Connect with us

EKONOMİ

CHP AİLE DESTEK SİGORTASI’NI AÇIKLADI

Seçim sonrasında makroekonomik politikanın rayına sokulmasından daha da önemlisi, yoksulluğu adresleyen ve hızla sosyal desteklerle iyileşme sağlayacak bir programın öncelik olduğunu not etmek gerekiyor. Bu, ekonomi politikalarına sağlanacak güvenin de temel payandası olacaktır

Yayınlanma:

|

2018 ortalarından itibaren yaşanan ekonomik kriz ve kötü yönetim, Türkiye’de orta sınıfı yoksulluk derecesine indirirken, yoksulu da derin bir yoksulluğa itti. 2022 yılında hızlanmış haliyle, toplumun refahını eriten bir erozyonun 4 yıldır alttan alta devam ediyor olması bugün en büyük sorunumuz. Bugünün en temel sorunu da toplumun en kırılgan kesiminde derinleşen bir yoksulluk ve güvencesizlik.

Pandemi döneminde de görüldü ki; hane halkına doğrudan sosyal destekte en düşük olan ülkeler arasındaydı Türkiye.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, dün İstanbul’da gazeteci ve yazarlara “Aile Destekleri Sigortası’ ile ilgili açıklamalarda bulundu. İlk kez 2011’de seçim bildirgesiyle ilan edilen sisteme birçok yenilik içeren unsur eklenmiş.

Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin İLO’nun 9 sigorta dalını (uygulayacağını 1971 yılında taahhüt ettiğini belirterek, sadece Aile Destek Sigortası’nın hayata geçirilmediğini söylüyor.

Aile Destek Sigortası’nın özü, asgari ücretin altında geliri olan ya da hiç geliri olmayan haneleri kapsama alarak; hanenin özel durumuna bağlı olarak (hanede çocuk sayısı, eğitime katılım düzeyleri, yaşlı ve bakıma muhtaç kişi olup olmaması) haneye bir, “aile gelir desteği” olarak tanımlanan kamu mali desteği sağlanmasını içeriyor.

Kim belirleyecek? Bunun için istihdam edilecek “aile hekimi sayısı kadar”, 25 bine yakın sosyal hizmet uzmanı ve sosyolog ile ki tamamına yakını kadınlardan oluşturulacak, hanenin durumunun saptanması için hanelere gidecekler, nihai olarak da bir algoritma ile sosyal destek miktarı belirlenecek.

Destek ödemesi hanedeki kadının adına açılacak bir hesaba yatırılacak. Engelli ya da evde bakım desteği alıyorlarsa bu ödenekler kesilmeden aile gelir desteği de ilave edilecek. Bir kişi bile olsa hanedeki asgari ücret altında geliri olan herkes bu gelire hak kazanacak.

Bu gelir desteği, IMF’nin bile küresel krizde kendini değiştirip “tartışılmalı” dediği, “temel vatandaşlık geliri” aslında.

Anayasa’nın 60. maddesi “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar” diyor.

CHP hedeflediği bu sistemle, sosyal korumaya alınmayanlar, geliri olmayanlar ile asgari ücretin altında geliri olanları, kurumsal ve hak temelli bir yapıyla güvenceye kavuşturmak istiyor.

Sosyal destek programlarını merkezi hale getirilme planı var CHP’nin. Böylece vatandaşın iktidardaki siyasi partinin il yöneticilerinin eline bakması, kaymakamlıkların kapısında (Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’ndan) yardım alabilmek için her seferinde dil dökmesi gerekmeyecek. İnsan onuruna yakışır, hak temelli bir program olarak hayata geçirilebilecek bir çerçeve oluşacak.

Bu programın tamamlayıcı ayağı ise kamu kesiminde işe alımlarda Aile Destekleri Sigortası kapsamındaki hanelerdeki kişilere pozitif ayrımcılık yapılarak öncelik verilmesi. Böylece, hem hanenin geliri yükseltilirken, diğer taraftan da bu hane kapsam dışına çıkacağından sosyal transfer kalemindeki kamu gideri azalacak. İşe girişte ‘torpil’ arayışı da.

