EKONOMİ
Burak Köylüoğlu: Modern Dünyanın Jeopolitik Fayları
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Konu jeopolitik olunca şu zamansız sözü her zaman hatırlarım: “Bazı şeyler değişir, ama bazı şeyler hiçbir zaman değişmez!”
Jeopolitik, Aristo’nun öğretilerine kadar dayanan çok eski bir kavramdır. Bu kavram, coğrafyanın etkileri ile ülkelerin politik sistemlerinin, uluslararası güç dengelerini nasıl etkilediğini analiz eder.
Modern zamanlarda jeopolitik yaklaşımı ilk kullanan güç Britanya İmparatorluğu idi. Hatta Britanya İmparatorluğu’nu 19. yüzyılda tek süper güç haline getiren en önemli faktör, imparatorluğun uygulamış olduğu benzersiz jeopolitik strateji idi. Kıta Avrupası’nda tek bir süper gücün (ilk önce Fransa’ya, sonra Rusya’ya ve daha sonra Birleşik Almanya’ya karşı) ortaya çıkmasını engellemek için kurduğu karmaşık ittifak sistemleri ve kolonilerini ve anavatanını muazzam güçte bir donanma ile zahmetsizce koruması sayesinde Britanya İmparatorluğu müthiş bir ekonomik ve politik güce ulaşmıştı. I. ve II. Sanayi Devrimleri, bu müthiş gücü tamamlayan önemli ekonomik atılımlar olmasına rağmen, imparatorluk için her zaman jeopolitik strateji tüm sistemin temeli idi.
Jeopolitik yaklaşım, Birleşik Almanya’nın da 1871’den sonra hızla ilgi duyduğu bir strateji oldu. İmparatorluk Almanyası’nın “Drang nach Osten” yani “doğuya doğru genişleme” ve yeni sömürge yarışına katılması, I. Dünya Savaşı’nı doğuran politik nedenlerinden biri idi.
1933 yılında Almanya’da iktidarı ele geçiren Naziler jeopolitik konusunda literatüre yeni bir şey katmadı. Uyguladıkları politika; çarpık ideolojilerini, “Drang nach Osten” ile birleştirmelerinden ibaretti. Almanya’yı asla hazır olmadığı II. Dünya Savaşı’na soktukları zaman, Almanya’nın elindeki tek koz ekonomik ya da askeri gücünün üstünlüğü değil, 1920’lerde, o yıllarda henüz genç bir binbaşı olan Heinz Guderian’ın geliştirmiş olduğu yeni bir askeri doktrin idi: Blitzkrieg yani Yıldırım Savaşı.
Blitzkrieg, Almanya’ya savaşın ilk döneminde, 1939-1941 yıllarında muazzam zaferler kazandırdı. Ama Blitzkrieg, tek başına Almanya’ya topyekûn bir dünya savaşını kazandırabilecek bir sihirli asa değildi. Almanya, Nazilerin berbat ve akıldışı yönetimi altında olmasaydı bile, 1939 yılında bu ölçekte bir savaşı yürütebilecek (bırakınız kazanabilecek) askeri, ekonomik ve sosyal olanaklara sahip değildi. 1941 yılında savaş Sovyetler Birliği’ni ve ABD’yi de kapsar hale gelince, Nazi Almanyası ile Japonya’nın kaderi mühürlenmiş oldu.
II. Dünya Savaşı öncesinde Japon İmparatorluğu’nun jeopolitik stratejisi yoktu. Ülkede iktidara sahip olan kara kuvvetleri kökenli askeri cuntaların tek politikası iyice zayıflamış olan Çin’i dilim dilim kesmekti. Ancak Çin’deki savaş beklendiği gibi gitmeyince ve savaşın etkisi ile Japon ekonomisi rayından çıktığında, askeri cunta Çin’deki savaşı bitirmek yerine gözünü Asya’daki kritik hammadde ve enerji kaynaklarına dikince ABD ile savaş kaçınılmaz hale gelmişti. Japonya’daki askeri cuntanın jeopolitik kavramına bakışı, Japonya’nın milli gelirinin 10 misli kadar büyük bir ülke olan ABD’ye savaş açacak kadar sığdı. Jeopolitik ve yüksek strateji sayılı üstatları arasında yer alan Japon İmparatorluk Donanması komutanı Amiral Isoruku Yamamoto, cuntanın baskısı ile planladığı Pearl Harbor Taarruzunu öncesinde şunu söylemişti: “Savaşın ilk 6 ayı boyunca zaferden zafere koşabiliriz, ama 6 ay sonrasını garanti edemem.”
