Connect with us

Dr. Abbas Karakaya

YILIN İLK KARI VE AMERİKA’DA EVSİZLER

Yayınlanma:

|

Yaşadığımız yere yılın ilk karı geçen cumartesi yağdı. Ulaş bu işe çok sevindi. Dışarı çıkıp kartopu oynadı. Ama karlı, soğuk havalar benim aklıma evi olmayan insanları getiriyor. ABD’de her gece 550-600 bin insan sokaklarda ya da barınak bulabilenler (ısınmayan, kirli, pis, barakalarda) barınaklarda geceliyor. Gidecekleri sıcak bir yuvaları yok. Eski ABD başkanlarından Bill Clinton’a (1993-2001) göre evsizlik ABD’nin “en utanılacak toplumsal sorunu.” Bu yakıcı, trajik toplumsal soruna biraz yakından bakalım.

  1. Evsizlik sorunu çok karışık, çok katmanlı bir sorun. Evsiz kalan insanlar daha başka sorunlarla da boğuşmak zorunda kalıyorlar. ABD’de evsiz insanların birçoğu aynı zamanda uyuşturucu bağımlısı, içki sorunları olan insanlar. Evsizler arasında psikiyatrik rahatsızlığı olan insan az değil.  ABD’de eski, emekli askerler arasında da çok yaygın bir şey sokağa düşmek. Evsizlik sorununun temelinde yoksulluk, işsizlik, geçinebilecek işlerin çok azalması ve iş güvenliğinin yok edilmesi yatıyor. Bu bakımdan evsizlere başlarını sokacakları evler yapmakla sorun tam çözülmüyor. Ayrıca, evsiz kalmanın sebeplerinden biri de aile içi şiddet. Aile içi şiddet gibi, evsizlere hakkındaki önyargıları da konuşmayı zorunlu kılıyor evsizlik sorunu.
  1. Homelessness in America: The History and Tragedy of an Intractable Social Problem (2022), adlı kitabın yazarı Stephen Eide ABD’deki evsizlik sorunun üç döneme ayırarak inceliyor. İlk dönem yirminci asrın başından 1929’daki Büyük Depresyona kadar, sonrasındaki 10 yılı kapsayan bir süre; ikinci dönem 1930’lardan 1970’lerin sonuna kadar olan dönem ve içinde bulunduğumuz üçüncü dönemse 1980’lerden günümüze kadar geliyor. İlk iki dönemde evsizler çoğunlukla Beyazken, içinde bulunduğumuz dönemde ağırlıklı olarak Siyahlar evsiz. Üçüncü dönemin başka, ayırıcı iki özelliği de, evsizler arasında kadınların sayısının ve ruhsak hastalıkların artması. Eide’nın araştırmasına göre uyuşturucu madde bağımlılığı her üç dönemde de rastlanan bir durum.
  1. İkinci dönemde izlenen yanlış kentsel dönüşüm politikaları da insanların evsiz kalarak sokaklara düşmesine sebep olmuş. ABD’de bir dönem yüksek ev kiraları veremeyen insanların tercih ettikleri tek kişilik otel odaları varmış. Bunlara SRO deniyor: Single Room Occupancy (Hotels). Bu oteller yıkılarak yerleri ya ticari alana çevrilmiş ya da orta sınıflar için yerlerine siteler yapılmış. Başka bir deyişle, rant amaçlı kentsel dönüşüm fakirlik sınırında yaşayan, alım gücü yeni yapılan evleri satın almaya ya da kiralamaya yetmeyen insanları sokaklara itmiş. Bu rant odaklı dönüşümün evsizlik sorununu nasıl büyüttüğünü sayılar da gösteriyor. Örnekse, eskiden beri evsiz insan sayısı bakımından hep ilk sırada gelen New York şehrinde, bu otel odaları (SRO), 1970-1983 arasında 127 binden 14 bine düşmüş. Ya da Nashville’de aynı süre zarfında 1680 odadan kala kala sadece 15 tane kalmış.
  1. İçinde bulunduğumuz dönemde evsiz insan sayısını artıran bir başka politikada sağlık alanında uygulanmış yanlış bir politika. Devlet hastanelerindeki psikiyatri bölümlerinde yatarak tedavi edilen hastalar devlete yük olmasınlar diye erken taburcu ediliyor ve tedavilerine, ilaçlarına dışarıda devam edilmesi planlanıyor. Hastalar iyileşmeden, tedavileri tamamlanmadan sokaklara gönderiliyor, ancak planlandığı gibi hastaların dışarıdayken takipleri yapılamıyor. Ve bu insanlar yeni evsizler olarak sokaklarda yaşamak zorunda bırakılıyorlar. İnsan sağlığına sadece kar, para merceğinden bakıldığında ortaya çıkan korkunç bir sonuç.
  1. 1980’lerin başında Ronald Reagan yönetiminde (1981-1989) neo-liberal politikaların hayata geçirilmesi, yani büyük şirketlere vergi indirimleri gelirken dezavantajlı gruplar, fakirlik sınırı altında yaşayan insanlara yapılan sosyal yardımların azaltılması da yeni dönemdeki evsizlerin sayısını artırmıştır. Yine bu dönemde, evsizlik sorunun çözmek, evsizlerin durumlarını düzeltmek için çabaların da artığı gözlemleniyor. Bugün Amerika’da dini cemaatler kilise, sinagog gibi mekânlarını evsizlere daha çok açıyor, yardım programları uyguluyorlar. Türkiye’deki camiler evsiz insanlara neden açılmaz? Aynı soruyu benden önce Türkiye’de yıllardır evsizlerle ilgili çalışma yürüten, 2015’te de Erdemliler Dayanışması Derneği ile birlikte evsizler evi açan Erkan Alaca da soruyor:

