EKONOMİ
Faiz politikası neden ülke ekonomisini bu hale getirdi?
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Son dönemlerde Türkiye’de yaşanan derin iktisadi krizin çok belirgin bir şekilde önemli yapısal nedenleri vardır. Fakat bunun aynı zamanda ciddi bir makro istikrar problemine dönüşmesinde izlenen faiz politikasının çok etkisi olmuştur. Acaba neden ekonominin bu kadar etkinsiz ve eşitsiz hale gelmesinde bir iktisadi değişken (faiz oranı) bu kadar etkili bir rol oynadı? Bu yazımda bu konuya değineceğim.about:blank
Mevcut iktidarın faizle kurduğu ilişki çok katmanlı bir ilişkidir. Bu ilişkide izlenen düşük faiz politikasını meşrulaştıran unsurlar olduğu gibi, iktisadi ilişkilere dönük beklentiler ve hedefler de söz konusudur. İktidarın düşük faiz politikasında dinsel argümanları kullanması bir tür meşruiyet arayışından kaynaklanıyor. Faiz insanlık tarihi boyunca da önemli bir dinsel tartışma ve gerginlik alanı olagelmiştir. Faiz kazançlarının adil olmadığı düşüncesi genel olarak dinlerin faize olumsuz bakmasına neden olmuştur. Fakat buna rağmen fiili olarak da faizle işlemler devam etmiştir. Gerçi, faiz sadece dini alanda değil, seküler alanda da sorun olarak algılanır. Faiz, finans kapitale ödenen bir bedeldir. Borç ilişkisine giren çoğu insan faizden yakınır. Bu anlamda, aslında dinsel gerekçeler (haksız kazanç argümanı) ve seküler gerekçeler (borç maliyeti) kolayca politik alıcısı olan geniş bir kesim için kamusal bir retorik olmaya müsaittir.
Ünlü iktisatçı M. Keynes de düşük faiz düzeyini desteklemiştir. Düşük faizin sermayenin ötenazisi olduğunu ve finansın sermaye kıtlığından faydalanarak baskıcı gücünün bitmesi gerektiğini belirtir. Buna göre, faizin sıfıra yaklaşması sermaye bolluğu ve dolayısıyla daha yüksek bir istihdam anlamına gelir. Böylece, yatırım düzeyini faiz oranı değil, efektif talep belirlemiş olacaktır. Fakat Keynes finansın bu kadar kolay teslim olmayacağını öngöremedi. T. Pikkety de ortalamada sermaye kazançlarının (faiz, kar ve kira) büyüme oranından fazla olması durumunda kapitalistin lehine gelir artışı yaratacağını belirtir. Bu da emeğin payının azalması ve sermayenin payının artması anlamına gelir, yani bu anlamda Pikkety de finansal getirinin veya faiz oranının yüksek olmasına karşıdır. M.Kalecki ise faiz düzeyinin özellikle yatırım kararlarında belirleyici olmadığını düşünür, yatırımın kendisini finanse edeceğini belirtir.
Faiz oranı iktisat teorisi yazınının da temel değişkenlerinden biridir. Burada faiz her şeyden önce bir bağlantı fiyatıdır. Bağlantıdan kastım, örneğin yatırım kararlarında finansman maliyeti ile yatırımın gelecek getirisi arasında bir karşılaştırmaya imkân veren bir değişken olmasıdır. Yani iktisatçıların dönemler-arası optimizasyon dediği süreçte dikkate alınması gereken bir değişkendir. Bu yanıyla, faiz bir iskonto parametresidir, geleceği bugüne indirgeyerek bugünle karşılaştırma yapmamıza imkân verir. Burada faiz oranı, dinamik bir iktisadi ilişkinin kurucu ögesi gibi çalışır.
