Connect with us

EKONOMİ

Talebi Kısma, Arzı Artır: Enflasyonla Kalıcı Mücadele

Yayınlanma:

|

Ekonomik Kısır Döngüyü Kırmak: Talep Baskısı Değil, Arz Gücü

Türkiye ekonomisinde son yıllarda yüksek enflasyon kalıcı bir sorun haline geldi. Enflasyonun temelinde hem talep yönlü (talep artışından kaynaklanan) hem de arz yönlü (üretim maliyetleri veya arz kısıtlarından kaynaklanan) etkenler olduğu kabul edildi. Geleneksel olarak enflasyonu düşürmek için Merkez Bankaları faiz artışı gibi talebi kısarak fiyat baskılarını azaltmayı hedefleyen politikalar uygular. Ancak özellikle Gıda ve Enerji gibi kritik alanlardaki arz yetersizlikleri de fiyatları yukarı çeken önemli unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bu analizde, talep daraltıcı ve arz artırıcı politikaların enflasyon üzerindeki etkileri karşılaştırılacak, Türkiye özelinde arz yönlü politikaların uygulanabilirliği değerlendirilecek, Tarım, Sanayi, Enerji ve Teknoloji alanlarında somut politika önerileri listelenecek ve bu politikaların kısa, orta, uzun vadede enflasyona muhtemel etkileri ortaya konacaktır.

Talep Daraltıcı ve Arz Yönlü Politikaların Enflasyona Etkisi

Enflasyonla mücadelede iki temel yaklaşım bulunmaktadır:

(1) Talep daraltıcı politikalar, toplam talebi azaltarak fiyat artışlarını dizginlemeyi hedefler; (2) Arz yönlü politikalar ise üretim kapasitesini ve arzı artırarak fiyat istikrarı sağlamaya çalışır. Aşağıdaki tabloda bu iki yaklaşımın enflasyon üzerindeki etkileri ve temel özellikleri karşılaştırılmıştır:

Kriter Talep Daraltıcı Politikalar (Örneğin yüksek faiz) Arz Yönlü Politikalar (Örneğin üretimi teşvik)
Amaç & Mekanizma Toplam talebi azaltarak enflasyonu düşürmek. Yüksek faiz, kredi kısıtları vb. araçlarla harcamaları kısılır. Üretim ve arzı artırarak fiyat istikrarı sağlamak. Teşvikler ve yatırım kolaylıklarıyla mal/hizmet arzını yükseltir, arz-talep dengesizliğini giderilir.
Örnek Araçlar Para politikasında faiz artırımı, Merkez Bankası sıkılaşması; maliyede vergi artışı veya kamu harcama kısıntıları. Üretim teşvikleri (vergi indirimleri, sübvansiyonlar), altyapı yatırımları, teknoloji yatırımları, düzenleyici engellerin azaltılması.
Kısa Vadede Enflasyon Etkisi Talep hızlıca frenleneceği için enflasyonist baskı kısa vadede azalabilir. Ancak eğer enflasyonun asıl kaynağı arz şokları ise, sadece talebi kısmak fiyat artışını tam durduramayabilir. Ayrıca yüksek faiz, maliyetleri artırarak belli koşullarda enflasyonu da tetikleyebilir. Arz artırıcı politikalar genellikle kısa vadede sınırlı etki gösterir. Yeni yatırımların ve üretimin devreye girmesi zaman alır. Hatta başlangıçta yatırım maliyetleri nedeniyle fiyatlar üzerinde belirgin bir düşüş hemen görülmeyebilir.
Orta-Uzun Vadede Enflasyon Etkisi Talep baskısı azaldıkça enflasyon düşebilir; ancak bu etkinin kalıcı olması için politikaların sürekli sıkı kalması gerekir. Uzun vadede talebi aşırı kısmak büyümeyi yavaşlattığı için enflasyon hedefe yaklaşsa da ekonomi potansiyelinin altında kalabilir. Arz kısıtları devam ediyorsa talebi kısmak sorunu tam çözemeyebilir. Üretim kapasitesi arttıkça ve verimlilik yükseldikçe enflasyon üzerinde kalıcı düşürücü etki ortaya çıkar. Orta vadede arz artışı gıda, enerji gibi kalemlerde fiyat istikrarı getirir. Uzun vadede ise ekonomik yapının güçlenmesiyle enflasyon düşük seviyelerde kalıcı hale gelebilir.
Büyüme ve İstihdama Etkisi İç talebin daralması ekonomik büyümeyi yavaşlatır, işsizlik artabilir. Yüksek faiz yatırım iştahını azaltarak potansiyel büyümeyi de düşürür. Düşen İstihdam nedeni ile Gelir Vergisi ve Tüketim Kaynaklı vergi kaynakları daralma gözlenir. Arz yönlü adımlar büyümeyi destekler veya en azından kısıtlamaz. Yeni yatırımlar ve üretim artışı istihdama olumlu yansır. Artan İstihdam nedeni ile Gelir Vergisi kaynakları artar.  Orta-uzun vadede hem enflasyon düşer hem de sürdürülebilir büyüme mümkün olur.

