EKONOMİ
Neden 2022 yılında ekonomik bir kriz yaşanmadı?
Yayınlanma:
2 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Çok sayıda insan için 2022 yılında ekonomik bir krizin çıkması kaçınılmaz bir sonuçtu. Fakat bu gerçekleşmedi. Bu yazıda cevabını aradığımız soru izlenen faiz politikası sonucunda bu denli kötüleşen makroekonomik göstergelerin neden bir krize neden olmadığıdır. Bu açıdan, 2022 yılı sadece Türkiye için değil, dünya iktisat literatürü için de incelenmesi gereken uzun bir yıl oldu. Bir fiyatın (faiz oranı) yarattığı tahribatın düzeyini göstermesi açısından da önemli bir vaka olarak önümüzde duruyor.
İktisatçılar genel olarak tahmin konusunda iyi değillerdir. Örneğin, ünlü iktisatçı Irving Fisher borsanın yüksek bir vadiye çıktığını ve orada kalacağını ifade ettikten birkaç hafta sonra Büyük Bunalım’la birlikte borsa çöktü. Eski Fed Başkanı Ben Bernanke Global Resesyon öncesi konut fiyatlarındaki yükselmeyi ufak bir köpük (froth) olarak yorumlamıştı, fakat kısa bir zaman sonra ABD ve dünya ekonomisi global krize girdi. Benzer şekilde 2004 yılında Robert Lucas krizleri artık aştığımızı ifade ediyordu, fakat birkaç yıl sonra büyük bir krizin ayak sesleri geliyordu. Türkiye’deki durumun bu vakalardan farkı iktisatçıların yoğun kriz beklentisi olmasına rağmen, krizin gerçekleşmemesi oldu.
Tahmin yapmak temelde sosyal alan dinamiğinin açık uçlu olmasından dolayı zordur. Anlamak doğru tahminde bulunmayı garanti etmez. Çünkü sosyal bilimlerde anlamak temel mekanizmanın işleyişine dair bir bilgidir, buna sistemin açık uçlu olduğu bilgisi de dahildir. Kontrol-dışı faktörler ve nevzuhur durumlar (emergent) öngörüyü zorlaştırır. Buna iktisatçıların kullandıkları modellerin yetersizliği de eklenince tahmin yapmak daha sorunlu hale gelir. Özellikle kullanılan matematiksel modeller iktisatçılara dayanaksız bir özgüven yükler. Modellerin nicel niteliği sofistike bir bayağılığa kapı aralar; olayların daha fazla anlaşıldığı ve kontrol edildiği düşüncesi egemen olur. Bu, özü itibariyle bir illüzyonudur. Tabii ki bu, tahminde bulunmayacağız anlamına gelmez, sadece tahmin sorunlarını dikkate almamız ve daha mütevazı olmamız gerektiği anlamına gelir. Sosyal hayat temelde geriye doğru anlaşılır ileriye doğru yaşanır. Bu yüzden, 2022 yılındaki iktisadi koşullar ve kriz yaratma potansiyeli şu an bizim için anlaşılmayı bekliyor.
Tabii burada krizden kastımızın iyi anlaşılması gerekir. Ben uzun süredir Türkiye ekonomisinin zaten yapısal kriz koşullarında olduğunu düşünüyorum. Ülke uzun bir süredir ciddi bir refah krizi içindedir; bunu kronik cari açıkta, üretimin niteliğinde, sağlıkta, yaygın yoksullukta, yüksek işsizlikte, enflasyonda, kurumsal yıkımda, sınırlanan özgürlüklerde veya en basitinden ilaç tedariki veya barınma gibi birçok alanda görmek mümkün. Fakat krizden kastım makro değişkenlerde sert çöküşler/kopmalar olma durumudur; bu anlamda 2022 yılı veya sonrasında bir kriz gerçekleşmedi. Oysa 2022 yılında gördüğümüz birçok iktisadi değer kriz düzeyindeydi. Ülke CDS’i (borç sigorta primi) 900 puanı geçti; bu 1994 ve 2001 krizleri sonrası CDS değerlerinin bile üstündeydi. Dış borçlanmadan dışlanma anlamına gelebilecek düzeyde yüksek faiz oranları oluştu (%12 gibi). Enflasyon %80’leri gördü; cari açık cumhuriyet tarihinin en yüksek değerlerine ulaştı, resmi rezervler eksi 50 milyarları gördü; gelir dağılımı şoku diyebileceğimiz keskinlikte emek aleyhine refah kayıpları oluştu; bunun gibi çok sayıda kriz öncesi ve sonrasını çağrıştıran iktisadi değerlere 2022 yılı boyunca tanık olduk.