https://tr.euronews.com/2020/02/21/issizlik-ekonomi-ailevi-sorunlar-turkiyede-gizli-evsiz-sayisi-artiyor-video-izle

  1. Evsizlerin yanında durup onlar için, onlarla beraber, sahada mücadele etmiş, 1980’lerde medya ve genel kamuoyunun dikkatini bu soruna çekmeyi başarmış biri var ki onun adını da analım. Bu Amerikalı aktivist Mitch Synder (1943-1990). Synder, çalınmış araba kullanmaktan iki yıl hapis yatmış. Hapiste, Vietnam savaşına karşı çıkmaktan dolayı ceza almış iki papaz kardeşle karşılaşmış ve onların sayesinde yoğun bir okuma dönemi geçirmiş, toplumsal bilinçlenme yaşamış. Cezasını tamamladıktan sonra CCNV (Community for Creative Non Violence) adlı bir oluşuma katılmış. Dini cemaatlerin (camiler, sinagoglar, kiliseler) ve devletin evsizler için barınak yapmaları, ellerindeki binaları bu insanlara tahsis etmeleri için mücadele etmiş. Ronald Reagan yönetimini evsizlere barınak yapmaya ikna etmek için sahada evsizlerle beraber mücadele etmiş, parklarda gecelemiş ve iki kere açlık grevine gitmiştir. Bu cesur, soylu insanın hayatı henüz hayattayken sinemaya aktarılmıştır: https://youtu.be/q32p95Di_fU Filmin en son sahnesi donarak ölen evsiz, eski bir askerin toprağa verilme sahnesidir. Mezarlıktaki tören sona erdikten sonra, gazeteciler, cenaze törenine katılan Mitch Synder’a mikrofonu uzatır, söyleyeceğiniz bir şey var mı, diye sorar. Synder’ı oynayan karakterin (Martin Sheen) şu sözleriyle biter film:

“Sokakta evsiz bir insan görürsen geçip gitme, dur, yaklaş, merhaba de ve nasıl olduklarını, ne yaptıklarını sor, eğer paran varsa, ona bir şey, sıcak bir çay ya da yiyecek bir şeyler ısmarlamayı teklif et; eğer paran yoksa o evsiz kişinin sadece gözlerine bak ve onu önemsediğini, umursadığını söyle çünkü sen onun gözlerine bakarken aslında aynaya bakıyorsun.”