Türkiye Özelinde Arz Yönlü Politikaların Uygulanabilirliği, Zorlukları ve Fırsatları

Türkiye’de enflasyonla mücadelede son dönemde talep daraltıcı politikalara (TCMB’nin politika faizini %8.50’den kademeli 50’ye kadar yükseltmesi gibi) ağırlık verilse de, ekonomik yönetim arz yönlü tedbirlerin (Ticari Kredilerin daraltılması, baskılanan kur, KGF gibi kredilerin yenilenmemesi, GES’teki teşviklerin daraltılması… ) ikinci plana atmıştır. Arz yönlü politikaların Türkiye’de uygulanabilirliğini değerlendirirken hem mevcut yapısal koşulları hem de bu yaklaşımın önündeki zorluklar ve sunduğu fırsatları ele almak gerekir:

  • Uygulanabilirlik: Türkiye, genç nüfusu, çeşitli tarımsal üretim imkanları, sanayi altyapısı ve girişimci iş gücüyle arz yönlü politikalara zemin hazırlayabilecek bir potansiyele sahiptir. Enflasyonun önemli bir bölümünün arz kaynaklı olması, üretimi artırmaya yönelik adımların enflasyonla mücadelede etkili olabileceğine işaret etmektedir. Nitekim ekonomi yönetimi de uygulamada aksasa da 2024 itibarıyla programında, enflasyonu düşürürken yatırım, istihdam, üretim ve ihracatı artırmayı eşzamanlı hedeflediklerini açıklamıştır. SGK destekleri, İhracata verilen kur desteği bunun önemli göstergesidir. Bu, arz yönlü politikaların makro programın bir parçası haline geldiğini gösterir.

  • Zorluklar: Arz artırıcı politikaların en büyük zorluğu, etkilerinin zaman alması ve sürdürülebilirlik gerektirmesidir. Siyasi ve ekonomik döngüler içinde uzun vadeli reformları sürdürmek zor olabilir. Örneğin tarımda yapısal dönüşümler veya sanayide teknoloji yatırımları birkaç yıl içinde sonuç vermez; bu da sabırlı bir politika uygulaması gerektirir. Ayrıca, bu politikalar genellikle mali kaynak ister: Altyapı yatırımları, teşvikler ve sübvansiyonlar bütçeye yük getirebilir. Türkiye’nin yüksek kamu borcu veya bütçe açığı baskısı dönemlerinde bu harcamaları finanse etmek enflasyonla mücadele hedefiyle çelişmemelidir. Bir diğer zorluk, dış bağımlılıklar ve şoklardır; örneğin enerji arzını artırmak için yatırım yapsanız dahi kısa vadede petrol fiyatlarındaki küresel artış gibi dış şoklar enflasyonu yükseltebilir. Son olarak, yapısal reformların uygulanmasında bürokratik engeller ve çıkar gruplarının direnci de aşılması gereken önemli hususlardır (tarımda aracılar, ithalat lobileri, vb).