Türkiye 2022 yılında ve sonrasında neden bir krizin ortaya çıkmadığını basitçe şu başlıklar altında açıklamaya çalışacağım:
(i) Kriz sonraki krizi öteler (ii) Döviz kurunun dizginlenmesi ve finansal kapanma (iii) makro istikrar işlevi gören gelir şoku (iv) ücretlerin asgarileşmesi (v) borca yakalanmamak (vi) servet etkisi ve (vii) kriz anlatı etkisi
(i) Kriz bir sonraki krizi öteler
Türkiye’de 2018 yılında önemli sayılabilecek bir kriz oldu. Bu dönemde “ani duruş” diye nitelendirilen sermaye çıkışı yaşandı çünkü krizle birlikte yaklaşık 15 milyar dolara yakın bir sermaye çıkışı oldu. İlerleyen dönemlerde de net sermaye çıkışları devam etti. 2022 yılına geldiğimizde Türkiye’de dış finansal sermaye 16 milyar dolar gibi oldukça sınırlı bir düzeye kadar indi. Bunun yaklaşık 14 milyar doları borsada, kalan 2-3 milyar doları ise borç senetlerindeydi.
Bu durum, yani içeride yeterince yabancı sermayenin kalmamış olması, sonraki yıllarda, özellikle 2022’de, hem kriz beklentisini artıran hem de krizi önleyen bir nedene dönüştü. Bu iki tezat durumla ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım. Her şeyden önce, yabancı sermaye azlığı özellikle dış ticaret açıklarının ve kısa dönem borçlarının finansmanını zorlaştırdı. Türkiye’nin kısa dönem borcu 180 milyar dolar, buna cari açığın da yaklaşık 30-40 milyar doları eklendiğinde, yaklaşık 210-20 milyar dolara ihtiyacı vardı. Türkiye uzun süre bu döviz açığı kırılganlığı üzerinde ilerledi. Bunun bir krize dönüşmesini engelleyen büyük oranda yurtiçinde dövizlerin sirkülasyonu (bankalarla yapılan swaplar), ihracat şirketlerinin merkez bankasına zorunlu döviz teslimi, net hata ve noksan kaleminde gözüken kaynağı belirsiz sermaye oldu. Fakat tüm bunlar döviz ihtiyacının zamanla ortaya çıkan büyüklüğü karşısında yeterli olmayacaktı, bu çok açık. Yani eğer seçim sonrası faiz politikasında bir değişiklik olmasaydı, bir kriz çıkma ihtimali oldukça yüksekti.
Diğer yandan, içeride kalan yabancı sermayenin azlığı aynı zamanda bir ani duruş krizinin yaşanmasını engelleyen en önemli sebep oldu. Yani sermayenin 2018 yılından sonra kaçması 2018 krizi benzeri bir krizin ortaya çıkmasını engelledi. Eğer iktidar irrasyonel faiz politikasını içeride bolca dış sermayenin olduğu bir zamanda yapmış olsaydı sermayenin çıkısını hiçbir düzenleme ile engelleyemezdi. Bu yanıyla, içeride yabancı sermayenin kalmamış olması bir ani duruş krizini önledi. Türkiye’de krizler temelde sermaye çıkışları ekeninde yaşanır. 1994 ve 2001 krizlerinde de yaşanan buydu. Latin krizleri de genelde böyledir. Bu anlamda, 2018 krizi 2022’deki krizi öteledi.
(ii) Döviz kurunun dizginlenmesi ve finansal kapanma
Türkiye’deki krizlerin önemli bir kısmı döviz kuru krizleridir veya makro dengesizlikler kendilerini döviz kurunda ciddi sıçramalar şeklinde gösterirler. Esnek döviz kuru sistemi bu şokları kısmen absorbe etseler bile Türkiye gibi ülkelerde sermaye giriş ve çıkışlarının hızı ve büyüklüğü bu esnekliği de dinlemez, sert döviz kuru hareketleri er veya geç yaşanır.