Jeopolitik strateji, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan iki kutuplu dünyanın da temelinde yer aldı. Meşhur Amerikan stratejisyeni George F. Kennan ortaya koyduğu “Containment” yani “Çevreleme” stratejisi ile Soğuk Savaş stratejisinin mimarı oldu. Buna göre ortaya çıkan Sovyet tehdidi, karmaşık ve iç içe örülmüş ittifak sistemleri (örneğin NATO, CENTO, SEATO, ANZUS), Sovyet Bloku’nun ekonomik anlamda izole edilmesi, Avrupa’nın savaş sonrası kalkındırılması, nükleer silahların geliştirilmesi ve amansız bir silahlanma yarışı ile kontrol edilebilirdi. Nitekim bu strateji, Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski gibi isimler tarafından daha da geliştirildi ve 1970-1980’lerde revize edildi. Daha 1970’lerde ABD Vietnam Savaşı gibi bir felakete rağmen, Soğuk Savaşı kazanmış durumdaydı.
Sovyetler Birliği’nin 1980’leri sonundaki çöküşünün ardında bu büyük stratejinin ekonomik ve sosyal etkisi bulunur.
Yeni Jeopolitik Fay Hatları: Kırım ve Donbas Havzası
Soğuk Savaşın bitişi ve küreselleşme Batı Dünyası’nda müthiş bir illüzyon yarattı. Batı sisteminin tartışılmaz kusursuzluğu ve üstünlüğüne dayanan bu büyük illüzyonun ipuçlarına Samuel Huntington’ın “Clash of Civilizations” ve Francis Fukuyama’nın “End of History and the Last Man” eserlerinde görebiliriz.
II. Dünya Savaşı’nı hukuken, Soğuk Savaşı tamamen bitiren ve Almanya’yı birleştiren “Treaty on the Final Settlement with Respect to Germany” anlaşması imzalanma aşamasında dağılmak üzere olan Sovyetler Birliği’ne son bir jest yapılmış ve bu anlaşma Moskova’da imzalanmıştı. Sovyetler Birliği’ne Almanya’nın birleşmesine hukuken müsaade etmesi için, AB ve NATO’nun Doğu Avrupa’ya doğru genişlemeyeceği sözü de üstü kapalı bir şekilde verildi.
Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkması ve Rusya Federasyonu’nun içine düştüğü sıkıntılar fırsat bilindi ve 1999 yılında eski Varşova Paktı üyeleri olan Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan NATO’ya katıldı. Ardından 2004 yılında Bulgaristan, Romanya ile Baltık Ülkeleri NATO’ya katıldı. Diğer bir deyişle NATO sadece 14 yılda Sovyetler Birliği hariç tüm eski Varşova Paktı ülkelerini kabul ettiği gibi eski Sovyetler Birliği’nin parçası olan Litvanya, Estonya ve Latviya’yı da içine kattı. Politik ve ekonomik anlamda ise aynı ülkeler 2004 ve 2007’de AB üyesi oldu.
İroniktir ki 1990-2007 arasında sadece 17 yılda Sovyetler Birliği’nin en büyük ardılı Rusya Federasyonu II. Dünya Savaşı’nın tüm kazanımlarını kaybetmiş oldu. Ruslar için son önemli kale ise, 2014’te Ukrayna’nın Rusya Federasyonu’nun gölgesi altından sıyrılmasını sağlayan politik gelişmeler (2014 Ukrayna Devrimi, Batı literatüründe Revolution of Dignity olarak isimlendirildi) ile düştü.
Rusya Federasyonu’nun reaksiyonu süratli oldu. Stalin’in 1953’deki ölümünden sonra, Ukrayna ile siyasi bağları çok güçlü olan Nikita Kruşçev’in Politbüro’da liderliği ele geçirmesi ile Kırım, Rusya Sovyet Cumhuriyeti’nden Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti’ne transfer edilmişti. Tabii Sovyetler Birliği’nin hiçbir zaman dağılmayacağı varsayımı ile bu transfer 70 yıl önce daha çok Kruşçev’in Rusya-Ukrayna kaynaşmasını sağlamak amacı ile yapılan bir sembolik jest idi.
