EKONOMİ
Ekonomide Kusursuz Fırtına Bizi Bekliyor
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Hayat pahalılığı ortamında yaşamını sürdürme mücadelesi veren dar gelirli kesimlere ücret artışı yapılacağı kesin. Ancak öteki taraftan yüksek enflasyon ortamında reel ücretlerin yüksek tutulması durumunda bu da zaten kışkırtılmış olan talebe benzin dökmek gibi bir etki yaratacak. Bu durum gerçekleşirse hiper-enflasyon riskini de ortaya çıkaracak.
Türk Lirası’nın bir hafta içinde yüzde yirmilik değer kaybı ile piyasalar önünü görmekte zorlanıyor. Döviz kurlarındaki aşırı oynaklık ve ham madde ithalinden petrol fiyatlarına kadar temel bir çok üründe yaşanan fiyat değişiklikleri beraberinde ciddi bir enflasyonu da getiriyor. Merkez Bankası’nın faiz oranlarını ciddi şekilde düşürmesi ise tüm bu sürecin sebebi olarak görülüyor.
Son derece kırılgan olan ekonomide durumu analiz etmek ve geleceğe dair öngörülerde bulunmak her geçen gün daha da zor hale gelirken krizin sebeplerini, muhtemel riskleri ve senaryoları daha önce Merkez Bankası başkan yardımcılığı ve Borsa İstanbul Yönetim Kurulu başkanlığı ile Genel Müdürlüğü görevlerinde bulunmuş Gelecek Partisi Yönetim Kurulu üyesi Prof. Dr. İbrahim Turhan ile konuştuk.
Türkiye ciddi bir ekonomik krizin içinde ama esas olarak neyle karşı karşıyayız? Bir tarafta ekside rezervler, kur rejimi ile çelişen programlar yani teknik ve akademik izah; öbür tarafta siyasi sorun, yönetme ve yönetememe meselesi… Türkiye ne ile karşı karşıya ekonomik kriz anlamında?
Bu konunun birkaç katmanda incelenmesi gerekiyor. Birincisi, akut olarak karşı karşıya olduğumuz aşırı oynaklık ve dengesizlik. Türkiye iktisat tarihinde sabit kur rejiminden çıktıktan sonraki dönemi, yani 24 Ocak 1980 sonrası dönemi konuşalım. Geçen hafta Salı günü yaşadığımıza benzer bir güne çok ender rastlanır. Hatırladığım 1994’te oldu bir tek. Bir gün içinde kurun yüzde 17-18 artması, aynı zamanda gün içi oynaklığın inanılmaz derecelere çıkması… Sadece kurun yükselmesini değil, bir taraftan da yukarı aşağı hareket eden, aşırı dalgalanan bir kur görüyoruz. Birinci katmanı, krizin akut görüntüsü olarak tanımlayabileceğimiz aşırı oynaklık oluşturuyor.
İkinci katman, kurdaki son üç aylık hareket. ABD doları 1 Eylül’de 8 lira 29 kuruş. Eylül başından itibaren, tam tarih söyleyeyim; 8 Eylül’den sonra kurda çok belirgin bir artış oluyor. Kurun yıl başından beri seyrine bakacak olursak, Türk lirasının performansını üç ayrı döneme ayırmak mümkün. Yılın başından 19 Mart’ta Merkez Bankası başkanının görevden alınmasına kadar geçen birinci dönem; 19 Mart ile 8 Eylül arasındaki ikinci dönem ve o günden beri yaşadığımız üçüncü dönem. Birinci dönemde TL, ekonomileri Türkiye’ye benzer diğer ülkelerin paralarından daha iyi bir performans sergiledi. Burada bir hususa açıklık getirelim; ekonomideki yapısal sorunlar o zaman başlamadı, daha önce de aynı sorunlar vardı ama yılın başındaki o ilk üç aylık dönemde buna rağmen TL görece iyi performans gösterebildi. Merkez Bankası Başkanı 19 Mart’ta görevden alınınca kurda bir sıçrama yaşandı. Amerikan doları kuru bir anda 8,25 düzeyine çıktı. Bu hareketin sebebi yeni başkanın faiz indirimi yapacağı beklentisi, daha doğrusu endişesiydi. Ama bu gerçekleşmeyince kurun yatay seyrettiğini gördük. Öyle ki Eylül başında dolar kuru 8,30’du. Yani neredeyse yatay seyretmiş. 8 Eylül’den ve özellikle de 15 Kasım’dan sonra ise kur adeta çıldırmış. TL artık başka herhangi bir parayla karşılaştırılamayacak ölçüde değer kaybetmiş. Neden kur Eylül ayından sonra birdenbire sert bir hareket yaptı? Bundan sonra ne olabilir? İkinci konu bu.
Üçüncü konu ise kurda yaşananların ekonominin geri kalanına ve insanların günlük yaşantılarına yansımalarının ne olacağıdır. Daha büyük bir politik iktisat penceresinden baktığımız zaman ne görüyoruz?
Bunları kısa kısa, teknik ayrıntısına girmeden değerlendireceğim. Birincisi, anlık yaşadığımız şey piyasada fiyat oluşamaması sorunudur. Buna ne sebep olur? Bir yerde alıcı var, satıcı yoksa fiyat oluşturamazsınız. Türkiye tam da bu durumu yaşıyor. Sadece kurun artışı değil, oynaklık da çok etkili. 23 Kasım Salı günü dolar 11.20’den başladı ve 13.40’ı gördü. Artış yüzde 18 oldu. Ama sadece bu da değil, gün içerisinde sürekli aşağı-yukarı sert hareketler yaşandı. Beş-on dakika içinde üzde 10’luk fiyat adımları görüldüğü oldu. Bu oynaklık tamamen öngörülemezlikten kaynaklanıyor. Beş dakika sonra ne olacağını bilememek fiyatta denge düzeyinin oluşmasını imkansız kılıyor.