  • Fırsatlar: Doğru tasarlanan arz yönlü reformlar, Türkiye ekonomisi için uzun vadede çifte kazanç sağlayabilir. Tarım sektöründe modern sulama, gübre, tohum ve akıllı tarım uygulamalarıyla verim artırma potansiyeli yüksektir; bu sayede hem gıda enflasyonu düşebilir hem de Türkiye bölgesel bir tarım ürünü ihracatçısı haline gelebilir. Sanayide katma değeri yüksek üretime geçiş ve endüstri 4.0 teknolojilerinin benimsenmesiyle verimlilik artışı mümkün; bu da birim maliyetleri düşürerek fiyat istikrarına katkı yapar. Enerji alanında son yıllarda keşfedilen doğal gaz rezervleri ve artan yenilenebilir enerji yatırımları, ithal enerji faturasını azaltarak enflasyon baskılarını düşürme fırsatı sunuyor. Örneğin, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın ortaya koyduğu programda enerji ithalatını azaltarak cari açığı ve enerji maliyetlerini düşürmenin enflasyonla mücadeleye doğrudan katkı yapacağı belirtilmiştir. Teknoloji ve dijitalleşme ise tüm sektörlerde yatay bir fırsat alanı: Dijital dönüşüm yoluyla üretim süreçlerinin optimizasyonu, e-ticaret ile aracı maliyetlerinin azalması, kamu hizmetlerinde e-devlet uygulamalarıyla verimlilik, ekonomide genel fiyat seviyesini olumlu etkileme potansiyeline sahiptir. Dünya Bankası da Türkiye’nin sürdürülebilir büyüme için iklim dostu tarım, sanayide yeşil dönüşüm, yenilenebilir enerjiye yatırım ve dijitalleşme adımlarını hızlandırmasının kritik olduğunu vurgulamıştır – bu adımlar aynı zamanda arz yönlü enflasyonla mücadele politikalarıdır.

Sonuç olarak, Türkiye’de arz yönlü politikaların uygulanması mümkün ve gerekli görünmekle birlikte, bunların başarıya ulaşması için kararlı bir reform iradesi, yeterli finansman ve zaman gerekmektedir. Mevcut ekonomi yönetimi, dezenflasyon programı kapsamında tasarruf ve verimlilik paketi uygulamak, bütçe kaynaklarını verimli alanlara kaydırmak ve yatırım teşvikli kredi programlarını genişletmek gibi arz yönlü adımlar atmaya başladığını duyurmuştur ama bu niyet pratiğe yeterince yansımamıştır. Bu adımların devamı ve derinleştirilmesi, enflasyonla kalıcı mücadelede kritik rol oynayacaktır.

Tarım, Sanayi, Enerji ve Teknoloji Alanlarında Arz Yönlü Politika Önerileri

Enflasyonu düşürmek amacıyla üretim ve arzı artırmaya yönelik somut politika araçları sektörel bazda şöyle özetlenebilir:

Tarım Sektöründe Arz Yönlü Politikalar

  • Tarımsal Üretimi ve Verimliliği Artırma: Tarımda modernizasyon ve verimlilik artışı enflasyonla mücadelede önceliklidir. Girdi maliyetlerini düşürmek ve çiftçinin üretim yapmasını kolaylaştırmak amacıyla gübre, tohum, yem gibi temel girdilerde sübvansiyonlar ve indirimler uygulanabilir. Özellikle üretimin artırılması, tarımsal girdi maliyetlerinin düşürülmesi ve yerli üretime teşvikler verilmesi gıda fiyatlarındaki dalgalanmaları kontrol altına alacaktır. Tarımda akıllı sulama, modern ekipman kullanımı ve kaliteli tohum desteğiyle birim alandan alınan verim yükseltilebilir. Bu adımlar gıda arzını artırarak, örneğin temel hububat ürünlerinde arz-talep dengesini sağlamlaştırıp fiyat artışlarını dizginleyecektir. Nitekim gıda enflasyonunu düşürmek için tarım politikalarının bu yönde yeniden düzenlenmesi gerektiği uzmanlarca sıkça dile getirilmektedir. Ayrıca, ürün depolama ve lojistik altyapısının iyileştirilmesi (lisanslı depoculuk, soğuk zincir gibi) ile mevsimsel dalgalanmaların tüketici fiyatlarına etkisi azaltılabilir.

  • Arz İstikrarını Sağlama ve Pazar Yapısını İyileştirme: Tarım ürünlerinde fiyat istikrarı için arz sürekliliği önemlidir. Bu amaçla devlet, stratejik ürünlerde gerektiğinde ithalat-ihracat dengesini düzenleyerek (örneğin iç piyasada kıtlık riski varsa geçici ithalat kolaylığı, bolluk varsa ihracat teşviki) dalgalanmaları yumuşatabilir. Ayrıca, üretici birlikleri ve kooperatiflerin güçlendirilmesiyle çiftçilerin pazarlık gücü artırılarak aracılar nedeniyle oluşan fiyat yükselişleri engellenebilir. Hal yasası gibi düzenlemelerle tarım ürünlerinin tarladan sofraya daha az kayıpla ve makul maliyetle ulaşması sağlanmalıdır. Bu politikalar, hem çiftçinin gelirini hem de tüketicinin uygun fiyatla gıdaya erişimini güvence altına alarak enflasyonist baskıları azaltacaktır. Üretimin Merkezi ve Yerel olarak Planlanması ise bu alanda hayati önem taşır.