Tabii faizin burada bahsettiğim yönü daha çok reel üretimin, yani yatırım perspektifi ile ilgili kısmı ile ilgilidir. Finansal ilişkilerde ise faiz alternatif getirilerden biridir. Faizin belirlenimi anlamında iki tür faiz oranı olduğunu düşünebiliriz. Bunlardan biri, daha ekzojen olan merkez bankası politika faiz oranı iken, diğeri piyasada belirlenen ve daha endojen olan piyasa faiz oranıdır. Piyasa faiz oranı çok sayıda değişken tarafından belirlenir. Bunlar da finansal aktörlerin gücü, sermayenin getirisi (kar oranı) ve sermaye akımları gibi değişkenlerdir. Gerçekte, ne politika faiz oranının ekzojenliği tam olarak ekzojen ne de piyasa faiz oranının endojenliği tam olarak endojendir. Politika faiz oranı piyasa faiz oranını, piyasa faiz oranı da politika faiz oranını belli bir ölçüye kadar etkiler. Merkez bankalarını kritik yapan piyasa faizlerini (en azından kısa dönem) etkileme gücüdür. Bu da aslında kısa ve uzun dönem faizler arasındaki bağlantıyı kuran merkezi bir gücün varlığını ifade eder.
Faiz oranındaki değişimlerin konjonktürel değişimlerle ilişkisi oldukça yüksektir. Türkiye’de mevcut iktidarın düşük faiz politikasının ardında da bu ilişkinin yüksek olduğu varsayımı vardır, yani iktidar faiz ile büyümeyi yönlendirebileceğini düşünmektedir. Çok sayıda iktisatçı sermayenin marjinal maliyetine bilinçli müdahalenin, yani faizin bilinçli olarak merkez bankaları tarafından düşürülmesinin genişlemeye neden olacağını belirtir. Fakat bunun problemleri üzerinde de durulur. Merkezi müdahalelerin ekonomik aktörlerin optimizasyon kararlarını bozduğunu ve sürecin krizle sonuçlanabileceğini belirtirler. H. Minsky de faiz oranındaki düşmenin aktörlerin risk algısında azalmaya ve dolayısıyla daha fazla kötü yatırıma neden olacağını ifade eder. ABD’de faizin konjonktürel değişimine bakmak bu anlamda faydalı olabilir. 2001 krizi ile birlikte ekonomiyi canlandırmak için faiz oranı düşük tutuldu. Dışardan gelen fonlarla (özellikle Çin ve diğer Doğu Asya ülkelerinden) birlikte faizler daha da düştü. Fakat artan varlık enflasyonu ile birlikte faizler 2004’ten itibaren Fed tarafından tekrardan artırıldı. Hemen takip eden dönemde önlenemeyen global krizle birlikte Fed bu sefer faizleri yine düşürdü.
Bu gelişmeler aslında faizin piyasadaki eğilimi ve faize müdahalelerin ekonomi için oldukça kritik bir değişken olduğunu göstermektedir. Faiz iktisadi faaliyetleri hızlandıran bir değişkendir, bu da “finansal hızlandırıcı” dediğimiz bir yapıdan kaynaklanır. Faizle tetiklenen finansal piyasalar ciddi anlamda kaldıraç (aşırı borçlanma) süreçlerinin başlamasına neden olur. Bu yanıyla, finansallaşma, sermaye süreçlerinin reel unsurlardan çabukça kopmasına neden olur. Bu durum, merkez bankalarının kontrol ve yönlendirme gücünü de azaltan bir faktördür. Faiz oranlarındaki değişmeler amaçlananın çok ötesinde reel genişlemeye, balonlara, yanlış yatırımlara ve riskli finansal işlemlerde artışa kolayca evrilebilmektedir. Bu da merkez bankalarının piyasaları düzeltmek amacı ile sürekli müdahalelerinin kaynağını oluşturur. Yani finansın bu kadar büyümesi merkez bankalarının etki alanını daralttığı gibi, sürekli müdahale etmeye de zorlar. Bu yüzden de, dünya genelinde merkez bankaları sürekli yangın çıkaran finansal sistemin “güçsüz itfaiyecisi” konumundadırlar.
İKTİDAR VE FAİZ İLİŞKİSİ
İktidar partisinin faizi düşürme gayretinin kronolojik kökenini bulmak zor olabilir, farklı bakış açılarına göre farklı tarihler belirlenebilir. 2013 Gezi olayları ile başlayan süreçte “faiz lobisi” bir tür karşı cepheyi tarif etmek için kullanılan bir kavramlaştırmaydı. Burada ifade edilen “faiz” aynı zamanda ekonomik bir savaşın paravan gücüydü ve faize karşı bir alerjiyi ifade ediyordu. Faize karşı tutumu buradan başlatabiliriz. Fakat şöyle bir tarama yaptığımda düşük faiz politikasının 2015’ten itibaren daha sıklıkla dillendirildiğini gördüm. Özellikle “faiz sebep-enflasyon netice” ifadesi ile başlayan sürecin bu tarihten itibaren başladığı görülüyor. Fakat 2018 yılındaki referandum sonrası oluşan daha merkezi/otoriter sistemde faiz politikası kurumsal direncin de azalması ile birlikte daha somut bir politikaya dönüştü. Bazen bu politikadan zorunlu sapmalar olsa da ana politika faizi düşürmek yönündeydi.