Kırım; Rusya’nın tarih boyunca yükselişini ve düşüşünü sembolize eden kritik bir bölgedir. 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşı ile Kırım, Osmanlı İmparatorluğu’nun elinden çıkmıştı. Bu dönüm noktası Çarlık Rusyası’nın müthiş yükselişini başlatırken; Osmanlı İmparatorluğu’nun geri döndürülemez çöküşü de bu tarihte başlamıştı.
Rusya’nın artan gücüne karşı Britanya İmparatorluğu ve Fransa’nın; Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında Rusya’ya karşı yürüttüğü Kırım Savaşı (1853-1856) ile Kırım zapt edilmiş (ama Sivastapol’deki tersanelerin yıkılması şartı ile Rusya’ya iade edilmişti) ve Rusya Çarlığı’nın kesin düşüşü başlamıştı.
Bu düşüşün sonu, Rusya Çarlığı’nın sona ereceği ve Sovyetler Birliği’nin kurulduğu 1917 Ekim Devrimi olacaktı.
Kırım, Karadeniz’de, Ukrayna ve Güney Rusya üzerinde deniz ve hava hakimiyeti kurmak için hayati önemde bir stratejik noktadır. Almanlar, Kırım’ı II. Dünya Savaşı’nda ele geçirmek için muazzam bir güç tahsis ederek, en yetenekli komutanları olan Erich von Manstein’ı görevlendirmişlerdi.
1942 yazında Sivastopol’ü ele geçiren Almanlar, sürat ile kuzeyde Stalingrad’a, güneyde ise Kafkasya eksenine doğru harekatlarını genişletmiş ama yaptıkları stratejik hatalar ile savaşın yönü Stalingrad’da yaşanan büyük bozgun ile değişmişti. Kırım; 1944 İlkbaharındaki “Kırım Stratejik Taarruzu” ile Sovyetler Birliği tarafından geri alındı. Almanlar bu bölgeyi sadece birkaç ay daha ellerinde tutabilmek için 1944 ilkbaharında bir Alman ve bir de Romen ordusunu harcamıştı.
2014 yılında Ukrayna’nın Rus kampını terk etmesi sonucu Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesinin jeopolitik nedenleri açıktır. Kırım, Rusya’nın güney kapısı ve Karadeniz’de yer alan bir devasa batmaz uçak gemisi kimliğindedir. Hava savunma sistemleri ile güney ve orta Rusya’nın kalkanıdır. Sivastopol, Rus Karadeniz Donanması için Karadeniz’deki hayati deniz üssüne sahiptir.

Rusların, “Ukraynalı ayrılıkçılar”’a verdiği destek ile Ukrayna’nın doğusunda yer alan, ağır sanayi ve maden bölgesi olan Donbas Havzası’nı kontrol etmeleri de jeopolitik satranç oyununun bir parçasıdır. Bölgenin ekonomik değeri dışında, bölge Ukrayna’nın Nato’ya katılmaması için Ruslar tarafından bir koz olarak tutulmaktadır.

Rusya’nın açmazı aslında büyüktür. Müthiş büyüklükte bir coğrafyaya ve doğal zenginliklere rağmen, ülke genel ölçeği ile bir türlü tam bir endüstri ülkesi olamamış, ülkenin kayda değer büyüklükteki ağır sanayisi II. Sanayi Devrimi’nin yapısının ötesine geçememiştir.
Ülke ekonomisi temel olarak enerji, emtia ve nispeten düşük katma değerli sanayi ürünleri ihracatı üzerine kuruludur. Kıyaslamak gerekirse; çok daha büyük bir nüfus ve doğal kaynak zenginliğine rağmen Rusya’nın pandemi öncesi GSHY’sı 1.7 trilyon USD olmasına rağmen, Almanya’nın 2019 GSHY’sı 3.85 trilyon USD’dır.
Rusya-Çin yeni ekseninin oluşması tesadüf değil, jeopolitik ve ekonomik nedenlerin bir araya gelmesinden kaynaklıdır. Ekonomi bilimi ve jeopolitik; yapılan hataları acımasızca cezalandırır: Sovyetler Birliği, 75 yıl önce Almanya’yı tek başına endüstriyel çıktı ve GSYH anlamında geçmiş ve rakibini eze eze yenebilmişti. Ancak şimdi ise iki ekonomi arasındaki fark kapatılamayacak kadar açılmıştır.