Sanayi Sektöründe Arz Yönlü Politikalar

  • Yatırım Teşvikleri ve Üretim Kapasitesini Artırma: Enflasyonla mücadelede sanayi üretiminin artırılması, özellikle talebin yüksek olduğu mallarda arz açığının kapatılması açısından kritiktir. Devlet, imalat sektöründe kapasite artıracak yatırımları teşvik etmelidir (vergi indirimi, uygun faizli uzun vadeli kredi, altyapı desteği gibi araçlarla). Örneğin ihracat potansiyeli yüksek veya ithalatı yüksek olan sektörlerde yeni fabrika kurulumları, makine-teçhizat yenilemeleri desteklenebilir. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın başlattığı Yatırım Taahhütlü Avans Kredisi Programı bu tür yatırımları uygun finansmanla genişletmeyi amaçlayan bir adımdır. Böylece piyasada mal arzı artacağından, talep artışlarında bile fiyatlar daha ılımlı seyredebilir.

  • Üretim Maliyetlerini Azaltma ve Verimlilik Artışı: Sanayi işletmelerinin maliyet yükünü azaltıcı politikalar da fiyatlara yansır. Örneğin enerji, lojistik ve ara malı maliyetlerini düşürmek için özel önlemler alınabilir. Organize Sanayi Bölgelerinde enerji verimliliği programları, toplu alım anlaşmaları ile uygun fiyatlı girdi temini, navlun sübvansiyonları gibi adımlar düşünülebilir. Ayrıca teknolojiye yatırım ve dijital dönüşüm ile sanayide verimliliğin artırılması teşvik edilmelidir. Otomasyon, yapay zeka ve ileri imalat tekniklerini kullanan firmalara vergi teşviği gibi politikalar, uzun vadede toplam arzı yükseltirken birim maliyetleri düşürecektir. Sanayide yeşil dönüşüm de önemli bir arz yönlü politika alanıdır; enerji tasarrufu sağlayan ve AB gibi pazarlarda rekabet gücünü koruyan yeşil üretim yöntemleri, hem maliyet avantajı hem de sürdürülebilir pazar erişimi getirerek fiyat istikrarını destekler.

  • İthal Girdi Bağımlılığını Azaltma: Türk sanayisinin birçok dalında üretim için gereken ara mallar ve hammaddeler ithal edilmektedir. Kur şokları ve dış piyasadaki arz sorunları bu girdilerin fiyatını yükseltip içerde maliyet enflasyonuna yol açıyor. Bu nedenle, kritik girdilerin yurt içinde üretilmesini hedefleyen ithal ikamesi programları uygulanabilir. Örneğin petrokimya, gübre, ilaç ham maddesi, yarı iletken gibi alanlarda özel yatırım projeleri desteklenerek dışa bağımlılık azaltılabilir. Bu strateji, döviz kuru kaynaklı maliyet artışlarını uzun vadede engelleyerek enflasyona karşı tampon oluşturacaktır.

Enerji Sektöründe Arz Yönlü Politikalar

  • Yenilenebilir ve Yerli Enerji Üretimini Artırma: Enerji fiyatlarındaki artış, genel enflasyonu tetikleyen başlıca unsurlardan biridir. Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığını azaltmak için yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırmak ve yerli kaynakları azami kullanmak temel politikadır. Yapılan bir araştırmaya göre, halihazırda lisansı alınmış güneş ve rüzgar enerjisi projeleri zamanında hayata geçirilmiş olsaydı, 2023 sonunda enflasyon oranı 13,8 puan daha düşük gerçekleşebilirdi. Bu çarpıcı bulgu, yenilenebilir enerjinin tüketici enflasyonunu düşürme potansiyelini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, rüzgar, güneş, hidroelektrik gibi kaynaklara dayalı elektrik üretim kapasitesini artıracak yatırımlar enflasyonla mücadeleye katkı sağlayacaktır. Yenilenebilir enerjiye verilen teşviklerin (YEKDEM vb.) sürdürülmesi ve bürokratik süreçlerin hızlandırılması öncelikli olmalıdır.

