EKONOMİ
Milyoner sayısı artarken Halk yoksullaştı
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde, yurt içinde ve yurt dışında yaşayan milyonerlerin sayısı yüzde 268 oranında artarak 511 bin 685 kişiye yükseldi. Yurt içinde yaşayan milyonerlerin toplam serveti ise yüzde 262 oranında artarak 3 trilyon 32 milyar 413 milyon liraya ulaştı.
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
16 Nisan 2017’de yapılan anayasa referandumunun üzerinden beş yıl geçti. Türkiye, son beş yıldır Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle yönetiliyor. Siyaset bilimci Dr. Onur Alp Yılmaz’ın yaptığı araştırma, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte Türkiye’deki servet sahiplerinin sayısının ve mevduatlarının büyük oranda arttığını, buna karşılık açlık veya yoksulluk sınırı altında yaşayan yurttaşların sayısının da yükseldiğini ortaya koydu.
‘Yurt içinde yaşayan milyonerlerin toplam serveti 3 trilyon 431 milyona yükseldi’
Yılmaz’ın araştırmasına göre; yurt dışında ve yurt içinde yaşayan milyoner sayısı, son beş yılda yüzde 268 oranında artarak 138 bin 980 kişinden 511 bin 685’e yükseldi. Yurt içinde yaşayan milyonerlerin toplam servetleri, yüzde 262 oranında yükseliş göstererek 385 milyar 621 milyon liradan 3 trilyon 431 milyona ulaştı. Yurt dışında yaşayan Türk milyonerlerin toplam mevduatları ise 74 milyar 358 milyondan 211 milyar 667 milyona ulaşarak yüzde 184 oranında arttı.
‘2022 yılında açlık veya yoksulluk sınırında yaşayan yurttaş sayısı 76,5 milyona ulaştı’
Yılmaz’ın araştırmasına göre; bu süreçte açlık veya yoksulluk sınırı altında yaşayan yurttaşların sayısında da büyük oranda artış yaşandı. Buna göre; 2017 yılında 64 milyon yurttaş açlık veya yoksulluk sınırının altında yaşarken bu rakam 2022 yılında 76,5 milyona yükselerek yüzde 19 oranında artış gösterdi. Yılmaz’ın araştırmasına göre ayrıca, enflasyon yüzde 11,92’den yüzde 61,14’e ulaşarak yüzde 49,22 oranında arttı. Açlık sınırı, bin 608 liradan 4 bin 928 liraya yükseldi. Açlık sınırı ile asgari ücret arasındaki makas ise artı 204 liradan eksi 678 liraya düştü.
‘İktidar servet transferiyle toplumun geniş kesimlerini yoksullaştırıp açlık ya da yoksulluk sınırı altına itiyor’
Dr. Onur Alp Yılmaz, araştırmasının detaylarını ANKA Haber Ajansı’na anlattı. Servet sahiplerinin mevduat hesaplarındaki artışı dövizin yükselişi ile paralele olarak değerlendiren Yılmaz, “Döviz yükselmesinin de kasıtlı bir şey olup olmadığı tartışması var kamuoyunda. Bunun içinde önemli bir veri sunuyor bu sayı. 138 bin 980’den 511 bin 685’e çıkması, yüzde 268’lik bir artış göstermesi, iktidarın yapmaya çalıştığı bir şeyi de gösteriyor. Bir servet transferi yapıyor aslında bu vasıtayla. Dolayısıyla bu transferle toplumun geniş kesimlerini yoksullaştırıp açlık ya da yoksulluk sınırı altına itiyor” dedi.
‘İktidar demokrasiyi ayakta tutan orta sınıfı kaldırmaya çalışıyor’
İktidarın ekonomi politikalarının orta sınıfı eritmeye yönelik olduğunu savunan Yılmaz, şöyle devam etti:
“Başka bir ifadeyle ise demokrasiyi ayakta tutan sınıf olan orta sınıfı da kaldırmaya çalışıyor. Demokrasiyi orta sınıfın ayakta tutmasının sebebi aslında, Marksçı bir şey de söylemek gerekirse orta sınıfın zincirlerinden başka kaybedecek bir şeylerinin olmasıdır. Asgari bir mülkiyeti, bir evi, bir arabası vardır; dolayısıyla kaybedecek bir şeyi vardır ve bu yüzden de keyfi rejimlerden kaçınmaya çalışır. Bunu ortadan kaldırıp, toplumun ekseriyetini yoksullaştırıp, bu yoksul kesimlerle kayırarak zenginleştirdiği gruplar arasında bir çıkar birlikteliği yaratır. Seçim dönemlerinde zenginlerden aldığı fonlar vasıtasıyla, bu fonları yoksul kesimlere dağıtarak bunu gerçekleştirir. İnsanların zaten kendi hakkı olan gelirleri bu insanlara bir bahşediliş gibi vererek, bu noktada istediği çıkar birlikteliği ortaya koyarak iktidarının sürekliliğini sağlamaya çalışıyor.”