Bu ölçüdeki öngörülemezliğin üç temel sebebi var. Birincisi, Merkez Bankasının bir sonraki adımı ile ilgili kimsenin bilgisi yok. Başka örnek; Amerikan Merkez Bankasının önümüzdeki bir yıl içerisinde hangi tarihlerde hangi adımları atacağını ekonomistler üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyor. Çok büyük bir yanılma olmaksızın öngörülen doğru çıkıyor. Merkez Bankası yanlış işler yapabilir ama burada sorun sadece yapılan işin yanlış olması değil, ne yapılacağı ile ilgili kimsenin fikir sahibi olmaması. Merkez Bankası önümüzdeki ayda hangi kararı alacak diye piyasa uzmanlarına sorulunca 100 puan artıracak diyen var, sabit diyen var, 100 puan inecek diyen var, 200 puan inecek diyen var, 300 puan inecek diyen var. Yani beklentiler 400 puanlık bir aralıkta sallanıyor. Bu da aslında beklenti yok demektir.
Faiz indirme meselesinin doğruluğunu yanlışlığını bir yana bırakalım. Mesela Merkez Bankası faiz yüzde 19 iken indirimlere başlandı. Bu aydan sonra Aralık ayında bir indirim daha yaparsa yüzde 14’e düşmüş olacak. Merkez Bankası böyle yapacağına, yani Eylül’de 100, Kasım’da 200 puan yapacağına, en başında ‘5 puan indiriyorum’ deseydi ne olurdu? Çok sert hareket olurdu, dalgalanma olurdu ama ‘5 puan indirdim ama artık değiştirmeyeceğim’ dese, bu karar yanlış karar olsa bile en azından ona göre hesap yaparsınız. Bundan sonra bu olacaksa faiz oranı ve kur da böyle olur dersiniz. Şu anda bununla ilgili belirsizlik var.
İkinci belirsizlik ekonomi yönetimi ile ilgili. Geçen hafta 17 Kasım Çarşamba günü Adalet ve Kalkınma Partisi grup toplantısından beri Türkiye’de bir Hazine ve Maliye Bakanı var mı yok mu emin olamıyoruz. Spekülasyonlar yayılıyor. Bakan kamuoyu önüne de çıkmadı o tarihten beri. Ekonomide ciddi bir sarsıntı varken tek açıklama yapılmadı. Bu da ikinci belirsizlik. Neden? Politikalardaki diğer olumsuzluklara ve ekonomideki yapısal sorunlara rağmen Lütfi Elvan’ın bakan olarak görev yapıyor olması kamu bankaları ile ilgili, bütçeyle ilgili, bazı maliye politikası unsurları ile ilgili kısmi de olsa bir güven ortamı sağlıyor. En azından yapılabilecek olanlarla ilgili bir güvenlik aralığı olduğunu düşünmesini sağlıyor piyasanın. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde Sayın Bakanın gerçekte böyle bir gücü ve etkisi olup olmaması bir tarafa, piyasanın algısı bu yönde.
Üçüncü belirsizlik, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Merkez Bankası’nın 100 puan faiz indiriminden birkaç gün sonra Bakanlar Kurulu sonrasında yaptığı konuşmadaki bazı ifadelerden kaynaklandı. Aslında irticalen değil hazırlanmış bir metin üzerinden konuşmuştu., Orada kur artışının ekonomiye çok da zarar vermeyeceğini izah etmeye çalıştı. Burada da üç unsura değindi: Birincisi, bankacılık sektöründe döviz açığı yok. Dolayısıyla bankaların döviz varlıkları borçlarını karşılıyor, sorun yaşamayız dedi. İkincisi, şirketler açısından da sorun yok. Onun deyimiyle “rekabetçi kur” ihracatı artırıyor, yani şirketlerin gelirleri etkilenmiyor. Dolayısıyla orada da bir problem yok. Üçüncüsü, hane halklarının döviz borcu yok, hatta tam tersine “evde yastık altında ve bankalarda ciddi miktarda döviz birikimi var” dedi. Bu söz o bağlamın dışına yorumlanmaya elverişli bir söz. Ertesi gün kendim de gözlemledim, piyasalarda o açıklamasının ardından acaba vatandaşın evindeki ya da bankadaki dövizine dair bir karar mı açıklanacak, kambiyo kontrolüne mi geçilecek gibi bir kuşku ortamı doğdu. Bu üç belirsizlik bir anda etkili olunca da döviz kurunda fiyat oluşamaması durumunu meydana getirdi.
Döviz opsiyonları vardır. Opsiyon sözleşmeleri belli bir fiyattan belli bir miktarda dövizi satın alma ya da satma hakkını verir size. Prim ödersiniz ve karşı taraftan belli miktarda ABD dolarını, diyelim ki 100 bin ABD dolarını, belli bir kur düzeyinden, diyelim ki 12 liradan satın alma hakkı verir. Özellikle kur riskine karşın korunmak isteyenlerin başvurduğu ürünlerdir. Kurda böyle hareket olunca o opsiyon sözleşmeleri hızla devreye girmeye başlar. Normalleşmesi düşük ihtimal olan, çok düşük olasılıklar taşıyan büyük miktarlı riskler bir anda realize olmaya başlar. Tabii o yükümlülüğü yerine getirmek için bir döviz talebi oluşuyor.