Dolarizayon, yani ikili para yapısı, bizim gibi ülkelerin döviz ile kurduğu en problemli alanlardan biridir. Türkiye’de de dolarizasyon zamanla iktisadi sorunların hem nedeni hem sonucuna dönüştü. Yaklaşık 2010 yılında beri dolarizayon artmaya devam ediyor. Döviz mevduatlarının toplam mevduat içindeki payı 2022 yılı içinde ortalama yaklaşık %55 düzeyine yaklaştı. Bu oran gerçi 2022 yılı sonunda KKM’nin etkisiyle de %44’e kadar indi. İç borcun da yaklaşık %25’i döviz cinsindendi. Dış borç da 450 milyar dolar civarındaydı. Dahası, reel sektörün tüm borçlarının %60’ı ve kamunun da tüm borçlarının yaklaşık %68’i döviz cinsindendi. Dolayısıyla, 2022 yılında ülkenin dört tarafı dövizle kuşatılmış durumdaydı. Miktarı azalan, dışardan girişi sınırlı kalan ve sürekli dışarı net çıkışı olan dövizin fiyatını kontrol etmek oldukça zor oldu. KKM bu döviz tehdidi altında Aralık 2021’de devreye sokulan bir finansal ürün oldu. Bir yanıyla bu uygulama örtük dolarizasyonu artırdı çünkü TL mevduat getirisi de döviz getirisine bağlanmış oldu. Dövize endeksli mevduat yıl içinde bir ara toplam mevduatın yaklaşık %72’sini gördü. Bu düzeyde bir dolarizayon ülke tarihinde görülmüş değildir. 1994 Meksika krizi öncesinde de bu düzeyde bir dolarizayon söz konusuydu.
2022 sonunda Türkiye iktisat tarihinin mutlak düzeyde en büyük açığı yaşandı, yaklaşık 110 milyar dolar. Son 20 yılın ortalama dış ticaret açığının 50-60 milyar civarında olduğunu düşünürsek oldukça yüksek bir rakamdır, iki katı civarındadır. 2022 yılında cari açık da 50 milyara yakındı. Bu da 2018 yılından beri görülen en yüksek değerdi.
Tüm bunlar 2022 yılının çetin bir “döviz savunması” ile geçmesine neden oldu. Mevcut iktidarın neredeyse enerjisini ve gündemini meşgul eden tek konu döviz kurunu kontrol etmek oldu. Bunun için de sayısını bilmediğimiz çok sayıda regülasyon devreye sokuldu. Mayıs 2023 seçimleri sonrasında atanan yeni ekonomi yönetimi şimdi bu regülasyonları çözmekle meşgul.
Ülkede döviz kuru üzerinden daha sert hareketler olmamasında KKM, şirket ihraç gelirlerinin önemli bir kısmının merkez bankasına verilme zorunluluğu ve arka-kapı döviz satışları yanında, Londra swap piyasasına getirilen kısıtlamalar da önemli bir etkide bulundu. Çünkü bu piyasa TL üzerinden ciddi bir spekülasyon alanı yaratmıştı. Normal koşullarda bir tür finansal imkân ve derinlik olarak değerlendirebilecek bu piyasa, makro istikrar ortadan kalktığında ulusal paranın değeri üzerinde bir bahis alanına dönüştü. Ağustos 2018’de 1 dolar 7 TL seviyesine ulaştığında BDDK bir genelge yayınlayarak yerli bankaların yabancı bankalara TL cinsinden borç vermesini kısıtladı. Mart 2019’da kur yeniden değer kaybedip 6’yı aşınca da bu kez sözlü yönlendirme ile Londra’ya TL borç vermek tamamen engelledi. Böylece, spekülasyon imkânı ortadan kalktı.
Burada şunu açıkça söyleyebiliriz, tüm bu regülasyonlar özü itibariyle bir tür finansal kapanmadır. Döviz miktarı ve kuru üzerinden tasarlanan bir kapanma. Sermaye hareketlerin sınırlı kalması kriz çıkma potansiyelinin oldukça düştüğünü göstermesi açısından da önemlidir. Fakat bu tür bir finansal kapanmanın, ticari entegrasyonun aleyhte (dış açık) olduğu ve dış borç yükü nedeniyle dışarıya döviz sızıntısı vermesi açısından da bir çelişki içerdiği açık. Bu da sürdürülemez bir durumdu.
Diğer yandan, döviz kuru aslında uzun süredir değer kaybetmektedir. 2013-2017 arasında dolar karşısında değer kaybı yaklaşık %50 civarında iken, 2017-2021 arasında ise yaklaşık %60 civarındadır. Bu, enflasyon dikkate alındığında bile ciddi düzeyde bir reel değer kaybıdır. Geçmiş dönemlerdeki bu değer kayıpları aslında 2022 yılı için de dış rekabeti korumak açısından bir imkân sundu. Yani bir bakıma 2022 yılı içinde döviz kuru üzerinde kurulan baskının daha katlanır olmasında geçmiş değer kayıplarının da etkisi oldu. Dahası, döviz kurunu kontrol etmek için KKM’nin devreye girdiği tarih Aralık 2019 ile Kasım 2023 arasındaki değer kaybı da yaklaşık %40 düzeyindedir. Kısaca, döviz kurundaki hem geçmiş hem de KKM sonrası TL değer kayıpları ihracatı, yani üretimi destekler nitelikteydi.
