Connect with us

GÜNDEM

İran’da son durum ve olasılıklar: Öğrenciler boykotta, işçi grevleri olur mu?

Yayınlanma:

|

Ne olmuştu?

İran, 1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi’nden sonra toplumsal hayatın şeriat kurallarının Şii ekolüne göre dizayn edildiği bir sürece evrildi. Ve bu süreçten itibaren de toplumsal hayatta başta kadınlar olmak üzere bir çok kesimin sosyal hakları kısıtlandı.

Bugün İran’da kadınların başörtüsü takması zorunlu, televizyonlarda enstrüman kullanmak yasak ve yöneticilerin din alimlerinden seçilmesi sonucuyla kadınların seçilme haklarında kısıtlar var.

Bir çok uzman, Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından büyüyen olayları, sokak hareketlerini ve kitlesel eylemleri 40 yılını dolduran islamcı rejimin biriktirdiği öfke olarak okuyor. Ya da farklı yorumlara göre bugün İran’da yaşamak istemenin kendisi ya da yaşıyor olmanızın sonucu zaten rejim karşıtlığına dönüşebiliyor.

Mahsa Amini’nin öldürülmesinden sonra İran devletinin resmi makamları ölümün kalp krizi nedeniyle gerçekleştiğini, ortada herhangi bir işkence ya da kasıt olmadığını ifade etse de konu Mahsa Amini’nin nasıl ölmüş olabileceğinin ötesine geçmiş durumda. Bugün kadınlar ve gençler sokaklara çıkıyor, türbanlarını ateşlerde yakarak dans ediyor, polisle çatışıp dini lider Humeyni’nin posterlerini yakıyor.

Sayısı 40’ı geçen kent merkezlerindeki eylemlilikler devam ederken, İran devleti sokağa çıkanları ajan, provokatör ya da kökleri dışarda eylemciler olarak lanse ediyor. Eylemler sırasında yaşamını kaybeden kolluk kuvvetlerini ise şehit ilan edildi. Bugün Mahsa Amini için dünyanın pek çok kentinde protestolar düzenleniyor ve İran’da halk bu kıvılcımın etkisiyle karşısına islam rejiminin sembollerini alan eylemler örgütlüyor. Amini’nin ölümüne neden olan “ahlak polisleri” ise gündemin merkezinde duruyor. Ölü sayısı 40’ı geçerken pek çok noktada eylemler devam ediyor.

Kim bu ‘ahlak polisleri’?

1979 yılında gerçekleşen İslam devriminin ardından siyasetin dinen Şii yorumuyla şekillenmesine Velayet-i Fakih sistemi adı verildi. Bu sisteme göre devleti din adamları yönetmeyecekse dahi dini konuda bilgili isimler yönetmeliydi. Kısaca devlet mollaların iktidarına dönüşmüştü.

Mollalar da erkek ve Şii kişiler. Dolayısıyla da kadınların bu alanda söz sahibi olma ihtimali ortadan kalkmıştı.

Ancak “katı olan her şeyin buharlaşması” gibi İran’daki molla rejimi de zaman içinde bazı alanlarda geriye düştü. İktidara geldiği ilk günlerde herkese umut vaadeden yoksulu, mazlumu, ezileni varlıkla eşitleyeceğini ifade eden, petrol gelirlerini sofraya koyacağını söyleyen molla rejimi zaman içinde ekonomik açmazlar, yolsuzluklar ile anıldı. Bu örneklere halkın şeriat kurallarınca baskılanması da eklenince İran’da son 20 yıldır irili ufaklı eylemler artık herkesin alışık olduğu bir şey haline geldi.

İran’da mollaların ve devlet erkanının önünde tek bir gündem var uzunca zamandır. O da artık insanların şeriat kurallarına riayet etmediği ve bundaki nedeninin de devletin bu konuda sert davranmaması-taviz vermesi olarak özetlenebilir. Bu nedenle 2005 yılında Mahmud Ahmedinejad döneminde yürürlüğe giren bir kanun ile İrşad Devriyeleri yani bizim bildiğimiz haliyle “ahlak polisleri” toplumsal hayatı belirlemede söz sahibi olarak belirlendi.

İrşad Devriyeleri’ni belirleyen yasal düzenlemeler sadece sokakta gezen ve başı açık kadınlara müdahale eden devriyeler olarak görülmemeli. Bu yasal düzenleme ile yaklaşık on bakanlık ve çeşitli kurumlar toplumsal hayatı düzenlemek konusunda rol alacak ve yetki kullanacaktı. Eğitim, sağlık, spor, sinema gibi bakanlık ya da kurumlarda da bu alanda girdiler yapılması için düzenlemeler gerçekleştirişmişti.

Mahsa Amini’ni öldüren ahlak polisleri işte 2005 yılında düzenlenen bu yasal mevzuat ile yetkilendirilmişti.

“Mahsa’nın öldürülmesi, öfkenin son damlasıdır”

Yaşanan olayları soL Haber için değerlendiren İranlı kadın akademisyen Darya Golestan ayaklanan halkın molla rejimini hedef aldığını ifade ediyor. Golestan soL’a verdiği röportajında “Bu öfke, 1979’dan beri İslam Devrimi’yle birlikte halka yönelik tüm alanlarda yeni ayrımcılık politikalarının uygulanmasıyla başladı. Bu uygulamalar ilkin anayasaya geçirildi. Şii, Erkek, Fars Müslüman olmayan kişiler devletin siyasi yapısında görev almaları ve yükselmeleri yasal olarak engellendi. Sonra toplumsal faaliyetlerinin sürekli devlet tarafından gözaltına alınmasıyla ayrımcılık politikalar sosyal hayata geçti.  