Hacer Foggo’ya göre, çocukların beslenmesine sağlanacak destekle eğitime devam etmeleri, “yoksulluğu devralmadan” haneyi yoksulluktan bir üst lige çekip çıkaracak iş ve gelire kavuşmaları çok önemli.

Kılıçdaroğlu’nun verdiği bilgiye göre, halihazırda yılda 5 milyon 903 bin 515 hane düzenli ya da geçici olarak sosyal yardımlardan yararlanıyor. Kişi sayısı da 9 milyon 940 bin kişi.

CHP’nin web sitesinde de yayına alınan Aile Destekleri Sigortası algoritmasına göre, hak sahibi olan haneler kendi durumlarına uyan gelir desteğini hesaplayabilecekler. Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamasına göre, alınabilecek gelir desteğinin bugünkü değerlerle en düşük 1.100 TL, en yüksek 5.500 TL olması öngörülüyor.

Bu desteğin kamu bütçesine maliyetinin ise bütçe giderlerinin yüzde 11’ine kadar çıkabileceği kaydediliyor.

Mevcut bütçe ödeneklerine bakılırsa bütçe giderlerinin yüzde 6.7’si kadar bir “hane halkına transferler” kalemi ödeneği var. Bu da 189 milyar TL. Kılıçdaroğlu’nun söylediği gibi transferlerin bütçe giderlerinin yüzde 11’i olması halinde yaklaşık 283 milyar TL olacak. Aradaki yaklaşık 100 milyar liralık fark da Bu da bugünkü haliyle 8 ayda Merkez Bankası’na yaklaşık 100 milyar TL, bütçeye 75 milyar TL’lik gideri olan, yılsonuna kadar da 230 milyar TL’yi bulması beklenen KKM kur giderinin yarısından az.

Kılıçdaroğlu, Aile Destekleri Sigortası sisteminin istihdamda kayıt dışılığı da azaltacağını düşünüyor.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı sonrası 2011’de ilan edilen sistem, geliştirilmiş ve daha iyi bir işlevsel mekanizmaya yerleştirilmiş.

Seçim sonrasında makroekonomik politikanın rayına sokulmasından daha da önemlisi yoksulluğu adresleyen ve hızla sosyal desteklerle iyileşme sağlayacak bir programın öncelik olduğunu not etmek gerekiyor. Bu, ekonomi politikalarına sağlanacak güvenin de temel payandası olacaktır.

Toplu konutta can alıcı nokta

Geçen hafta hükümet “Cumhuriyet tarihinin en büyük projesi” olarak 5 yılda 500 bin konut projesini duyurdu. Bununla 5 yılda, 500 bin sosyal konut, 250 bin konut amaçlı arsa, 50 bin iş yeri düşük gelir gruplarına üretilecek.

900 milyar TL olarak yatırım değeri hesaplanan bu projenin, ilk etabının 2 yılda; 250 bin sosyal konutu, 100 bin konut arsasını ve 10 bin iş yerini hak sahiplerinin kullanımına sunulmasının planlandığı açıklanıyordu.

Yani yılda ortalama 125 bin konut demek.

Peki Toplu Konut İdaresi (TOKİ) yılda kaç konut inşaatına başlamış, yılda kaç konutu hak sahiplerine teslim etmişti?

TOKİ’nin web sitesinde geçmişte yayımlanmış ama silinmiş verileri bir yerlerden bulduğunuzda (Toplu Konut üretim raporu) yıllık üretimin 2013-2017 arasında yıllık ortalama 45 bin olduğunu görüyoruz.

TOKİ Başkanı Ömer Bulut, TOKİHABER bülteninin Ağustos sayısında şöyle söylüyordu: “Son 3 yılda 213 bin konutu sosyal donatılarıyla şehirlerimize kazandırdık. Bugüne kadar 179 bin konutun dönüşümünü sağlayarak modern yerleşimler kurduk. 775 şantiyemizde 144 bin konut ve sosyal donatının inşasına hızla devam ediyoruz.”

Böylece son üç yılda yıllık ortalama 71 bin konut üretiminin tamamlandığı anlamına geliyor.

Bakan Murat Kurum’un kampanyanın ilanında yaptığı konuşmada, 2016’da 750 bininci konutun teslim edildiğini, 2021’de ise 1 milyonuncu konutun teslim edildiğini söylemesine dayanarak, son 5 yılda 250 bin konutun yani yıllık 50 bin konutun teslim edildiğini anlıyoruz.

