Connect with us

EKONOMİ

Başkanlık sistemi ekonomiye iyi gelmedi

halktv.com.tr yazarlarından Nuray TARHAN Başkanlık Sisteminde ekonominin nasıl etkilendiğini inceledi.

Yayınlanma:

|

24 Haziran 2018’de “24’ünde bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” diyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hayali gerçek olmadı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle geçen 4 yılda ekonomik göstergelerdeki bozulmayla Türkiye tarihinin en derin ekonomik krizlerinden birine sürüklenirken, her gün yeni bir zamla uyanan halk daha da yoksullaştı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 19 Haziran 2018’de yaptığı konuşmada halka seslenerek “24’ünde bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” demişti. 24 Haziran’da yapılan referandumla Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş yaptı. Pekiyi, aradan geçen 4 yılda başkanlık sistemi Türk ekonomisinde neler değiştirdi, vadedilenler gerçekleşti mi?

ekonomi-tablo.jpg

Halk büyük bir yoksulluğa sürüklendi

Tam tersine, 2 yıl süren koronavirüs salgını ve hemen ardından başlayan Rusya-Ukrayna savaşının yaşandığı bu süreçte ülkemiz, tarihinin en derin ekonomik krizlerinden birine sürüklendi. Vatandaşlar her gün yeni bir zamla uyanırken, son 24 yılın rekorunu kıran enflasyon gelirleri hızla eritti. Döviz kurlarında hızlanan yükseliş başta akaryakıt olmak üzere temel tüketim maddelerinin fiyatlarında önü alınamayan artışlar oldu.

Cebimizden bin dolar eksildi

Akaryakıtta eşel mobil sisteminin devre dışı kalmasıyla birlikte başta akaryakıt fiyatları olmak üzere vatandaşlar zamların hızına yetişemez hale geldi. Her gün daha da yoksullaşan halkın kişi başına yıllık milli geliri 4 yılda 10 bin 537 dolardan 9.528 dolara geriledi. 2017 yılında Türkiye’de kişi başına gelir 10.537 dolar ile dünya kişi başına geliriyle (10.724 dolar) aşağı yukarı aynı düzeydeydi. 2021 yılı sonunda dünyada kişi başına gelir 12.228 dolara yükselirken, Türkiye’nin kişi başına geliri 2021 yılı itibarıyla 9.528 dolara geriledi. Yani 4 yılda her vatandaşın cebinden yaklaşık bin dolar eksildi.

Asgari ücret 92 dolar geriledi

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayınladığı son rapora göre, artan döviz kurları sebebiyle 2018-2022 arasında asgari ücret döviz cinsinden 92 dolar geriledi. 2018 yılında 1603.1 TL olan asgari ücret 2022 yılında 4 bin 253,4 TL olarak belirlendi. 4 yılda asgari ücret yüzde 156.3 artmış olarak görünse de asgari ücret euro ve dolar karşısında değer kaybetti. Haziran 2018’de asgari ücret 336.8 dolar iken 2022’de 245 dolara geriledi.

4 yılda kredi ve kart borcu yüzde 227.5 arttı

Salgınla birlikte birçok iş yerinin kapanması ve kısa çalışma ödeneği ödenmesiyle büyük bir gelir uçurumuna sürüklenen halk, kredi kartlarına ve kredilere yüklendi. Vatandaşların kredi kartı ve kredi borcu 2018 yılında 509.3 milyarken, 2022 yılında yüzde 227.5 artışla 1.1 trilyon liraya yükseldi. Kredi kartlarının asgari tutarlarını ödeyerek ya da tüketici kredileriyle evini döndürmeye çalışan vatandaşlar borçlarını ödeyemez hale gelince takipteki krediler de patlama yaptı. 2018 yılında 17 milyar 320 milyon lira olan takipteki kredi ve kredi kartı borcu yüzde 58.2 artışla 27 milyar 404 milyar liraya yükseldi.

İşsiz sayısı 2.6 milyon kişi arttı

Salgın işsiz sayısında da büyük artışa neden oldu. TÜİK verilerine göre işsizlik oranı 2018’de yüzde 10.9’ken şu anda yüzde 11.5’e yükselmiş durumda. DİSK’e göre geniş işsiz sayısı 2.6 milyon arttı.