İktidar faizi düşürmek için iki gerekçe sunmaktadır: faizin enflasyon nedeni olduğu ve dini gerekçeler. Birinci gerekçenin ne ampirik ne de teorik bir karşılığı olduğunu çok sayıda iktisatçı devamlı olarak ifade etmektedir. İkinci gerekçe ise daha önce ifade ettiğim gibi, daha çok politik bir meşruiyet işlevi görmektedir. Fakat bu gerekçelerin ötesinde iktidarın faize bu kadar dayanmasının sebebi, sağlıklı bir büyüme patikasına imkân vermeyen yapısal problemleri, talebi zorlayarak aşma isteğidir. Özellikle 2018 krizi ile birlikte ekonominin ciddi bir patinaj yaptığını görüyoruz. 2018-2021 döneminde ortalama büyüme oranı potansiyel büyümenin altında olduğu gibi, dolar bazında kişi başına gelirde ciddi bir gerileme söz konusudur. Nispi anlamda da ülke ekonomisinin dünya üretiminde aldığı pay sürekli düşmektedir. Yani ülke hem kendisine göre (zaman üzerinden) hem de dünyaya göre (mekân üzerinden) ekonomik olarak gerilemektedir. Bu yüzden, iktisadi alandaki bu olumsuz gelişmeler iktidarın politik güvenlik kaygısını artırmakta ve bu da ekonomik büyümeye sabırsız bir nitelik kazandırmaktadır. Faize yönelmesinin en büyük sebebi bu ufuk daralması, yani ne olacaksa şimdi olsun düşüncesidir. Faize duyarlılığı olan sektörlerle (özellikle inşaat) iş yapılmasında da bu ekonomi-politik mantık geçerlidir. Bu hem talebi artırmak hem de şirketlere kredi kanalıyla sunulan imkânlar için de gereklidir. Piyasa kanalı ile talebi artırma eğilimidir. Bu daha önce ifade ettiğim gibi bir tür “piyasa Keynesçiliği” dir. İktidarın maliye politikasında nispeten daha muhafazakâr olması (pandemide dâhi ciddi mali yardımlar söz konusu olmadı) kamusal bütçenin bir tür emniyet subapı olarak görülmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu da muhtemelen 2001 kriz hafızasıdır, o dönemin kriz mekaniğinde kamu borcu ve bütçe açıklarının olması iktidarı daha temkinli kılmaktadır.
FAİZ POLİTİKASI NEDEN BU KADAR YIKICI OLDU?
Şimdi burada sormak istediğim soru faiz politikasının neden bu kadar yıkıcı olduğudur, yani bir iktisadi değişken koca bir ekonomiyi neden bu kadar zor duruma düşürdü? Dahası, bunun etkileri görülmesine rağmen neden hâlâ sürdürülmektedir? Bunun nedenlerini şu başlıklar altında tartışmak istiyorum: (i) irrasyonalite sinyali (ii) piyasalar arasında bağın kopması (iii) kredi ve büyüme ilişkisinin anlaşılmaması (iv) faiz oranı, döviz kuru ve enflasyon ilişkisinin önemsenmemesi ve (v) faiz oranı ile eşitsizlik arasındaki ilişkinin ihmal edilmesi.