Aydınları feci bir şekilde öldürerek susturmaya çalıştılar. Farklı düşüncelerin ortaya çıkmasını sansür araçlığıyla yasakladılar. Sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerini kısıtladılar. Radyo televizyonun hep devletin kontrolünde olduğunu savunarak bugüne dek sürdürdüler. Hem iç hem de dış politikalar tek bir grubun ideolojisi yönünde olduğu için eleştirel fikirlerin susturulmasından ufacık taviz vermediler. Üstelik insanların yaşam tarzına yeni örgütler yaratarak müdahaleyi arttırdılar. Bugün Mahsa Amini’nin ölmesi, halkın sokaklara dökülmesinin son damla olduğu nettir.” ifadelerine yer verdi.

‘Gericilik ve aydınlanma arasında bir çatışma var, bunların barışması mümkün değil’

Darya Golestan sorunun merkezinde türban olsa da türbanın ya da kıyafet düzenlemesinin bir örnek olduğunu, asıl sorunun ise daha büyük olduğunu ifade ediyor.

Golestan “sorun sadece türban sorunu mu?” sorumuza “Elbette türban sorunu var. Ama bu sorun büyük bir sorunun başlığı altında yer almaktadır. Büyük mesele giderek totaliterleşen bir devlet meselesidir. 100 yıl modernleşme ve demokrasi talep eden bir millet, böyle yönetime baş eğip her şeye göz yumacak değildir. Böyle söylemek daha açık olur: Bir tarafta özgür, modern değerleri içselleştirip barış destekçisi olan, eğitime önem veren ve yaşamağı seven halk var, diğer tarafta ise dünyaya meydan okuyan, sürekli dünyevi hayatı küçümseyen ve onun yerine ölümü “Şahadet” başlığı altında öven, gerici ve geçmişte kalan bir devlet vardır. Asıl sorun bu! Bu ikilik arasında barışacak yolun olmamasıdır.” diyerek cevap veriyor

‘Eylemlerin şu an için Amerika’nın işine geldiğini düşünmüyorum’

İran devletinin sokağa çıkanları İsrail ya da Amerikan ajanı olarak nitelemesinin büyük bir yalan olduğunu ifade eden Golestan, “Olayların en azından şu ana kadar bir liderinin olmaması, politik bir örgütün yer alamaması gibi örnekler ile dış güçler tarafından yönlendirildiğini söylemek çok zor” diyor.

Sokağa çıkanların yönlendirilebileceği ihtimalinin hep olabileceğini ifade eden Golestan, bugün sokağa çıkanların daha çok apolitik ve gençlerden oluştuğunu ve ilk kez toplumsal hayatın belirlenmesine karşı tepki koyduklarını belirtiyor. Darya Golestan sokağa çıkan protestocuların ajan olması konusunda “Asla böyle düşünmüyorum. Böyle bir düşünce sokaklarda dökülen kana ihanet olur. Tam tersine, böyle protestolar Amerika’nın işine yaramadığının kanaatindeyim. Çünkü Amerika artık (İran) devlet ile anlaşmanın bir yolunu arıyor ve burada da mesafe kat etti Trump dönemine kıyasla. Şu an mevcut düzenin dağılmasıyla yeni düzenin nasıl olacağına dair tahminleri kuşkulu. Dolayısıyla da mevcut düzenin bozulmaması aynı şekilde devam etmesi kuşkulu bir geleceğe kıyasla ABD’nin menfaati yönündedir.” diyor

‘Eylemlerde sınıfsal bir vurgu yok’

Bugün yaşananların bir rejim değişikliğine vesile olabilmesi için eylemlerin sadece sokakla sınırlı kalması değil, ekonomik alanda da örneklerinin var etmesi gerektiği düşünülüyor. Yaşanan eylemleri grevlerin takip etmesi, fabrikalara ve sanayi bölgelerine taşınması, molla rejiminin tıkanacağı tek örnek gibi görünüyor.

Darya Golestan son 20 yılda gerçekleşen eylemlerin sınıfsal pozisyonları için “Artık sistemin reformcu hareketler ile ıslah olunma fikri ortada kalktı. Böyle bir beklenti kimse de yok artık. Yani kimse bir reform olacağını ya da bunun işe yarayacağını düşünmüyor. Kimse böyle bir şeye inanmıyor artık. 2009 yılında gerçekleşen ayaklanmalar daha çok reformcu, merkeziyetçi ve orta sınıfının isteklerini temsil eden bir hareketti. 2017 ve 2019 yıllarındaki ayaklanmalar ise alt sınıfları temsil ediyordu. Fakat bugün gördüğümüz gibi protestolar neredeyse tüm şehirlerde ve şehirlerin farklı bölgelerinde meydana gelmiştir, yayılmıştır. Bu ne anlama gelir? Bu eylemlere katılanların sınıfsal taleplerinin belirgin olmadığı anlamına geliyor ve daha çok tepkilerinde birleştiklerini gösteriyor.” diyor.