  • Doğal Gaz ve Petrol Arzını Güçlendirme: Türkiye son dönemde Karadeniz’de önemli doğal gaz keşifleri yaptı. Bu rezervlerin hızlı ve verimli bir şekilde üretime alınması, ithal doğalgaza olan bağımlılığı bir miktar azaltarak fiyat baskılarını hafifletecektir. Enerji arzını artırmak için yalnızca üretim değil, depolama kapasitesi de önemlidir. Doğal gaz depolama tesislerinin kapasitesini artırmak, kış aylarında talebin zirve yaptığı dönemlerde fiyat oynaklığını azaltacaktır. Ayrıca uzun vadeli ve sabit fiyatlı uluslararası enerji anlaşmaları (örneğin boru hattı gaz kontratları) enflasyona istikrar kazandırabilir. Bunun yanında, enerji dağıtımında kayıp-kaçak oranının düşürülmesi ve verimlilik artışı, etkin arz artışı anlamına gelir. Enerji verimliliği politikaları (binalarda ısı yalıtımı, sanayide tasarruf tedbirleri vb.) da enerji talebini düşürerek arz-talep dengesini rahatlatır ve fiyat üzerindeki baskıyı azaltır.

  • Enerji Piyasasında Rekabet ve Fiyat Mekanizmaları: Enerji sektöründe rekabetin artırılması da arz yönlü bir reformdur. Elektrik üretim ve dağıtımında piyasaya daha fazla oyuncu girmesi, şeffaf piyasa fiyat mekanizmalarıyla birlikte uzun vadede tüketiciye daha düşük fiyat olarak yansıyabilir. Doğal gaz piyasasında da LNG terminalleri ve depolama sayesinde esneklik kazanılması, arz güvenliğini artırarak fiyat şoklarını engelleyecektir. Tüm bu adımlar enerji kaynaklı maliyet enflasyonunu dizginlemeye yardımcı olur.

Teknoloji ve Dijitalleşme ile Arz Yönlü Politikalar

  • Dijital Dönüşüm ve Verimlilik Artışı: Teknolojik ilerleme, ekonomide toplam faktör verimliliğini artırarak aynı kaynakla daha fazla üretim yapılabilmesini sağlar. Bu da arz eğrisini olumlu yönde kaydırır. Türkiye’de hem kamu hem özel sektörde dijitalleşmenin hızlanması arz yönlü enflasyonla mücadele aracı olarak görülmelidir. Örneğin kamu hizmetlerinin e-devlet üzerinden sunulması, bürokrasiyi ve işlem maliyetlerini azaltır; lojistikte dijital platformların kullanılması, taşımacılık verimini yükseltip maliyet düşürür; sanayide yapay zeka ve otomasyon, üretim süreçlerinde hata payını ve maliyeti azaltır. Dünya Bankası’nın 2024-2028 Türkiye stratejisinde de dijitalleşmenin hızlandırılması, verimlilik ve hizmet kalitesi açısından kritik bir hedef olarak konmuştur.

  • Ar-Ge ve Yenilikçilik: Yüksek enflasyonu kalıcı olarak düşürmenin bir yolu da ekonomiyi daha yüksek katma değerli ve yenilikçi hale getirmektir. Bunun için araştırma geliştirme faaliyetlerine ayrılan kaynak artırılmalıdır. Özel sektörün Ar-Ge harcamaları vergi teşvikleriyle desteklenebilir; teknoloji geliştirme bölgeleri, teknoparklar genişletilip etkinleştirilebilir. Üniversite-sanayi iş birliğiyle yeni ürün ve üretim teknikleri geliştirmek, hem ihracatta rekabet gücünü artıracak hem de yurt içi piyasada yeni ve daha ucuz alternatifler sunacaktır. Özellikle savunma, yazılım, biyoteknoloji gibi stratejik alanlarda yerlileşme ve inovasyon, ithal ürünlere bağımlılığı kırarak fiyat istikrarına katkıda bulunur.

  • Eğitim ve İnsan Sermayesi Gelişimi: Teknolojik dönüşümün tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için nitelikli insan kaynağı gereklidir. Bu yüzden uzun vadeli bir arz yönlü politika olarak eğitime yatırım önem kazanır. STEM (fen, teknoloji, mühendislik, matematik) alanlarında eğitim kalitesini yükseltmek, mesleki ve teknik eğitimi çağın ihtiyaçlarına göre güncellemek gerekir. Böylece yeni ekonominin ihtiyaç duyduğu mühendisler, teknisyenler yetişecek; bu insan kaynağı üretim süreçlerini daha verimli hale getirecektir. Verimlilik artışı da birim maliyetleri düşürerek fiyatların daha yavaş artmasına yol açar. Kısaca, insan sermayesinin geliştirilmesi enflasyonla mücadelede dolaylı ama güçlü bir araçtır.