İşin bu akut yönü aslında tamamen kriz yönetim becerisi olmamasından kaynaklanır. Bunlar, uygulamak istediğiniz politikanın doğruluğu yanlışlığı bir tarafa, politika yöneliminizi değiştirmeden rahatlıkla önleyebileceğiniz meseleler. Bunlar için bile kapasite olmadığı anlaşılıyor.
Konunun ikinci boyutu daha orta vadeli. Merkez Bankası başkanının değiştirildiği tarihten 8 Eylül’e kadar yatay seyreden kur birden hareketlendi. Ne olduğunu anlamak için filmi bir yıl kadar geri almamız gerekiyor. Hükümet, daha doğrusu Cumhurbaşkanı, Kasım 2020’den sonra politika değişikliği arayışına girdi. O tarihte iki olay örtüştü: Bir taraftan Berat Albayrak ile Murat Uysal’ın görevden alınması ve yerlerine ise daha piyasa dostu bir görüntü sergileyen Elvan ile Ağbal’ın getirilmesi; diğer tarafta ABD’deki başkanlık seçimi. Kamuoyunun hatırlayacağı gibi Sayın Cumhurbaşkanı yine Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir il toplantısında bu değişikliklerin küresel ekonomi politik dengelerdeki değişikliklerle ilgili olduğunu ifade etti. Arkasından içeride İYİ Parti’ye yönelik sıcak mesajlar paylaşılmaya başlandığına tanık olduk. Cumhurbaşkanı Türkiye ittifakı diye bir kavramı gündeme getirdi. Keza aynı şekilde bir adalet ve yargı reformu, demokratikleşme reformu konuşulmaya başlandı. Buradan anlıyoruz ki birtakım şeyler değişmiş, ekonomide de işlerin yolunda gitmediği itiraf edilmiş. Bir arayış var. Ama bir de sizin muhataplarınız var. İçerideki muhataplar da dışarıdaki muhataplar da bu kozmetik kabilinden adımları yeterli görmedi.
Görünen o ki hükümetin hem içerideki hem de dışarıdaki angajmanları, oluşturduğu ittifaklar ve koalisyonlar dolayısıyla daha fazlasını yapmaya olanağı yoktu. O dönem yaptığım analizde ifade ettiğim gibi hükümet bir şey yapmak istiyor ama hem dışarıdaki muhatapları hem daha önce girmiş olduğu ilişkiler yeterli hareket alanını tanımadı. Bunun gerçekleşmeyeceğini anlayınca Cumhurbaşkanı 12 Mart’ta “Fiyat istikrarı diyorlar bazıları. Biz onu kaldırdık ve bir kenara koyduk. Bundan sonra politikamızın yönelimi üretim, yatırım, istihdam ve ihracat üzerinde olacaktır” dedi ve bir hafta sonra da Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal’ı görevden aldı.
Ben bunun bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum. O dönemden itibaren oluşturulan yeni bir politika çerçevesi gündeme geldi. Bunun uygulamaya sokulması anlaşılıyor ki altı ay kadar sürdü. Bu politikanın oluşturulması, unsurlarının bir araya getirilmesi, buna yönelik ekonomi bürokrasisindeki değişikliklerin yapılması vs. zaman aldı. Merkez Bankasının üst yönetiminde şimdiki başkanın işini zorlaştıran yöneticiler değiştirildi. Bundan sonra yeni politika çerçevesine girildi. Nedir bu çerçeve? Basitçe; faizleri düşürelim, tüketim talebi artsın, üretim artsın, ucuz kredi verelim. Talep artınca talep canlansın, ekonomide yüksek büyüme oranlarına ulaşılsın, işsizlik daha fazla artmasın.
Bu mümkün mü?
Mümkün olmadığını görüyoruz. Düşük ve hatta negatif yerel faizler ortamında Türk lirası zayıflasın ama Türk lirası zayıflaması ihracatı desteklesin, ihracat güçlü seyrettiği için dış açık bir problem olmasın, dövizin yokluğu yaşanmasın, fiyatı artsın ama döviz kıtlığı sorunu yaşanmasın… Bunun neticesinde tabii ki çok yüksek bir enflasyon sorunu olacak. Bu sorunu da ücretleri artırarak ya da hafiyecilik oynayarak, market basarak, cezalar keserek yönetebiliriz gibi bir politika çerçevesi var.
KIŞKIRTILMIŞ TALEBİN NASIL BİR ENFLASYONA SEBEP OLACAĞINA DAİR EN UFAK FİKİRLERİ YOK
Yanlış olduğunu anlamak için derin bir ekonomi bilgisi gerekmeyen bu tercihin sebebi ne? Bunu bir Nasrettin Hoca fıkrası ile anlatmaya çalışayım. Nasrettin Hoca evinin kapısının önünde yerde bir şeyler arıyordur. Komşusu, “Hocam hayırdır?” diyor. “Yüzüğümü kaybettim” diyor hoca. Komşu bakıyor, yüzük falan yok evin önünde. “Hoca, yüzüğü burada kaybettiğine emin misin” diyor. “Yok yahu! Samanlıkta kaybettim” diyor. “E hocam sen delirdin mi? Samanlıkta kaybettiysen burada niye arıyorsun” diyor. “Orası çok karanlık ve karışık. Arasam bulamayacağım. Hiç olmazsa burada arayayım” diyor. Hükümetin yaptığı da biraz bu.