‘Görece iyileşmeler 1979 sonrasında sadece Hatemi döneminde gerçekleşti’

Darya Golestan, İran’daki reformcu kanadı anlatırken bir de uyarıda bulunuluyor. İster Hatemi gibi reformcu isimler olsun ister Ahmedinejad gibi baskıcı isimler. Golestan tüm örneklerdeki isimlerin şeriatçı olduğunun ve bu tür reformcu örneklerin de kötünün iyisi olduğunun altını çiziyor.

Golestan bu ayrıma dair: “Sadece Hatemi dönemini söyleyebilirim. O dönem kızların evlenme yaşı 9’dan 15’e çıkarılmıştır. Ahmadinejad döneminde bu yasa geri alındı. Bunun yanında devlet tarafından aile planlaması sürecinde nüfus artış oranının hızını azaltmak için yoksul bölgelerde olan sağlık merkezlerinde ücretsiz kondom veriliyordu. Bunun önemini şöyle anlatayım, o bölgelerde uyuşturucu kullanan kişilerin sayısı yüksektir. Bu da HİV virüsünün yaygın olabileceği bölgeler olduğunu manasına geliyor bir yanıyla. Bu ihtimal herkesin malumuydu. Bu hastalığı önlemek için ücretsiz kondom dağıtarak yoksul kadınların hayatını kurtarmak istediler. Fakat son yıllarda İran’ın nüfusunun artış oranının hızlı bir şekilde azalması, kadınlar üzerinde baskıları arttırıyor.  Devlet tarafından yeni nüfus planlaması, nüfusun arttırılması çalışmalarının kadınların aleyhine olduğu aşikardır.” ifadelerine yer veriyor

‘Mahsa Amini’nin Kürt olması işin rengini değiştirmiyor’

Mahsa Amini’nin Kürt olması ve ayaklanmaların İran’ın Kürdistan eyaletinde meydana gelmesi akıllara “ahlak polisi” tarafından öldürülen gencin etnik kimliğine dair soruları da  getiriyor.

Ancak Darya Golestan, konunun Amini’nin Kürt olması konusunu aştığını, eylemlerin Şii tarafların en güçlü olduğu kentlere de yayıldığını ve yaşanan sorunun sadece İran’daki Kürtlerin değil tüm İranlı kadınların sorunu olduğunu ifade ediyor. Bu da eylemlerin hızlıca yayılmasının nedeni olarak görülüyor.

Golestan eylemlerde etnik ya da milliyetçi bir ton var mı sorusuna “Hayır, böyle bir şey yok. Tüm kandınlar İran’da türban ve giyim hakları konusunda yaşadıkları sorun aynı çünkü. Ama bir şeye dikkat çekmek gerekiyor. O da devletin arttıracağı şiddet uygulamaları olacaktır.  Devlet artık protestoları sert bir şekilde bastırmada tecrübeli. Ama be bunun her zaman böyle devam edeceğini düşünmüyorum” diyor.

***

Bugün yaşanan eylemler İran’daki molla rejiminin 40. yılını devirdiğimiz bir dönemde, diğer eylemlerden farklı olarak direkt şeriat rejimini, onun söylemlerini ve temsillerini karşısına alıyor. İlk kez kadınların öncülüğünde gerçekleştirilen eylemlere tanık oluyoruz.

Sokağa çıkanların önemli bir kısmı ise genç ve sokak eylemleri sırasında politize oluyorlar. Yani İran devletinin “kökü dışarda, siyasi ajanlar” nitelemesi boşa düşüyor haliyle. Eylemlerin eğer ekonomik alanlara yayılmazsa, fabrikalarda grevlerle buluşmazsa zaman içinde geriye düşeceği tahmin ediliyor. Ancak bu haliyle dahi yaygın kanı İran Devleti’nin İrşad Devriyeleri’ne dair yasal sınırlarında düzenlemeler yapmaya mecbur kalacağı yönünde.

Diğer ihtimal ise eylemlerin devam etmesiyle henüz sokağa çıkmamış kesimlerin de dahil olduğu ve eylemlerin işçi sınıfı karakteri kazandığı evreye geçmesi. İran halkı, tarihinde sadece 1979 yılındaki gerici molla rejimiyle anılan devrimle değil, 1905 ve 1911 yılllarında ileriye sıçrayabilecek devrimleri de deneyimlemiş bir halk. Tüm bu parametreler devrimlere aşina olan bir halkında tarihin tekerini ileri götürmek için umut vaadediyor. Ancak eylemlerin bir örgütünün, somut olarak bir muhatabının olmaması ise sürecin sönümlenmesine neden olabilir. Ve fakat bu haliyle dahi İran halkının molla rejimine karşı ayaklanarak ve ilk kez rejimin sembollerini karşısına alarak bir korku duvarını aştığını söyleyebiliriz.

*Röportajı veren konuğun adı hukuki sorun yaşamaması için müstear olarak kullanılmıştır.

ÖZKAN ÖZTAŞ – sol.org.tr

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL

FON SORUŞTURMASINDA AKBANK VE DENİZBANK’TAN AÇIKLAMA: “İSİMLER BANKALARIMIZIN ÇALIŞANI DEĞİL”

Yayınlanma:

|

Yazan:

Fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler üzerinden gündeme gelen Akbank ve DenizBank, haberlerdeki çalışma ilişkilerine ilişkin açıklama yaptı. Akbank, “adı geçen kişilerin uzun süre önce bankadan ayrıldığını” belirtirken DenizBank, “adı geçen Yasemin Y.’nin banka çalışanı olmadığını” bildirdi.

