Connect with us

EKONOMİ

CHP AİLE DESTEK SİGORTASI’NI AÇIKLADI

Seçim sonrasında makroekonomik politikanın rayına sokulmasından daha da önemlisi, yoksulluğu adresleyen ve hızla sosyal desteklerle iyileşme sağlayacak bir programın öncelik olduğunu not etmek gerekiyor. Bu, ekonomi politikalarına sağlanacak güvenin de temel payandası olacaktır

Yayınlanma:

|

2018 ortalarından itibaren yaşanan ekonomik kriz ve kötü yönetim, Türkiye’de orta sınıfı yoksulluk derecesine indirirken, yoksulu da derin bir yoksulluğa itti. 2022 yılında hızlanmış haliyle, toplumun refahını eriten bir erozyonun 4 yıldır alttan alta devam ediyor olması bugün en büyük sorunumuz. Bugünün en temel sorunu da toplumun en kırılgan kesiminde derinleşen bir yoksulluk ve güvencesizlik.

Pandemi döneminde de görüldü ki; hane halkına doğrudan sosyal destekte en düşük olan ülkeler arasındaydı Türkiye.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, dün İstanbul’da gazeteci ve yazarlara “Aile Destekleri Sigortası’ ile ilgili açıklamalarda bulundu. İlk kez 2011’de seçim bildirgesiyle ilan edilen sisteme birçok yenilik içeren unsur eklenmiş.

Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin İLO’nun 9 sigorta dalını (uygulayacağını 1971 yılında taahhüt ettiğini belirterek, sadece Aile Destek Sigortası’nın hayata geçirilmediğini söylüyor.

Aile Destek Sigortası’nın özü, asgari ücretin altında geliri olan ya da hiç geliri olmayan haneleri kapsama alarak; hanenin özel durumuna bağlı olarak (hanede çocuk sayısı, eğitime katılım düzeyleri, yaşlı ve bakıma muhtaç kişi olup olmaması) haneye bir, “aile gelir desteği” olarak tanımlanan kamu mali desteği sağlanmasını içeriyor.

Kim belirleyecek? Bunun için istihdam edilecek “aile hekimi sayısı kadar”, 25 bine yakın sosyal hizmet uzmanı ve sosyolog ile ki tamamına yakını kadınlardan oluşturulacak, hanenin durumunun saptanması için hanelere gidecekler, nihai olarak da bir algoritma ile sosyal destek miktarı belirlenecek.

Destek ödemesi hanedeki kadının adına açılacak bir hesaba yatırılacak. Engelli ya da evde bakım desteği alıyorlarsa bu ödenekler kesilmeden aile gelir desteği de ilave edilecek. Bir kişi bile olsa hanedeki asgari ücret altında geliri olan herkes bu gelire hak kazanacak.

Bu gelir desteği, IMF’nin bile küresel krizde kendini değiştirip “tartışılmalı” dediği, “temel vatandaşlık geliri” aslında.

Anayasa’nın 60. maddesi “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar” diyor.

CHP hedeflediği bu sistemle, sosyal korumaya alınmayanlar, geliri olmayanlar ile asgari ücretin altında geliri olanları, kurumsal ve hak temelli bir yapıyla güvenceye kavuşturmak istiyor.

Sosyal destek programlarını merkezi hale getirilme planı var CHP’nin. Böylece vatandaşın iktidardaki siyasi partinin il yöneticilerinin eline bakması, kaymakamlıkların kapısında (Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’ndan) yardım alabilmek için her seferinde dil dökmesi gerekmeyecek. İnsan onuruna yakışır, hak temelli bir program olarak hayata geçirilebilecek bir çerçeve oluşacak.

Bu programın tamamlayıcı ayağı ise kamu kesiminde işe alımlarda Aile Destekleri Sigortası kapsamındaki hanelerdeki kişilere pozitif ayrımcılık yapılarak öncelik verilmesi. Böylece, hem hanenin geliri yükseltilirken, diğer taraftan da bu hane kapsam dışına çıkacağından sosyal transfer kalemindeki kamu gideri azalacak. İşe girişte ‘torpil’ arayışı da.

