Connect with us

EKONOMİ

Dönemin trendleri (1): Uzatılmış bölgesel hegemonya savaşları

Yayınlanma:

|

Bugünkü durum, iki dünya savaşındaki durumdan çok daha karmaşıktır ve ezberciliğe asla gelmez.

Birinci Dünya Savaşı (1914), o zaman konan adıyla bir emperyalist dünya paylaşım savaşı’ydı. İki emperyalist blok dünyanın yeniden paylaşımı için birbirine girmişti. Bu savaşta, doğal olarak, devrimciler, anarşistler, sosyalistlerin radikal kesimi (daha sonra komünist adını aldılar) bu savaşta herhangi bir emperyalist blokun yanında yer almayı reddetti. Yenilgiciliği ve emekçilerin, silahları, yurtseverlik adına paylaşım savaşına katılan kendi burjuvazilerine çevirmesini savundular. Tarihte örnek alınacak doğru bir devrimci bir tutumdu bu. 

25 yıl sonra çıkan İkinci Dünya Savaşı (1939) Birincisinden epeyce farklıydı. Bu, emperyalist bir paylaşım savaşı değil, Nazi Almanyası’nın başını çektiği Mihver devletlerinin (Almanya, İtalya, Japonya vb.) dünyayı ele geçirmek için çıkarttığı bir saldırı savaşıydı. Savaşı dayatan, yeniden paylaşım isteyen Mihver Devletleriydi. Bu durumda, başlangıçta Almanya ile geçici bir ittifaka girişse de Sovyetler Birliği’nin, diğer Avrupa ülkelerinin ve ABD’nin Mihver Devletlerine karşı verdiği savaş, bir emperyalist paylaşım savaşı değil, savunma savaşıydı. Dolayısıyla, bu ülkelerdeki devrimci güçler, I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgicilikten ve silahı kendi burjuvazisine çevirmekten farklı olarak anti-faşist bir savunma savaşına omuz verdiler. Bu, onları kendi burjuvazileriyle ya da Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi kendi diktatörleriyle aynı safa düşürdü ama böyle bir yan yana geliş o sırada kaçınılmazdı. I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, silahın kendi burjuvazilerine ve diktatörlerine çevrilmesini savunanlar da oldu ama bu çağrı o günün koşullarında mantıki olmadığı için tutmadı. 

Bugün ise, I. Dünya Savaşı’nın emperyalist paylaşım; II. Dünya Savaşı’nın anti-faşist savunma savaşlarından farklı bir durum var. Emperyalist ya da hegemonyacı veya bölgesel hegemonyacı devletler, önceki iki savaşta olduğu gibi toplu bir dünya savaşına girmeyi göze alamıyorlar. Bunun en önemli nedenlerinden biri, ağır nükleer silahların karşılıklı yarattığı “dehşet dengesi”dir. Artık böyle topyekûn bir savaşın siperlerde sürmeyeceğini ve dünyayla birlikte savaşın taraflarını da yok edeceğini aklı olan herkes bilmektedir. İşte dönemimizin temel trendi olan bölgesel hegemonya savaşlarının belirleyici hale gelmesinin en önemli nedeni budur. Bugün de, devrimci tutumun I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yenilgicilik ve savaşa karşı iç savaş olduğunu ya da II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi (örneğin ABD emperyalizmine karşı) bir savunma savaşı olduğunu ileri süren görüşler var ama bence bu görüşler, içinde bulunduğumuz  koşulların doğru bir tahliline dayanmıyor ve insanlığın onulmaz bir hatalı eğilimi olan, “geçmişi tekrarlama” eğiliminden kaynaklanıyor. 

Peki, nedir bugünkü durum? Ya da daha doğrusu, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan ve bugün de sürmekte olan yeni durum. Kısaca şöyle söyleyebiliriz: En büyük emperyalist devletler de dahil (diyelim ABD) bütün devletler, topyekûn bir dünya savaşına girmek yerine, uzatılmış bölgesel hegemonya savaşlarına girmeyi tercih etmektedirler. Böylece, hem kendi yıkımlarına da yol açacak topyekûn bir savaştan kaçınmakta, hem savaş ekonomisine dayalı varlıklarını sürdürebilmekte, hem de hegemonya alanlarını adım adım geliştirmenin yollarını aramaktadırlar. Fakat bölgesel hegemonya savaşlarını ön plana çıkartan, her şeyden önce, eski emperyalist hegemonyanın sarsılması, böylece bu hegemonyanın altında yıllarca yaşamış güçlerin ve devletlerin artık başlarına buyruk hareket etme olanağına kavuşmuş olmalarıdır. 