Enflasyonu düşürüp Türk lirasına itibar kazandırmak, böylece sürdürmeyi sağlamak. Aynı zamanda yapısal reformlarla bu politikayı güçlendirmek. Aslında doğru tercih ama hükümet için yapılması mümkün değil. Hükümet nasıl Kasım’da girilen yönde devam edemediyse şu anda bunu yapmak da mümkün değil. Sherlock Holmes sık sık der ki “imkânsız olanı eledikten sonra geriye kalan ne kadar olasılık dışı gibi görünse de gerçeğin ta kendisidir”. Hükümetin yaptığı da bu. Samanlıkta yüzüğü bulamayacaksak o zaman bunu yaparız: Düşük faiz ile talebi destekleyelim.
Kışkırtılmış talebin nasıl bir enflasyona yol açacağı hakkında en ufak fikirleri olmadığını anlıyorum. Ayrıca bu yüksek enflasyonun kur artışlarıyla beraber nasıl sarmala döneceğini, ekonomide tahribata yol açacağını, maliye politikasını çok kısa sürede -80’lerde ve 90’larda örneğini gördüğümüz gibi- yerle bir edebileceğini hesap edemedikleri anlaşılıyor. Son olarak olayın ekonomi-politik boyutuna bakalım. Anketler bir süredir hükümet ve iktidar ortakları açısından pek parlak bir görünüm sunmuyor. Burada hükümet artık “Ben Türkiye’ye ilişkin nasıl uzun vadeli bir politika çerçevesi oluşturabilirim” bakışından ziyade “Yaklaşmakta olan seçimlere kadar ayakta kalmayı nasıl başarabilirim” tanımlı bir politik yönelime geçmiş durumda. Özellikle de küresel salgının Türkiye’de etkili olduğu dönemde düşük gelir gruplarındaki kesimlerin, ki bunlar bildiğimiz gibi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yüksek oy kesimine sahip olduğu kesimlerdi, müthiş bir erime yaşanıyor. Düşük gelir grubundaki insanlar artık hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Dolayısıyla buradaki tercih yüksek ücret artışları yaparak en azından bir süre bu kesimlere nefes aldırmayı planlıyor. Tabii ki arkasından gelecek muazzam seviyedeki enflasyon dalgası aslında çok kısa süre içinde bu politikayı da anlamsız hale getirecek. Onun için bu politik analiz de geçerli değil. Burada bir çıkış olduğunu düşünmüyorum.
Bugüne nasıl geldik anlattınız. Şu anda Türkiye’yi bekleyen risk ne? İflas mı? Ödemeler dengesinin bozulması mı? Ekonomik olarak bizi ne bekliyor? Ekonomi sadece banka hesabı değil. Aile huzuru, gelecek hayalleri… Bunların hepsini şekillendirir. Toplumsal olarak kriz zamanlarında boşanmaların artması, intiharlar gibi. Gözüken en kötü risk olarak ne var önümüzde?
Çok basit bir örnek verelim. Erasmus’a giden öğrenciler var. Bunlar geçen yıl gittiler. Geçen yıl kararı verdikleri zaman dolar 7 TL idi. Bugün en muhafazakâr tahmin ile 12 buçuk lira. Yüzde 70 artış var. O çocukların nasıl sıkıntı yaşadıklarını gözünüzün önüne getirin. Başka bir sahne: Sipariş geliyor. Birisi sizden mal almak istiyor fakat diyelim ki üretim 3 ay sürecek. 3 ay sonra malı teslim etme zamanı gelince o malın üretimindeki girdilerin maliyetinin, işçiye ödeyeceğiniz ücretin ne olacağıyla ilgili hiçbir fikriniz yok. Çok büyük bir sapma olabileceğini hissediyorsunuz. Birçok firma üretim durdurma kararı aldı. Fiyat veremiyor. Daha çarpıcı örneği Kapalıçarşı’daki döviz bürolarında yaşandı. 23 Kasım Salı günü, hatta bir önceki Perşembe günü de oldu, bir süreliğine ekranlar karardı ve işlemler durdu. Bir fiyat veriyorsunuz. Karşınızdaki döviz alacak ya da döviz satacak. O anda verdiği fiyat 5 ile 10 saniyede değişiyor. Yüksek miktarlı işler söz konusu olduğunda ise iki taraftan birinin büyük zarar etmesi ihtimali var. Bunlar konuşmamın başına değindiğim fiyat oluşumunun mümkün olmaktan çıkması durumunun birtakım yansımaları.
Bir başka yine sahne gözümüzde canlansın. Türkiye hazinesi bir süredir Türk lirası cinsinden borçlanmakta güçlük çektiği için yurt içinden de altın ve yabancı para cinsinden borçlanmaya başladı. Şu anda yabancı para cinsinden ya da altına endeksli olan borçlanmaların tutarı 140 milyar doların biraz üzerinde. Bu rakam aslında değişmedi. Yeni bir borçlanma yapılmış veya ilave borç alınmış değil. Buna karşın sadece Eylül sonunda bugüne kadar kurda yaşanan hareketin sonucu olarak Türkiye’nin kamu borcu 500 milyar Türk lirasından daha fazla arttı.
MECLİSTE TARTIŞILAN 2022 BÜTÇESİNİN ARTIK ANLAMI KALMADI
Türkiye’nin bir yıllık yatırım bütçesi ne kadar?
Toplam bütçe harcamaları bu yıl için 1,5 trilyon lira. 2022 için 1 trilyon 750 milyar TL öngörülüyor.
500 milyar arttı dediniz. Mesela bundan ne anlamamız gerekiyor? Bütçenin üçte biri oranda bir borç artışından bahsediyoruz.
