Connect with us

EKONOMİ

Prof. Dr. Evren BOLGÜN: Ekonominin Karnesi

Yayınlanma:

|

Cumhuriyetimizin ilk yüzyılını tamamlayarak ikinci yüzyılına doğru hızla yol almaya başlayacağız. Atatürk’ün 100 yıl önce bizlere emanet etmiş olduğu Cumhuriyeti onun taşıdığı ruh, azim ve vizyoner görüşleri çizgisinde devam ettirmek her bir Türk evladının yüksek arzusu olmalıdır. 14 Mayıs Pazar günü yapılacak olan seçim bu bakış açısı ile çok büyük önem arz etmektedir. Türk seçmelerinin demokrasiye ne kadar inandıklarını, ülkelerini ne kadar çok sevdiklerini tüm Dünya’ya göstermek üzere herkes oy vermelidir. Genellikle %85 civarında gerçekleşen seçime katılım oranını bu seçimde %90’ın üzerine çıkarmalıyız.

Şimdi sizlere seçim öncesinde halen kararsız olan seçmenlerin çok işine yarayacağını tahmin ettiğim ekonomi ile ilgili olarak bazı bilgileri paylaşmak istiyorum. Özellikle 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı sistemine geçmemiz ile birlikte ekonomide yaşananların kapsamlı bir özeti çıkarmakta büyük yarar var. Böylece geçen 5 yılın sonunda ekonominin karne notu değerlendirmesini her bir seçmen kendi özgür iradesi ile rahatlıkla verebilecektir.

İlk olarak “Büyüme” ile başlamak gerekiyor. 2018 yılında geçtiğimiz “Başkanlık Sistemi” ile ekonomik büyümede çok net bir şekilde düşüş yaşanmaktadır. 2020 yılında Covid-19 döneminde yaşanan arz ve talep şokunun etkisi ile görülen ani düşüş ve daha sonrasındaki ani çıkış hareketlerini ayrı tutacak olursak büyümenin ana dinamiklerinde son yıllarda ciddi bozulmalar söz konusudur. Türkiye uzun dönemli bilinen “%5-%5.5” civarındaki büyüme ortalamasından uzaklaşmıştır.

GSYH Büyüme (takvim/mevsimsellikten arındırılmış, 3 aylık,%)

Büyümenin 4 çeyreklik hareketli ortalaması son 1 yılda %1.8’den %0.9 düzeyine gerilemiş durumdadır. 2023 yılının ilk çeyreğinde deprem ve ikinci çeyreğinde de seçim belirsizliğinin yarattığı etkiler göz önüne alındığında 2023 yıl sonu büyüme rakamının da uzun dönemli ortalamanın oldukça altında kalacağı açıktır. Büyümenin ne kadar dengesiz ilerlemekte olduğunu harcamalar yöntemi ile hesaplanan büyüme kaynaklarının dağılımı bizlere göstermektedir.

Büyümenin Kaynakları (harcamalar yöntemiyle, bir önceki yılın GSYH’sına % oranı)

İç talep, ihracat, devlet yatırımları şeklinde geçmişte ilerleyen klasik büyüme kompozisyonu, son dönemde ihracat katkısının da negatif bir katkı vermesi ile beraber sadece iç talep üzerinden sürdürülmeye çalışılmaktadır. Negatif faiz üzerinden şirketleri, hanehalkını yoğun kredilendirme politikası ile nereye kadar gidilebilir ki? Yüksek kur, yüksek üretim, yüksek ihracat, yüksek büyüme ile çıkılan “Türkiye Ekonomi Modelinde” kur haricinde herşey söylenenlerin tam tersi şeklinde gerçekleşmiş bulunmaktadır. Kur tarafında özellikle 2021 Aralık’ta Kur Korumalı Mevduat (KKM) ile başlayan süreç 2022 yılının ortalarından itibaren TCMB’nın ve Kamu Bankalarının arka kapı yöntemleri ile önce döviz ve son dönemde altın satışları ile birlikte “Sabitimsi Döviz Kuru” politikasına doğru evrim geçirmiş durumdadır. Dünya’nın en büyük ilk 10 ekonomisi içerisine gireceğiz şeklinde 2013 yılında verilen ekonomik hedeflerin gerçekleşmemesi karşısında 2023 yılı sonunda Türkiye, G-20 ülkelerinin ekonomik büyüklük sıralaması dışında kalması ile karşı karşıya kalmıştır.

Bir diğer önemli ekonomik dengesizlik durumunu da “Dış Denge” tarafında yaşamaktayız. Ekonomi bakanı Nebati’nin ve öncesinde Berat Albayrak döneminde başlayarak ısrarla sürdürülen heteredoks ekonomi politikasının bugünkü sonucu “Yüksek Dış Ticaret Açığı” (-$118 Milyar) ve “Yüksek Cari Açık” (-$55 Milyar) olmuştur.