Hacer Foggo’ya göre, çocukların beslenmesine sağlanacak destekle eğitime devam etmeleri, “yoksulluğu devralmadan” haneyi yoksulluktan bir üst lige çekip çıkaracak iş ve gelire kavuşmaları çok önemli.

Kılıçdaroğlu’nun verdiği bilgiye göre, halihazırda yılda 5 milyon 903 bin 515 hane düzenli ya da geçici olarak sosyal yardımlardan yararlanıyor. Kişi sayısı da 9 milyon 940 bin kişi.

CHP’nin web sitesinde de yayına alınan Aile Destekleri Sigortası algoritmasına göre, hak sahibi olan haneler kendi durumlarına uyan gelir desteğini hesaplayabilecekler. Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamasına göre, alınabilecek gelir desteğinin bugünkü değerlerle en düşük 1.100 TL, en yüksek 5.500 TL olması öngörülüyor.

Bu desteğin kamu bütçesine maliyetinin ise bütçe giderlerinin yüzde 11’ine kadar çıkabileceği kaydediliyor.

Mevcut bütçe ödeneklerine bakılırsa bütçe giderlerinin yüzde 6.7’si kadar bir “hane halkına transferler” kalemi ödeneği var. Bu da 189 milyar TL. Kılıçdaroğlu’nun söylediği gibi transferlerin bütçe giderlerinin yüzde 11’i olması halinde yaklaşık 283 milyar TL olacak. Aradaki yaklaşık 100 milyar liralık fark da Bu da bugünkü haliyle 8 ayda Merkez Bankası’na yaklaşık 100 milyar TL, bütçeye 75 milyar TL’lik gideri olan, yılsonuna kadar da 230 milyar TL’yi bulması beklenen KKM kur giderinin yarısından az.

Kılıçdaroğlu, Aile Destekleri Sigortası sisteminin istihdamda kayıt dışılığı da azaltacağını düşünüyor.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı sonrası 2011’de ilan edilen sistem, geliştirilmiş ve daha iyi bir işlevsel mekanizmaya yerleştirilmiş.

Seçim sonrasında makroekonomik politikanın rayına sokulmasından daha da önemlisi yoksulluğu adresleyen ve hızla sosyal desteklerle iyileşme sağlayacak bir programın öncelik olduğunu not etmek gerekiyor. Bu, ekonomi politikalarına sağlanacak güvenin de temel payandası olacaktır.

Toplu konutta can alıcı nokta

Geçen hafta hükümet “Cumhuriyet tarihinin en büyük projesi” olarak 5 yılda 500 bin konut projesini duyurdu. Bununla 5 yılda, 500 bin sosyal konut, 250 bin konut amaçlı arsa, 50 bin iş yeri düşük gelir gruplarına üretilecek.

900 milyar TL olarak yatırım değeri hesaplanan bu projenin, ilk etabının 2 yılda; 250 bin sosyal konutu, 100 bin konut arsasını ve 10 bin iş yerini hak sahiplerinin kullanımına sunulmasının planlandığı açıklanıyordu.

Yani yılda ortalama 125 bin konut demek.

Peki Toplu Konut İdaresi (TOKİ) yılda kaç konut inşaatına başlamış, yılda kaç konutu hak sahiplerine teslim etmişti?

TOKİ’nin web sitesinde geçmişte yayımlanmış ama silinmiş verileri bir yerlerden bulduğunuzda (Toplu Konut üretim raporu) yıllık üretimin 2013-2017 arasında yıllık ortalama 45 bin olduğunu görüyoruz.

TOKİ Başkanı Ömer Bulut, TOKİHABER bülteninin Ağustos sayısında şöyle söylüyordu: “Son 3 yılda 213 bin konutu sosyal donatılarıyla şehirlerimize kazandırdık. Bugüne kadar 179 bin konutun dönüşümünü sağlayarak modern yerleşimler kurduk. 775 şantiyemizde 144 bin konut ve sosyal donatının inşasına hızla devam ediyoruz.”

Böylece son üç yılda yıllık ortalama 71 bin konut üretiminin tamamlandığı anlamına geliyor.

Bakan Murat Kurum’un kampanyanın ilanında yaptığı konuşmada, 2016’da 750 bininci konutun teslim edildiğini, 2021’de ise 1 milyonuncu konutun teslim edildiğini söylemesine dayanarak, son 5 yılda 250 bin konutun yani yıllık 50 bin konutun teslim edildiğini anlıyoruz.