(i) İrrasyonalite sinyali: İktidarın faiz oranı üzerinde kendi kurduğu ekonomi-politik rasyonalite piyasa aktörleri tarafından irrasyonel sinyaller olarak algılandı. Başlangıçta faizleri düşürerek kredi genişlemesine imkân verilmesi politik olarak nispeten anlaşılabilir. Fakat sonuçların istenildiği gibi olmadığı görüldükten sonra bunda ısrar etmek, izlenen faiz politikasına dönük şüphenin derinleşmesine ve yaygınlaşmasına neden oldu. Böylece iktisadi aktörlerin ileriye dönük beklentilerinin rasyonel zemini ortadan kalktı. Doğal olarak, ekonomi politik alan kesif bir belirsizlik alanına itildi ve risk algısı arttı. Belirsizlik dönemlerinde aktörler gelecekle bağını koparırlar, bugüne odaklanırlar, riskten kaçınma düzeyleri artar. Faiz düzeyinin yarına dönük anlamını kaybetmesi alınan kararların ötelenmesine neden olur. Bunu ülkede üretim potansiyeline katkıda bulunan sabit sermaye yatırımlarının azalmasında da görüyoruz. Politika yapıcıları ekonominin farklı aktörlerinin farklı beklentileri ile kurulan bir etkileşim oyunu olduğunu dikkate almadıklarında genelde olan budur. İlgili aktörlerin beklenti ve davranışlarından bağımsız bir kamu politikası izlenemez veya izlense bile istenilen sonuçlar alınamaz.
Faiz konusunda bu tür bir irrasyonel ısrarın oluşmasında çok sayıda politikada olduğu gibi kamusal düzeyde aşırı bir angajmana girilmesinin etkisinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Bir ara faizi yüksek tutmanın vatan hainliği olduğu dahi en üst düzeyde ifade edilmişti. Aynı sorunun politik varyantlarını Suriye ve Mısır ile uzun süredir sürdürülen çatışma stratejilerinde de görüyoruz. Kamuoyunda bu kadar güçlü düzeyde savunulan politikalar rasyonel olmadığı düşünüldüğünde geriye dönülmesini zorlaştırmaktadır. Koşullar değiştiğinde politika değiştirmek rasyonalitenin en önemli sinyalidir ve bu da aynı zamanda politikacılara esneklik imkânı da sunar. Örneğin, Rusya Merkez Bankası savaş dolayısıyla risk algısı arttığında politika faiz oranını 10 puan birden artırdı ilk önce, fakat ekonomi daha istikrarlı hale geldiğinde de hemen 3 puan indirdi.
Diğer yandan, bu ısrar politikasının neden olduğu olumsuz durumlar, ileri sürülen yeni büyüme modellerinin birer bileşeni olarak sunulmaktadır. Yani, örneğin düşük faizler yüksek kura neden olduğunda yeni büyüme modelinin cari fazla üzerinden çalışacağı iddia edilmektedir. Bu da yeni irrasyonel ve riskli fiyatlandırma alanlarının oluşmasına ve yaratılmasına neden oluyor (KKM gibi). Böylece zincirleme irrasyonel sinyaller ve uygulamalarla süreç devam etmektedir. Tüm bunlar aslında yanlışta ısrar etmenin maliyetleridir. Aynı politikayı sürdürme konusunda adeta “batık maliyet problemi” dediğimiz bir durum söz konusudur. Etkileri kötüleşmesine rağmen geri dönüşün politik maliyetleri düşünülerek yanlış sürdürülmektedir. Bu, yanlışlıkla aldığımız küçük numaralı ayakkabıları ayaklarımızı sıkmasına rağmen sadece para verdiğimiz için giymeye devam etmeye benzemektedir.
(ii) Piyasalar arasındaki bağın kopması: Yukarıda teorik olarak ifade ettiğim gibi, dönemler-arası karar alma süreçlerinde ve özellikle yatırım kararlarında faizin düzeyi önemli bir nitelik kazanır. Normalde faizlerin düşük olması yatırımları teşvik eder. Fakat faizin sadece düşük olması oluşan risk algısından bağımsız değerlendirilemez. İktidar düşük faiz politikası ile amaçladığı şeyin gerçekleşmesini aslında riski yükselterek kendisi engellemektedir. Ülke tarihinde reel faizin bu kadar düşük olduğu başka bir dönem olmamasına rağmen, fiziksel yatırım artmamaktadır. Çünkü yarınki getirilerin bugüne indirgemesinde iki temel faktör yatırımın artmasını sınırlandırıyor: Getirilerin düzeyine dair olumsuz beklentiler ve iskonto oranının içindeki risk priminin yüksek olması. Bu yüzden, düşük faiz oranının normalde yatırımcının zaman ufkunu genişletmesi beklenirken tam tersi bunu daraltmaktadır. Düşük faiz ortamında dahi büyüme olmayabileceğine Japonya tipik bir örnektir. Japonya’da politika faiz oranı yaklaşık 20-30 yıldır yüzde -0.1 ile yüzde +0.6 arasındadır. Buna rağmen, ülkede önemli bir büyüme patikası yakalanamadı. Örneğin, 1992-2010 arası büyüme yaklaşık yüzde 1 iken, 1998-2002 arası bu sadece yüzde 0.1 (binde 1) düzeyindedir.