Bankavitrini.com | Gündem

Sermaye piyasalarındaki işlemlere yönelik yürütülen fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler ve bu kişilerin bankalarla bağlantıları gündeme geldi. Konuya ilişkin Akbank ve DenizBank’tan açıklamalar geldi. Her iki banka da haberlerde yer alan çalışma ilişkilerine yönelik düzeltme talebinde bulundu.

Akbank: İsimler uzun süre önce bankadan ayrıldı

Akbank, fon soruşturması kapsamında gözaltı kararı verilen kişilerle ilgili haberlerde banka adının kullanılmasına ilişkin açıklama yaptı.

Banka, haberlere konu olan kişilerin uzun süre önce Akbank’tan ayrıldığını ve başka kurumlarda çalıştıklarını belirtti. Açıklamada, bu kişilerin hâlen Akbank bünyesinde görev yapıyormuş gibi gösterilmesinin gerçeğe aykırı bir izlenim oluşturabileceğine dikkat çekildi.

Akbank, güncel çalışma ilişkilerinin doğru aktarılması gerektiğini vurgulayarak kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini istedi.

DenizBank: Yasemin Yılmaz bankamızın çalışanı değil

DenizBank da fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isimlerin yer aldığı listeye ilişkin yayımlanan haberdeki bir bilgiyi düzeltti.

DenizBank A.Ş. tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isim listesine ilişkin yayımladığınız haberde, Yasemin Y. isimli kişinin DenizBank Finans Yöneticisi olduğu yönünde hatalı bilgiye yer verilmiştir.

Haberde adı geçen Yasemin Y., Bankamız çalışanı değildir. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla söz konusu yanlış bilginin düzeltilmesini rica ederiz.”

DenizBank, açıklamasıyla Yasemin Y.’ın banka çalışanı olduğu yönündeki bilgiyi açıkça reddetti ve haberlerin düzeltilmesini talep etti.

Soruşturmada banka isimleri neden gündeme geldi?

Soruşturma kapsamında yayımlanan gözaltı listelerinde yer alan kişilerin mesleki unvanları ve çalıştıkları kurumlara ilişkin bilgiler, bankaların isimlerinin de haberlerde geçmesine neden oldu.

Ancak bir kişinin adının soruşturma kapsamında anılması, tek başına ilgili bankanın soruşturmanın şüphelisi olduğu veya kurumsal olarak herhangi bir suça iştirak ettiği anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir kişinin geçmişte bir bankada çalışmış olması da güncel çalışma ilişkisini göstermiyor.

Akbank’ın geçmiş çalışma ilişkilerine yönelik açıklaması ile DenizBank’ın Yasemin Y. hakkında yaptığı düzeltme, haberlerde kişi ve kurum bağlantılarının güncel ve teyit edilmiş bilgiler üzerinden kurulmasının önemini ortaya koydu.

Bankacılık sektöründe doğru bilgi ve itibar vurgusu

Sermaye piyasalarına yönelik soruşturmalarda kişi isimleriyle birlikte kurum adlarının anılması, kamuoyunda ilgili bankalara yönelik algıyı etkileyebiliyor. Bu nedenle gözaltı listelerindeki bilgilerin, kişilerin güncel iş durumlarıyla karşılaştırılarak yayımlanması önem taşıyor.

Akbank ve DenizBank’ın açıklamaları, soruşturma haberlerinde yalnızca isimlerin değil, bu isimlerle bankalar arasında kurulan bağlantıların da titizlikle doğrulanması gerektiğini gösteriyor.

Bankavitrini.com olarak not: Bu haber, Akbank ve DenizBank’ın çalışma ilişkilerine yönelik açıklamalarını bir araya getirmektedir. Soruşturmada adı geçen kişiler hakkındaki iddialar ile bankaların kurumsal sorumluluğu birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE?

Yayınlanma:

|

İspanya, Fransa, İtalya ve Belçika’daki protestolar ne anlatıyor? Türkiye bu tablodan hangi dersleri çıkarmalı?

Erol TAŞDELEN | Bankavitrini.com Ekonomik Analiz

Avrupa sokaklarında yükselen protestolar, yalnızca öğrencilerin eğitim koşullarına, kiracıların konut sorununa ya da çalışanların ücret taleplerine indirgenemez. İspanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Belçika’ya uzanan eylemlerin ortak noktasında daha temel bir soru bulunuyor: Ekonomik büyüme, vatandaşın yaşam standardına ne ölçüde yansıyor?

17 Ekim 2026’da Avrupa’nın farklı ülkelerinde yoğunlaşan gösteriler, hayat pahalılığı, eğitim giderleri, barınma sorunu ve kamu hizmetlerinin niteliği etrafında şekillendi. Ancak bu gösteriler, tek merkezden yönetilen ortak bir Avrupa hareketi değil. Her ülkenin kendi ekonomik ve siyasi dinamikleri var. Ortaklaşan nokta ise özellikle gençlerin geleceğe ilişkin beklentilerinin zayıflaması.

Al Jazeera’nın 17 Ekim tarihli haberinde, farklı ülkelerde yüz binlerce kişinin hayat pahalılığına karşı gösterilere katıldığı bildirildi. Fransa’daki eylemler kitlesel boyutlara ulaşırken Belçika’da eğitim reformları, İtalya’da geçim sıkıntısı ve savaş karşıtı talepler, İspanya’da ise konut krizi öne çıktı.