İkinci Dünya Savaşı sonrasına baktığımızda, Uzak Asya’da, ABD’nin, Hindiçini ülkelerine ve halklarına karşı bir hegemonya savaşı verdiğini görüyoruz. Bundan sonraki en büyük bölgesel hegemonya savaşı, yine ABD’nin öncülüğünde NATO ülkelerinin Irak’ta ve genel olarak Ortadoğu’da verdikleri hegemonya savaşıdır. 

Daha yakın tarihlere gelecek olursak, bugün de devam etmekte olan, Suriye üzerinde cereyan etmekte olan, Rusya ile ABD’yi, bu arada bölgesel hegemonyacı Türkiye ile Kürtleri ve diğer bölge halklarını karşı karşıya getiren bölgesel savaşı görüyoruz. Daha kuzeyde, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimiyle başlayan, Baltık ve Kuzey Avrupa ülkelerini de içine alan bölgesel hegemonya savaşı söz konusu. Bunlara ek olarak, Azerbeycan-Ermenistan savaşı; yakın zamanda bir savaşa dönüşme potansiyeli taşıyan Türkiye ile Yunanistan arasındaki Ege ve Akdeniz üzerinde cereyan eden hegemonya çekişmesini gözden kaçırmamak gerekir. 

Durumun I. ve II. Dünya savaşlarından çok daha karmaşık olduğunu, bu bölgesel savaşlarda (en tipiği Suriye’de sürmekte olan hegemonya savaşıdır) tutum belirlemenin bir hayli karmaşık süreçleri çözmeyi, her somut durumu tahlil edip ona göre tavır almayı gerektiğini görüyoruz. 

Bu tür karmaşık durumlarda geçmişin deneylerini tekrarlamak hiç de ufuk açıcı değil. Örneğin, Ukrayna halkına, I. Dünya Savaşı’ndaki gibi “silahı kendi burjuvazine” çevir derseniz, en büyük bölgesel hegemonyacı Rusya’nın yedek gücü olursunuz; ya da Azerbaycan halkına, II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, “yurt savunması”ndan söz ederseniz, bölgesel hegemonyacı bir gücün yanına düşersiniz; veya Yunanistan bölgesel hegemonyacılığına karşı Türkiye bölgesel hegemonyacılığını desteklerseniz, I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi kendi burjuvazinizin yedeğinde bir sosyal-şoveniste dönüşürsünüz. Veya Körfez Savaşı’nda, Saddam diktatörlüğüne karşı ABD ve NATO’nun müdahaleciliğinin yanında yer alırsanız bir emperyalist blokun destekçisi durumuna düşersiniz. 

Dolayısıyla bugünkü durum, iki dünya savaşındaki durumdan çok daha karmaşıktır ve ezberciliğe asla gelmez. Perspektif, elbette kim olursa olsun, bütün bölgesel hegemonyacı ve emperyalist müdahaleci güçlerin karşısında yer almak ve bu tür güçlere karşı, I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi halkların kardeşleşmesini savunmaktır. 

Bütün emperyalist ve hegemonyacı girişimlerden ve hükümetlerden uzak durmak ve hegemonya mücadelesinin hedefi olan halklarla dayanışmak!

Dönemin trendleri (2): Bölgesel hegemonya savaşlarının faili otoriter rejimler

Sözünü ettiğim bölgesel hegemonyacı devletlerin iç rejimlerinin bazı benzer özellikleri var. Bu özellikler, bu rejimleri otoriter rejimler olarak adlandırmamıza olanak sağlıyor.