Bu yüzden 2 yılda 250 bin konut teslimi iddialı bir hedef. Bu da her şeyin ‘tıkır takır’ çalışacağı varsayımı ile. Oysa biliniyor ki öngörülemez bir inşaat maliyet artışı ile müteahhitler ihalelere girmekten kaçınıyor. Ayrıca İstanbul’un en kalburüstü semtlerinde yürütülen kentsel dönüşüm faaliyetlerinde bile işi yarım bırakan müteahhit öykülerinin geçmişi son 3 yıla uzanıyor.

Son ilan edilen projede en düşük dilimde yer alan konutların aylık taksitlerinin şöyle olacağı duyuruldu: 608 bin lira fiyata sahip 2 artı 1 konutlara, aylık 2 bin 280 liradan başlayan taksitlerle ve 240 ay vadeyle sahip olabilecekler. Bunların yüzde 10’arlık peşinatını da unutmamak gerekiyor.

Asgari ücret ve etrafında ücret alan tek kişilik bir hanenin bu kampanyaya katılması olanaksız.

Varsayımı asgari ücret ve etrafında ücret alan iki kişinin gelirinin olduğu hanelerde, bu kampanyaya katılmak için hem peşinat, hem 2 bin 280 TL taksit ödenecek hem de mevcut hanenin kirası ödenecek demektir. Aylık akışta, en iyi ihtimalle bir asgari ücret gidecek demektir. İki kişi ve varsa çocukları ile ebeveynleri tek asgari ücretle geçinmeleri mümkün mü?

Katılımın 2 milyon başvuruya ulaştığı ifade ediliyor.

En kritik soru

Burada temel soru; ‘düşük gelir’ dilimindeki hanelerin hem taksit hem kira ödemeye ne kadar süre dayanabilecekleridir? 2019’da başlanan ve hâlâ inşaatı bile başlamamış konutlar olduğuna göre, temel sorun budur.

TOKİ şeffaf olsa ve yılda kaç konut inşaatına başladığını, kaç konut tamamladığını, kaç konutu teslim ettiğini paylaşsa bu bize epey ışık tutacaktı.

Peki yoksul ve dar gelirlilere böyle bir konut projesi desteklenmez mi? Desteklenir. Bunun da yapıcı ve zorlayıcı unsurlarla desteklenmesi gerekir.

Muhalefet açısından en doğru noktayı öne çıkararak, can alıcı çözümü sergileyenler arasında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu var.

Kılıçdaroğlu sosyal konutların yaygınlaşmasını canı gönülden istediğini vurgulayarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sesleniyordu: “Sana inanalım istiyorsan bu işe müteahhitlerin girmesi için hazineden gelir güvencesi ver. Beşli çeteleri semirttin, asıl fakir fukaranın konutu için garanti ver. Vermezsen, sen de biliyorsun ki bu proje bitmeyecek.”

İşte en kritik nokta burası; sosyal konutların hızlı bir şekilde zamanında bitirilmesi. Müteahhitlere işe girişebilecek bir plan sunulması ve ipe un sermemesi. Yakın geçmişte 30-50 bin arası bir konut teslimatı yapabilen TOKİ’nin en temel sorununun da müteahhitlerin son yıkıcı enflasyon dalgasında maliyet şoku ile karşılaşması oldu.

Sermayeleri eriyen müteahhitlerin işlerini zamanında yetiştirmesi mümkün mü? Aylık TOKİ taksiti ödeyen dar gelirlilerin uzayan inşaat ve teslimat süresi boyunca hem TOKİ taksiti hem de kira ödemeye güçleri yetmesi mümkün mü?

Kılıçdaroğlu en can alıcı yeri yakalayarak yapıcı bir öneri getiriyor.

Bakalım, kiraların bu projeyle düşeceği propagandasına girişen Ankara ne yapacak?

Şu hali ile sadece ‘umut satan’ ve milyonlarca dar gelirlinin sadece sınırlı sayıda başvuru sahibine ne kadar sürede teslim edileceği belli olmayan bir başlangıç var hali hazırda.

UĞUR GÜRSES – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.