Bu tablonun ekonomi yönetimleri açısından önemli bir mesajı var: Makroekonomik göstergelerdeki iyileşme, toplumun bütün kesimleri tarafından aynı biçimde hissedilmeyebilir.

İSPANYA: MAAŞ VAR, EV YOK!

İspanya’daki protestoların merkezinde konut krizi bulunuyor. Özellikle büyük şehirlerde yükselen kiralar, genç çalışanların kendi başlarına ev tutmasını giderek zorlaştırıyor.

Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın evinden çıkarılması ve sonrasında hayatını kaybetmesi, konut hakkı tartışmalarını yeniden alevlendiren olaylardan biri oldu. Hükümetin kiracıları korumaya yönelik düzenleme girişiminin parlamentoda reddedilmesi de tepkileri artırdı.

Reuters’ın 2 Ekim 2026 tarihli haberine göre, protestocular kira artışlarının sınırlandırılmasını, evden çıkarmalara karşı koruma sağlanmasını ve kısa süreli kiralamaların düzenlenmesini talep ediyor. Tartışmanın diğer tarafında ise düzenlemelerin konut arzını azaltabileceğini savunan kesimler bulunuyor.

İspanya örneği, ekonomik açıdan önemli bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Bir ülkede istihdamın ve ekonomik faaliyetin artması, konut maliyetleri gelirlerden daha hızlı yükseliyorsa, gençlerin bağımsız yaşam kurmasını kolaylaştırmayabilir.

Çalışan bir gencin maaşının büyük bölümünü kiraya ayırması; tasarruf yapmasını, ev sahibi olmasını, tüketim harcamalarını artırmasını ve ekonomik geleceğini planlamasını güçleştiriyor.

Burada mesele yalnızca emlak piyasası değil. Konut maliyetleri, iş gücü hareketliliğini, aile kurma kararlarını, tüketimi ve uzun vadeli tasarrufları da etkiliyor.

İspanya’nın verdiği mesaj açık: Barınma maliyeti, ücret artışlarını geride bırakıyorsa ekonomik büyüme toplumsal refaha dönüşmekte zorlanıyor.

FRANSA: EĞİTİMDEKİ SORUNLAR NASIL TOPLUMSAL TEPKİYE DÖNÜŞTÜ?

Fransa’da gösteriler, okullardaki personel yetersizliği, eğitim koşulları ve kamu hizmetleri konusundaki şikâyetlerle görünür hale geldi. Öğrencilerin başlattığı eylemlere zamanla farklı toplumsal kesimlerden destek geldi.

17 Ekim’deki gösterilerde hayat pahalılığı, yakıt maliyetleri ve ücret talepleri de gündemin parçası oldu. Böylece başlangıçta eğitim odaklı olan tepki, daha geniş bir ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluk alanına yayıldı.

Fransa’daki gösteriler sırasında yağma, kundaklama ve polisle çatışmalar da yaşandı. Barışçıl protesto hakkı ile şiddet eylemleri birbirinden ayrılmalı. Kamu düzenine zarar veren eylemler, gösterilere katılan bütün vatandaşların tutumu olarak değerlendirilemez.

Ekonomik açıdan Fransa örneği, kamu harcamaları tartışmasını öne çıkarıyor.

Devlet bütçe disiplinini sağlamak, borçlanmayı kontrol etmek ve mali dengeleri korumak isteyebilir. Ancak tasarruf politikalarının eğitim, sağlık ve diğer kamu hizmetlerine etkisi, vatandaşların günlük yaşamında hissediliyorsa ekonomik tartışma siyasi ve toplumsal bir soruna dönüşebiliyor.

Burada önemli soru, devletin harcamalarını azaltıp azaltmaması değil; hangi harcamaların, kimleri etkileyerek ve hangi sonuçları doğurarak azaltıldığıdır.

BELÇİKA: BÜTÇE KISITLAMALARI VE EĞİTİME ERİŞİM

Belçika’da gençlerin ve öğrencilerin katıldığı gösterilerde eğitim maliyetleri, yükseköğretime erişim ve eğitim reformları öne çıktı.

Reuters’ın 17 Ekim tarihli haberine göre Brüksel’de yüzlerce genç gösteri yaptı. Eylemler sırasında polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. Göstericiler, eğitim maliyetlerinin artması ve bazı reformların üniversiteye erişimi zorlaştırabileceği yönündeki kaygılarını dile getirdi.

Belçika örneği, eğitim harcamalarının yalnızca bugünün bütçe kalemi olmadığını gösteriyor. Eğitim, bir ülkenin gelecekteki üretkenliğini, iş gücü niteliğini ve rekabet gücünü belirleyen temel yatırımlardan biridir.

Eğitimde fırsat eşitliğinin zayıflaması, düşük gelirli ailelerin çocukları açısından daha ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle bütçe kesintilerinin kısa vadeli mali etkileri ile uzun vadeli ekonomik sonuçlarını birlikte değerlendirmek gerekir.

İTALYA: GEÇİM SIKINTISI VE SOSYAL HİZMETLER

İtalya’daki gösterilerde hayat pahalılığı, ücretler, kamu hizmetleri ve savaş karşıtı talepler öne çıktı. Milano ve Bologna gibi kentlerde bazı eylemler polisle çatışmalara dönüştü.

17 Ekim’deki gösterilerin ekonomik arka planında, hanelerin artan fiyatlar karşısında bütçelerini dengeleme güçlüğü bulunuyor. Enflasyonun yavaşlaması ile fiyatların düşmesi aynı şey değil. Fiyat artış hızı gerilese bile daha önce yükselen fiyatlar yüksek seviyelerde kalabiliyor.