Dış Ticaret Dengesi (milyon$,12 aylık toplam)

İzlenen tüm gayri iktisadi ekonomi politikalarının neticesinde özellikle son 2 yıldır dış ticaret açığında aşırı bir bozulma yaşanmıştır. En son açıklanan Mart 2023 verisine göre Cari Açık -$55 Milyar düzeyine yükselmiş bulunmaktadır. Seçim öncesinde ülkenin denizlerinden, topraklarından doğalgaz ve petrol keşifleri yapıldığı ifade edilerek yaratılan tüm algı operasyonlarına rağmen Enerji’de -$76 Milyar açık vermekteyiz!

Cari Denge (12 aylık toplam, milyon$)

Enerji tarafında ayrıca 2022 yılında iktidara Putin tarafından verilen $20 Milyarlık BOTAŞ ödemesinin ertelenmesi de dahil değildir. En son bu hafta öğrendiğimiz habere göre Türkiye, Rusya’ya yapması gereken $600 Milyonluk doğalgaz ödemesini de 2024 yılına ertelemiştir. Dolayısı ile seçim sonrasında geçmiş yıl ve bu yıldan sarkan enerji ödemelerinin 2023 kışında yaşanacak olan enerji faturasının üzerine ilave edileceğini de bilmemiz gerekiyor.

Ekonomide bir başka problemli alan ise, kamu kesiminin hızla artmakta olan borç yükü problemidir. 2017 yılından itibaren Özel Sektör döviz açık pozisyonunu GSYH’ya oranla %10 düzeyinde hızla azaltırken, kamu kesimi ise, dış borç riskini arttırmış bulunmaktadır. Ayrıca kamu tarafından özellikle son yıllarda KOİ şeklinde verilen döviz cinsi uzun vadeli garantiler nedeniyle mevcut toplam %51 düzeyinde bulunan Dış Borç/GSYH oranının önümüzdeki yıllarda %55-%60 aralığına yükseleceğini göreceğiz.

Dış Borç Stoğu (GSYH’ya % oranı)

Son yıllarda ülkenin artan dış borç toplamının ($460 Milyar) yanında iç borç toplamında son 5 yılda yaklaşık “4 misli” bir artış yaşanmıştır. Bütçe açığı başkanlık sistemine geçiş döneminin öncesine göre “7 kat” yükselmiş durumdadır.

Bir diğer oldukça problem alan ise, TCMB’nin döviz rezervi konusudur. Özellikle 2019 Mart Belediye Seçimleri öncesinde Berat Albayrak döneminde başlatılan TCMB döviz rezervi satım hareketi, daha sonra Nabi Ağbal dönemi hariç, ihracatçı dövizlerinin, KKM dövizlerinin piyasaya satışları ile birlikte kararlılıkla tam gaz devam ettirilmiştir.

TCMB Net Uluslararası Rezervleri (milyon$)

5 Mayıs 2023 itibarıyla TCMB’nin “$6.7 Milyar” kadar Net Uluslararası Döviz Rezervi kalmıştır. Özellikle son 1.5 ay içerisinde döviz kurunu seçim öncesinde sabitimsi bir seviyede tutabilmek üzere piyasaya TCMB’nin altın rezervleri de kullanılmak suretiyle müdahale edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Seçim öncesinde bugün TCMB’nin swaplar hariç tutulduğunda net döviz pozisyonu -$70 Milyar ile tarihinin en düşük düzeyine gerilemiş durumdadır.

4 Mayıs 2023 günü TCMB başkanı bu verileri kendi çerçevesinden olumlu yorumlamak üzere tüm gayretiyle bir çaba sarf etmekteydi. Hatta çok enteresan bir şekilde Türkiye’de bankalararası döviz piyasası ile serbest döviz piyasası arasında çift kur fiyatlaması şeklinde herhangi bir durumun söz konusu olmadığını da rahatlıkla söyleyebilmekteydi. Ancak konuşmasını yaptığı sıralarda “%5” civarında olan fark bu hafta itibarıyla “%10’u” aşmış durumdadır.