Diğer yandan, şimdi geldiğimiz noktada düşük faiz politikasının neden olduğu enflasyon (döviz kuru kanalı üzerinden) diğer tüm varlıkların reel kazançlarını olumsuz etkilemektedir. Bu da doğal olarak insanların tasarruf davranışlarını etkiledi. Finansal varlık olarak KKM, finans-dışı varlık olarak da gayrimenkul dışında bir alan kalmadı. Fakat her iki varlığa yönelme aynı zamanda ayrı sosyal maliyetlerin kaynağına dönüştü. KKM iktisadi sistemi hem daha fazla dolarize ederek risklere daha açık hale getirdiği gibi, oluşan gelir transferi ile de eşitsizliği artırmaktadır. Finansal sermayenin aktığı konut sektöründe ise hem konut fiyatları hem de kiralar oldukça yükseldi. Yani düşük faiz politikası konut sahiplerine bir özel sermaye kazancı sağlarken, barınma ihtiyacını sınırlandırdığı için sosyal maliyetleri artırmaktadır. Böylece, düşük faiz politikası ile birlikte farklı sektörlerde oluşan yeni fiyatlandırma mekanizmaları özel faydanın yaygın bir şekilde sosyal maliyetlere yol açtığı yeni alanlar ortaya çıkardı.
(iii) Kredi ve büyüme ilişkisi anlaşılmadı: Faiz üzerinden kredilere oradan da büyümeye kurulan ilişkinin niteliği ve boyutu konusunda da ciddi bir analitik çerçevenin yokluğu iktidarın faize gereğinden fazla önem vermesine neden oldu. Faizden krediye geçiş birinci aşamadır, krediden büyümeye geçiş ikinci aşamadır. Bu sürecin iki aşaması da kendi iç dinamiklerini içerir. İlk aşamada, örneğin faiz düşüşü krediyi artırmayabilir, bunu da son dönemde reel olarak kredilerdeki sınırlı değişimden izleyebiliyoruz. İkinci aşamada ise kredi miktarı artsa bile bu büyümenin düzeyi ve niteliği konusunda istenilen sonuçları garanti etmeyebilir. Kredinin nereye yöneldiğine bakmak gerekir. Örneğin, 2020 yaz döneminde konut kredilerinin önemli bir kısmı üretken alanlardan çok ikinci el konutlara ve tüketime yönelmişti. İnşaat şirketlerinin zaman içinde önemli oranda borçlanmalarının temelinde de düşük faiz politikasının hem kendi finansman maliyetlerini düşürmesi hem de ucuz ev kredisi alacakların talebine güvenilmesi çok belirleyici bir rol oynamıştır. Bu da üretken olmayan yatırımların (malinvestment) yolunu açmıştır.
Faizin sürekli bir şekilde kredi artışına koşulması iktidar için en kolaycı iktisadi yöntem olmuştur. Bu da uzun dönem kırılganlıkları gizlediği gibi, iktidarın üretime dönük daha yapısal politikalara yönelmesini ötelemiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi, kredi talebinin belli bir iktisadi rasyonalite bağlamında anlamı vardır. Efektif talebin ciddi bir kısıt olduğu ve belirsizliğin arttığı bir dönemde büyümeyi sadece faiz üzerinden kredi genişlemesi ile sağlamak iktisadi zeminin anlaşılmadığını göstermektedir. Bankaların, örneğin özellikle KKM bağlamında daha düşük faizle mevduat toplamalarından dolayı daha fazla kredi vermelerini normalde bekleriz. Fakat risk algısının artmasından dolayı hem banka hem de yatırımcının isteksizleştiğini görüyoruz. Bu yüzden, bankalar krediden ziyade tahvile yöneldiği gibi, yatırımcı da sadece varlıklarını korumayı amaçlamaktadır.