İlk 10 ekonomi arasına girecektik, 21’inci sıraya geriledik

Erdoğan 2023 için milli geliri 2 trilyon dolara çıkararak Türkiye’yi ilk 10 ekonomi arasına yerleştirme sözü vermişti ama bunun yarısını bile gerçekleştiremediği gibi, dünyadaki milli gelir sıralamasında da Türkiye’yi 4 basamak düşürdü. Türkiye, başkanlık sistemine geçilmeden önceki son yıl olan 2017 yılında 851 milyar dolarlık gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) ile sıralamada 17’nci sırada yer alıyordu. Başkanlık sistemine geçildikten sonra hızla irtifa kaybetmeye başladı. 2021 yılında GSYH’si 807 milyar dolara düşerken, dünya sıralamasında 21’inci sıraya geriledi. Tahminlere göre Türkiye, 2023 yılında 23’üncü sıraya gerileyecek.

Enflasyonda dünya 5’incisi olduk

Başkanlık sistemine geçilmeden önce nispeten kontrol altına alınan enflasyon, 2 yıl süren salgının ardından başlayan Rusya-Ukrayna savaşıyla nakliye ve tedarik sorununun yeniden baş göstermesiyle birlikte başta enerji ve gıda ürünleri olmak üzere artan maliyetler nedeniyle 24 yılın rekorunu kırarak TÜİK’e göre yüzde 73.5, ENAG’a göre ise yüzde 160.7’ye yükseldi. Enflasyonu düşürmek için karşı bu yıl başından bu yana en az 60 merkez bankası faiz artırımına giderken, Merkez Bankası ise “nas”a sadık kalarak politika faizini 6 aydır yüzde 14’te sabit tutuyor. Ancak bu teze göre düşmesi gereken enflasyon aksine yükseliyor. Hatta Türkiye, dünyada enflasyonun en yüksek olduğu 5’inci ülke. Venezuela yüzde 5000 yıllık enflasyonla ilk sırada bulunurken, onu Lübnan yüzde 224, Sudan yüzde 195, Zimbabve ise yüzde 92 ile izliyor.

60 merkez bankası faiz artırdı, TCMB ‘nas’la ‘pas’ dedi

Enflasyonu düşürmek için bu yılın başından beri en az 60 merkez bankası faiz artırımına giderken, Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) 23 Haziran’da son 5 toplantısında olduğu gibi politika faizini yine yüzde 14’te sabit tuttu. PPK, en son Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal döneminde yani 2021 Mart ayında politika faizini iki puan artırarak yüzde 19’a çıkarmıştı. Ağbal bu gelişme üzerine görevden alınarak yerine Şahap Kavcıoğlu atanmıştı. Kavcıoğlu ise görevi devraldıktan sonra 5 ay faizi sabit tuttu. Ancak daha sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın savunduğu “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” ve “Faiz ve enflasyonla mücadelede nas ne diyorsa onu yapacağız” tezleri çerçevesinde geçen yılın sonunda politika faizini kademeli olarak 500 baz puan indirerek yüzde 14’e çekmişti.

Net döviz rezervleri eksiye indi

Döviz kurlarındaki artışı faiz artışıyla değil örtülü döviz satışıyla engellemek isteyen TCMB, rezervindeki dövizleri her gün biraz daha eritiyor. 24 Haziran’da açıklanan verilere göre, TCMB’nin net uluslararası rezervleri geçen hafta yaklaşık 800 milyon dolar düşerek son 20 yılın en düşük seviyesi olarak kabul edilen 7.4 milyar dolara geriledi. TCMB’nin yurt içi ve yurt dışındaki bankalardan belirli bir süre için swap (takas) ile ödünç aldığı dövizler hariç tutulduğunda ise net rezerv -53.8 milyar dolar oldu. Oysa 2018 Haziran ayında TCMB’nin kasasında 27.9 milyar dolar net rezerv bulunuyordu.

Dış ticaret açığında rekor artış

Pandeminin turizm sektörüne vurduğu darbenin de etkisiyle dış ticaret açığı 4 yılda yüzde 269 oranında artış gösterdi. Mayıs ayında dış ticaret açığı rekor artışla 10.7 milyar dolara çıktı. Bu yıl 35 milyar dolar olarak hedeflenen turizm gelirleri pandemi öncesi rekor kıran 2019 yılının hâlâ altında seyrediyor. Önümüzdeki aylarda turist sayısı artarsa dış ticaret açığındaki artışın telafi edilmesi mümkün olabilecek.