Çift Kur Sistemi (11 Mayıs 2023)

Son 5 yılda herkesin çok iyi hatırlayacağı üzere “Türkiye Ekonomi Modeli” adı altında vatandaşlara pazarlanan sistem ile cari açığın kapanacağı, dış ticaret açığının azalacağı, döviz kurunda istikrar sağlanacağı ve ihracatın da artacağını ifade edilmişti. Ancak gerçekleşmeler tam aksini göstermiştir. Her ay açıklanan dış ticaret verilerinde ithalatın, ihracattan 2-3 kat daha fazla yükseliş kaydettiğini gördük. Bu süreç sonunda TCMB’nın döviz rezervi tüketildi ve tamamen borç ile ayakta tutulmaya çalışılan bir ekonomik sistem yaratıldı. Bu yıla kadar yakından takip ettiğim 200 civarında %100 yerli ve milli getirilen makro ihtiyati tedbirler ile bankalara, şirketlere yönelik uygulamaların sayısının 2023 yılında 250 adete yaklaşmış olduğunu tahmin ediyorum.

Ekonomide son yıllarda yaşadığımız bir başka absürt uygulama ise, aşırı negatif faiz politikası olmuştur. “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” şeklinde 2018 yılından itibaren dile getirilerek uygulanan heterodoks, nöroekonomik politikalar ile birlikte, TCMB’nın faizinin piyasalarda gösterge faiz olması özelliğini de hızlı bir şekilde terk etmeyi başarmış olduk!

TCMB Politika Faizi ve TÜFE

Son yıllarda faiz konusundaki tüm takıntılara rağmen yapılan zorlamalara karşılık piyasada özellikle bireysel müşterilere yönelik uygulanan kredi faizlerinde %35 düzeyine kadar yükselen bir trendi görüyoruz. TL Mevduat faizleri %30-%35 aralığına yerleşirken KKM üzerinden döviz opsiyonu şeklinde dövize verilen yıllık faizlerin %20-%30 aralığında gerçekleştiğini söylebilirim.

Kredi Faiz Oranları (%,yıllık)

Özellikle son dönemde bankalara yönelik verilen TL krediler karşılığında bilançolarında orta ve uzun vadeli Hazine’nin ihraç ettiği DİBS’leri portföylerinde tutma zorunluluğu ile birlikte bankacılık sistemi üzerine ilave bir faiz riskini de yüklemiş olduk. Bankalara ortalamada %15 ile ticari%19 ile konut kredisi verme zorunluluğu getirilirken, TL mevduatlar üzerinden toplanan kaynakların maliyeti son aylarda %30’un üzerine çıkmış bulunmaktadır. Bankaları “negatif faiz marjı” ile çalıştırarak temel bankacılık faaliyetlerini sürdürmek zorunda tutulmasının da kamu otoritesi eliyle yapılmış olması ayrı bir ironi olmuştur.

Peki bu kadar yapılan irrasyonel ekonomi politikarı sonucunda ne oldu? Toplumsal faturamız çok ağırlaştı. TUİK tarafından açıklanan resmi enflasyon 2022 sonu çeyreğinde TÜFE’de %85’e, bağımsız akademisyenler grunu ENAG tarafından açıklanan enflasyon TÜFE’de ise, %155’e yükselmiş bulunmaktadır. Enflasyon da aşırı bir yükseliş yaşanması ile birlikte dar gelirli kesimler başta olmak üzere yeme/içme, barınma, giyinme, ulaşım, eğitim,..vs. gibi bir çok zorunlu harcama kalemlerinde mevcut gelirler aşırı yetersiz kaldı. Bilinçli olarak vatandaşların tasarrufları enflasyon karşısında eritilirken, zaruri harcamaları aşırı ölçüde arttırıldı. Emeğin milli gelirden aldığı pay son yıllarda hızla azalarak sermayenin gelirden daha çok pay almakta olduğu adaletsiz bir ekonomik sistem dayatıldı. Toplumun en zengin %5’lik kesimi ile en yoksul %5’lik kesimi arasındaki gelir farkı “26” kat düzeyine çıktı.

Son olarak size son 10 yıldır düzenli olarak değer kaybetmekte olan ve başkanlık sistemine geçmemizden itibaren de hızlanarak devam eden Türk Lirasının diğer gelişmekte olan ülkelerin para birimlerine karşılık durumunu göstermek istiyorum. Ülkelerin 2013=100 şeklinde endekslenen döviz kurlarının hareketlerine baktığınızda 2013 yılından itibaren Türkiye’nin yanlış yolda ilerlemeye başladığını ancak 2018 yılından itibaren çok yanlış yola saptığını net bir şekilde görebilmekteyiz.

Gelişmekte Olan Ülkeler Döviz Kurları (Nisan 2013=100)

Şimdi tüm bu resimleri elinizi kalbiniz üstüne koyarak, vicdanınızın da sesini dinlediğinizde ülkede değişimin vaktinin çok önceden geldiğini ve haftasonunda önünüzde çok tarihi bir fırsatın bulunduğunu görebileceksiniz.

Son Söz: “Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.”

Şems-i Tebrizi

 Prof.Dr.Evren Bolgün | Beykoz Üniversitesi Öğretim Üyesi

Paraanaliz.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.