Connect with us

EKONOMİ

Korkut Boratav Cumhuriyet’in 100 yıllık ekonomik yolculuğunu anlattı

Yayınlanma:

|

Türkiye Cumhuriyeti, 100. yaşına siyasal ve toplumsal alanda olduğu gibi ekonomi alanında da birçok sorunla giriyor.

100 yıl önce dünya için ilham kaynağı olan bir ulusal kurtuluş savaşı sonucunda ve köklü devrimlere imza atılarak kurulan Cumhuriyet’in birçok kazanımı sonraki iktidarlarca geriye götürüldü.

Türkiye’nin önde gelen iktisatçılarından Prof. Dr. Korkut Boratav, Cumhuriyet’in 100 yıllık yolculuğunun ana hatlarını SÖZCÜ’ye anlattı.

Cumhuriyet’in 88 yılına bizzat tanıklık eden Boratav, sorularımıza verdiği yanıtta, ekonomideki kırılma dönemlerini ve bugün gelinen tabloyu özetledi.

‘CUMHURİYET YARI SÖMÜRGE BİR EKONOMİ DEVRALDI’

Cumhuriyet’in devraldığı Osmanlı ekonomik mirasının temel özelliklerini kısaca anlatabilir misiniz? 

Cumhuriyet 1923’te yarı-sömürge özellikler ve on yıl süren bir dizi savaşın ağır mirasını taşıyan bir ekonomi devraldı.

Osmanlı toplumunun yarı-sömürge kimliğinin hukukî bağlarının temizlenmesi Lozan’da gerçekleştirildi. kapitülasyonlar ve yabancı sermayeye güvence sağlayan düzenlemeler kaldırıldı.

Yeni Türkiye’ye düşen Osmanlı borçları taksitlere bağlandı; bunların tahsilini güvenceye alan Düyunu Umumiye İdaresi kapatıldı; vergi sistemi merkezî devlete intikal etti. Gümrük tarifelerini, dış ticaret kurallarını belirleme yetkisinin zaman içinde Cumhuriyet yönetimine devredilmesi sağlandı.

1923’te Türkiye ekonomisinin bileşenleri arasında organik bağlantılar zayıftı. Demiryolları ağı, tümüyle yabancı sermayenin mülkiyetindeydi; dış piyasaların ihtiyaçlarına göre oluşturulmuştu.

Dünya ekonomisinde Türkiye, bir ham madde ihracatçısı olarak yer alıyordu. Örneğin buğday ihraç ediyor, unu dahi ithal ediyordu.

Modern bir sanayi temelinden yoksundu. 1915’te yapılan bir sanayi sayımının sonuçları azgelişmişliği yansıtıyordu: Bugünkü Türkiye’nin sınırları içinde zanaat özelliği taşımayan 182 sanayi kuruluşunda sadece 14 bin işçi çalışmaktaydı.

Mustafa Kemal Şubat 1923’teki İktisat Kongresi’ni açarken yaptığı konuşmada, acil ekonomik gündemin hem yeniden inşa, hem de sanayileşme olduğunu ortaya koyacaktı. Yeni Cumhuriyet’in hükümeti bu gündemi zaman geçmeden uygulamaya başladı.

Kitabınızda 1908-1922 ile 1923-1929 dönemleri arasında çarpıcı bir sürekliliğin olduğunu, 1930-1939 döneminin öncesi ile belirgin bir kopmayı temsil ettiği söylüyorsunuz. 30’ların farkları nelerdi ve neden böyle bir kopma yoluna gidildi?

İttihat Terakki hükümetleri Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımlılık ilişkilerini “millî iktisat politikaları” içinde hafifletmeyi tasarlıyordu. Ekonominin yönetimini yabancı sermayenin uzantısı olan gayri-müslim “komprador” çevrelerden arındırmak hedefleniyordu.

