Connect with us

EKONOMİ

Çoklu kriz çağında nasıl karar alınır?

Yayınlanma:

|

2022’de kafamız biraz karışıktı şimdi resim giderek netleşiyor. Hayat bundan böyle alıştığımız gibi olmayacak. 2022’nin başında Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum, WEF) her zaman olduğu gibi bir Küresel Risk Algısı (Global Risk Perceptions) raporu yayımlamıştı. Geleceğe baktığında endişe duyanların oranı neredeyse yüzde 85’e varıyordu, eğer kaygılı yüzde 23 ile endişeli yüzde 62’yi toplarsanız. O zamandan beri daha az endişe duymamıza neden olacak bir gelişme olmadı. Doğrusu ben bu yıl yayımlanacak raporu merak ediyorum.

2022 çalışmasında, önümüzdeki üç yıla bakınca optimal toparlanma bekleyenlerin oranı yüzde 10 civarındaydı. Kalanı hep bir tür dislokasyon, radikal değişim bekliyordu. 2023 için bir danışmanlık şirketi olan Alix Partners 3000 CEO’yu içeren bir “Disruption Index” raporu açıkladı. Buna göre CEO’ların yüzde 98’i önümüzdeki üç yılda iş modellerini değiştirmeleri gerekeceğini düşünüyorlar. Bu arada yüzde 70’i ise kendi işlerinin tehlikede olduğu kanaatinde. Neden? CEO’ların yüzde 72’si kendi ekiplerinin bu değişim sürecini yönetecek becerilere sahip olduğundan endişeli. Zor bir dönem yani.

İki raporu da göz önüne aldığımızda, özellikle Alix Partners’ın raporunda bahsettiği gibi iş modellerinin çözülmesi gerekecek problemleri artıracağını unutmadan, CEO’ların bu endişeli ruh halinin 2023’te daha da yoğunlaşmasını beklemek manalı geliyor bana doğrusu. 2020’deki pandemiden sonra, doğrusu ya, yıl yıl daha endişeli oluyoruz sanki. Hele ki “çoklu kriz” (polycrisis) lafının yeniden kullanıma girdiği bu dönemde, endişe katsayısının azalmamasını beklemek gerekiyor.

Küresel ve bölgesel düzeyde vaziyete bakınca endişeli olmak için zaten yeterince sebep var. Ama doğrusu ya Türkiye’ye özgü riskler de hiç azımsanacak gibi değil. Üstelik Türkiye’ye özgü risklerin tamamı, Türkiye’yi yönetenlerin hatalı tercihlerinden kaynaklanıyor doğrusu. Halbuki küresel ve bölgesel risklerin tavan yaptığı bir dönemde öncelikle Türkiye’ye özgü riskleri süratle azaltmak gerekiyor. Öyle yapıyor muyuz? Hayır. Doğrusu bu küresel ve bölgesel şartlar altında Türkiye fazla cesur, hata da müsrir duruyor. Yazık. Hal böyle olunca, Türkiye’de karar alanlar için dikkate alınması gereken kriz sayısı daha da artıyor bu çoklu kriz çağında.

Dersi hemen özetleyeyim: Politika tasarım birimlerini imha ettiğinizde, memleketi ihya etme şansınızı da kendi ellerinizle yok etmiş oluyorsunuz. Kötü yakalandık çoklu krize vesselam.

Nasıl çıktı bu çoklu kriz lafı?

Geçenlerde Financial Times gazetesinde Adam Tooze bu ifadeyi, polycrisis, kullandı. Aslında güzel mavi küremizden kriz hiç eksik olmadı. İfadeyi 1990’larda önce Fransız düşünür Edgar Morin kullanmış. O vakit, çoklu krizin temelinde 1970’lerde tartışılmaya başlanan iklim değişikliği meselesi var. 2016’da ise terimi Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, Morin’den ödünç alarak kullanmış.

Yeni değil kullanıma girişi ancak 1970’lere dikkatinizi çekmek isterim. 1970’te Çin’in kişi başına milli geliri 113 dolar civarındaydı. Hindistan’ın ki ise 112 dolardı. Şimdi Çin’de kişi başına milli gelir 12 bin 500 dolar oldu. Hindistan’da ise 2 bin 250 dolar. Milyarlık nüfuslarını da dikkate alın lütfen.

