’da bir toplantımız daha var, oraya gideceğim. Yayınladık, dedik ki ‘Mademki destek olmak istiyorsunuz toplu taşımaya, ÖTV’yi, KDV almayın. Toplu taşıma, akaryakıtla ilgili bizi destekleyin, onu da biz avantaj olarak vatandaşımıza yansıtalım.’ Ama yani biz otobüse su koymuyoruz.

“İETT’yi de İSKİ’yi de batırmak istiyorlar”

Hoş suya da zam yapmıyorlar. İnsanların su içmesini bile engellemeye dair ellerinden geleni yapıyorlar. Bu şehirde, bu ülkede elektriğin fiyatı yüzde 300’lere artmış 2019 seçiminden bu yana, su aynı yerde duruyor. Suyu elektrikle yolluyoruz insanların evine. Ya da arıtmayla ilgili birçok hammaddeye bakarsanız… O bakımdan İETT’yi de batırmak istiyorlar İSKİ’yi de batırmak istiyorlar. Gözleri kararmış. Ne karartmış gözlerini? ‘Vay bu Ekrem İmamoğlu nereden çıktı da 2019’da İstanbul’u kazandı.’ Akılları gitmiş ya. Yani bu nasıl bir duygudur? Bu nasıl bir anlayıştır? Bu olayın dışında kalmaya çalışıyorum. Kurulları bir araya getiriyoruz. Bakın, şu anda bile istişare ediyorlar. ‘Efendim A kişisinden haber bekliyoruz, B kişisinden haber bekliyoruz, C kişisinden haber bekliyoruz.’ Kimsiniz siz ya? Bu işin matematiği var. Bir ülkede mazota zam geliyorsa insanların emeğine de zam yapmak zorundayız, yetmiyor bile. Bakın, yüzde 50 fedakarlıkla hazırlanmış bir tarifedir; onu söyleyeyim. Yani yine vatandaşı koruyan, kurumu rahatlatan değil, vatandaşı koruyan bir zam rakamıdır. Bakın ne diyorum? Akaryakıt onun neredeyse 2,5 katı son 3-4 ayda ama biz yüzde 50’yi getiriyoruz.

“Bu millet bu yaptıklarını unutmaz, günü geldiğinde hesabını sorar”

O bakımdan kişisel ihtiraslarıyla değil, toplumsal ihtiyaçları gözeten bir akılla lütfen kendilerine gelsinler. Yani bu millet, bu yaptıklarını unutmaz. Günü geldiğinde hesabını sorar ve soracaktır da onun için bıraksınlar. İSKİ bu toplumun güzide kurumu. İETT 150 yıllık kurumu. Hizmet etmek için çırpınıyor genel müdürümüz ve ekibi; yazıktır, günahtır. Biz ister miyiz vatandaşımıza zam yapmayı? İstemeyiz. Alın akaryakıt zammını geriye, alın elektrik zammını geriye. Biz o zaman niye zam isteyelim ki? İstemeyiz. Çok yanlış içerisindeler. UKOME’deki ısrarımız devam edecek. Bakalım ‘minibüsçüye de otobüsçüye de taksiciye de zam vermiyoruz’u hangi gerekçeyle nereye kadar savunabilecekler?”

İmamoğlu, “İSKİ Genel Müdürü’nün da açıklaması oldu. O da size bir talepte bulunduğunu ve gene kurulu toplamanız ve yeni fiyat düzenlemesi için de bir adım beklediğini söyledi. Toplayacak mısınız? Bu yönde nasıl bir adım olacak” sorusu üzerine şöyle konuştu:

“İSKİ her ay 300 milyon lira eksiye gidiyor”

Tabii ki toplayacağız. İSKİ tarifeyi düzenleyemediği her ay 300 milyon lira daha eksiye gidiyor. Yani biz ocak, şubat, mart tarifesini düzenleyemedik, 1 milyar liraya yakın eksiye gitti ekstra. Bakın, bize üç senede verdikleri zam yüzde 13,4. Yani su ve elektrik faturaları, seçimde göreve geldiğimizde birbirine yakındı. Şu an elektrik faturası, su faturasının neredeyse 4 katı, akıl alır gibi değil. O bakımdan İSKİ’de talebi görüyoruz, mutlaka genel kurula gidilecek. İstişare edilsin diye yalvarıyoruz. Üç aydır istişare ediyorlar sözüm ona. Mecliste grubu olan partilerin üyeleri komisyonlar marifetiyle tartışsınlar. ‘Neye karşı çıkıyorsunuz o masada, söyleyin’; cevap yok. Ama kurul salonuna geliyorlar; ‘hayır’. Ya da kendi kafalarına göre bir oran. Neye göre bir oran? Yani bu bürokratlar, orada çalışan uzmanlar geçmişten bugüne çalışıyor çoğu. İETT’de de İSKİ’de de. İSKİ’de 30 senedir, 20 senedir çalışan insanlar var, onların yaptığı çalışmaları yok sayıyorlar. 10 günde, 15 günde bir meclis üyesi siyasi iradeyle ortaya koyduğu bir oranı meclise getirecek kadar şaşkın bir teklifle bizi karşılaştırıyor. O yüzden biz olağanüstü genel kurul yapmaya devam edeceğiz. Aksi takdirde her iki kurum da çok büyük bir zarar içerisine giriyor.”