Araştırmasındaki temel iddianın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile devletin emekçi sınıflara olan tahakkümünün artması olduğunu belirten Yılmaz, “Temel olarak benim iddiam ve bunu yapma sebebim bu, çünkü başkanlık rejimiyle beraber Türkiye’de devletin tam bir tahakküm aracına dönüşmesi oldu. Tabii ki devlet dediğimiz şey emekçi grupların üzerinde bir tahakküm aracıdır. Bugün Türkiye’nin yüzde 67’si ücretli emek toplumuna dönüşmüş durumda, yani bir patrondan maaş alan durumunda” diye konuştu.
17 Nisan referandumu öncesi olağanüstü hal döneminde (OHAL) yaşananları da anımsatan Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü:
“OHAL devam ederken, yavaş yavaş sermaye grupları söylenmeye başlamışken henüz daha başkanlık referandumu geçmemişti; Erdoğan, işverenlerle yaptığı toplantıda ‘Neden şikayet ediyorsunuz, bakın hiç eylem olmuyor, olduğu anda da bastırıyoruz’ gibi bir açıklama yapmıştı. Dolayısıyla devletin temel görevlerinden biri olan sosyal adaleti tasfiye ederek bunu sadece iktidarının sürekliliğini sağlamak için bir çıkar ilişkisine dönüştürme noktasına geldi iktidar partisi ve bugün devlet denen yapı tam olarak emekçiler üzerinde bir tahakküm aracına, bunun yanında da özellikle kayırmacı bir iktisadi sistemle ya da literatürdeki adıyla ahbap-çavuş kapitalizmiyle emekçi gruplar negatif olarak kayrılırken işverenler ve sermaye grupları pozitif olarak kayrılmaya başlandı.”
‘Bugün 76,5 milyon açlık veya yoksulluk sınırının altında yaşıyor’
İktidarın 2022 yılı için belirlediği asgari ücretin alım gücüne ilişkin bilgileri geçmişle karşılaştıran Yılmaz, “Asgari ücret zammı geldi, güzel. 2017’de asgari ücret bin 404 lira, şu an 4 bin 250 lira. Yani yüzde 202’lik bir artış var. Ama şöyle bir durum var; açlık ve yoksulluk Türkiye’de çok fazla artmış. 2017’de 64 milyon insan açlık veya yoksulluk sınırının altında yaşarken bugün 76,5 milyon; yani yüzde 19 artmış. Ayrıca toplumun yüzde 90’ı temel ihtiyaçlarını zar zor karşılayan ya da karşılayamayan bir noktada. Bu çok ciddi bir artış. Siz istediğiniz kadar asgari ücrete zam yapın, bunun bir karşılığı yok. Çünkü siz piyasadaki arz ve talep dengesini sağlayamazsınız bu şekilde. Çok kısa bir süre içinde fiyatlar artış gösterir, alım gücü düşer” diye konuştu.
‘Seçim ekonomisi vasıtasıyla arpalık gibi topluma dağıtarak geçiçi rahatlamalarla hepimizin yoksullaşmasına yol açıyorlar’
Yılmaz, asgari ücret seviyesinin seçim ekonomisi perspektifinden kaynaklı bir ilişkiyle yükselmesinin sakıncalarına dikkat çekerek, “Eğer ki bu işin yükünü, vergi yükünü ya da gelirdeki yükü işverenin üstüne yıkmadıkça; işçinin, emekçinin üzerine yıktıkça yoksul kesimlerin hayatlarının üzerinde pozitif hiçbir değişim olması söz konusu değil. Bunları seçim ekonomisi vasıtasıyla arpalık gibi topluma dağıtarak, bir şekilde geçici rahatlamalarla çok daha yoksul bir yere doğru itiyorlar. Hepimizin yoksullaşmasının altında yatan sebeplerden birisi” dedi.