Merak edenler için Güney Kore ve Türkiye’yi de ekleyeyim isterseniz. 1970’te Kore’nin kişi başına milli geliri 275 dolar civarındaydı. Türkiye’nin ki ise 480 dolardı. Bugün Kore’nin kişi başına milli geliri yaklaşık 35 bin dolar oldu. Türkiye’nin ki ise 9 bin 500 dolar civarında. 2013’te bir 12 bin 500 dolara dokunduk, o vakitten beri Ankara’da hata üstüne hata ile 10 bin doların altındayız.

1970’lerde Greenpeace daha yenilerde iklim değişikliği tehdidine dikkati çekerken, Çin ve Hindistan aynı Kore ve Türkiye gibi daha sanayi ülkesi değillerdi, zenginleşmeye başlamamışlardı. İlgili ülke halklarının tüketim kalıpları Batılı tüketim kalıplarına doğru değişmeye daha başlamamıştı. Şimdi öyle mi?

Dünya nüfusu daha yenilerde 8 milyarı aştı. Halbuki 1970’te mavi yer küre üzerinde yaşayan insanların sayısı 3,6 milyardı yalnızca. Neredeyse 2,5 kat artmış beslenmesi gereken boğaz sayısı son 42 yıl içinde. Şimdi bu ne demek? Her yıl artan nüfus 7,4 katrilyon kalorilik besin maddesi gerekiyormuş. Biftek üretiminin mesela patates yetiştirmekten yüz kat daha fazla toprak gerektirdiğini biliyor muydunuz? Hayvancılık hep daha fazla toprak gerektiriyor. Yine hayvancılık için bezelye ve fındık üretimine göre 55 kat daha fazla toprak gerekiyor. Neden ortada yağmur ormanı filan kalmıyor? İşte bundan.

Hep zenginleşme ve değişen tüketim kalıpları ile alakalı aslında derdimizin gün gün daha akut hale gelişi. Artan ulus ötesi tehditleri artık bu çerçevede görmek lazım sanırım. Peki, bugüne kadar hep belirsizlikler vardı, bu kez karşımızdaki belirsizlik onlardan daha mı fazla. Hem öyle hem de öyle değil.

Bu kez çözümün nerede olduğunu, bu süreci nasıl yöneteceğimizi tam bilemiyoruz

Küresel ölçekte bakıldığında, bundan önceki krizlerde hep eski denge noktasına bir biçimde geri dönerdik. İşler yine yoluna girerdi. Halbuki 2023 ve sonrasında artık hep birlikte ileriye doğru, şu anda tam ne olduğunu bilmediğimiz bir yeni denge noktasına doğru sıçrayacağız. Yeni denge noktasını tanımlarken, “küreye verdiğimiz hasarı da dikkate alan” yeni bir muhasebe ve değerlendirme sistemi geliştirmemiz gerektiğini biliyoruz ama doğrusu ya bunu nasıl yapacağımızı daha tam olarak kafamızda canlandıramıyoruz.

Belirsizliği artıran en önemli faktör aslında bu, daha nereye doğru gittiğimizi tam olarak bilmiyor olmamız. Bana kalırsa, yarını rakamlarla tanımlayamamanın ötesinde bir durum içinde bulunduğumuz hal. Biz aslında bugünden o kafamızda canlandırdığımız yarına nasıl, hangi yoldan gideceğimizi de tam olarak bilmiyoruz. Aslında küresel olarak bakıldığında eksik olan bu süreci yönetebilecek çok taraflı bir kurumsal mekanizmanın bulunmaması. O nedenle mesela G7 ülkeleri kendi ticaret ve üretim bölgelerini dönüştürmek üzere kendi başlarına bir hazırlık yürütüyorlar. Herkes artık nasıl intibak ederse. İyi mi? Değil.

Ortada ulus ötesi tehditler var ama bu tehditleri yönetecek çok taraflı küresel bir mekanizma yok. Dünya 1970’ten bugüne daha kompleks, daha karmaşık, daha birbirine bağlı hale gelirken, küresel meseleleri çözmek için kurulan mekanizmalar aynı kaldı. Ne oldu? Meseleler arapsaçına döndü sonuçta. Biz daha bir halden diğerine adil geçişin ulusal düzeyde nasıl olacağını tartışacak bir mekanizmaya sahip değiliz, nerede kaldı küresel adil geçişin patikasını belirlemek.

Bugün konuşulan CEO’ların dertlerini herhalde bu çerçevede görmek gerekiyor. Zaten bir deneme yanılma dönemi yaşayacağız, üstelik bunu sağlıklı bir küresel işbirliği ve diyalog mekanizması olmadan yapacağız bir de. Olup bitenin pek çok ülke açısından gelişigüzel, şans eseri olmasından başka bir çare yok gördüğüm doğrusu. Halbuki değişeni daha yakından takip etmek, küresel değişimin farkına varmak mümkün bana sorarsanız.