Aslında bütçe yıllık bir akım, borç stokundaki artış ise adı üzerinde bir stok değişken. Ama bütçe ile ilgigli yönü bu borcu sürdürmenin bir maliyeti var. İlave artışın bütçeye faiz maliyeti 100 milyar lira olacak. Bugünlerde TBMM’de tartışılan ama bence artık anlamı olmayan 2022 yılı bütçesinde hükümetin faiz harcaması için öngördüğü240 milyar liraydı. Yani bütçede öngördüğünüz faiz harcamalarını bir anda yüzde 40 kadar artırabilecek yeni bir durumla karşı karşıyasınız. Bu faiz harcaması artışının tamamı belki önümüzdeki yıl içinde gerçekleşmeyeycek. Ama etkisinin büyüklüğü bu ölçekte.
ŞİMDİLİK BİR ÖDEMELER DENGESİ KRİZİ YOK.
Türkiye’nin çok uzun süredir karşı karşıya olduğu bir açmaz vardı. Yüksek büyüme olduğu zaman cari açık yaşanırdı. Cari açığı kapatmak istediğiniz zaman büyümede büyük düşüş olurdu. Bu yıl kuvvetle muhtemel iki basamaklı bir büyüme sağlayacak Türkiye. Ama cari açıkta problem olmayacak. Seneye cari fazla verecek. Hatta belki dış ticaret fazlası verecek. İhracat gelirleri ithalatı aşabilir. Yine de 2022’de yüzde 4-5’in üzerinde bir büyüme mümkün görünüyor. Belki de politika yapıcılarının aklını çelen, onları yanlış yola sürükleyen buradaki cazibe. Bunu olta ucundaki yeme benzetebilirsiniz. O yemi yuttuğunuz zaman ilk anda karnınızın doyduğunu sanıyorsunuz, belki ama zokayı da yutuyorsunuz. O ne? Enflasyon ve kur artışı sarmalı dediğimiz girdap. Bir ekonomiyi çok rahatlıkla sürükleyebilecek bir girdap.
Şu anda yaşadığımız klasik anlamda bir ödemeler dengesi krizi değil. Dövizin yokluğunu yaşamıyorsunuz zira fiyatı sürekli artıyor. Fiyat arttıkça, kur arttıkça da bu bahsettiğim sendromlar ortaya çıkıyor. Kur artışı enflasyonu daha yukarı taşıyor. Enflasyon da bir sonraki aşamada kurun artmasına sebep oluyor. Aşırı kredi genişlemesinin ve maliye politikasının genişletici etkilerinin, yani bütçe imkanlarının zorlanmasının da bu durumu teşvik edeceğini düşünüyorum.
1991 yapımı bir film var: Kusursuz Fırtına. Amerika’nın Kuzey Atlantik kıyılarında bir balıkçı teknesinin, üç büyük hava cephesinin çarpışmasıyla doğan büyük bir kasırganın ortasında kalmasını anlatıyor. Oradakine benzer birbirinden ayrı üç büyük olay gerçekleşiyor. Her üçü de tek başlarına bile ekonomi üzerinde yıkıcı etkiye sahip. Birinci olay kur-enflasyon sarmalı. İkinci olay kredi genişlemesi. Üçüncü olay ise maliye politikasında kontrolün tamamen kaybedilmesi. Tabi bir de bunların iç dinamikleri var. Maliye politikasında kontrolü kaybedince faiz harcamaları artıyor. Bu hiç hesapta olmayan bir şey. Siz elektrik fiyatını, doğalgaz fiyatını sübvanse ederim, sosyal transferleri artırırım, ücretleri iyileştiririm diye hesap yaparken birdenbire hesapta olmayan faiz harcamaları ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Kredileri genişletirim, firmaları rahatlatırım, tüketici harcama gücünü artırırım diye hesap ederken bir anda o tüketimin bir kısmının ithalata yöneldiğini görüyorsunuz. Bu da aslında şu anda güvendiğiniz ve üzerinde yürüdüğünüz buz tabakasının ne kadar ince olduğunu fark etmenize sebep oluyor.
ÜCRET ARTIŞI ŞART AMA YÜKSEK ARTIŞ KIŞKIRTILMIŞ ENFLASYONA BENZİN DÖKMEK OLACAK
Krediyle alınan Türk lirasının enflasyon-kur sarmalındaki kura yönelmesi, ne üretimi desteklemesi ne de başka bir derde şifa olması, bilakis kuru pompalaması…
Ötesinde bir şey söylüyorum. Bu söylediğiniz belki doğrusal bir ilişki ile kurulabilecek bir şey. Diyelim ki krediyi alan iyi niyetli üretim için kullanıyor. Diyelim ki krediyle döviz almak gibi spekülatif bir düşüncesi yok. Üretimin bir parçası da ithalat. Yatırım yapmak için de ithalat lazım. Tüketim talebinin de bir kısmı ithalata gidiyor. Siz ekonomide karşılığı olmayan yurt içi tasarruflarla desteklenmeyen parasal genişlemeyle, üstelik negatif reel faizlerle körüklenen sanal bir talep yaratıyorsanız, bir kısmı ithalata gittiği zaman ödemeler dengesi konusunda güvendiğiniz dağlara kar yağabilir. O zaman resim gerçekten endişe verici bir tabloya dönüşecek.