Devlet teşviklerinde, ihalelerinde Müslüman ve Türk müteşebbislere öncelik verilecek; yeni ve millî bir Türk burjuvazisi böylece oluşabilecekti. Bu yöntemlerin bir bölümü 1914-1918’in savaş ekonomisi ortamında uygulandı. Kemalist liderler bu uygulamaları biliyordu. 1923 sonrasının koşullarında tekrarladılar. Örneğin bazı tekellerin işletmesini yeni-yetme yerli şirketlere verdiler.

Lozan Antlaşması Osmanlı gümrük tarifelerinin ve serbest dış ticaret ilkelerinin 1928’e kadar sürmesini öngörüyordu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında dünya ekonomisi, dış ticaret ve uluslararası sermaye hareketleri canlanma konjonktürüne girmişti.

İzmir İktisat Kongresi’nde, siyasi imtiyazlar elde etmeye çalışmadığı sürece yabancı sermayenin teşviki hususunda fikir birliği oluşmuştu. Yabancı sermaye ile ortaklıklar 1923 sonrasında bu çerçeve içinde yaygınlaştı.

Bu etkenler, “dışa açık, serbest ticaret koşullarında özel teşebbüse yaygın devlet desteği” diye özetlenebilecek bir ekonomik strateji anlamına gelir. Cumhuriyet’in ilk yılları, bu anlamda önceki on yıl ile bir paralellik temsil eder.

‘1929’DAKİ KOPUŞ İKİ ETMENDEN KAYNAKLANDI’

1929’daki “kopuş” ise iki farklı etkenden kaynaklandı. Bir kere, Lozan Antlaşması’nın beş yıl boyunca engellediği korumacı dış ticaret politikalarını uygulama fırsatı o yıl doğuyordu.

Hükümet ithalata yüzde 46 oranında bir gümrük tarifesi getirdi. Ayrıca sektörlere göre farklılaşan ithalat kısıtlamaları (kotalar) uygulamaya başladı. Önceki yüzyılın ticaret anlaşmaları ile başlayan serbest ticaret rejimine böylece son verildi.

İkinci etken, Büyük Buhran’ın 1929’da ABD’de patlak vererek sonraki on yıl boyunca tüm dünya ekonomisini sarsmasıdır. Etkileri Türkiye’de de çok sert oldu. Tarımsal fiyatlar çöktü ve Türk lirasının sert devalüasyonuna yol açan bir para krizi gerçekleşti.

Dış ticarete dönük korumacı önlemlerin para ve döviz piyasalarına da taşınma zorunluluğu algılandı. Merkez Bankası’nın kuruluşu, Hazine ve Merkez Bankası tarafından döviz işlemlerinin denetiminin üstlenilmesi ve Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu kritik adımlar oldu.

Yeni koşulların algılanması bu kurumlaşmalara yol açtı. Tümü, önceki yedi yıllık dönemin açık ekonomi/serbest ticaret stratejisinin son bulması anlamına geliyordu.

Ekonomik bağımsızlık için Cumhuriyet hangi adımları attı? Atılan adımlar yeterli oldu mu?

Büyük Buhran’ın şoku altında, dış ticaret ve para/döviz piyasalarında sözünü ettiğim korumacı önlemler el yordamıyla, adeta deneme-yanılma yöntemleri ile icat edildi.

“Keşfedildi” demiyorum. Çünkü dünya ekonomisinin merkezini oluşturan Avrupa ve ABD’de veya emperyalist sistemin çevresinde yer alan azgelişmiş ekonomilerinin hiçbirinde uygulanmıyordu.

Dış rekabete karşı korunma, Teşvik-i Sanayi Kanunu ve onu tamamlayan düzenlemelerle cömertçe desteklenmeye de başladı. Umulmaktaydı ki, koruma ve devletçe destekleri yerli ve millî sermayenin yeşermesini; Cumhuriyet Türkiye’sini sanayileşmeye taşımasını sağlayacaktı.