Abbas Karakaya – 15-16 Kasım 2022, Bloomington

Dr. Abbas Karakaya

RÜZGARIN ÜLKESİ ÇANDARLI’DA YENİ BİR SAYFA: YAYLAYURT KÖYÜ  

Yayınlanma:

|

Rüzgarın ülkesi Çandarlı’yız yine. Beş yıl önce, Covid-19 pandemisinin olduğu yıl hayatımıza girdi bu belde. Yani ilk kez 2020 yazında geldik buraya. O yaz tatile gidecek bir yer ararken Sibel’in haritada bulduğu bir yer. Bimeyko denilen sitede bir ‘uyduruk’ bir ev (arka tarafı komple duvar, penceresiz) kiraladık. Ve öğrendik ki ‘imar affıyla’ ev statüsü verilmiş bu ucube daireye. O gün de şimdiki gibi delice bir rüzgar esiyordu. Zaten esmezse rüzgar olmaz ama, yaman esiyordu. Ağaçlar köklerinden çıkacak diye korkmuştuk. Bu Çandarlı’da ilk akşamımızdı. Çok şaşırmıştık. Durmuyordu, durmuyordu, amasız fakatsız amansız esiyordu rüzgar. Ve şimdi bu yazıyı böyle bir rüzgar altında yazıyorum. Sanki ben rüzgarla ilk kez Çandarlı’da tanışmıştım. Şimdi bıraksam, önümdeki bilgisayarı da yere çalacak. Zaman zaman onu da sallıyor, ama tetikteyim. Ulaş ağaçlara yazık diyor, deli rüzgar dallarına bindikçe biniyor, eğdikçe eğiyor.

Geliş o geliş. O zamandan beri her yaz, uzun ya da kısa bir Çandarlı ziyaretimiz oluyor. Burada bizi çeken neydi, ne? Alçakgönüllü haliydi. 1970’leri hatırlatan bir yer. Bir Bodrum, bir Marmaris ya da Kaş değil. İyi ki de değil. Kendi halinde, sade; gürültüsüz bir tatil/yaşam arayanlar için bir yer. Yollarında yılkı atların, tayların dolaştığı, geceleri yaban domuzlarının yiyecek aramaya çıktığı bir yer. Konuştuğumuz buralı biri domuzların aslında su için aşağılara indiğini söyledi. Şaşalı bir yer değil. Ayrıca, rüzgarı ve deniziyle de kendini aratan bir belde. Bunun için sevdik biz Çandarlı’yı. Tamamen haritadan şansına bulduğumuz bir yer, ama hayatımıza katıldı işte.

Rüzgar, nasıl da ses çıkararak esiyor ben bunları yazarken 8 Ağustos 2025 Cuma akşamı. Sanki çocukluk travmalarını atlatamamış bir ergen rüzgar Çandarlı’da. Duvarı delemeyen ısrarcı bir matkap. Arkadaşına kitaplarını götürmeye çalışan çok seven bir arkadaş. Abbas Kiyarüstemi’nin Arkadaşımın Evi Nerede? adlı filminde arkadaşının evini ısrarla arayan, arkadaşını bulmaya ant içmiş çocuk Çandarlı’da rüzgar.

Cuma günleri Çandarlı’da Pazar kuruluyor. Güzel, geniş bir kapalı Pazar. Bu seferki gelişimizin ikinci günü, ilk sabah, soluğu pazarda aldık. Renkleri, sesleri, kalabalığıyla pazarlar benim her zaman ilgimi çeken kamusal alanlardan. Gezerken meyve, sebze dizilerindeki renk cümbüşü gözlerimi doyururken, satıcıların müşterileri davet etmeyen çalışan sloganlarına, seslerine de kulak kesiliyorum. Mesela, börülceye ‘Pazar güzeli’ demişler bu hafta. Şeftaliyi satarken Bursaaa, Bursaaa diye bağırıyor biri. Benden al benden al fasulyeyi pişman olmazsın diye bağırıyor biri. Marketlerdeki o ölü sessizliğini düşününce pazarlardaki canlılık asıl beni etkileyen.