İmamoğlu, “Gündemde size yönelik bir suikast ihbarı var. Öncelikle bu konuyla ilgili emniyet birimleri ya da adli makamlar tarafından bir işlem var mı?” soru üzerine de şöyle konuştu:

“Ben de basından okudum, okuyorum. Yani bu tür hamleler olur olmaz, yazılır, çizilir birileri bu işi ihbar eder ya da itiraf eder. Ama bizim, yani şahsen benim beklentim, bu işle yetkili, ilgili olan kurum ve kuruluşların gerektiği zaman dilimlerinde siyasilere gereken açıklamaları ilgiyle, itinayla yapmaları ve iş birliği içinde olmalarıdır. Bunu temenni ediyoruz. Yoksa biz görevimizin başındayız. Bunlar olur, olacaktır da Türkiye’mizde bu tür konular geçmişte de olmuştur. Ama tam irademizle, gücümüzle kaygısız bir biçimde işimize devam ediyoruz. Ama aynı zamanda da tabii yetkililerin, ilgilerinin görevlerini iyi yapmalarını diliyoruz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne 80’ne yakın müfettiş gönderip ‘her odada teftiş yapacağım’ diye ilgi gösteren, -ki teftiş edilmekten asla imtina etmiyoruz, korkmuyoruz- ilgiyi en yüksek seviyede gösteren zatı muhteremleri bu konulara da azami ilgiyi göstermeye davet ediyorum.”

“Bu MOBESE bir linkle AK Partili bazı yetkililere mi bağlandı”

İmamoğlu, “Danıştay davası sanığı Osman Yıldırım tarafından kaleme alınan ihbar mektubunda MOBESE görüntüleriyle ilgili dikkat çeken bir ifade var. Sizin Sarıyer’de Büyükelçi ile yediğiniz yemek ile giriş-çıkış görüntülerine atıf yapmış ve ‘bunlar gözdağıdır, suikasttan önceki son adımdır’ gibi ifadeler var. Sizi tedirgin ediyor mu?” soruna da şu yanıtı verdi:

“Yani bu mektubu yazan kişinin söyledikleri beni çok ilgilendirmiyor ama beni ilgilendiren tarafı şu: Bu kadar ayıp, bu kadar kötü bir durumu bize yaşatan, yani MOBESE meselesi ciddi bir meseledir, özel yaşama müdahaledir, bunu bize yaşatan kurum yetkilileri, bakandan başlamak üzere aşağıya doğru tek bir cevap, tek bir yazımıza, soruşturmamıza henüz bir cevap vermemiştir. Ama bu konudan asla vazgeçmeyeceğiz. Hukuki takibimiz devam etmektedir. Sadece o ayıp değil ki bir bakıyorsunuz bir ağaç meselesi gündeme geliyor. Yine bir milletvekili, bir MOBESE kaydını paylaşıyor. Herhalde tahmin ediyorum; bu MOBESE meselesi, bir linkle milletvekillerine mi bağlandı? Veya işte AK Partili bazı yetkililere mi bağlandı? Onlar üzerinden istendiğinde görüntüler paylaşılabiliyor mu? Böyle bir sistem mi var? Açıklasınlar bunu.”

“İstanbul’a karşı yapılan bu tutum, 2019 ile ilgili yaşanan travma”  

İmamoğlu, “Türkiye’de 81 il, 30 büyükşehir var. Bu toplu ulaşım ve su zamları oralarda da mı verilmiyor? Sadece İstanbul’a özgü mü? Bugünkü toplantıda bununla ilgili bir karar ya da bir eylem planı çıkacak mı” sorusuna da şu yanıtı verdi:

“İSKİ’yle ilgili sadece genel kurul kararı alınacak ve ondan sonra genel kurul yapılacak. Hani bugün bir genel kurul yok. Sadece istişare mekanizması sürüyor. Ne yazık ki bütün büyük şehirlerde hemen hemen birkaçı hariç zamlar takır takır yapılıyor. Düşünsenize, en pahalı suyu mal eden kurum İSKİ’dir. Çünkü Melen’den su basıyorsunuz, 250 kilometreden geliyor. Geçen seneki 1 milyar 300 milyon olan elektrik gideri bu sene 3,5 milyara yaklaşacak. En pahalı suyu getiren İstanbul Büyükşehir Belediyesi’dir. Şu an tarife olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin su tarifesi Türkiye’de büyükşehirler arasında 28’inci sıradadır. Yani bu kadar rakam, tablo, her şey ortadadır. İstanbul’a karşı yapılan bu tutum; dediğim gibi 2019 ile ilgili yaşanan travma devam ediyor, yazık.” (ANKA)

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.