Yüz yıllık bir büyük fay hattı: Tayvan ve Güney Çin Denizi
Çin, Napolyon Savaşları öncesi dünyanın en büyük GSYH’sına sahip idi. Ancak çatırdayan köhne bir ekonomik ve politik sistemi ile Batı’nın sanayi devrimleri ile kat ettiği yol; Çin’i 19. yüzyılda büyük bir güç olmaktan çıkardı.
Çin’in çöküşü Osmanlı İmparatorluğu’ndan çok daha hızlı ve derin olmuştur. Afyon Savaşları ve Boxer İsyanı sonunda, Çin daha 20. yüzyılın başında, Türkiye’nin asla kabul etmediği Sevres Anlaşması’nın koşullarına benzer bir duruma katlanmak zorunda bırakmıştı. Boxer İsyanı sırasında, müthiş bir diplomat ve aynı zamanda Çin’in muazzam uygarlığına derin bir saygı duyan İngiliz büyükelçisi Albay Sir Maxwell McDonald, Çin İmparatoriçesi ’ne hitaben şu unutulmaz sözleri söylemişti: “Majesteleri, Çin binlerce yıllık büyük bir uygarlıktır. Lütfen sabrediniz. Zaman Çin’i yeniden hak ettiği yere getirecektir.”
Bu sözlerin sarf edilmesinden sadece birkaç gün sonra sekiz büyük ülkenin müdahale gücüne karşı, Çin İmparatorluk Ordusu ve Boxer isyancıları müthiş bir mücadeleye girecekti.
Çin’in en karanlık günleri 1900 yılında değil 1937-1945 yılları arasında Çin-Japonya Savaşı’nda yaşanacaktı. Japonya’nın II. Dünya Savaşı’nı kayıtsız şartsız teslim olarak bitirmesinden sonra devam eden Çin İç Savaşı (1927-1937, 1945-1949) ile ülkenin resmi hükümeti Kuomintag (KMT) kesin bir yenilgiye uğradı.
Kuomintag güçleri milyonlarca asker ve sivil ile beraber, 1949 yılında Tayvan’a geri sığınmıştı. Amerikan donanması sürat ile Formoza Boğazına girerek, Tayvan’ın da komünistlerin eline geçmesini engelledi.
ABD, II Dünya Savaşı sonrasında Almanya meselesinin tersine, Japonya ve Uzakdoğu Asya konusunu tek başına ve müttefiklerine danışmadan ele aldı.
Japonya, Almanya’nın aksine işgal bölgelerine ayrılmadı, tek başına Amerikan askeri yönetimi altında kaldı. Amerikalılar, II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde Uzakdoğu Asya’ya Sovyet ordularını davet etmek (Mançurya Stratejik Operasyonu) ve Çin İç Savaşında KMT’ye yeterince destek olmamak ile önemli bir stratejik hata yapmıştı.
Amerikalılar hatalarını telafi etmek için Güney Kore’yi Kore Savaşı’nda kararlılıkla savundu, Japonya’yı bir denge unsuru olarak kullanmak için bu ülkeye 1951 yılında yeniden bağımsızlığını vermeye razı oldu, Vietnam Bağımsızlık Savaşı’nda Fransızlara muazzam bir destek verdi.
Kore Savaşı’nın en civcivli zamanında, Eylül 1951’de imza edilen San Francisco Anlaşması ile Japonya istisnalar hariç tüm deniz aşırı toprak ve haklarından kayıtsız şartsız bir şekilde feragat etti. Japonların hukuken feragat ettikleri bölgelerin arasında Tayvan da vardı. Tayvan’a sıkışmış KMT hükümeti tüm Çin’in resmi hükümeti olarak tanındı ve BM’de 5 daimî üyeden biri sayıldı. Çin Halk Cumhuriyeti (komünistlerin elinde tuttuğu) ve Sovyetler Birliği, San Francisco Anlaşması’nı asla tanımadı. Bu ülkeler savaş halini bitirmek için daha sonra Japonya ile ayrı ayrı anlaşmalar yaptı.
Böylece Japonya’nın kuzeyinden başlayarak, Çin’in güneyine kadar binlerce kilometrelik deniz alanı çözümsüzlükler ve sürtüşmeler merkezi oldu. Stalin’in 1953 yılında ölümünden sonra denklem daha da karıştı. Yeni Sovyet yönetimi ve Çin Halk Cumhuriyet’i ideolojik olarak ayrıştı ve hatta iki ülke arasında 1969 yılında 7 ay boyunca sınır çatışmaları yaşandı. Bu çatışmalar öyle kritik hale geldi ki, Sovyetler nükleer güçlerini kırmızı alarma geçirdi.