Moratoryumun ayak sesleri

Döviz kurlarındaki hızlı artış ve ihracat artışının borç servisinin altında kalması nedeniyle dış borçların geri ödenmesi her geçen gün zorlaşırken, Türkiye’nin 1958 yılında olduğu gibi moratoryum ilan edebileceğine yönelik endişeler de dile getirilmeye başlandı. Merkezi yönetim borç stoku son 4 yılda yüzde 246.8 artarak 3 trilyon 364 milyar TL’ye yükseldi. Bunun yüzde 68’ini oluşturan döviz cinsi borç ise son 2 yılda yüzde 237 artarken, kur artışı 2 yılda yüzde 135 oldu. Son 6 ayda kurdaki yükseliş ihracat rakamlarına olumlu yansısa da, dış borç ödeme kapasitesi düştü. Nisan ayı ihracatı 23.4 milyar dolar olurken dış borç servisi 2.9 milyar dolar olarak gerçekleşti. Buna rağmen ithalattaki artış daha yüksek düzeyde seyretti. Mart ayında enerji ürünleri ve parasal olmayan altın hariç ithalat yüzde 9.2 artarak, 19 milyar 615 milyon dolardan 21 milyar 429 milyon dolara yükseldi. Nisan ayı ithalatı ise yüzde 35 oranında artışla 29.5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Yani ihracattan gelen para ithalata gitti.

CDS’te savaştaki Ukrayna’nın ardından dünya ikincisiyiz

5 yıl vadeli borcunu iflasa karşı korumanın maliyetini gösteren kredi risk primi CDS’te bu ayın ortasında 854’lere kadar tırmanan oran (Bugün 793), Türkiye’yi savaştaki Ukrayna’nın ardından dövizle borçlanma maliyetinin en yüksek olduğu ülke konumuna taşıdı.

Böylece ABD’de 5 yıllık tahvilin faizi yüzde 3.3 iken, CDS’in payını koyunca Türkiye’de 5 yıllık Eurobond faizi yüzde 11.59’lara yükseldi. Ekonomistler CDS oranları büyük rol oynadığı için Türkiye’nin yeni bir dövizle borçlanmaya en az yüzde 11.8 faizle çıkabileceğine dikkat çekiyorlar. CDS priminin 300 puanı aşması durumunda ülke aşırı riskli sayılıyor. Bu CDS primi Türkiye’yi, dünyanın en riskli üçüncü ekonomisi (Venezuela artık risk algısını geçtiği için prim açıklanmıyor, birinci Rusya, ikinci Arjantin) konumuna getiriyor.

Mahfi Eğilmez: “Yapılanların tamamen tersi yapılmalı”

Eski Hazine Müsteşarı ve ekonomist Dr. Mahfi Eğilmez bloğunda mayıs ayında yayınladığı yazıda, Türkiye’nin borç ve swap işlemleriyle elde ettiği kaynaklarla günü kurtarmaya çabalayan bir ekonomi politikası içinde olduğunu söyledi. Türkiye ekonomisinin 2018 yılında geçilen başkanlık sistemi sonrasında ivme kaybının hızlandığına dikkat çeken Eğilmez, şunları söyledi:

“Türkiye, AKP’nin 20 yıllık iktidar döneminin ilk 10 yılında uygulanan güçlü ekonomiye geçiş programının, dünyada likidite bolluğunun ve Avrupa Birliğiyle tam üyelik müzakerelerinin olumlu etkisiyle belirli bir başarı yakaladıysa da 2014’ten başlayarak ivme kaybı içine girmekten kurtulamadı. İvme kaybı, 2018’de geçilen başkanlık sistemi sonrasında iyice hızlandı. Bugünkü görünüm itibarıyla Türkiye, borç ve swap işlemleriyle elde ettiği kaynaklarla günü kurtarmaya çabalayan bir ekonomi politikası içinde görünüyor. Bu politika, ekonomiye, bir günü kurtarırken gelecekten iki günün yitirilmesine yol açacak maliyetler yüklüyor. Buradan çıkış öyle ‘faizi artıralım’ ya da ‘cari açığı düşürelim’ gibi önerilerle gerçekleştirilebilecek bir şey değil artık. Bu geri gidişi tersine çevirebilmek için başkanlık sistemine geçildikten sonra yapılanların tersini yapmaktan ve yapısal reformları tavizsiz uygulamaktan başka çare görünmüyor.”

Nuray TARHAN halktc.com.tr yazarı

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.