(iii) Makro istikrar işlevi gören gelir şoku
2022 yılı gelir dağılımı eşitsizliğindeki artış açısından da ilkleri barındıran bir nitelik gösterdi. Her şeyden önce hızlı bir şekilde artan enflasyon ciddi anlamda bir reel gelir düşüşüne neden oldu. Özellikle emeğin milli gelir içinde aldığı pay hiçbir dönemde bu kadar sert bir düşüşe tanık olmamıştı. Özellikle son iki yılda emeğin payı yaklaşık %33’den yaklaşık %26’ya geriledi. 2001 krizinde bile bu oran daha yüksekti, yaklaşık %28. Tabii bu durumu ilginç kılan bunun doğal bir piyasa sürecinden çok iktidarın izlediği irrasyonel faiz politikasının bir sonucu olmasıydı.
İrrasyonel faiz politikası mevcut iktisadi yapının Siyaset-Finans-Büyük Şirket üçlü simbiyotik ağını daha da pekiştirdi. Makro istikrar adına kurulan bu ilişki ağı yaygın ve derinleşen bir eşitsizlik pahasına sürdürüldü. Düşük faiz politikasının büyük firma ve bankalar lehine bir durum yarattığı çok açık.
Hem döviz kurunun değer kaybı hem de emek giderlerinin toplam çıktı içinde azalan payı büyük firmaları dış piyasalarda daha rekabetçi bir pozisyona taşıdı. Toplam maliyet içinde emeğin payı 2016 yılında %15’den 2022 yılında %10 civarına düştü. Şirketler 2022 yılı içinde oldukça kârlı bir dönem geçirdiler. Büyük şirketlerin gelirleri hızlı arttı ve işletme sermayelerini oldukça düşük faizlerle finanse edebilmeleri kârlılıklarına katkıda bulundu. Dahası, maliyet artışlarından daha fazla fiyat artış stratejisi izlediklerine tanık olduk, bu da dünya genelinde de tartışılan “satıcı/açgözlü enflasyonu” davranışının bir sonucu. Diğer yandan, ucuz kredi imkanları ile çok sayıda zombi şirket de yüzdürüldü. Bu anlamda, ikili bir yapı ortaya çıktı, bir yandan makro politikalardan yararlanan ve daha verimli olan büyük şirketler, diğer yandan ucuz kredilerle ayakta tutulan zombi şirketler. Ucuz finans bu ikili yapıyı mümkün kıldı. IMF raporuna göre Türkiye dünyanın en fazla zombi firma barındıran ülkesi (şirketlerin yaklaşık %15’i). Bu yanıyla, ucuz finansın istihdamı koruma konusunda, yani krizin reel alana yayılmasını engellemede de önemli bir etkisi oldu
Fakat firmalar için olumlu gözüken bu eğilimler özünde ciddi riskler de barındırıyordu. Çünkü bu sürdürülebilir değildi. Olası bir döviz kuru şoku altında iç talepten daha da beslenmek mümkün olmayabilirdi, ithalat kanalı ile gelen maliyetleri artırabilir ve makro risklerin arttığı bir ortamda büyüme sekteye uğrayabilirdi. Şirketler kesiminin döviz cinsi borçları zamanla azalsa da büyük bir risk taşıyordu. Şu anki durumun dahi sürdürülebilmesi için dış finansman gerekiyordu, borçların döndürülme oranı da düşmüştü. Döviz kurunu korumak için faizlerin hızlıca yükselmesi durumunda ise yukarıda da ifade ettiğim gibi borçlu ve verimsiz şirketlere dek uzanan bir yelpazede ciddi reel etkileri olurdu.