Yukarıda listelenen politikalar, farklı sektörlerde arzı artırarak enflasyonla mücadele etmeyi hedeflemektedir. Bu adımların birçoğu Orta Vadeli Program ve kalkınma planlarında da yer alan yapısal reform alanlarıyla örtüşmektedir. Örneğin OVP 2024-2026’de enflasyonu tek haneye indirme hedefiyle birlikte tarımda verimlilik, sanayide katma değer, enerjide yerlileşme ve dijital dönüşüm vurgulanmıştır. Dolayısıyla, politika önerilerinin hayata geçirilmesi mevcut stratejilerin devamı niteliğinde olacaktır. Yazılanların Reel Piyasaya yansıması hedeflenenin inandırıcılığını, gerçekçiliğini, ciddiyetini de ortaya koyacaktır.

Kısa, Orta ve Uzun Vadede Politika Etkilerinin Zaman Çizelgesi

Enflasyonu düşürmeye yönelik arz yönlü politikaların etkileri bir zaman çizelgesi perspektifiyle ele alındığında, kısa, orta ve uzun vadede farklı dinamikler gözlenir:

  • Kısa Vadede (0-1 Yıl): Arz yönlü tedbirlerin alındığı ilk dönemde enflasyonda belirgin bir düşüş hemen sağlanamayabilir. Çünkü yeni yatırımların üretime dönüşmesi zaman alır; tarla veya fabrika hemen ertesi gün ürün vermez. Bu süre zarfında enflasyon bir süre daha yüksek seyredebilir veya mevcut seviyelerine yakın kalabilir. Örneğin 2024 yılı için Türkiye’nin resmi enflasyon hedefi %33 iken, gerçekleşme tahmini politika revizyonları sonrası %41,5 olarak güncellenmiştir – yani kısa vadede dezenflasyon sürecinin yavaş olacağı öngörülmüştür. Kısa vadede talebi kısmaya yönelik adımlar (faiz artışı gibi) etkisini göstermeye başlasa da, arz yönlü adımların katkısı sınırlı ve dolaylı olacaktır. Yine de, ekonomi kurmayların güvenilir bir reform programı ortaya koyması beklentileri iyileştirerek fiyat artış hızını psikolojik olarak frenleyebilir.

  • Orta Vadede (1-3 Yıl): Arz tarafındaki politikalar meyvelerini vermeye başladıkça enflasyonda kademeli bir gerileme beklenir. Örneğin 2025 yılında Türkiye enflasyonunun %19-29 bandına inmesi hedeflenmektedir, bu da orta vadede önemli bir iyileşme anlamına gelir. Tarım politikalarında atılan adımların etkisiyle gıda enflasyonu yavaşlamaya başlayabilir; yeni ekilen tohumların ürünleri pazara çıktıkça gıda arzı rahatlar. Enerji yatırımlarının bir kısmı devreye girerse (örneğin yeni bir güneş tarlası üretime başlarsa veya gaz sahasından çıkarılan ilk gaz kullanıma sunulursa) enerji fiyatlarındaki artış hızı düşer. Sanayide kapasite artışına giden firmalar piyasadaki mal arzını artırdıkça, talepteki artışlar fiyatlara daha az yansır hale gelir. Orta vadede enflasyonun düşüş eğilimine girmesiyle birlikte beklentiler de toparlanır ve fiyatlama davranışları normalleşmeye başlar. Yani işletmeler sürekli yüksek enflasyon bekleyerek peşin peşin zam yapmak yerine, daha istikrarlı bir enflasyon ortamına göre fiyatlamaya geçer ki bu da dezenflasyon sürecini destekler.