Sovyetler Birliği’nin 1990’da çökmesiyle birlikte dünya, çift kutupluluktan çok kutupluluğa evrildi. Bunun nedeni, ABD’nin de güç kaybettiği koşullarda, çift kutupluluğun geriliminden ve zorunluluklarından kurtulan, kendilerinin yeterince güçlü olduğunu düşünen kimi devletlerin çevrelerine doğru daha rahat yayılma olanağı bulmaları, yani bölgesel hegemonyacılığa girişmeleriydi. 

Bu devletler, Sovyetler Birliği mirasını devralan Rusya Federasyonu, yine Sovyetler Birliği’nden bağımsızlaşan ama Rusya’yla geleneksel ilişkisini bir yana atmayan Azerbaycan, Batı blokunda yer aldığı halde bu bloktan uzaklaşma eğilimine giren Türkiye, iki kutuplu dünya zamanında bile bağımsız hareket etmeye başlayan İran ve Filistin topraklarının işgali üzerine kurulmuş, Batı destekli İsrail’dir. Bir de Çin var ama, bu devasa ülkeyi bölgesel hegemonyacı olmaktan çok, ABD ve Batı ile küresel ölçekte rekabet eden büyük bir emperyal ya da hegemonik güç olarak değerlendirmek daha doğru olur. 

Sözünü ettiğim bölgesel hegemonyacı devletlerin iç rejimlerinin bazı benzer özellikleri var. Bu özellikler, bu rejimleri otoriter rejimler olarak adlandırmamıza olanak sağlıyor. 

Totaliter tek parti rejimi özellikleri gösteren Çin ve Kuzey Kore’nin yanı sıra, bu rejimler, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü vb. gibi demokratik teamülleri büyük ölçüde askıya almış ya da kısıtlamış, parlamentolu ve seçimli tek parti rejimleridir. Evet, arada bir seçimler yapılmaktadır, bir parlamentoları vardır ama rejim öyle ayarlanmıştır ki, seçim ve parlamento sadece hâlihazır otoriter rejime meşruiyet sağlamanın bir aracıdır. Yönetici tek parti, seçimleri, olağanüstü bir durum olmadıkça her zaman kazanır, parlamentoya hâkim olur, o zaman da parlamentodan istediği yasayı geçirir, istediği kısıtlamayı yapar. 

Her rejimin meşruiyet dayanakları vardır. Örneğin Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Avrupa rejimlerinin meşruiyet dayanağı, bu tek parti diktatörlüklerinin uzun vadeli bir “sosyalizm inşası”nın öncüsü oldukları iddiasıydı. Keza, Ortadoğu’daki tek partili ya da diktatörlü BAAS rejimlerinin meşruiyet gerekçesi, BAAS partisi iktidarının ya da liderin ülkenin bağımsızlığını sağlaması, devleti güçlendirmesi ve modernleştirmesiydi. 1923’ten 1950’ye kadar süren CHP tek parti iktidarının gerekçesi de, bu rejimin modernleşmeyi sağlamasıydı. 

Bugün bölgesel hegemonyacı ülkelerdeki otoriter rejimlerin meşruiyet gerekçesi ise, örneğin Rusya Federasyonu’nda, “düşman emperyalist kamp” tarafından kuşatılmaya ve çökertilmeye çalışılan Rusya’nın ayakta tutulması, toparlanması ve Federasyon’un güçlü kılınmasıdır. Bu amaçlar, rejimin sahiplerine göre, ancak otoriter bir liderle (Putin) ve otoriter bir rejimle sağlanabilir. Keza, birbirlerini “kardeş”, hatta “iki devlet, tek ulus” ilan eden Azerbaycan’la Türkiye’nin bir hayli benzeyen otoriter rejimlerinin (gerçi Azerbaycan tek parti diktatörlüğüne daha yakın gözüküyor) gerekçesi de, devletin bölgesel hâkimiyet mücadelesinde güçlü kılınmasıdır. İran da pek farklı değildir. Mollalar diktatörlüğü, sonuç olarak otoriter bir diktatörlüktür.