Ücret artışları bu birikimli fiyat artışını karşılayamıyorsa, çalışanların satın alma gücü üzerindeki baskı devam ediyor.

Bu noktada yalnızca ortalama ücret artışına bakmak yeterli değil. Ücretlerin kira, enerji, gıda, ulaşım ve sağlık harcamaları karşısındaki durumu da değerlendirilmek zorunda.

İtalya’daki protestoların gösterdiği sorunlardan biri de bu: Vatandaş, ekonomik büyüme rakamlarından önce ay sonunda elinde ne kaldığına bakıyor.

AVRUPA’NIN ORTAK SORUNU: EKONOMİK BÜYÜME İLE HİSSEDİLEN REFAH ARASINDAKİ MAKAS

Dört ülkenin sorunları aynı değil. İspanya’da konut, Fransa’da eğitim ve kamu hizmetleri, Belçika’da eğitim reformları ve bütçe tartışmaları, İtalya’da ise geçim sıkıntısı daha belirgin.

Buna rağmen üç ortak başlık öne çıkıyor:

1. Gelir ile zorunlu harcamalar arasındaki denge bozuluyor.

Ücretler nominal olarak artabilir. Ancak kira, gıda, enerji ve ulaşım harcamaları daha hızlı yükseliyorsa hanelerin satın alma gücü gerileyebilir.

2. Gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri zayıflıyor.

Eğitim almanın, iş bulmanın ve düzenli gelir elde etmenin bağımsız bir yaşam kurmaya yetmediği düşüncesi yaygınlaşıyorsa ekonomik sorun, aynı zamanda toplumsal güven sorunu haline geliyor.

3. Kamu bütçesi ile sosyal beklentiler karşı karşıya geliyor.

Hükümetler mali disiplin, borç yönetimi ve bütçe açıklarının kontrolü üzerinde dururken vatandaşlar eğitim, sağlık, konut ve sosyal destek hizmetlerinin korunmasını istiyor.

Eurostat’ın 2025 verilerine göre Avrupa Birliği nüfusunun yüzde 7,7’si, harcanabilir hane gelirinin en az yüzde 40’ını konut giderlerine ayıran hanelerde yaşıyor. Bu oran, Avrupa’da bile konut maliyetlerinin bazı haneler için ne kadar ağır bir yük oluşturduğunu gösteriyor.            (Kaynak: Eurostat – Avrupa’da yaşam koşulları, 2026 verileri. )

SONUÇ: VATANDAŞIN HİSSETMEDİĞİ REFAH, SİYASİ BASKIYA DÖNÜŞEBİLİR

Avrupa’daki gösteriler, ekonomik politikaların toplumsal sonuçlarını yeniden tartışmaya açtı.

Bir ülkede büyüme yaşanabilir, şirketlerin ciroları artabilir, kamu gelirleri yükselebilir ve finansal göstergeler iyileşebilir. Ancak gençler ev bulamıyor, çalışanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor ve eğitim fırsatlarına erişim giderek pahalılaşıyorsa bu göstergeler toplumsal refahın tamamını anlatmaz.

Bu, ekonomi politikalarının yalnızca kısa vadeli sonuçlarıyla değil, gelir dağılımı, üretim kapasitesi, sosyal hareketlilik ve yaşam maliyetleri üzerindeki etkileriyle de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye açısından çıkarılacak ders, Avrupa’daki protestoların aynısının yaşanacağını varsaymak değil; ekonomik programların toplumsal etkilerini zamanında izlemek ve sorunları büyümeden çözmeye çalışmaktır.

Çünkü ekonomik istikrar, yalnızca fiyatların kontrol altına alınmasıyla değil; vatandaşın gelirine güvenmesi, işletmelerin üretimini sürdürebilmesi ve gençlerin geleceğe ilişkin makul beklentiler taşımasıyla da güçlenir.

Ekonominin nihai sınavı, tabloların ne kadar iyi göründüğü değil, vatandaşın hayatında neyin değiştiğidir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist 
Bankavitrini.com – Ekonomik Analiz

Okumaya devam et

GÜNCEL

Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Bir süredir mütemadiyen aynı konuların etrafında dolaştığımız ve kendi kendimizi tekrar ettiğimizin pekâlâ farkındayız. Jeopolitik riskler tüm ağırlığıyla masa üzerinde durmaya devam ederken, emtia fiyatlarının yüksek seyri enflasyonist baskıları artırmaya devam ediyor. Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı haftanın son iş gününü 110 dolar seviyesini test ederek tamamladı. Bir başka bakış açısıyla, Brent petrol sene başına göre %81 yükselirken, gümüş ise getiri liginin dibinde yer alarak %20 düştü. Yapay zekâ ve çip sektöründe ise soru işaretleri zihinleri meşgul etmeye devam ediyor. Goldman Sachs’ın hesaplamalarına göre, beş büyük yapay zekâ şirketinin gelecek yıl toplam yatırım harcamalarının 1,2 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Rakamın büyüklüğü bir yana, bu yatırımların ne kadar sürede kendini amorti edeceği sorusu giderek daha fazla önem kazanıyor. Teknoloji hisseleri denince akla gelen Nasdaq endeksi haftanın son iş gününü %2’nin üzerinde düşüşle tamamlarken, son 10 günlük performansı da %6 düşüş yönünde oldu.