Çin için değil ama Türkiye için büyük bir olasılıkla rastgele gidecek işler eğer bir an önce hadisenin ciddiyetinin farkına varmazsak. Rusya bakın kafasını duvara çarpa çarpa öğreniyor Ukrayna’da nasıl bir değişim süreci içinde olduğumuzu. Öylesi de var. Bakalım artık. Türkiye’nin bu kadar imkanlarla dolu bir dönemi bu kadar stratejisiz, bu kadar geçen yüzyıldan kalma işlere odaklanarak geçirmesi nedir? İsraftır. Kaynak ve enerji israfı ama öyle ne yapalım.

Geçen akşam Amerikan yapımı “Jack Ryan” dizisinin Aralık 2022’de başlayan üçüncü sezonunu izlerken, insan Türkiye’nin dünyada nasıl devre dışı kaldığını ayan beyan görüyor doğrusu. Bir ara size onu da anlatırım. Amerikan ajanları Karadeniz’de botla dolaşırken birden Atina açıklarında karaya çıktılar mesela. Neden acaba? Harekete geçmiş tarihin dışında kalmak coğrafyayı bile değiştiriyor filmlerde. Kötü işte.

Bölgemiz zaten kaybedenler kulübü üyeleri ile dolu

Hadiseye bölgesel ölçekte baktığınızda, etrafımız hep hidrokarbon üreticileri ile dolu zaten. Bir nevi kaybedenler kulübü, iş modelini kaybetme yolundaki ülkeler hepsi de. Şimdi “nasıl hidrokarbon fiyatına üst sınır koyarlar?” diye anlamaya çalışıyorlar.

Pardon alıcı yoksa; Çıkardığınız gazı, petrolü ne yapacaksınız? Bugünkü nesli neyle besleyeceksiniz bu akşam? Beslenmesi gerekenlerin sayısı durmadan artıyor işte. Ne fiyata almak istiyorsa alıcı, o fiyata satacaksınız. Onu satmayınca, döviz kazanacak pardon başka bir işiniz mi var? Zaten yirmi yıl sonra bu sattığınızı almak isteyen kimse de kalmayacak. Rezervler zaten elde kalacak. Bu da yeni dönem işte.

Şimdi Rusya’dan Körfez’e bütün bu ülkeler kendilerine yeni bir iş modeli saptayacaklar. Mevcut halden, o yeni duruma düzenli bir geçişi organize edecekler. Bir halden diğerine doğru sıçrayacağız. Eski denge durumuna göre, daha tasavvur halinde yeni bir denge durumuna geçiş organize edeceğiz. Bu arada, her ülkenin, her bölgenin kabiliyetleri aynı değil. Bazı ülkeler bu geçiş sürecini diğerlerinden daha iyi yönetecek. İşte onlar kazanacak.

Bazılarının geçiş süreci elinde patlayacak; süreci yönetiyoruz diye avara kasnak gibi dolanacaklar ama aslında süreç onları yönetecek, kendiliğinden hizaya gelecekler, önlerine düşene razı olacaklar. Ama ille de geçişleri düzenli olmayacak, oraya yapılan yatırımlar da heba olacak. Şimdi bugünlerde neden bu ülkeye kimse yatırım yapmıyor; gelen yabancı yatırımlar neden yıllık 20 milyar dolardan 5 milyara düştü, üstelik o 5 milyarın da yüzde 90’ı gayrimenkul yatırımı demeyin. İşte ondan. İdarenin beceriksizliğinden.

Süreç yönetimine en çok ihtiyaç duyduğumuz dönemde ortada süreci yönetecek idari yapı yok

Gelelim Türkiye’ye, 2023 ve sonrasının belirsizlikleri bahsinde. Dünya bir halden ötekine geçmeye çalışır, çoklu kriz ortamını yönetmeye çalışırken vaziyetimiz harika doğrusu. Süreç yönetimine en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde ortada süreci yönetecek, politika üretecek bir idaremiz yok. Neyse ki seçime gidiyoruz? Şimdi neye bakalım? Devletimizin imha edilen politika tasarımı kabiliyetinin nasıl yerine konacağına elbette.