Bu yüzden 2 yılda 250 bin konut teslimi iddialı bir hedef. Bu da her şeyin ‘tıkır takır’ çalışacağı varsayımı ile. Oysa biliniyor ki öngörülemez bir inşaat maliyet artışı ile müteahhitler ihalelere girmekten kaçınıyor. Ayrıca İstanbul’un en kalburüstü semtlerinde yürütülen kentsel dönüşüm faaliyetlerinde bile işi yarım bırakan müteahhit öykülerinin geçmişi son 3 yıla uzanıyor.

Son ilan edilen projede en düşük dilimde yer alan konutların aylık taksitlerinin şöyle olacağı duyuruldu: 608 bin lira fiyata sahip 2 artı 1 konutlara, aylık 2 bin 280 liradan başlayan taksitlerle ve 240 ay vadeyle sahip olabilecekler. Bunların yüzde 10’arlık peşinatını da unutmamak gerekiyor.

Asgari ücret ve etrafında ücret alan tek kişilik bir hanenin bu kampanyaya katılması olanaksız.

Varsayımı asgari ücret ve etrafında ücret alan iki kişinin gelirinin olduğu hanelerde, bu kampanyaya katılmak için hem peşinat, hem 2 bin 280 TL taksit ödenecek hem de mevcut hanenin kirası ödenecek demektir. Aylık akışta, en iyi ihtimalle bir asgari ücret gidecek demektir. İki kişi ve varsa çocukları ile ebeveynleri tek asgari ücretle geçinmeleri mümkün mü?

Katılımın 2 milyon başvuruya ulaştığı ifade ediliyor.

En kritik soru

Burada temel soru; ‘düşük gelir’ dilimindeki hanelerin hem taksit hem kira ödemeye ne kadar süre dayanabilecekleridir? 2019’da başlanan ve hâlâ inşaatı bile başlamamış konutlar olduğuna göre, temel sorun budur.

TOKİ şeffaf olsa ve yılda kaç konut inşaatına başladığını, kaç konut tamamladığını, kaç konutu teslim ettiğini paylaşsa bu bize epey ışık tutacaktı.

Peki yoksul ve dar gelirlilere böyle bir konut projesi desteklenmez mi? Desteklenir. Bunun da yapıcı ve zorlayıcı unsurlarla desteklenmesi gerekir.

Muhalefet açısından en doğru noktayı öne çıkararak, can alıcı çözümü sergileyenler arasında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu var.

Kılıçdaroğlu sosyal konutların yaygınlaşmasını canı gönülden istediğini vurgulayarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sesleniyordu: “Sana inanalım istiyorsan bu işe müteahhitlerin girmesi için hazineden gelir güvencesi ver. Beşli çeteleri semirttin, asıl fakir fukaranın konutu için garanti ver. Vermezsen, sen de biliyorsun ki bu proje bitmeyecek.”

İşte en kritik nokta burası; sosyal konutların hızlı bir şekilde zamanında bitirilmesi. Müteahhitlere işe girişebilecek bir plan sunulması ve ipe un sermemesi. Yakın geçmişte 30-50 bin arası bir konut teslimatı yapabilen TOKİ’nin en temel sorununun da müteahhitlerin son yıkıcı enflasyon dalgasında maliyet şoku ile karşılaşması oldu.

Sermayeleri eriyen müteahhitlerin işlerini zamanında yetiştirmesi mümkün mü? Aylık TOKİ taksiti ödeyen dar gelirlilerin uzayan inşaat ve teslimat süresi boyunca hem TOKİ taksiti hem de kira ödemeye güçleri yetmesi mümkün mü?

Kılıçdaroğlu en can alıcı yeri yakalayarak yapıcı bir öneri getiriyor.

Bakalım, kiraların bu projeyle düşeceği propagandasına girişen Ankara ne yapacak?

Şu hali ile sadece ‘umut satan’ ve milyonlarca dar gelirlinin sadece sınırlı sayıda başvuru sahibine ne kadar sürede teslim edileceği belli olmayan bir başlangıç var hali hazırda.

UĞUR GÜRSES – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.