Bankalar 2022 yılının diğer kazanan kesimi oldu. Kamunun borçlanma ihtiyacı arttıkça ve döviz kurunu tutmak için yeni düzenlemeler ve ürünler geliştirdikçe bankalar bir tür gelir transfer merkezlerine dönüştüler. Özellikle değişken faizli ve enflasyona endeksli tahviller yoluyla da pozitif reel kazanç garanti altına alındı. KKM üzerinden hem sınırlı sayıda mudi kazanç sağladı hem de bankalara ucuz fon aktarıldı. Sonuçta 2022 yılı içinde daha önce görülmemiş bir şekilde kısa sürede banka karları 4-5 katına çıktı. Şu an iktidarın enflasyon muhasebesinden bankaları dışarda bırakmasının en önemli nedenlerinden biri bankaların bu dönemde fazlasıyla kar ettiklerini düşünmesidir.
Fakat bu dönemde bir krizin bankaları ciddi bir kayıpla bırakması hep olasılık dahilindeydi. Yani bankaların yüksek karlılığı aslında bankaların potansiyel risk alanını temsil etmiyordu. Krizlerin önemli bir kısmı yüksek büyüme/kar rakamları sonrası ortaya çıkmıştır. Latin Amerika krizlerinde, Asya krizinde veya 2008 global krizinde de böyle oldu. Krizler, iktisadi sistemin içinde barındırdığı yaygın ve iç içe geçmiş risk alanlarının hareket geçmesi ile kendi maliyet alanlarını yaratırlar. Türkiye’de bankaların hem sahip oldukları yüksek kar düzeyleri hem de geçmişten devraldıkları ihtiyatlı risk stratejileri risk alanlarını sınırlandırsa bile, olası bir sistemik riskten ciddi yara almadan çıkamazlardı. Krizin herhangi bir alanda başlaması çok kolayca bankalara bulaşabilirdi. Herhangi bir kriz anında açık döviz pozisyonu, kredilerin geri dönmeme potansiyeli ve ani/sert enflasyon artışları karlarını ciddi anlamda eritebilirdi.
Kısaca, büyük şirket ve bankalar lehine ve halkın büyük çoğunluğunun aleyhine gelişen bu eşitsizlik temelde halka ödetilen bir “makro istikrar bedeli”dir. Yaratılan eşitsizlik bir istikrar süngeri işlevi gördü, çoğunluğun yoksullaşması pahasına sistemin tamamen çökmesi önlendi. Kısa dönemli de olsa istikrarı büyük şirketler ve bankalarla sürdürmek mümkün oldu, iktidar bunu deneysel olarak öğrendi ve tercih etti. Fakat bu şekilde makro düzeyde olası bir kriz yerini fiili bir refah krizine bıraktı. Bu anlamda sermaye ve devlet karşılıklı olarak birbirine tutunan iki yapıya dönüştü, birbirini ayakta tuttular. Türkiye ani/sert bir krizden çok zamana yayılmış ve eşitsizlik üzerinden sübvanse edilen refah krizine dönüştü.
(iv) Ücretlerin asgarileşmesi
Özellikle 2016 yılından itibaren ülke ekonomik koşulları ve aktif asgari ücret politikası asgari ücreti yaygın ve referans bir fiyata dönüştürdü. Asgari ücret düzeyi ülke medyan ücreti ile neredeyse aynı düzeydedir (%90 civarındadır) ve resmi rakamlara göre asgari ücret ve altında alanların oranı %40 civarındadır. Asgari ücretin %50 üstü altında alanları dikkate aldığımızda bu oran %70’lere kadar çıkmaktadır. Ve dahası asgari ücretin iki katı üstünde ücret alanların oranı da yaklaşık %20 civarındadır. Bu yüzden, ülkenin mevcut durumunu “asgari ücret toplumu” olarak nitelendirebiliriz.
Asgari ücretin neredeyse bir referans fiyata dönüştüğü ekonomide bunun yol açtığı üç önemli durum söz konusu oldu. Bunlardan biri ücretlerin birbirine yakınsaması. Bu sadece alt düzey ücretlerin yukarı doğru kısmen yükselmesi anlamında değil, diğer ücretlerin de asgari ücrete yaklaşması şeklinde oldu. Bu, çalışanların refah düzeyini daha alt düzeyde birbirine yakınlaştırdı. İkincisi, bu gelişmenin firmaların lehine bir durum yaratması. Çünkü firmalar üst gelir düzeyindeki çalışanların ücretlerini yeterince artırmadıkları gibi, yeni işçi alımlarında da asgari ücreti giriş ücreti olarak daha fazla kullanmaya başladılar. Asgari ücret bu anlamda firmaların genel ücret düzeyini aşağı çeken bir işlev gördü. Bu da şirketlerin toplam maliyetleri içinde emeğin payını azaltan faktörlerden biri oldu.