1971’de Amerikalılar müthiş bir diplomatik hamle ile Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişki kurarak, aralarındaki savaş durumunu ortadan kaldırdı. Çin Halk Cumhuriyet’i BM’de Çin’i temsil etmeye hak kazandı. Soğuk Savaşın bitmesi ile beraber Çin küresel ekonominin çok önemli bir parçası oldu. Çin’in ucuz iş gücü 30 yıl boyunca küreselleşmenin temel dinamiği oldu. Çin ise sabrının ödülünü aldı: Pandemi öncesinde GSYH’sı 14.5 trilyon USD ile dünyanın 2. büyük ekonomisi haline geldi. ABD’nin pandemi öncesi GSYH’sının 21.5 trilyon USD olduğunu not düşelim.
Çin-ABD ilişkileri 2008 Küresel Ekonomik Krizi sonrasında gerilmeye başladı. Amerikalılar özellikle 2015’ten sonra jeopolitik olarak Çin’i çevrelemeye başladı. Kuzeyde Japonya ve Güney Kore ile başlayan daha sonra Tayvan, Filipinler ve Malezya’dan oluşan kuşak ile devam eden modern bir “cordon de sanitaire” ile Çin’in Pasifik’te çevrelenmesi amaçlandı. Daha güney batıda ise Çin ile sınır meseleleri olan Vietnam ve Hindistan ile kuşağın perçinlenmesi amaçlandı.

Bu kuşağın en önemli payandası, merkezi Japonya’nın Yokosuka üssünde Amerikan 7. Filosu’dur. Bu filo gerektiğinde ABD 3. ve 5. filolarının desteğini alarak ile Pasifik’te mutlak bir deniz gücü üstünlüğüne sahiptir. Bu müthiş cordon de sanitaire” ‘in gerisinde ise ABD’nin batmaz uçak gemileri olan Hawaii ve Mariana Adaları (Guam, Tinian ve Saipan) ile G. Kore, Japonya ve Avustralya’daki hava üsleri mevcuttur.

ABD’nin temel stratejisinin amacı güçler dengesini korumak ve hayati ticari yollarını korumaktır. Dünya ticaretinin %35’i bu bölgedeki tartışmalı deniz alanlarından geçiyor.

Çin ise Tayvan’ı ayrılıkçı bir bölge olarak görüyor ve eninde sonunda bu bölgenin bir şekilde Çin ile birleşeceğini ifade ediyor. Güney Çin Denizi, Doğu Çin Denizi, Sarı Deniz ve Japon Denizi’ndeki tartışmalı ada, kayacık ve karasuları meselesini ise tatlı sert bir şekilde çözmeye kararlı görünüyor. Çin’in karşı hamlesi, yapay adacıklar kurarak silahlandırmak, bir uçak gemisi görev gücü kurmak ve karadan denize füze teknolojisini geliştirmek şeklinde oldu. Ayrıca Çin; Rus füze ve hava savunma sistemlerine ve teknolojilerine büyük bir ilgi gösteriyor.
Özellikle Güney Çin Denizi ve Tayvan konuları oldukça çetin meseleler olarak görünüyor.
Tayvan’ın bağımsızlığını ilan etmesi karşısında açıkça güç kullanacaklarını ifade ediyorlar. Güney Çin Denizi’nde ise “gunboat diplomacy” ve havada uçakların “it dalaşları” artık olağan haberler halinde. Çin ve Amerikan savaş gemileri metrelerce yaklaşarak adeta savaş oyunları oynuyor.
Pandemi gibi 140 milyon kişinin enfekte olduğu, 3 milyon kişinin hayata veda ettiği bir ortamda bile bu önemli fay hatlarının faal olması çok düşündürücü. Küresel ekonomideki gelişmeleri ve riskleri, bir de jeopolitik kavramında değerlendirmeyi unutmamak gerekiyor.
Bu yazımda 2021’in ikinci yarısında kaleme alacağım “Japonya’nın Gerçek Mucizesi, 1945-1991 yazı dizisinden biraz rol çalmış oldum.
Burak Köylüoğlu
18 Nisan 2021
https://www.stratejivefinans.com/modern-dunyanin-jeopolitik-faylari/
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi
“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir
Yayınlanma:
7 saat önce|
04/06/2026Yazan:
Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz
TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.
Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.
Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.
Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.
İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.
Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.
Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.
Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;
Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.
Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.
Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.
İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.
Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.
Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.
Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24
EKONOMİ
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor
Yayınlanma:
5 gün önce|
30/05/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.
Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.
Üç aylık tablo
| Ay | Toplam ödeme | İç borç servisi | İç borçlanma planı |
|---|---|---|---|
| Haziran 2026 | 686,6 milyar TL | 554,9 milyar TL | 543,8 milyar TL |
| Temmuz 2026 | 681,8 milyar TL | 616,3 milyar TL | 708,7 milyar TL |
| Ağustos 2026 | 644,3 milyar TL | 595,8 milyar TL | 595,8 milyar TL |
| Toplam | 2,013 trilyon TL | 1,767 trilyon TL | 1,848 trilyon TL |
Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.
Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.
Kritik risk: Faiz yükü büyüyor
Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.
Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.
Piyasalar açısından anlamı
Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.
Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.
Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.
Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.
Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?
TL neden sulanabilir?
Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.
Bunun birkaç kanalı var:
1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır
- Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
- Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
- Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.
2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır
- Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
- Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
- Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.
3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır
- Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
- TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.
Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?
Burada kritik ayrım şudur:
Hazine piyasadan borçlanıyor.
Yani:
- Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
- Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.
Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.
Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.
Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:
- Bankalardan,
- Fonlardan,
- Sigorta şirketlerinden,
- Bireysel yatırımcılardan
borçlanıyor.
Asıl risk nerede?
Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.
Bugün:
- 2 trilyon TL borç ödeniyor.
- Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.
Yarın:
- Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
- Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.
Bu durum zamanla:
- Faiz giderlerini büyütür
- Bütçe açığını artırır
- Vergi ihtiyacını artırır
- Enflasyon baskısını yükseltir
- TL üzerindeki güven baskısını artırabilir
“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”
Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”
Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.
Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.
EKONOMİ
Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?
Yayınlanma:
2 hafta önce|
24/05/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı. Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.
Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?
Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:
Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.
Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.
Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.
Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.
Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.
Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.
Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?
Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.
Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.
Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.
Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.
Reel sektöre telafisi zor zararlar
Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.
İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.
Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:
1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.
2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.
3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.
4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.
5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.
6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.
Buna rağmen neden devam ediliyor?
Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.
TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.
Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:
Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.
Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.
Fatura kime çıkar?
Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.
En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.
İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.
Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.
Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.
Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.
Alternatif ne olmalı?
Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.
Öneriler:
Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.
KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.
Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.
Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.
Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.
Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.
Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli
Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.
Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.023)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.576)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (560)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.974)
- GÜNCEL (4.407)
- GÜNDEM (3.550)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.671)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (575)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.416)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (55)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (9)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (795)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (106)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (51)
- Onur ÇELİK (49)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (91)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (18)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Euro Bölgesi'nde perakende satışlarda düşüş 04/06/2026
- ING: Orta Doğu’daki durum ve ABD verileri doları destekliyor 04/06/2026
- Güney Kore para birimi 2009'dan beri en düşük seviyesinde 04/06/2026
- TOKİ'den yeni satış kampanyası 04/06/2026
- ICBC'den TCMB tahmini 04/06/2026
- Bakan Bolat: Dış ticaret açığı son 9 ayın en düşük seviyesine indi 04/06/2026
- Brent petrolde son tahminler: Hangi kurum yıl sonu için kaç dolarlık petrol öngördü? 04/06/2026
- TSMC CEO'sundan çip açığı uyarısı 04/06/2026
- Nefes Kredisi'nde yeni dönem başlıyor 04/06/2026
- Hizmet Üretici Fiyat Endeksi Mayıs'ta aylık yüzde 3,23 arttı 04/06/2026
SON YAZILAR
- İstanbul Finans Merkezi için tarihi teşvik paketi yayımlandı 04/06/2026
- 2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi 04/06/2026
- Petrol ve dolar yükselirken Fed kaygıları risk iştahını bastırıyor 04/06/2026
- Kredi tahsisinde asıl risk: Üreten firmayı yalnız bırakmak 04/06/2026
- SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması 03/06/2026
- Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi 03/06/2026
- Akbank’tan 500 milyon dolarlık sermaye benzeri tahvil ihracı 03/06/2026
- Bankalar çiftçiyi nasıl finanse ediyor? 02/06/2026
- Barış masası sallanıyor, piyasalar hâlâ diplomasiye şans tanıyor 02/06/2026
- Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak? 01/06/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