Türkiye’de Fon Krizi’nin etkileri sürerken, cuma günü bültenimizde de dile getirdiğimiz MSCI uyarısı hisse senetleri üzerindeki baskıyı artırdı. MSCI, yaz başında yaptığı uyarının dozunu bir kademe daha yükselterek, piyasa şeffaflığı ve sağlıklı işleyiş konusunda atılan adımların yeterli olmadığını ortaya koydu. Türkiye’nin gelişmekte olan ülke statüsünü koruması açısından Haziran 2027 kritik bir tarih olarak karşımıza çıkıyor. Endonezya’da yaşananları da birlikte düşündüğümüzde, piyasaların bu uyarıyı pek hoş karşılamadığını görüyoruz. BIST100 ve BIST30 endeksleri cuma gününü %3 kayıpla tamamlarken, bankacılık endeksi %2 geriledi. CDS risk primi 250 baz puanda yatay seyrederken, iki yıllık gösterge tahvilin bileşik faizi, faiz indirimi beklentilerinin desteğiyle son iki haftada 100 baz puan düşerek %39,40 seviyesine indi. USDTRY kuru ise yeni haftaya 49,54 seviyesinden başlıyor.

MSCI’nın Endonezya’yı gelişmekte olan ülkeler kategorisinden çıkararak doğrudan bağımsız piyasa statüsüne düşürebileceği uyarısının yankıları ise dinmiyor. Cuma günü %12’ye yakın gerileyen Jakarta borsası, bu sabah da %5’in üzerinde düşerek son altı yılın en düşük seviyesine indi. Yılbaşından bu yana kayıplar %43’ü aşarken, yabancı yatırımcıların net satışları 5 milyar dolara yaklaştı. Endonezya’nın MSCI endekslerinden tamamen çıkarılması hâlinde, yalnızca endeksleri takip eden fonlardan 5,6 milyar dolarlık zorunlu satış gelebileceği hesaplanıyor. Ülke para birimi rupiah da tarihî dip seviyelerine yaklaşırken, satış baskısının borsayla sınırlı kalmayıp döviz ve tahvil piyasalarına yayılmasından endişe ediliyor. Türkiye’nin de benzer gerekçelerle MSCI’nın radarında olması, Endonezya’daki gelişmeleri bizim açımızdan daha da önemli kılıyor.

Türkiye cephesinde ise gözler perşembe günü sonuçlanacak TCMB’nin olağan Ekim ayı PPK toplantısına çevrildi. Bir süredir gündemden düşmeyen fon krizinin de etkisiyle ekonomik aktivitedeki yavaşlamanın giderek belirginleştiğini görüyoruz. Otomobil satışlarından kredi kartı harcamalarına kadar pek çok gösterge bu tabloyu desteklerken, hanehalkının borç ödeme kapasitesindeki bozulma da dikkat çekiyor. Aşağıdaki grafikten görüleceği üzere, ihtiyaç kredilerinde takibe dönüşüm oranı %7’ye yaklaşarak rekor kırarken, bireysel kredi kartlarında da bu oran %6 seviyesine yaklaşarak tarihî zirvesine yükseldi. Bir başka deyişle, ihtiyaç kredilerinde mevcut her 100 TL’lik bakiyenin yaklaşık 7 TL’si takipte bulunuyor. Ekonomik aktivitedeki sert yavaşlama ve hanehalkının artan ödeme güçlükleri karşısında TCMB’nin, enerji fiyatlarındaki keskin yükselişe rağmen, politika faizini en az 100 baz puan indirerek %37’den %36’ya çekmesine kesin gözüyle bakıyoruz. Böylece TCMB’nin Aralık 2025’ten bu yana ara verdiği faiz indirimlerine bebek adımlarıyla yeniden başlamasını bekliyoruz.

Cuma günü TCMB’nin açıkladığı iki önemli veri de dikkatimizden kaçmadı. Eylül ayı konut fiyat endeksine göre, konut fiyatları yıllık bazda nominal olarak %22,3 artarken, enflasyondan arındırıldığında reel olarak %5,7 geriledi. Bir başka deyişle, konut fiyatlarındaki artış enflasyonun gerisinde kalmaya devam ederken, bu durum konutun değer artışı açısından yatırım cazibesini sınırlıyor. TCMB’nin yayımladığı Ekim ayı Piyasa Katılımcıları Anketi’nin sonuçlarını ise aşağıdaki grafikten takip edebilirsiniz. Biz özellikle enflasyon beklentilerine odaklandık. Yıl sonu TÜFE beklentisi hemen hemen değişmezken, 12 ay sonrasına ilişkin beklentinin 0,19 puan artışla %23,89’a yükselmesi, orta vadeli enflasyon görünümünde sınırlı da olsa bir bozulmaya işaret ediyor. Buna karşılık, 24 ay sonrasına ilişkin beklentinin 0,38 puan gerilemesini daha uzun vadeli görünüm açısından olumlu okuyoruz. TCMB’nin kurun artış hızında yaptığı ince ayara rağmen, yıl sonu USDTRY beklentisi hafif gerileyerek 51,55 seviyesine inerken, 12 ay sonrasına ilişkin beklenti ise 59,26 seviyesine yükseldi.