Üçüncüsü, asgari ücretlerin genel ücret düzeyinde yarattığı baskının aynı zamanda istihdamın artmasına yol açması. Böylece firmalar üretimlerini artırdıklarında bu, çalışanların refahını artıran adil ve paylaşımcı bir özellik olmaktan çok, düşük ücrette istihdamı koruyan bir nitelik kazandı. Bu durum, makro düzeyde problemlerin daha derin olan bir refah krizi olan işsizliğe dönüşmesini de engelledi. İstihdam negatif faiz politikasının uygulanmaya başlandığı 2011 Aralık döneminden bugüne 2023 Aralık dönemine kadar (iki yıllık süre) yaklaşık 2 milyon insan artış sağlandı, işsizlik oranı da düştü. Yani ucuz emek, ekonomi motorlarının durmasını engelledi. Bunda asgari ücretin önemli bir etkisi oldu. İnsanların çalışmaya devam etmesi gelir şokunun etkisini kısmen hafifletti (tabii buna seçim ekonomisi ile devreye sokulan diğer iyileştirmeleri de dahil etmek gerekir).
(v) Borca yakalanmamak
2022 yılı ve sonrasında dahi genel borçluluk yüksek düzeyde değildi. Hanehalkı borcunun milli gelire oranı, örneğin, çok sayıda ülkeye göre çok daha düşüktü, %15’in altındadır. Yine bu dönemde enflasyonunun hızlı bir şekilde artışı borç yükünü daha da hafifletti, yapılan hesaplamalar borç yükünü reel olarak yaklaşık %10 kadar küçüldüğünü gösteriyor. Hatta 2022 yılında BDDK verilerine göre de takibe düşen tüketici kredileri ve kredi kartı borçlarının toplam kredi ve kart borçlarına oranı 2015’teki %4.5’lik düzeyinden, aynı yılın sonu itibariyle %2.2’ye kadar düşmüştü. Diğer yandan, özel sektörün özellikle dış borcu da 2018 krizinden bu yana düşmektedir. Bunda özellikle 2018 krizinin oldukça önemli bir etkisi oldu, reel sektörün döviz riski duyarlılığını artırdı ve üzerindeki bu riski atmasını hızlandırdı.
Kamu borcu için aynı şeyleri söyleyemez. Kamu borçlanması yüksek düzeylere ulaştı, faiz ödemeleri de buna paralel olarak oldukça arttı. Bütçe açığı da 2023 yılının ikinci çeyreğinde yaklaşık %3.5 düzeyine ulaştı, tabii bunda seçim ekonomisi ile ortaya çıkan harcamaların da çok etkisi oldu. Fakat buna rağmen bütçenin genelde kontrol altında tutulduğunu söyleyebiliriz. Bu aslında AKP’nin iktidarının genel bir karakteristiği, başından beri ihtiyatlı bir bütçe açığı politikası izlendi.
Fakat yine de kamu borç kompozisyonunun piyasa koşullarına çok açık olması (değişken faizli, enflasyona endeksli ve döviz cinsinden olması) ciddi bir tehdit oluşturdu; bu borç yapısının olası bir döviz kuru krizinde ülkeye maliyeti oldukça yüksek olurdu. Diğer yandan, dış borcun tamamını kamu borcu gibi görmek gerekir çünkü hem maliyeti hem de finansmanı anlamında yük kamuya biner. Genel olarak ülkenin dış borcunun düşük olduğunu söylenebiliriz, dış borcun milli gelire oranı yaklaşık %55 dolayında. Fakat burada kritik nokta, kriz döneminde dış borç servisi için dış piyasalardan yeterli kaynağa ulaşabilmektedir. Meksika da 1994 yılında krize girdiğinde dış borcu %50 civarında idi.
Özetle, borçsuz kriz yok gibidir. Borç hem krizin sebebi hem de uzun sürmesinin nedenidir. 2022 yılında belki krizi tetikleyecek kadar bir borçlanmadan bahsedemeyiz, ama kamu borcunun miktarı ve artan hızı, döviz kompozisyonu ve borcun ödeme değişkenliği sürdürülebilirlik problemi yarattığı gibi, maliyetin boyutunu da kontrolden çıkarabilirdi. Bu yüzden, krizin kaynağından bağımsız zincirleme çok sayıda artçı krizlerden bahsedebilirdik.