Bu seferki gidişimde Çandarlı pazarında daha çok zaman geçirdim. Meyve sebze, kuru yiyecek vb. kısmını dolaşınca pazarda iki ayrı pazarcı grubu olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Çoğunluğu erkek olan grup o sevdiğim pazarcı sloganlarını atan gruptu ve pazarın ‘ön’ tarafındaydı tezgahları. Gerilere gittikçe tezgahlarda daha çok kadınların olduğunu gördüm. Güneşte, toprakta çalışan kadınlar. Aklıma Nazım Hikmet’in Kadınlarımız adlı şiirini getirdiler. Kanım kaynadı onlara. Çandarlı’nın ruhuna da uygun bir durumda pazarın bu ikinci kısmında gördüklerim. Bağırmamaları, ürünlerinin yanında sessizce ya da kendi aralarında konuşarak beklemeleri dikkatimi çekti. Pazara getirdikleri şeylerin hepsi yan yana, sanki dayanışma halinde, az miktarlardaydı. Ve biçimleri de ‘eğri büğrüydü’. Tanışmak istedim, konuşmaya başladım. Lafı nasıl açtım hatırlamıyorum ama öndeki satıcılar için ‘onlar mal alır satar’, bizim getirdiklerimiz kendi malımız, kendi bağımızdan, bahçemizden, dediler. Herhalde kimsiniz, neredensiniz diye sordum. Türkmen köyü Yaylayurt’tanız dediler. Batıda Türkmen’in Alevi anlamına geldiğini biliyordum. Alevi misiniz dedim, evet dediler. Ya ben de ‘yabancı değilim’ dedim. Nereli olduğumu sordular, söyledim ve tanışmış olduk. Gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Birçok tezgâhtaki kadınlarla, arada bir de erkek vardı, tezgâhtaki kadının oğluyla konuştum. Adının Seyhan olduğunu söyledi. En az iki kadın halalarıma benziyordu. Çandarlı benim için Yaylayurt Alevi köyünün olduğu yer olarak da bir kat anlam daha kazandı. Alışverişimin çoğunu mal alıp mal satanlardan yapmıştım. Yeni tanıştığım Yaylayurtlu kadınlardan da bir şeyler aldım. Köylerine geleceğim sözü verdim. Gel, suyunu bizim köyden alırsın bir kaynak var dediler. Cemevlerini olduğunu söylediler. Fotoğraf çektirmek istiyorum değince, yaşlı bir teyze sen benim de oğlumsun diyerek hiç itiraz etmedi. Siz benim de anamsınız diyerek elini öptüm. Fotoğraflar çektirdim.

NOT: Bugün (11 Ağustos) köye uğradım. Köy Çandarlı merkeze 2-3 km uzaklıkta. Köye çıkarken köyden Havva teyze el etti durdum, onu da alarak köye çıktım. Su kaynağının yerini gösterdi. Eskiden eşek sırtında su getirdiklerini, çeşmeyi, çeşmeye kadar olan boru hattını köylünün imece usulü ile kendilerinin yaptığını anlattı. Yazlıkçıların kimi zaman, buna rağmen su alımında köylüyü mağdur ettiklerini, sıraya girmek istemediklerini söyledi. Pazarda tanıştığım Seyhan adlı kişiyi sordum, tanıdığını söyledi. Köyde iki kahvehane olduğunu, ama yaz aylarında herkes tarlada, bağda bahçede olduğundan bu kahvelerin yaz aylarında akşamları açıldığını söyledi. Cemevi de hakeza kapalıydı.

Çandarlı, rüzgar azalmadan azmaya devam ediyor. Geldiğimizden beri gemi azıya almış durumda.