Hegemonyacı rejimlerin ortak özelliği, içte baskıcı (aynı zamanda ulusal baskıcı), dışta yayılmacı ve saldırgan olmalarıdır. 1950’lerde dünya jandarmalığına soyunan ABD’nin ülke içinde Rosenbergleri “Sovyet casusluğu” suçlamasıyla idam etmesi ve entelektüellere karşı McCarthyci “haçlı seferi”ne girişmesi tesadüf değildir. Azerbaycan, örneğin dişine göre bulduğu Ermenistan’a savaş açıp topraklarını genişletirken Sovyetler Birliği’nden tevarüs ettiği rejime ve liderinin (Sovyetler Birliği zamanında Azerbeycan’ın diktatörü olan Haydar Aliyev’in oğlu İlham Aliyev) inayetine dayanmaktadır. Bu otoriter rejimin seçimle vb. değişme şansı neredeyse sıfırdır. Rus Federasyonu da bir hayli otoriter bir rejimdir. Tek lider Putin ülkeyi yıllardır yönetmekte, muhalifler ve muhalif gazeteciler, Sovyetler Birliği’nden devraldığı geleneği sürdüren rejim tarafından cinayet vb. yollarla tasfiye edilmektedir. Bildiğimiz gibi, bu ülkenin bölgesel hegemonyacılığının son hedefi Ukrayna’dır. İşgal ve savaş halen acımasızca sürüyor. 

İran, 1979’daki meşhur “İran Devrimi’nden” bu yana mollaların otoriter rejimi altında. Rejim şii ideolojisine dayanıyor ve bölgesel hegemonyacılığını, komşu Irak’daki ya da Yemen’deki Şii nüfus aracılığıyla yaymaya çalışıyor. Aynı zamanda teokratik bir rejim de olan İran, bütün bölgesel hegemonyacı devletler içinde dinsel ideolojiyi en fazla ön plana çıkaran bir rejim. İçerde despotik bir molla otarşisi hüküm sürüyor. 

Türkiye, 20 yıldır tek parti ve tek lider rejimi altında. Parlamento ve seçim var ama bu, “Başkanlık Sistemi”ne dayanan rejimin otokratik karakterini ortadan kaldırmıyor. Bu otokratik rejim, Sünni hegemonyanın aleti Diyanet İşleri aracılığıyla, İran gibi bir teokratik rejim olma yolunda aynı zamanda. Sınırları içinde ulusal baskıcı olan Türkiye, hegemonyasını, işgal yoluyla Ortadoğu’da Suriye’nin içlerine kadar yaymış durumda. “Güvenlik alanı” yaratmak, bildiğimiz gibi, Hitler zamanından beri (“Hayat Alanı”) bütün hegemonyacıların meşruiyet gerekçesidir. Öte yandan, Ortadoğu (Suriye’nin bir kısmı işgal edilmiştir), Doğu Akdeniz, Kıbrıs (bir kısmı yıllar önce zaten işgal edilmiştir), Kuzey Afrika (Libya vb.), Ege adaları, Türkiye’nin yayılma alanı içinde yer almaktadır. Son zamanlarda Yunanistan’a karşı yürütülen savaş hazırlıklarının (elbette Türkiye’nin saldırısından korkan Yunanistan da bu hazırlıklardan geri kalmamaktadır) anlamı budur. 

Hegemonyacı ve yayılmacı devletler genellikle otoriter rejimlere ihtiyaç duyarlar. İçerde özgürlüklerin bastırılmasıyla dışarda halkların ya da ülkelerin saldırıya uğraması arasında kopmaz bir bağ vardır. Aynı geçmişteki faşizm gibi. Bununla birlikte, II. Dünya Savaşı’nda saldırgan devletlerin ihtiyacı olan totaliter faşizmlerin bugün söz konusu olmadığını belirtmeliyim. Tarihte hiçbir şey aynen tekrarlanmaz. Dolayısıyla bugün, Ergin Yıldızoğlu’nun Yeni Faşizm (Cumhuriyet Kitapları, 2020) kitabında ileri sürdüğü gibi, “tırmanan faşizm” ya da “süreç içindeki faşizm” veya “yeni faşizm”den söz edilemez. Faşizm, II. Dünya Savaşı’yla bir daha dirilmemek üzere tarihe gömülmüştür. Bugünün trendi, faşizmden farklı olarak (benzerlikler vardır elbette), tamamen monolitik olmayan, parlamento ve seçimlerden meşruiyet alan otoriter rejimlerdir. 

Gün ZİLELİ – artıgerçek

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.