(vi) Servet etkisi
Diğer yandan, düşük faiz politikası ciddi bir servet ayrışması ve rant davranışına yol açtı. Bu durumun da kriz potansiyelini etkilediğini düşünüyorum. Başlangıç servet koşulları daha iyi olanlar kendilerini gayrimenkul, dövizle ve KKM ile korumaya aldılar. Hem konut fiyatları hem de borsa 2022 yılı içinde yaklaşık 2-3 katı kadar arttı. Bu, tüketim üzerinde bir tür servet etkisi yaratarak özellikle ekonomide talebin sürmesini sağladı. Bunu 2022 yılı boyunca büyümenin dinamiğinde tüketimin artan rolünde de görebiliyoruz. Zaten tüketimin önemli bir kısmı üst gelir gruplarından gelmektedir, yaklaşık en üst %20’lik kesim tüketimin %40’ını, en üst %40’lık kesimin ise %60-70 düzeyinde tüketimi gerçekleştirdiğini düşünürsek servet etkisinin bu gruplar için önemi daha iyi anlaşılır. Özellikle tüketim malı ithalatındaki hızlı artış da bunu teyit eder niteliktedir.
İnsanların çoğunluğu makro iktisadi değişkenlerin sürdürebilir olup olmadıklarından ziyade bunların etkilerini kendi direkt hayatlarına dokunduğunda önemserler. Örneğin, cari açık krize dönüşmediği müddetçe çoğu seçmenin dikkate alacağı bir değişken değildir ve hatta çoğu zaman tüketim artışı ile birlikte gerçekleştiği için de bu durumdan memnundurlar. Veya resmi rezervlerin negatife dönmesi ve olası bir döviz krizi insanlar için direkt bir kaygıya dönüşmez. Bu yanıyla, düşük faizlerin ileride yaratacağı olası sorunlardan ziyade şu an faizlerin düşük olmasından faydalanmak genel bir eğilim ortaya çıktı. Yanan evin ateşinden kendi tenceresini kaynatmak daha yakın ve doğrudan fayda sağladı. Bu yüzden, iktidarın düşük faiz politikası sonrası kredi miktarında ciddi artışlara yol açtı. Böylece düşük faiz bir yandan neden olduğu enflasyonla çoğunluğun alım gücünü düşürürken, bazıları için ucuz kredi ve artan servet kaynağı oldu.
(vii) Kriz anlatı etkisi
İktidarın medyanın çok önemli bir kısmını kontrol etmesi ve kullandığı tüm kamu imkanları ile belli bir anlatıyı yayması kriz algısını ciddi anlamda etkiledi. Medyanın kontrolü ile genel refah üzerinde oluşan bir “anlatı etkisi” oluştu. Bu anlatı etkisi iktidar partisinin güçlü örgütselliği birlikte yerelde çok daha etkin hale gelmektedir. Bu, insanlara kanaatkâr olmanın ülkeyi sevmenin, mevcut sorunların geçici olduğunu sürekli salık veren ve tüm olumsuzlukları iç ve dış güçlere bağlayan bir tarihsel, dinsel ve politik zemin üzerinden inşa edildi. Bir tür zihinsel abluka geliştirildi. Refah kriterleri sürekli değişti ve kullanıldı; bu bazen geçmiş oldu, bazen gelişmiş ülkelerdeki problemler oldu, bazen yarına dönük vaatler oldu. Kamu alanında canı yanan insanlar görünmez kılındı. Tüm bunlar kriz algısının yaygınlaşmasını engelledi. Toplumsal muhalefeti zayıflattı. Makro krizi olmayan bir refah krizi empozeedildi. Bu durum, iktidarın politikalarını, özellikle irrasyonel faiz politikasını, sürdürmesine de kolaylaştırdı. Aslında bu yönüyle, yani anlatının etkili olmasının kriz potansiyelini artırdığını düşünüyorum, yani ters etkide bulundu çünkü iktidar görünmez kılınan refah krizine neden olan politikalarını sürdürdü ve sisteme fazlasıyla risk yükledi.
Diğer yandan, iktidar anlatısının karşısında ve büyük oranda iktidarın değişmesi temennisi üzerine kurulmuş başka bir anlatı da dolaşımdaydı. Olan biten her şeyi krizin habercisi diye dillendiren bir muhalefet grubu vardı. Bunun sosyal medya ayağının oldukça güçlü olduğunu belirtmek gerekir. Elbette kriz beklentisi çok yaygındı fakat bu bazılarınca abartılı, analitik olmaktan uzak ve sadece iktidarın değişmesi temennisi üzerinden yapıldı. Ve dolayısıyla her iki anlatı biçimi de krizin yakınlığı ve uzaklığına ideolojik değerler atfettiler.