  • Uzun Vadede (3+ Yıl): Arz yönlü reformlar tam anlamıyla etkisini gösterdiğinde ekonomi yeni bir dengeye kavuşur. Potansiyel büyüme hızı yükselmiş, yapısal sorunlar önemli ölçüde giderilmiş olduğundan, enflasyon kalıcı olarak düşük seviyelere iner. Türkiye için hedeflenen tek haneli enflasyon oranlarına (örneğin %7-9 aralığı) uzun vadede ulaşılabileceği öngörülmektedir. Bu dönemde tarımda sürdürülebilirlik sağlanmış, gıda fiyatları istikrarlı hale gelmiştir; enerji sepetinde yerli ve yenilenebilir kaynakların payı artmış, dış şoklara duyarlılık azalmıştır; sanayi yüksek katma değerli üretimle hem iç piyasayı doyurmakta hem de ihracat geliriyle döviz kazandırarak kur istikrarına katkı yapmaktadır. Teknolojik gelişmeler sayesinde verimlilik artışı, aynı mal ve hizmetleri daha düşük maliyetle üretmeye imkan vermekte, bu da fiyat seviyesini baskılamaktadır. Sonuç olarak uzun vadede enflasyon, klasik hedef olan %5-7 bandına veya daha altına çekilebilecek bir ortam oluşabilir. Bu aşamada Merkez Bankası da politika faizini kademeli olarak indirebilecek alanı bulur, böylece ekonomi düşük enflasyon-yüksek büyüme dengesine kavuşur.

Yukarıdaki zaman perspektifi, elbette ki varsayımsal ve hedef odaklı bir senaryodur. Arz yönlü politikaların başarıyla uygulanması halinde beklenen etkiyi anlatmaktadır. Gerçekte kısa vadede beklenmedik şoklar (doğal afet, jeopolitik gelişmeler, küresel emtia fiyatları gibi) hedefleri sekteye uğratabilir. Bu nedenle, ekonomi yönetiminin hem talep tarafını hem arz tarafını birlikte yönetmesi, gerekiyorsa kısa vadede geçici tedbirlerle (örneğin emtia sübvansiyonları, geçici vergi indirimleri vb.) enflasyon baskısını hafifletmesi, orta ve uzun vadede ise yapısal reformları kararlılıkla sürdürmesi kritik önem taşımaktadır. Nitekim Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, dezenflasyon programında “yol haritamız çok net: enflasyonu düşürmek birincil öncelik” derken bir yandan da arz yönlü tedbirleri devreye aldıklarını ve bunların programın parçası olduğunu ifade etmiştir.

Arz yoksa Enflasyon bitmez

Türkiye’de yüksek enflasyonla mücadele, sadece geleneksel talep daraltıcı politikalara bırakılamayacak kadar çok boyutlu bir sorundur. Para politikası ile talep baskısını kontrol altına almak gerekli olmakla birlikte, özellikle enflasyonun önemli bir kısmının arz sorunlarından kaynaklandığı tespit edildiğinden, arz yönlü yapısal politikalar olmadan kalıcı başarı zor görünmektedir. Üretim kapasitesini artırmaya, verimliliği yükseltmeye, dışa bağımlılığı azaltmaya ve piyasaları rekabete açmaya yönelik adımlar, ilk etapta zahmetli ve zaman alıcı olsa da orta ve uzun vadede Türkiye ekonomisini enflasyon-belası sarmalından kurtaracak asıl çözüm yoludur.

Fiyatları Faizle Değil, Fabrikayla Düşür!

Özetle, talep daraltıcı politikalar kısa vadede hızlı sonuç almak için bir araçsa, arz yönlü politikalar da o sonucun kalıcı ve maliyetsiz olmasını sağlayacak tamamlayıcı unsurlardır. Türkiye özelinde tarımdan sanayiye, enerjiden teknolojiye kadar pek çok alanda arzı artırıcı politikaların hayata geçirilmesiyle, enflasyonun tek hanelere indirilebileceği ve fiyat istikrarının toplumsal refaha katkı sunacağı öngörülmektedir. Bu dönüşüm, kararlılık ve tutarlılıkla sürdürülen politikaların bileşimiyle mümkün olacaktır. Ekonomide arz-talep dengesini sağlamak, sadece faiz oranlarını ayarlamakla değil, aynı zamanda tarladan fabrikaya, madenlerden AR-GE laboratuvarlarına kadar uzanan geniş bir cephede yapısal gelişim sağlamakla başarılabilecektir. Türkiye’nin enflasyonla mücadele deneyimi de göstermektedir ki, arz yönlü stratejiler ihmal edildiğinde enflasyon sorunu tekrar baş göstermekte, ancak üretim ekonomisine odaklanıldığında fiyat istikrarı daha erişilebilir bir hedef haline gelmektedir. Ekonomik Enflasyon kısır döngüsünü kırmak için ortaya çıkacak sorunları ile birlikte sadece Talebi Baskılamak değil, Arz Gücünün önemi üzerine de kafa yormak gerekir. Tüketerek büyümede ülke kaynaklarının zamanla tükendiğini de görürsünüz.