Abbas Karakaya    8-11 Ağustos 2025, Çandarlı

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI-9

Yayınlanma:

|

Yazın en en kitabı: Mavi Kuşu Gören Var Mı? Çetin Öner‘den bir mini destan. Bir çocuğun kesilmiş bir ağaçtan aldığı yarı canlı dalı toprağa ekmesiyle, ona yaşama olanağı tanımasıyla başlayan bir destan. Ağaçsız, parksız, çiçeksiz şehirler şehir midir? 1977-78 yıllarında Ankara’da yazılmış bu destan daha o zamanlar doğa kırımını görmüş, şu an ormanlarımızın bile isteye yakıldığı kötü gidişi sezmiş, geleceği sanki daha o zamandan görmüş bir hikaye. Daha da önemlisi, bu kötü gidişi, doğa kırımını siyasetle, rejimle ilişkilendirmiş ve çözümü Mavi Kuşla simgelenen bir mücadelede; ‘cılızların’ (yoksulların) seslerini çıkarmasında gören bir hikaye.

Öyküye Çetin Öner’in 1981, 1989 yılları arasında eklediği ‘Sonsöz Gibi ya da Çocukkuş’ başlıklı iki sayfa hikayeye efsane boyutu ekler. Toplam 86 sayfalık, muazzam güzel, kömür kalemle yapılmış resimleriyle (resimleyen Kayhan Keskinok) bu kitabı okumak için bol zamanınız var. Hem siz hem çocuğunuz için. Kitabın çocuk kitapları serisinde çıkmış olmasına takılmayın. İyi çocuk kitapları büyükler okusun diye de yazılıyor. Henüz yaz bitmese de Ağustos resmi olarak bir yaz ayı olsa da bence bu yazın en en kitabı bu oldu benim için. İkinci kez okurken kitabın sona doğru (ne olduğunu yazmayayım) üç sayfasında gözyaşlarımı tutamadım. MUK da kitabı çok beğendi. Galiba Çetin Öner dedesi onun en sevdiği yazarlardan biri olacak. Öbür kitaplarını da okumalı mutlaka.

Mavi Kuşu Gören Var mı? Çetin Öner | Can Yayınları

Öner’den, peş peşe heyecan içinde okuduğumuz ikinci kitabının adı Piyango. 1970’li yıllarda ilkokula giderken, yaz aylarında benim de tatilimi geçirdiğim köylerden birinde geçen bir hikaye. Bu sefer yoksulluğun, ıssızlığın, elektriksizliğin, unutulmuşluğun pençesindeki köy yaşamını kar, karakış da esir alır. Ve bir ailenin on yaşlarında çocuğu hastalanır. Kızakla kasabaya götürülecektir. Aralık ayının sonlarında, yeni yıla girmeye günler kalmıştır. Bir zamanlar hepimizi heyecanlandıran, zengin olma düşleri kurduran milli piyango zamanı. Tüm köylü ortak olarak piyango alır yılın bu zamanında. Hasta çocuğun babası kasabaya indiğinde piyango biletini de alacaktır.

Bu kadar yalın bir olayın sonu nereye nasıl bağlanacak acaba sorusu kitabın son sayfasına kadar merakımızı diri tutar. Altmış bir sayfada anlatılan bu kocaman, acıklı yoksulluk öyküsü çok acı bir sonla biter. Mavi Kuşu Gören Var Mı? hikayesindeki acılı son ama bu acıyla gelen yoksulların zaferi, sevinçli halleri yoktur Piyango‘da. Oğuz Demir’in resimleri köylülerin izole oluşlarını, karakışı, ıssızlığı, uçsuz bucaksızlığı, karı, fırtınayı aktarmakta çok etkili. Hem Çetin Öner’e de hem bu güzel öyküyü resimleyen Oğuz Demir’e de çok saygı ve sevgi…

Abbas Karakaya – 6 Ağustos 2025, Güre-Akçay

 