(iv) Faiz oranı, döviz kuru ve enflasyon ilişkisi önemsenmedi: Döviz kuru bizim gibi dışa açık ülkelerde çok sayıda değişkenin kilit değişkenlerinden biridir. Döviz kurundaki değişimler hem cari açık düzeyi hem de enflasyonla bağı anlamında oldukça önemlidir. Faizi oranının da döviz kuru değişkeni ile bağı oldukça kritiktir. Yerli varlık getiri oranları yerli para talebini etkileyen önemli bir değişkendir. Bu anlamda, dolarizasyon düzeyini belirleme, yani yabancı para talebini cazip ve caydırıcı etkiye sahiptir. Faiz oranlarının düşük tutulması yerli finansal varlıkları cazip olmaktan çıkarmaktadır. Dövize talebi artırdığından döviz kurunun sistemik bir şekilde yükselmesine neden olmaktadır. Tabii düşük faiz politikasının sunduğu belirsizlik aynı zamanda sermaye akımlarının tersine dönmesine, dolayısıyla yerli paranın daha da değer kaybetmesine neden olmuştur. Yükselen döviz kuru bugünlerde daha net olarak görüyoruz ki enflasyonun en önemli sebebidir. Temel olarak faizden döviz kuruna ve oradan da enflasyona giden bir süreç yaşandı. İktidar çevreleri bu bağlantıyı da önemsemediler. Döviz kuru istikrarının önemini ancak aşırı düzeyde yükselen enflasyonla görebildiler. Bunun için de geliştirilen yeni politikalar (KKM gibi) başka sorunlar (sistemik risk potansiyeli ve gelir transferi gibi) yaratma pahasına devreye sokuldu. KKM ile faiz oranı-döviz kuru-enflasyon bağlantısını faiz olmadan kırmak amaçlanmaktadır. Yani KKM bu bağlantıda faiz oranını ikame etmektir. Böylece karşımıza iktisadi anlamda fiili ve zihinsel dünyası (getirilerin dövize endekslenmesi) tam dolarize bir yapı ortaya çıktı. Bu anlamıyla, KKM dolarizasyonun “akrep aşaması”dır, daralan yangın çemberinde son hamle ile kendini zehirleyen bir akrep gibidir.
(v) Faiz oranı ve eşitsizlik ilişkisi ihmal edildi: Düşük faizle birlikte ortaya çıkan yüksek kur ve yüksek enflasyon ülkede oluşan yoksulluğun en temel iki belirleyicisi konumuna geldi. Faizi düşük tutmanın neden olduğu tüm makroekonomik komplikasyonları azaltmak için artan kamu borçlanması ve KKM ile gelir dağılımı bilinçli bir şekilde daha kötü hale getirildi. Adeta makroekonomik istikrar için toplumun önemli bir kısmı gözden çıkarıldı. Bunu daha önceki yazımda daha detaylı anlatmıştım.
Özetle, iktidarın politik güvenlik algısı onu kolaycı ve telaşlı bir büyüme patikasına sürükledi ve bu patikanın kritik değişkeni faiz oranı oldu. Ülke ekonomisi bir değişkene dönük ısrarın başlattığı sürecin ekonomi politik alanı nasıl bozulabileceğini görmek açısından deneysel bir alana dönüştü. Bu durum ileride iktisat literatüründe bir isimlendirmeye muhatap olacaktır. İktidar için faiz oranı başından beri önemsenen bir değişkendi. Fakat istenilen sonuçlar elde edilmediğinde önemsizleştirildiği ifade edildi. Sahneyi faizle başlayan ama faizsiz bir sonla bitirmiş oluyoruz. İktidar için faiz hep bir “deus ex machina” idi, fakat bu sefer sahneye inmedi. Bu çaresizlik karşısında faizi önemsizleştirmek demek gemiyi delerek su bulduğunu iddia etmeye benziyor, farkına varmadan en önemli koruma duvarı ortadan kaldırıldı. Böylece, otoriter politik dengelerin ne rasyonel ne adil olmadığını bu politika üzerinden de görmüş olduk.
Ensar YILMAZ – Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi
“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir
Yayınlanma:
7 saat önce|
04/06/2026Yazan:
Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz
TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.
Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.
Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.
Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.
İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.
Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.
Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.
Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;
Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.
Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.
Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.
İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.
Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.
Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.
Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24
EKONOMİ
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor
Yayınlanma:
5 gün önce|
30/05/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.
Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.
Üç aylık tablo
| Ay | Toplam ödeme | İç borç servisi | İç borçlanma planı |
|---|---|---|---|
| Haziran 2026 | 686,6 milyar TL | 554,9 milyar TL | 543,8 milyar TL |
| Temmuz 2026 | 681,8 milyar TL | 616,3 milyar TL | 708,7 milyar TL |
| Ağustos 2026 | 644,3 milyar TL | 595,8 milyar TL | 595,8 milyar TL |
| Toplam | 2,013 trilyon TL | 1,767 trilyon TL | 1,848 trilyon TL |
Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.
Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.
Kritik risk: Faiz yükü büyüyor
Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.
Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.
Piyasalar açısından anlamı
Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.
Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.
Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.
Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.
Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?
TL neden sulanabilir?
Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.
Bunun birkaç kanalı var:
1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır
- Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
- Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
- Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.
2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır
- Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
- Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
- Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.
3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır
- Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
- TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.
Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?
Burada kritik ayrım şudur:
Hazine piyasadan borçlanıyor.
Yani:
- Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
- Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.
Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.
Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.
Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:
- Bankalardan,
- Fonlardan,
- Sigorta şirketlerinden,
- Bireysel yatırımcılardan
borçlanıyor.
Asıl risk nerede?
Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.
Bugün:
- 2 trilyon TL borç ödeniyor.
- Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.
Yarın:
- Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
- Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.
Bu durum zamanla:
- Faiz giderlerini büyütür
- Bütçe açığını artırır
- Vergi ihtiyacını artırır
- Enflasyon baskısını yükseltir
- TL üzerindeki güven baskısını artırabilir
“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”
Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”
Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.
Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.
EKONOMİ
Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?
Yayınlanma:
2 hafta önce|
24/05/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı. Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.
Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?
Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:
Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.
Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.
Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.
Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.
Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.
Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.
Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?
Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.
Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.
Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.
Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.
Reel sektöre telafisi zor zararlar
Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.
İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.
Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:
1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.
2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.
3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.
4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.
5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.
6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.
Buna rağmen neden devam ediliyor?
Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.
TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.
Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:
Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.
Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.
Fatura kime çıkar?
Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.
En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.
İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.
Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.
Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.
Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.
Alternatif ne olmalı?
Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.
Öneriler:
Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.
KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.
Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.
Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.
Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.
Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.
Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli
Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.
Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.023)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.576)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (560)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.974)
- GÜNCEL (4.407)
- GÜNDEM (3.550)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.671)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (575)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.416)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (55)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (9)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (795)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (106)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (51)
- Onur ÇELİK (49)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (91)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (18)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Euro Bölgesi'nde perakende satışlarda düşüş 04/06/2026
- ING: Orta Doğu’daki durum ve ABD verileri doları destekliyor 04/06/2026
- Güney Kore para birimi 2009'dan beri en düşük seviyesinde 04/06/2026
- TOKİ'den yeni satış kampanyası 04/06/2026
- ICBC'den TCMB tahmini 04/06/2026
- Bakan Bolat: Dış ticaret açığı son 9 ayın en düşük seviyesine indi 04/06/2026
- Brent petrolde son tahminler: Hangi kurum yıl sonu için kaç dolarlık petrol öngördü? 04/06/2026
- TSMC CEO'sundan çip açığı uyarısı 04/06/2026
- Nefes Kredisi'nde yeni dönem başlıyor 04/06/2026
- Hizmet Üretici Fiyat Endeksi Mayıs'ta aylık yüzde 3,23 arttı 04/06/2026
SON YAZILAR
- İstanbul Finans Merkezi için tarihi teşvik paketi yayımlandı 04/06/2026
- 2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi 04/06/2026
- Petrol ve dolar yükselirken Fed kaygıları risk iştahını bastırıyor 04/06/2026
- Kredi tahsisinde asıl risk: Üreten firmayı yalnız bırakmak 04/06/2026
- SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması 03/06/2026
- Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi 03/06/2026
- Akbank’tan 500 milyon dolarlık sermaye benzeri tahvil ihracı 03/06/2026
- Bankalar çiftçiyi nasıl finanse ediyor? 02/06/2026
- Barış masası sallanıyor, piyasalar hâlâ diplomasiye şans tanıyor 02/06/2026
- Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak? 01/06/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