Prof. Dr. Ensar Yılmaz / Yıldız Teknik Üniversitesi – AtrıGerçek
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi
“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir
Yayınlanma:
2 saat önce|
04/06/2026Yazan:
Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz
TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.
Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.
Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.
Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.
İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.
Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.
Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.
Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;
Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.
Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.
Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.
İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.
Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.
Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.
Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24
EKONOMİ
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor
Yayınlanma:
5 gün önce|
30/05/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.
Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.
Üç aylık tablo
| Ay | Toplam ödeme | İç borç servisi | İç borçlanma planı |
|---|---|---|---|
| Haziran 2026 | 686,6 milyar TL | 554,9 milyar TL | 543,8 milyar TL |
| Temmuz 2026 | 681,8 milyar TL | 616,3 milyar TL | 708,7 milyar TL |
| Ağustos 2026 | 644,3 milyar TL | 595,8 milyar TL | 595,8 milyar TL |
| Toplam | 2,013 trilyon TL | 1,767 trilyon TL | 1,848 trilyon TL |
Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.
Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.
Kritik risk: Faiz yükü büyüyor
Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.
Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.
Piyasalar açısından anlamı
Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.
Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.
Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.
Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.
Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?
TL neden sulanabilir?
Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.
Bunun birkaç kanalı var:
1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır
- Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
- Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
- Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.
2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır
- Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
- Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
- Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.
3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır
- Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
- TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.
Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?
Burada kritik ayrım şudur:
Hazine piyasadan borçlanıyor.
Yani:
- Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
- Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.
Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.
Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.
Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:
- Bankalardan,
- Fonlardan,
- Sigorta şirketlerinden,
- Bireysel yatırımcılardan
borçlanıyor.
Asıl risk nerede?
Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.
Bugün:
- 2 trilyon TL borç ödeniyor.
- Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.
Yarın:
- Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
- Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.
Bu durum zamanla:
- Faiz giderlerini büyütür
- Bütçe açığını artırır
- Vergi ihtiyacını artırır
- Enflasyon baskısını yükseltir
- TL üzerindeki güven baskısını artırabilir
“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”
Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”
Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.
Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.
EKONOMİ
Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?
Yayınlanma:
2 hafta önce|
24/05/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı. Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.
Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?
Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:
Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.
Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.
Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.
Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.
Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.
Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.
Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?
Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.
Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.
Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.
Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.
Reel sektöre telafisi zor zararlar
Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.
İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.
Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:
1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.
2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.
3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.
4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.
5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.
6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.
Buna rağmen neden devam ediliyor?
Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.
TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.
Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:
Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.
Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.
Fatura kime çıkar?
Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.
En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.
İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.
Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.
Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.
Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.
Alternatif ne olmalı?
Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.
Öneriler:
Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.
KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.
Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.
Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.
Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.
Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.
Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli
Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.
Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.023)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.576)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (560)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.974)
- GÜNCEL (4.407)
- GÜNDEM (3.550)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.671)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (575)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.416)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (55)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (9)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (795)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (106)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (51)
- Onur ÇELİK (49)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (91)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (18)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Resmi Gazete'de bugün (04.06.2026) 03/06/2026
- İran: Müzakerelerde somut bir ilerleme sağlanamadı 03/06/2026
- Fed'in Bej Kitap raporunda yüksek enflasyon vurgusu 03/06/2026
- Morgan Stanley ve UniCredit'ten ‘Warsh’ uyarısı 03/06/2026
- Bessent: Enflasyondaki yükseliş kısa vadeli olacak 03/06/2026
- Otokar, Automecanica'nın yüzde 96,77'sini devraldı 03/06/2026
- Trump Ankara'daki NATO zirvesine katılacak 03/06/2026
- ABD fabrika siparişlerinde 11 ayın en büyük artışı 03/06/2026
- ABD'de hizmet faaliyetleri toparlandı 03/06/2026
- ABD-İran geçici anlaşma görüşmelerindeki temel anlaşmazlık konuları 03/06/2026
SON YAZILAR
- İstanbul Finans Merkezi için tarihi teşvik paketi yayımlandı 04/06/2026
- 2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi 04/06/2026
- Petrol ve dolar yükselirken Fed kaygıları risk iştahını bastırıyor 04/06/2026
- Kredi tahsisinde asıl risk: Üreten firmayı yalnız bırakmak 04/06/2026
- SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması 03/06/2026
- Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi 03/06/2026
- Akbank’tan 500 milyon dolarlık sermaye benzeri tahvil ihracı 03/06/2026
- Bankalar çiftçiyi nasıl finanse ediyor? 02/06/2026
- Barış masası sallanıyor, piyasalar hâlâ diplomasiye şans tanıyor 02/06/2026
- Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak? 01/06/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