Sonuç yerine

Neymiş, “talebin önünü kesemediğimiz için enflasyonu düşmüyormuş”… Soru basit, baskılayamadık dediğiniz Talep kimden geliyor. Talep dediğin, yıllardır gelirini kıstığın işçi, memur, köylüden, emekliden gelmiyor! Gece gündüz üretim yapan sanayicilerden gelmiyor!
-Mevduata %50 verdiklerinden,
-KKM’cileden
-Dövizini bozdurup Fona yatıranlardan geliyor
Tam da yıllardır denilen noktadayız: “Yüksek faiz sebep, Talep sonuç” anlayalım artık! Her şehirde %5’lik üst gelir grubu zaten vardı ve yıllardı çarşı pazar, AVM, Cafe’ler dolu dediğiniz kesim de bunlardan oluşmaktadır.

Çare: Üreterek büyümede, üreterek enflasyonu düşürmede!

Erol TAŞDELEN – Ekonomist         www.bankavitrini.com

Kaynaklar:

  1. Kaplan, M. ve ark. (2024). Türkiye’de Enflasyonun Kök Nedeni Üzerine Araştırma. İbn Haldun Üniv. – Z Raporu Röportajı

  2. Vergi Dünyası Dergisi (2023). Türkiye’de Dezenflasyon Programı: Yeterli mi, Etkili mi? (Analiz Yazısı)

  3. Hazine ve Maliye Bakanlığı Açıklamaları (2025). Mehmet Şimşek’in Enflasyon Değerlendirmeleri – Hürriyet Bigpara

  4. Orta Vadeli Program (2024-2026) ve Ekonomi Koordinasyon Açıklamaları – Bloomberg HT

  5. Dünya Bankası Türkiye Ülke Raporu (2025). Türkiye Ekonomik Görünüm ve Strateji Belgesi

  6. SEFiA & APLUS Enerji Raporu (2024). Yenilenebilir Enerjinin Enflasyona Etkisi – İklim Haber Özeti

  7. Mahfi Eğilmez (2020). Enflasyon Nasıl Düşürülür? (Kişisel Blog)

  8. TCMB, TOBB, İSO, TÜİK, BDDK verileri

************

Faizle Enflasyon Düşmez: Çözüm Üretimde!

Enflasyonun Gizli Aktörleri: Kimler Tüketiyor?

Okumaya devam et

EKONOMİ

FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI

Yayınlanma:

|

Yazan:

2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir

Bankavitrini.com | Ekonomi Haber

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.

Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.

Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor

Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.

Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.

Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.

Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.

Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı

Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.

Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.

Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.

Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.

Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.

Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma

Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.

Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.

Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.

Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.

Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?

Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.

Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.

Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.

Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!

Yayınlanma:

|

Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor

T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.

İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.

Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】

1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü

2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.

Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.

Gösterge Ocak-Eylül 2025 Ocak-Eylül 2026
Vergi gelirleri 7.753,5 milyar TL 10.402,0 milyar TL
Faiz giderleri 1.662,4 milyar TL 2.251,1 milyar TL
Faiz/vergi geliri oranı %21,44 %21,64
Faiz giderlerinin artışı — %35,4

Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.

Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.

Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.

2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor

İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.

Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.

2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.

Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.

Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?

Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.

3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı

Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.

Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.

Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.

KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.

Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?

Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.

4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel

2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.

  • Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
  • Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
  • Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
  • Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
  • Sermaye giderleri: 883 milyar TL

Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.

Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.

Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.

Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.

5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor

Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.

Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.

Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.

Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】

Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.

Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.

6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti

2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.

Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.

Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.

Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.

SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı

2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:

Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.

İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.

Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.

Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?

Süleyman ÇEMBERTAŞ  Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?

Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?

Yayınlanma:

|

Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!

Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.

Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?

Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?

Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.

Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.

Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.

Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.

Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!

Rakamlarla konuşalım.

Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.

Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.

Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.

Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.

TCMB verileri ne söylüyor?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.

Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.

Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.

Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?

Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?

Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.

Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.

Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.

Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.

Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.

Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı

Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.

2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.

Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.

Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.

Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?

Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.

Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr!  Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.

Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.

Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.

Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli

Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.

Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.

Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.

Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.

SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!

Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.

Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.

TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.

Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.

Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.