Bir anlamda İttihatçıların “Millî İktisat” programının ana hedefleri böylece gerçekleşecekti. 1930-1932 yılları bu doğrultuda üç yıllık bir deneme dönemidir. Kemalist liderler bu dönem içinde keşfettiler ki yerli burjuvazi bu tarihsel görevi ifa edecek özellikler taşımamaktadır.

Korumacı duvarların gerisinde serbest bırakılan piyasa güçleri, kısa dönemli vurgunlar için çok verimli bir ortam oluşturmaktaydı. İstatistiklerde sanayi olarak kayda giren birçok faaliyet, aslında, ithal edilen malzemenin sınırlı değişiminden ibaretti. Tekelci fiyatlarla satılıyor, fırsatçı iş adamlarına büyük sağlıyordu.

Ayrıca devlet destekleri büyük çapta yolsuzluklara yol açmaktaydı. Bu koşulların yarattığı yeni zenginler ise ekonomiye yaratıcı bir dinamizm getirme yeteneğinden, eğiliminden yoksundu.

Devrimci kadrolarda yozlaşma eğilimleri belirdi. Buhran koşullarında gelir dağılımı kalabalık emekçi kitleler aleyhine dönüştü; yoksulluk yaygınlaştı. Halk sınıflarının tedirginliği sokaklara, meydanlara taştı.

Önceki yıllarda yoğunlaşan üstyapı devrimleri, hatta Cumhuriyet’in geleceği tehdit altında mıdır? Bu kritik dönemeçte Mustafa Kemal’in bu sorgulamayı yaptığı anlaşılıyor. 1930-31 yıllarında yakın arkadaşları ile uzun bir yurt gezisine çıktı.

Ekonomik stratejide atılacak ikinci kritik adım bu sorgulamanın sonunda kararlaştırıldı. 1931’de Mustafa Kemal iktisadi alanda, partinin programının devletçilik olduğunu açıkladı. Birkaç ay sonra yapılan Cumhuriyet Halk Fırkası (CHP) kongresinde devletçilik, Parti programının temel ilkelerinden biri olarak kabul edildi.

Korumacılık-devletçilik sentezi böylece oluştu. 1933-1939 yıllarında olgunlaştırılan bir sentezden söz ediyorum. Bu muhteşem sentezdeki, korumacı öğe, dünya krizine karşı etkili bir savunma mekanizması sağladı; emperyalist sistem buhran içinde debelenirken, sistemden kısmî bir “kopma”yı gerçekleştirdi. Devletçi öğe ise, korumacılıktan türeyen artık (rant) üzerinde merkezî denetim oluşturma ve bu kaynağı sanayileşmeye dönüştürme olanağı sağladı.

‘1930’LAR: DIŞ DENGE İÇİNDE HIZLI BÜYÜME’

Kemalist liderler, böylece, 1930’lu yılların başlarındaki koşulların bir sanayileşme fırsatı yarattığını doğru bir biçimde algıladılar. Sonunda hedeflerine en etkili biçimde hizmet eden iktisat stratejisini ve politikalarını keşfettiler. Devletin üretken, yatırımcı, denetleyici işlevlerini öne çıkardılar. Ekonomik hedeflerini 5 yıllık iki sanayi planı içinde bütünleştirdiler.

Hedef sosyalizm değil, gecikmeden, acilen sanayileşme idi. Özel sektör devletçi sanayileşmenin ivmesi ile gelişti. Başvekil İsmet (İnönü) 1933’te Kadro’da yayımlanan “Fırkamızın Devletçilik Vasfı” başlıklı makalesinde “devlet işletmeleri hangi sektörlerde gereklidir” sorusunu, berrak bir çerçevede açıkladı. Bugünün iktisatçıları için dahi öğreticidir.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin farklı dönemleri itibariyle ekonomik göstergelerini gözden geçirelim: Korumacı-devletçi sanayileşmenin olgunlaşmış dönemini temsil eden 1933-1939 yılları, yüzde 8,3’lük millî gelir ve sanayi sektörünün yüzde 10’luk büyüme ortalamaları ile öne çıkıyor.