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI- 8

Yayınlanma:

|

DEMİR YOLU ÇOCUKLARI – EDİTH NESBİT  

Üç çocuklu bir aile büyük, konforlu bir evde mutlu bir hayat yaşamaktadır. Babanın bir akşam ortadan kaybolmasıyla bu zengin ailenin mutluluğu kesintiye uğrar. Anne çocuklarını alarak içinden demir yolu geçen, istasyonu olan bir kasabaya taşınmak zorunda kalır. Babanın eksikliği bir yana, kasabada anne ve çocukları maddi bakımdan da çok zor bir hayat bekler. Ancak çocuklar bu fakir, sıkıntılı hayata çok fazla zorlanmadan alışır; yeni çevrelerine uyumlanırlar. Hastalıklar, kazalar, imkansızlıklar yaşasalar da kasabada büyüklerle küçüklerle güzel ilişkiler kurarlar. Çocukların gösterdikleri olumlu, iyi davranışlar karşılığını bulur. Kasabanın ileri gelenlerinden bir adam, ailenin babasının bir kumpas sonucu düştüğü hapishaneden çıkmasını sağlar. O zamana kadar annelerinin nerede olduğu söylemediği babaları aileye, özgürlüğüne kavuşur. Kitap başladığı şekilde mutlu sonla biter.

Gerçekçi bir iyimserlikle yazılmış kitap iki ana düşünceyi aktarmaya çalışır. Çocuklarınıza güvenin. Ya da çocukların potansiyellerine güvenin. Gerçekten de çocuklar önceki hayatlarından en azından maddi anlamda çok gerisinde olan bir hayat uyum gösterir, yeni hayatlarını severler. Çevreleriyle başta yanlış (sobada yakmak için kömür çalar) da olsa sonra gittikçe daha olumlu, yapıcı, kendilerini geliştirici ilişkilere girerler. Bu durum tek başına çocukların hayatını tanzim etmeye çalışan annenin de yükünü ciddi ölçüde azaltır.

İkinci düşünceyse iyilik, iyi, hoş davranışlar er ya da geç iyi, hoş davranışlar üretir. Bu düşünce çocukların kasabada kurdukları ilişkilerde kendilerini gösterdiği gibi, esasında kaynağını annede bulur. Maddi olarak çok zor zamanlar yaşasalar da yazdığı hikayelerden gelen küçük teliflerle çocuklarını yaşatmaya çalışan anne daha acil ve kötü durumda olan insanların yardımına koşmaktan geri kalmaz. İşte bu yaklaşım çocuklarını da etkiler.

İngiliz çocuk yazının çok önemli yazarı Edith Nesbit’in (1858-1924) bu naif, sürükleyici kitabı birçok kez filme de alınmıştır. Çocuklarımıza ve iyiliğe olan inancımızı ağır yaralayan olaylar hız kesmiyor ülkemizde. O zaman bu yazı dizisinin mottosunu da hatırlayarak- kitap okunan yerde sevgi ve umut vardır- Demir Yolu Çocuklarını okumanın, okutturmanın tam zamanı.

Abbas Karakaya – 30 Temmuz 2025, Çekmeköy

************

Edith Nesbit  (1858-1924)

Edith Nesbit, İngiltere’nin Kennington kentinde, bir tarım mühendisinin kızı olarak doğdu. Babasını 4 yaşındayken kaybetti. Kız kardeşinin hastalığı nedeniyle aile zaman zaman Brighton, Buckinghamsire ve Fransa’nın sahil kentlerinde, İspanya ve Almanya’da yaşadı. Nesbit 17 yaşına geldiğinde, aile İngiltere’ye dönüp Londra’ya yerleşti. Nesbit 19 yaşındayken Hubert Bland’la tanıştı ve evlendi. Nesbit ve eşi bugünkü İşçi Partisi’nin öncülü olan Fabian Society’nin kurucuları arasında yer aldılar. Nesbit siyasi arenada aktif bir konuşmacı ve düşünür olarak sosyalist hareketin içinde yer aldı. Üç çocuğu oldu ve kitaplarını her zaman çocuklarına adadı. Demiryolu Çocukları ülkemizde en çok bilinen eseridir. Çocuklar için 60’tan fazla roman yazdı. Romanlarının çoğu televizyon dizilerine ve sinemaya uyarlandı.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.