Türkiye’nin 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiyoruz adı altında yaptığı düzenlemenin memlekete en zararlı bölümü bakanlıkların müsteşarlıklarını kapatmak oldu, bana sorarsanız. Osmanlı’dan gelen politika tasarım birimlerimizi böylece kapatmış olduk. Yerine de bir şey koyamadık, envai çeşit Cumhurbaşkanlığı Politika Kurulu’nun hiçbiri kapatılanın eksikliğini dolduramadı aradan geçen zamanda.

Şimdi bir halden ötekine geçiş sürecini küresel ve bölgesel ölçekte takip ederken, Türkiye’nin dinamik bir politika tasarım kabiliyetine ihtiyacı var. Bir nevi, dinamik bir planlama anlayışı lazım bize. Tedbiri açıkladıktan sonra işlevini yerine getirip getirmediğini ölçüp, hemen atılan adımı gözden geçirmek, tedbiri rektifiye etmek gerekecek. Ölçmenin hiç bu kadar önemli olduğu bir dönem olmamıştı.

Bunun için ne yaptığınızı biliyor olmanız yetmez, attığınız adımın etkisini hemen ölçüp gereken düzeltmeyi anında devreye sokmakta gerekir. Orada mıdır Türkiye Cumhuriyeti bugün? Hayır. Devlet Planlama Teşkilatı’na en çok ihtiyaç duyduğumuz anda, o yok. Müsteşarlıklara en çok ihtiyaç duyduğumuz anda onlar da kapalı.

Artan enflasyonun, büyüyen kayıt dışılığın, geçinmek için giderek daha fazla borçlanmak zorunda kalıyor olmamızın nedenini daha başka bir yerde aramamak gerekiyor. Boşuna TÜİK’in her açıkladığı Tüketici Güveni anketinde insanlar geçinmekte zorluk çektiklerini ve ihtiyaçlarını karşılamak için daha fazla borçlanmak zorunda kaldıklarını söylemiyorlar. Bakın Gülbin Şahinbeyoğlu’nun son raporundaki tablolara1.

Politika tasarım birimlerini imha ettiğinizde, memleketi ihya etme şansınızı da kendi ellerinizle yok etmiş oluyorsunuz. Ortada yapılmışı daha doğrusu yıkılmışı var. Gördük ve kötü yakalandık çoklu krize vesselam.

Peki, muhalefetin işi kolay mı? Zor. Olmayan, anayasal olarak iptal edilmiş koltuklara dayanarak, nasıl yöneteceklerini şimdiden önceden saptamaları gerekiyor.

Peki, hiç mi şansımız yok? Var tabii. Hatadan dönmek erdemdir öncelikle. İmha edileni yeniden inşa etmenin zor olmadığını düşünüyorum. Doğrusu ya, 2023 yılının bir seçim yılı olması Türkiye için büyük bir fırsat. Eksikleri tanımlamak için bir fırsat. Hatadan dönmek için bir fırsat. Hatadan gereken dersi çıkartmak için güzel bir fırsat. Geniş bir “Fırsatlar Manzumesi” 2023 seçimleri. Demokrasi güzel şey doğrusu.

Sonrası zaten gereken uzuvlara sahipseniz, bir küresel doğaçlama (improvisation) dönemi olacak. Küreyle uyumlu olarak hareket edeceğiz. Avrupa Birliği Gümrük Birliği düzenlemesini modernize edeceğiz, dekarbonizasyon merkezli dönüşüme ayak uyduracağız.

Nedir? Ulus ötesi tehditleri hep birlikte yönetebilmek için çok taraflı mekanizmaları reforme etme zamanı geldi. Ama artık “Dünya beşten büyüktür”den başka somut bir öneride bulunmak lazım. Var mı Türkiye’nin somut bir önerisi? Yok.

Başka? Dünya Ticaret Örgütü’nü elden geçirme tam zamanı. Var mı Türkiye’nin somut bir önerisi? Yok.

G20 küresel yönetim sisteminde daha da önemli olacak. Neden? Bir formu, biçimi yok da ondan. Ortada bir örgüt yok. Liderlerin bir nevi tek bir akşam yemeği için yılda bir kez bir araya gelmeleri için çalışıyor G20. Yıl içinde yüzden fazla toplantının amacı tek bir akşam yemeği.

Nedir? Bu döneme çok uygun doğrusu. Var mı Türkiye’de G20 ile ilgilenen bir siyasetçi 2015 yılındaki dönem başkanlığımızdan beri? Yok.

Çok işimiz var çok. 2001’de de öyleydi. 2001’de yapmıştık, yine yaparız.

Güven SAK– tepav.org.tr

 

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.