Avrupa’da hayat pahalılığı, eğitim maliyetleri ve hükûmetlerin ekonomi politikalarına yönelik tepkiler giderek büyüyor. Fransa’da öğrencilerin başlattığı protestolar, sendikaların ve farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla hafta sonu ülke çapında kitlesel gösterilere dönüşürken, Paris başta olmak üzere birçok kentte şiddet olayları yaşandı. Yüz binlerce kişinin sokaklara döküldüğü gösterilerde 1,200 kişi gözaltına alınırken, Cumhurbaşkanı Macron yaşanan şiddet olaylarını sert bir dille kınadı. Protestolar Fransa ile sınırlı kalmazken, Belçika ve İtalya’da eğitim ve yaşam maliyetleri, Portekiz’de ise düşük ücretler ve konut krizi nedeniyle halk sokaklara döküldü. Fransa’da zaten kırılgan olan siyasi ve mali dengelere toplumsal huzursuzluğun da eklenmesi, ortak para birimi üzerinde baskı kurarken, EURUSD paritesi 1,1230 seviyesinde işlem görüyor.

Öte yandan, Orta Doğu’da artan gerilimle cuma günü 110 dolar seviyesini test eden Brent petrol, yeni haftaya düşüşle başladı. Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi, piyasaya daha fazla Rus petrol ürünü sunulabileceği düşüncesini güçlendirirken, Brent petrol %1,8 gerileyerek 108 dolar seviyesine indi. Ancak Orta Doğu’da arz güvenliğine ilişkin endişeler dinmiş değil. Ticari gemilere yönelik saldırılar nedeniyle Körfez’den günlük petrol sevkiyatı 20 milyon varilin üzerinden 8,5 milyon varile kadar gerilerken, Mısır’ın Husilere karşı Suudi Arabistan’a destek vermeye hazır olduğunu açıklaması gerilimin daha da yayılabileceğine işaret ediyor.

Küresel piyasalarda yapay zekâ yatırımlarının finansmanına ilişkin endişeler gündemdeki yerini korurken, yeni gün ve hafta başlangıcında Asya borsalarında karmaşık bir seyrin hâkim olduğunu görüyoruz. Geçen haftayı %5,4 kayıpla tamamlayan Japonya’da Nikkei endeksi bu sabah %1 civarında gerilerken, geçen hafta %14’ten fazla düşen Güney Kore borsası KOSPI ise yaralarını sarmaya çalışarak %0,7 yükseliş kaydetti. Çin’de üçüncü çeyrek büyümesinin beklentileri hafif aşarak %4,5’e ulaşması ve perakende satışların tahminlerden iyi gelmesi satış baskısını sınırladı. ABD’de yarı iletken hisselerinin işlem gördüğü Philadelphia Semiconductor endeksinin son 10 günde %16’dan fazla gerilemesi, teknoloji sektöründeki satışların boyutunu gösteriyor. Yatırımcılar, yapay zekâya yapılan devasa yatırımların ne zaman kâra dönüşeceğini sorgularken, bu hafta açıklanacak Meta, Tesla ve önde gelen çip üreticilerinin bilançoları merakla takip edilecek. Elon Musk’ın uçan araba tanıtımıyla ilk etapta yükselişe geçen Tesla hisseleri, kazanımlarını koruyamayarak gün içi zirvesinden %6 geriledi.

Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi petrol fiyatları üzerinde aşağı yönlü baskı yaratırken, ABD ile Ukrayna arasındaki ilişkiler de limonileştiğini görüyoruz. Cuma gecesini sert satışlarla tamamlayan Nasdaq endeksi, bu sabah vadeli işlemlerde %1,3 yükselirken, ABD’nin 10 yıllık gösterge tahvil faizi yeniden %5,05 seviyesine geriledi. Kıymetli metaller de yeni haftaya alıcılı başlarken, ons altın 4,180 dolar, gümüş ise 57,75 dolar seviyesinde işlem görüyor. Petrol fiyatlarındaki gerilemenin enflasyon endişelerini bir miktar hafifletmesi, faiz getirisi olmayan kıymetli metallere destek verdiğinin altını çizmek isteriz. Teknik bir bakış açısıyla önem arz eden 55 dolar seviyesinden uzaklaşan gümüşü biraz daha takip etmek istiyoruz. Yukarıda da değindiğimiz üzere, petrol fiyatlarında kalıcı bir geri çekilme olmadan kıymetli metallerin kalıcı bir yükselişe geçmesi zor görünüyor.

Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi Fed’in faiz politikasına ilişkin beklentilerde de dikkat çekici bir değişime neden oldu. Geçen hafta %50’ye kadar yükselen ekim ayında faiz artırımı ihtimali %16’ya kadar gerilerken, aralık ayında faiz artırımı ihtimali ise hâlen %92 seviyesinde bulunuyor. Gözler 28 Ekim tarihinde sonuçlanacak Fed toplantısına ve ertesi gün açıklanacak Fed’in favori enflasyon göstergesi olarak yakından takip ettiği PCE verisine çevrilmiş durumda. Siyasi cephede ise Brezilya ve İsrail seçimlerine geri sayım devam ederken, ABD’de 3 Kasım’da düzenlenecek ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin iki kanadı birden kaybetme riskinin oldukça arttığını söylememiz gerekiyor.

TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi

17923851289ea310271c16b1d4d2891df98b8491dd_1_1200.jpg
 
İhtiyaç Kredilerinde ve Kredi Kartlarında Takibe Dönüşüm Oranı

17923851297c4c3356427a1eaef2d11a6e750e9cf4_2_1200.jpg

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.