Bir boyutu daha var: Reel ücret artışları. Şu hayat pahalılığı ortamında yaşamını sürdürme mücadelesi veren dar gelirli kesimlere ücret artışı yapılacağı kesin. Ancak öteki taraftan yüksek enflasyon ortamında reel ücretlerin yüksek tutulması durumunda bu da zaten kışkırtılmış olan talebe benzin dökmek gibi bir etki yaratacak. Geçmişte iki haneli kronik yüksek enflasyon dönemleri yaşadık. Ama hiç hiper-enflasyon tecrübesi, yani aylık enflasyonun yüzde 50’yi, yıllık enflasyonun 10 binleri 50 binleri bulduğu bir dönemi yaşamadık.
Türkiye’nin yaşadığı en yüksek yıllık enflasyon 1994 krizi dönemindeki yüzde 150’dir. Bunun sebebi ücret artışlarının hep enflasyonun gerisinden gelmesi. Başka bir ifadeyle reel ücretin enflasyona anlık olarak ayak uyduramaması, o düzeltmenin yapılmaması idi. Bu durum ortaya çıkarsa hiper-enflasyon riskini de ortaya çıkaracak. Önümüzdeki dönemde bizi bekleyen tehlikeler bunlar. Bunların somut yaşamımızdaki yansımaları da fiyatların sık sık artması. 1994’ü anımsayanlar ne demek istediğimi anlar. Haftalık fiyat değişimleri; akaryakıt, doğalgaz, kömür gibi ithalata dayalı ürünlerde ya sürekli fiyat artışları ya da bunların bütçeden desteklenmeye çalışılması… Bütçe açığının kontrolden çıkması, vadeli fiyat verme olanağı ortadan kalkacağı için vadeli ticaret ve ödeme sisteminin büyük zarar görmesi, ticarette tarafların birbirlerine borçlarını ödemeyi aksatması, borçların sürekli geciktirilmesi gibi şeyleri ne yazık ki göreceğiz.
ADALET VE KALKINMA PARTİSİ ÜLKEYİ 2002’DE ALDIĞI YERE GERİ GETİRDİ
Bu riskler için bir takvim öngörünüz var mı?
Enflasyonda artışı bu aydan itibaren göreceğiz. Akaryakıt fiyatlarına birkaç kere zam geldi, ekmek ve un fiyatları arttı. Asıl şoku önümüzdeki yılın ilk dört ayında yaşayacağız. Yıllık enflasyonun yüzde 30’un üzerine çıkma olasılığı çok yüksek. Bu bahsettiğim tehlikeler gerçekleşirse, kur-döviz sarmalı tamamen bir girdap olursa, maliye politikası kontrol edilemez şekilde bozulursa, kredi genişlemesi ithalat üzerinde baskı oluşturacak boyuta ulaşır ve reel ücret artışları enflasyonu yüksek iki basamaklı hanelere doğru yaklaştırırsa o zaman bu yüzde 30 enflasyon iyimser bir tahmin olarak kalır.
Şunu söyleyeyim: Adalet ve Kalkınma Partisi 2002’nin Aralık ayında hükümeti kurup yönetimi devraldığında yüzde 30 civarında bir enflasyon vardı. O enflasyonun 2011 yılında yüzde 5’e kadar düştüğünü gördük. Hatta 2011 yılı nisan ayında Türkiye’deki yıllık enflasyon, İngiltere’deki enflasyonun altına indi. Şu anda Adalet ve Kalkınma Partisi, daha doğrusu Cumhur İttifakı koalisyonu demek lazım, Türkiye’yi 2002’de devraldığı koşullara geri getirmiş görünüyor. 2002 yılında Aralık ayından daha geriye gidersek karşımıza yüzde 60-70’li enflasyon oranları gelir. 90’lı yıllarda yüzde 90 enflasyon gördük. Bunu bir grafik gibi düşünün. Grafiğin iki ucunu uzattığınızda ikisinin de birbirine benzer hale geldiğini göreceksiniz.
ÖZEL SEKTÖRÜN TÜM RİSKİ KAMUYA AKTARILMIŞ DURUMDA
Cumhurbaşkanının yeni politikayı anlatırken bazı ön kabullerini söylediniz. Bankaların döviz açığı olmaması bunlardan birisi. 2001 krizinin temeli finansman krizi idi. Bugün Türkiye’de finans krizi gibi bir risk var mı?
Sıfır dememek için bunu çok düşük bir risk olarak nitelendiririm.. Böyle bir durum yok çünkü bugün yaşadığımız endişe verici durum birden bire değil aslında 2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra adım adım gelişti. Bu kademeli geçiş bankalara, ve belli bir ölçeğin üzerindeki kurumsallaşmış reel sektör firmalarına hazırlanmak için olanak verdi. Şu anda reel sektör kuruluşlarının önümüzdeki on iki ay içerisinde vadesi gelecek yükümlülüklerini karşılamak için döviz mevcutları var. Bankaların yurt dışı muhabir hesaplarında ve Eurobondlarda, yani yabancı para cinsinden tahvillerde likiditesi yüksek. Bunlar hemen nakde çevrilebilir güvenli varlıklar. Dolayısıyla bankaların durumu da oldukça güçlü. Fakat özel sektörün bu güçlü durumu kamunun ağır bir döviz yükümlülüğü altına girmesi pahasına oluştu.
Bir başka deyişle döviz kuruna ilişkin risklerin neredeyse tamamı kamuya aktarılmış durumda. Şu anda Merkez Bankasının, swap adı verilen bilanço dışında izlenen yükümlülükleri dahil edildiğinde, 35-40 milyar dolar açık pozisyonu var. Hazinenin yaklaşık net açık pozisyonu 100 milyar doların üzerinde. Kamu-özel iş birliği projelerinden kaynaklı 20-25 yılı bulan süreçte toplamda 160 milyar dolar gibi döviz cinsinden kamu yükümlülüğü var. Bu tablo ateşten topun kamunun kucağında olduğunu düşündürüyor. Dolayısıyla sizin bahsettiğiniz anlamda, yani bankacılık sektöründen kaynaklanacak bir kriz olasılığı çok düşük. Bankaların geçmiş birkaç gün içinde o şekilde davranması bahsettiğim gibi krizin anlık niteliğinden kaynaklanıyor.