Türkiye’deki milyonerlerin 200 milyar dolara yakın mevduatlarını yurt dışına taşıdıkları iddialarını da değerlendiren Yılmaz, “Biz burada kayıt dışını konuşsak çok daha başka bir tablodan bahsediyor oluruz. Burada bu rakamların içinde kayıt dışı yok. BBDK’nın resmi rakamları. Görece orta yaş gurubunda olan ve iyi kötü bugüne kadar para kazanmış insanların kendilerine yurt dışında yeni hayat kurmak için götürdükleri mevduatlar olma ihtimali yüksek. Bunun yanında yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın mevduatları olabilir” diye konuştu.
‘Türkiye’de zenginler artıyor ama zenginlik azalıyor’
Yılmaz, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte milyoner sayısı ve servetlerindeki yüksek artışları ise şöyle değerlendirdi:
“Bugün tek kişinin aslında her şeye karar vermesi, servet transferi, özellikle neoliberal dönemde, 1980 sonrasında iktidarların yapmaya çalıştığı bir şey ancak bunu yapmalarının önünde kurumsal engeller vardı. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile beraber bu kurumsal kısıtlar tamamen ortandan kalktı. Bir ‘nas’ söylemiyle, İslami bir referansla, özellikle faiz indirme politikasıyla yani iktisat biliminin gereklerini yapmaktansa dini söylemlerle ortaya çıkarak tek kişi geceden sabaha Merkez Bankası Başkanı’nı eğer ki istediği kararları almazsa değiştirecek bir noktaya geliyor. Kurumsallık tamamen ortadan kalktığı için bunu frenleyen bir şey yok. Dolayısıyla servet transferini sağlayacak kararlar tek kişi tarafından rahatlıkla alınabiliyor. Türkiye’de zenginler artıyor ama zenginlik azalıyor toplumun genelinde. Bunun da sebebi bütün kararları tek kişinin vermesidir.”
‘İttifakın liderliğini yapanlardan birisi olan CHP, servet transferine engel olacak ve emekçiler lehine dönüştürecek bir politika ortaya koymalı’
CHP, İYİ Parti, Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi, Demokrat Parti, Gelecek Partisi ve Saadet Partisi’nin uzlaştığı ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in sosyal adaleti oluşturması bakımından önemli bir rol oynayabileceğini belirten Yılmaz, şöyle konuştu:
“Parlamenter sistem, başlı başına toplumsal adaleti, refahı, sosyal adaleti, mülkiyeti tabana yaymayı gerçekleştirecek bir şey değil. Burada altı muhalefet partisinin, en azından devletin ana işlevlerinden biri olan kamu hizmetlerini insanlara ücretsiz sağlamasıdır. Nedir bu; eğitim hizmeti -nitelikli, seküler, bilimsel eğitim sistemi- ulaşılabilir bir sağlık sistemi, asgari bir barınma hakkı, onurlu bir yaşam sağlayacak asgari bir gelir düzeyi sağlamak. Bu da aslında sermaye ile emekçi guruplar arasında bir denge oturtmadan mümkün değil. Özellikle ittifakın liderliği yapan partilerden olan CHP, sosyal demokrat bir parti olma iddiasında. Dolayısıyla burada servet transferine engel olacak ya da bu servet transferini emekçilerin lehine dönüştürecek bir politika ortaya koymalı. Ortaya koymaya çalışıyorlar ama çok daha planlı ve programlı bir şekilde altılı mutabakatın bir şeyler söylemesi gerekiyor. Türkiye’de bir iktidar dönüşümü olursa bunu sağlaması hayati. Eğer ki bu gerçekleşmezse, siz insanları yoksulluk seviyesinden çıkartamazsanız, bu yoksulluk günden güne derinleşirse bu bir sosyal patlamaya sebep olabilir. Bizim gibi örgütsüz toplumlarda sosyal patlamanın nereye evrileceği de belli olmaz.”
Temel gıda maddelerine yanaşılmıyor: İlk 4 ayda artış yüzde 51’i geçti
Yurttaşların hayat pahalılığı karşısında mücadelesi sürerken, enflasyon verileri de araştırmalara yansımaya devam ediyor. Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu da “Halkın Enflasyonu” araştırmasına ilişkin sonuçları paylaştı. Nisan ayına ilişkin verilere göre 64 temel gıda maddesinden oluşturulan sepetin fiyatı bir ayda yüzde 13,2 arttı. Gıda fiyatlarındaki yıllık değişim ise yüzde 141,9 oldu.
halktv.com.tr
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi
“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir
Yayınlanma:
4 saat önce|
04/06/2026Yazan:
Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz
TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.
Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.
Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.
Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.
İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.
Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.
Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.
Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;
Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.
Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.
Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.
İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.
Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.
Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.
Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24
EKONOMİ
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor
Yayınlanma:
5 gün önce|
30/05/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.
Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.
Üç aylık tablo
| Ay | Toplam ödeme | İç borç servisi | İç borçlanma planı |
|---|---|---|---|
| Haziran 2026 | 686,6 milyar TL | 554,9 milyar TL | 543,8 milyar TL |
| Temmuz 2026 | 681,8 milyar TL | 616,3 milyar TL | 708,7 milyar TL |
| Ağustos 2026 | 644,3 milyar TL | 595,8 milyar TL | 595,8 milyar TL |
| Toplam | 2,013 trilyon TL | 1,767 trilyon TL | 1,848 trilyon TL |
Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.
Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.
Kritik risk: Faiz yükü büyüyor
Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.
Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.
Piyasalar açısından anlamı
Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.
Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.
Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.
Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.
Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?
TL neden sulanabilir?
Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.
Bunun birkaç kanalı var:
1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır
- Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
- Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
- Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.
2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır
- Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
- Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
- Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.
3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır
- Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
- TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.
Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?
Burada kritik ayrım şudur:
Hazine piyasadan borçlanıyor.
Yani:
- Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
- Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.
Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.
Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.
Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:
- Bankalardan,
- Fonlardan,
- Sigorta şirketlerinden,
- Bireysel yatırımcılardan
borçlanıyor.
Asıl risk nerede?
Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.
Bugün:
- 2 trilyon TL borç ödeniyor.
- Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.
Yarın:
- Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
- Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.
Bu durum zamanla:
- Faiz giderlerini büyütür
- Bütçe açığını artırır
- Vergi ihtiyacını artırır
- Enflasyon baskısını yükseltir
- TL üzerindeki güven baskısını artırabilir
“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”
Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”
Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.
Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.
EKONOMİ
Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?
Yayınlanma:
2 hafta önce|
24/05/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı. Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.
Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?
Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:
Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.
Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.
Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.
Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.
Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.
Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.
Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?
Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.
Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.
Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.
Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.
Reel sektöre telafisi zor zararlar
Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.
İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.
Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:
1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.
2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.
3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.
4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.
5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.
6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.
Buna rağmen neden devam ediliyor?
Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.
TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.
Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:
Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.
Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.
Fatura kime çıkar?
Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.
En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.
İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.
Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.
Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.
Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.
Alternatif ne olmalı?
Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.
Öneriler:
Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.
KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.
Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.
Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.
Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.
Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.
Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli
Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.
Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.023)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.576)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (560)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.974)
- GÜNCEL (4.407)
- GÜNDEM (3.550)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.671)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (575)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.416)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (55)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (9)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (795)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (106)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (51)
- Onur ÇELİK (49)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (91)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (18)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Resmi Gazete'de bugün (04.06.2026) 03/06/2026
- İran: Müzakerelerde somut bir ilerleme sağlanamadı 03/06/2026
- Fed'in Bej Kitap raporunda yüksek enflasyon vurgusu 03/06/2026
- Morgan Stanley ve UniCredit'ten ‘Warsh’ uyarısı 03/06/2026
- Bessent: Enflasyondaki yükseliş kısa vadeli olacak 03/06/2026
- Otokar, Automecanica'nın yüzde 96,77'sini devraldı 03/06/2026
- Trump Ankara'daki NATO zirvesine katılacak 03/06/2026
- ABD fabrika siparişlerinde 11 ayın en büyük artışı 03/06/2026
- ABD'de hizmet faaliyetleri toparlandı 03/06/2026
- ABD-İran geçici anlaşma görüşmelerindeki temel anlaşmazlık konuları 03/06/2026
SON YAZILAR
- İstanbul Finans Merkezi için tarihi teşvik paketi yayımlandı 04/06/2026
- 2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi 04/06/2026
- Petrol ve dolar yükselirken Fed kaygıları risk iştahını bastırıyor 04/06/2026
- Kredi tahsisinde asıl risk: Üreten firmayı yalnız bırakmak 04/06/2026
- SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması 03/06/2026
- Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi 03/06/2026
- Akbank’tan 500 milyon dolarlık sermaye benzeri tahvil ihracı 03/06/2026
- Bankalar çiftçiyi nasıl finanse ediyor? 02/06/2026
- Barış masası sallanıyor, piyasalar hâlâ diplomasiye şans tanıyor 02/06/2026
- Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak? 01/06/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