Daha da önemlisi Dünya Buhranı içinde ve dış denge sağlanarak gerçekleştirilmiştir. Üstelik demiryolları, limanlar, kabotaj, madencilik millîleştirilmiştir.

Dış denge içinde hızlı büyüme, Cumhuriyet tarihinin diğer dönemlerinde gözlenmez. Bu tespit, dönemin özgünlüğünü daha da dikkat çekici kılar.

‘1946: DEVRİMCİ İVMENİN TÜKENDİĞİ DÖNEMEÇ’

1946 sonrasında Türkiye’nin genellikle kronik dış açıklara ve dışa bağımlı yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Bugün de dış açıklar ve dış finansman ihtiyacı en önemli konulardan biri. Türkiye neden bu sorunu çözemiyor?

1946, Cumhuriyet’in devrimci ivmesinin tükendiği, CHP iktidarının sağa kaydığı bir dönemeçtir. Türkiye, önceki yıllarda özenle izlediği büyük güçler arasındaki tarafsızlık ilkesini terk etti.

Savaş yıllarında iktisat kadroları planlama ve devletçi sanayileşme stratejisine dönüşü hedefleyen bir program oluşturmuştu. Hükümet bu tasarıyı askıya aldı.

Marshall Programı ile birlikte Amerikalı uzmanların önerileri benimsendi. Türkiye, savaş sonrasının dünya sistemi içinde ham madde ihracatçısı konumuna rıza gösterdi.

Sonraki dönemlerde kronik dış açıklar, emperyalist sisteme bağımlılığın hem sebebi, hem de sonucudur. 1930’lu yılların korumacılık-devletçilik sentezine dönüş nadiren gündeme geldi.

Devletçi sanayileşme stratejisinin ılımlı bir tekrarını, 1963-1967’yi kapsayan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı temsil eder. Bu planlama anlayışında devletçilik değil “karma ekonomi” öne çıkar. İthal ikameci bir sanayileşme programı, teşviklere, kısmî müdahalelere dayandırılır. İlk üç planlama döneminde başarılı sonuçlar da gerçekleşir.

Ne var ki, uluslararası sermayenin sınırsız tahakkümünü hedefleyen neoliberal dalga Türkiye’yi de etkileyecektir. 1980 darbesi ile karma ekonomiye dayalı planlı sanayileşme stratejisi tarihe karışır. Sonraki altmış yıl boyunca Türkiye ekonomisi uluslararası sermaye hareketlerindeki dalgalanmalara bağımlı bir gelişme biçimi izler.

‘2023: TOPLUMSAL BUNALIM VE DIŞ BAĞIMLILIK’

Geçen ay verdiğiniz bir mülakatta “ekonominin çökmesini değil, durgunlaşarak çürümesini yaşıyoruz” demiştiniz? Bunu biraz açabilir misiniz?

Cumhuriyet’in yüzüncü yılına toplumsal bir bunalım ve kronik dış bağımlılık içinde giriyoruz.

AKP’nin son Beş Yıllık Plan belgesindeki hedefleri, öngörüleri ciddiye alamayız. Onun yerine uluslararası sermayenin önde gelen kurumlarından IMF’nin 2028’e kadar Türkiye için yaptığı gerçekçi öngörülere göz atalım: Türkiye ekonomisinin yüzde 3’lük ve “istikrarlı” bir büyüme temposu izleyeceği beklenmektedir.

“İstikrar”, ekonominin durgunlaşması, dış açıkların, enflasyonun, işsizliğin ılımlı veya yüksekçe oranlara yerleşmesi anlamına gelmektedir. 2023’ün toplumsal bunalımını kronikleştiren bu öngörülerin bileşkesini kriz değil, durgunlaşarak çürüme olarak ifade ediyorum.

Türkiye toplumunun bu neoliberal cendereye mahkumiyeti kabul edilemez. Radikal, köktenci, devrimci bir ekonomik, toplumsal dönüşümün mücadelesini vermeliyiz.

sözcü

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.