YURTİÇİ YERLEŞİKLER PARALARINI SİSTEM DIŞINA ÇIKARMAK İSTERSE FİNANSAL ÇÖKÜŞ OLUR
Anlık olarak operasyon yapamaz hele gelmekten kaynaklanıyordu.
Evet, operasyon yapamamaktan. Bunu söylemiş olmakla birlikte bir dipnot düşmekte yarar var. Burada bizi bekleyen belki de olasılığı çok yüksek olmamakla birlikte bir risk senaryosu var. Krizin akut dönemini anlatırken buradaki temel problemin iletişim beceriksizliği, kriz yönetim kapasitesi olmaması olduğuna vurgu yapmıştım. Buna benzer durumlar tekrarlanacak olursa, yurt içi yerleşiklerin davranışında bir bozulma olup paralarını sistem dışına çıkarma eğilimi hız kazanırsa işte o zaman bu yaptığım analizin anlamı kalmaz. O zaman bunun çok hızlı bir şekilde bir finansal çöküşe dönüşme tehlikesi var.
İkincisi, ödemeler dengesi ile ilgili bu sürdürülebilirliği sağlayan şey vadesi gelen dış borçların şimdiye kadar sorunsuz olarak yenilenebilmiş olması. Yurt dışı kreditörler banka ve şirketlere bakıyorlar diyorlar ki “Türkiye’de durum karışık ama bizim bunlarla ikili ilişkilerimiz var. Bunların elindeki rezervler bize karşı borçlarını gerektiğinde ödemeye yeter”. Türkiye’deki bankalar da reel sektör kuruluşları da vadesi gelen borçların maliyetini artıracak hiçbir sorun yaşamıyor.
Şu an öngöremediğimiz dışsal bir faktör sebebiyle, mesela dış politikadaki olağanüstü gelişme ya da kur artışının Türk lirası cinsinden gelirlerle yabancı para cinsinden borçların ödenmesini mümkün olmaktan çıkaracak düzeylere ulaşması gibi bir kırılma yaşanırsa, o zaman kriz çok kolaylıkla ödemeler dengesi krizine evrilebilir. Krizin bir finansal çöküş krizine evrilme riski sistemden güçlü fon çekilişleri olmasına bağlıdır. Mevcut durumun ödemeler dengesi krizine evrilmesi riski ise yurt dışı kreditörlerin vadesi gelen alacaklarını yenilemeyi kabul etmemesine bağlıdır. Bu durumlardan herhangi birisi. Tekraren söylüyorum: Bunların olasılığını şu anda yüksek görmüyorum ama bu yok demek değildir.
BAE İLE BİLMEDİĞİMİZ ANLAŞMALAR VAR MI AÇIKLANMASI GEREK
-Son olarak güncel bir konu. Birleşik Arap Emirlikleri’nden Abu Dabi veliaht prensi geldi. Çok yüksek rakamlar konuşuldu. 50-100 milyar dolarlık yatırımlardan bahsedildi. Karşılıklı anlaşmalar imzalandı. 10 milyar dolarlık bir yatırım yapma taahhüdü var. Bu yatırımın içeriği, zamanlaması, hangi sektörlere ne şekilde olacağına dair önümüzdeki dönemde açıklığa kavuşturulması gereken hususlar var. Bunu nasıl görüyorsunuz, düzelmeye katkısı olur mu böyle bir sürecin? Yeterli mi?
Sorunu bir stok sorunu ise, yani bir yerde bir borç birikimi olmuş ama aslında iş modeliniz çok kötü değil, sizi ayakta tutmaya yetiyor ama hem sizi ayakta tutmaya hem de o birikmiş borcu ödemeye yetmiyor. Böyle durumlarda bu gibi bir sefere mahsus para girişleri sorunu çözmede çok etkili olabilir. Nitekim IMF ile zaman zaman yapılan programlar vardı. Siz ekonominin işleyişini düzene sokacak yapısal reformları yaparsınız, temel iş modeli sorunsuz işlemeye başlar. IMF de sizin geçmiş dönemdeki günahlarınızdan oluşmuş o birikimi temizler. Günah çıkarırsınız, o affeder. Yolunuza devam edebilirsiniz.
İş modelinin kendisinde problem varsa, sürekli problem üretiyorsa, o zaman borçlarınızın bir seferliğine çözülmesi ya da bir seferlik sermaye girişi olması kalıcı bir rahatlık sağlamaz. Bir süre için nefes aldırır ama o kadar. Bu birincisi biraz daha teorik çerçeve. İkincisi, şunu görmemiz lazım: Türkiye geçen yıllarda Katar’dan bazı destekler gördü. Katar’dan gelen destekler Türkiye’nin Katar’da üstlendiği birtakım askeri ve stratejik risklerle ilgili idi. Bir anlamda orada yaptıklarımızın karşılığı olarak yapıldı. İki ülke arasında dostane bir atmosfer olduğu için, tabir yerindeyse buna ticari yaşamda hatır çeki denir. Ticari anlamı olmasa bile tüccar bir başka tüccara içinde bulunduğu zor durumdan kurtulması için bir destek atar.
Gerçekten yapılanlar buna benziyordu. Ancak tabi Birleşik Arap Emirlikleri bu durumda değil. BAE ile böyle bir ilişki yok. Ayrıca yakın zamana kadar hükümetin söyledikleri, kamuoyu ile paylaştıkları doğruysa 15 Temmuz darbe girişiminden Ortadoğu’daki algısının bozulmasına ve bütün ikili ilişkilerde sorun yaşanmasına kadar bir dizi problemin arkasında BAE var. Eğer o doğruysa burada problem var demektir. Üçüncüsü, BAE’den gelecek para nereye gidecek? Bunun birtakım yatırım projelerine akacağını işitiyoruz. Yenilenebilir enerji, petrokimya sektörü, savunma sanayii vs.
Türkiye’nin büyük özel bankaları, mesela Akbank’ı örnek verelim. Akbank’ın toplam piyasa değeri 3 milyar dolar. Garanti Bankası’nı da ekleyelim. Büyük ve yabancı ortağı olan ve yakın dönemde aslında pay geri alım vaadi ile de güçlenmiş olan. 4 milyar dolar piyasa değeri var. Yapı Kredi Bankası’nı da ekleyelim, o da büyük özel bankalarımızdan biri. Onun piyasa değeri de 2.5 milyar dolar. Üçünü toplayınca 10 milyar dolar sınırında oluyor. Devletin elindeki değerli varlıklardan biri Türk Telekom. Türkiye’nin en temel iletişim altyapı sağlayıcısı kuruluşun piyasa değeri 2.7 milyar dolar. Turkcell var. Bunlar Türkiye’nin en değerli şirketleri olduğu için örnek veriyorum. Turkcell’in piyasa değeri 3.3 milyar dolar. İkisini topladığınız zaman 6 milyar dolar. Daha önce de 10 milyar dolarınız vardı. Bunlarla birlikte 16 milyar dolar oldu. Yine TÜPRAŞ gibi bir dev var. Onun piyasa değeri 3.3 milyar dolar. Yine Türkiye sanayiinin destansı kuruluşlarından birisi: Ereğli. Onun piyasa değeri de 6.6 milyar dolar. Bunların da toplamı bir 10 milyar dolar kadar. Koç Holding’in piyasa değeri 6 milyar dolar. Sabancı Holding’in piyasa değeri de 2.2 milyar dolar. Türkiye’nin özel sektördeki büyük bankalarını, iletişimi, teknolojiyi ve sektör devlerini topladık. Geçmişe dayanan büyük sanayi devlerini topladık. Türkiye’nin en büyük iki holdingini koyduk. Yine de 30 milyar doları bulamıyoruz. 30 milyar dolar gibi bir parayla Türkiye’nin en değerli varlıklarını satın alabilecek durumdasınız. Burada rakamlardan bahsederken biraz sağduyulu olmakta yarar var.
Bir başka Nasreddin Hoca fıkrası ile durumu açıklamaya çalışayım. Hoca kasaptan ciğer almış. Hanımına bırakmış ve demiş ki “Akşama yahni yap, yiyelim”. O sırada da eşinin akrabaları, misafirleri gelmiş. İkram olsun diye ciğeri ikram etmiş. Hoca da tüm gün ciğer yahnisinin hayalini kurmuş. Eve girer girmez yahni nerde diye sormuş. “Kör olası mendebur kedi yedi” demiş karısı. Hoca gayet sakin şekilde kediyi evdeki kantara koymuş, tartmış. “Benim aldığım ciğer iki okkaydı. Bu kedi de iki okka geldi. Bu kediyse ciğer nerde? Bu ciğerse kedi nerde? Bana söyle” demiş. Durumumuz biraz böyle.
Beni burada endişelendiren husus şu: Röportaja başlamadan hemen önce basında BAE’den gerçekleşen ziyaretle ilgili yer alan haberleri okuyordum. Birleşik Arap Emirlikleri ile yeni dönem başlıklı bir haber diyor ki “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Abu Dabi Veliaht Prensi ile El-Nahyan’ı resmi törenle karşıladı. Konuk Veliaht Prens’in bulunduğu makam aracını Cumhurbaşkanlığı külliyesinin önündeki caddede karşılayan süvariler protokol kapısına kadar eşlik etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bin Zayed’i ana giriş kapısında karşıladı. Tören alanındaki yerlerini almalarının ardından yirmi bir pare top atışı eşliğinde milli marşlar çalındı”. Şimdi söz konusu kişinin yakın zamana kadar Türkiye açısından, en azından hükümetin yansıttığı kadarıyla, adeta Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numaralı devlet düşmanı olarak tanıtılıyordu. Hakkında biliyorsunuz TV’lerde, açıkça adını vermediler tabii, onun ima edildiği diziler kurgulanıyordu. O durumdan yirmi bir pare top atışıyla selamlanacak, külliye kapısında süvariler tarafından eşlik edilecek noktaya gelmesi, açıkçası şu anki Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin denge ve denetim mekanizmalarından ne kadar yoksun olduğunu, şeffaflık ve hesap verilebilirliğinin ne kadar eksik olduğunu gösteriyor. Kamuoyunun bir kısmında ciddi kuşkular oluşturacak birtakım alışverişlerin gerçekleştirilmesi söz konusu. Bu durum endişe veriyor. Biz burada ne alıyoruz? Ne veriyoruz? Bu ticari anlaşmaya ilişik, bizim görmediğimiz başka anlaşmalar taahhütler var mıdır? Bu cevaplanmaya muhtaç bir soru olarak ortada kalıyor.
Perspektif
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
2 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
5 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.039)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
