Connect with us

ŞİRKETLER

Her Şeyde En İyi Olmak Zorunda Değilsiniz

Yayınlanma:

|

Birkaç yıl önce bir terapi seansındayken, iş yerinde önemli bir sunumu yaparken başarısız olacağımdan ne kadar endişe duyduğumdan bahsediyordum. Terapistim bana döndü ve “Her şeyde bu kadar özel olmak zorunda olduğunu sana kim söyledi?” dedi. Ona baktım ve “Ben üç yaşımdan beri hep özeldim” dedim. Buna karşılık terapistim “İyi de bunu kim söylüyor?” diye sordu.

Bu o zamandan beri birçok kez üzerinde düşündüğüm ve iç eleştirmenim kontrolü ele aldığında kendime sorduğum bir soru. Ben kaygılı, başarılı, hırslı ve kariyer odaklı biriyim. Kaygım beni gereğinden fazlasını yapmaya itiyor. Bir sonraki hedefe ulaşmadan ve onu mükemmel bir şekilde yapmadan asla rahat edemem. Başarısızlık düşüncesi beni bir çok şeyi başarmaya itiyor. Ancak, bu korkuların yol açtığı kaygı ruh sağlığıma, ilişkilerime ve hayattan zevk alma kabiliyetime zarar veriyor.

Bu kadar özel veya her zaman harika olmam gerektiğini kim söyledi? Eğer siz de kaygıdan kaynaklanan mükemmeliyetçilikle mücadele ediyorsanız, bu soruyu sormak sizin için de oldukça önem taşıyor.

Kaygılı ve başarılı insanların çoğuimkânsız standartlara ulaşmak için kendilerini aşırı çalışma noktasına kadar zorlar. Genellikle alışkanlıklarımızdan dolayı böyle davranırız. Gelişim yolculuğumuz boyunca bir yerlerde (çocukluğumuzda, ergenliğimizde ve hatta eğitim hayatımızda ve kariyerimizin erken dönemlerinde) hata yaparsak değerli olmadığımız mesajını içselleştirdik. Şimdiyse iç seslerimiz bizi yaşamda ve işte tehdit ediyor, utandırıyor ve acımasızca eleştiriyor. Kaygı, kendimizi zorlamamızı sağlayan bir itici güç haline geldi.

Sorun şu ki, kaygı sürdürülebilir bir motivasyon kaynağı değildir ve mükemmeliyetçilik genellikle ertelemeye neden olur. Başarısızlık riski çok yüksek olduğunda, yapmak yerine kaçınmaya daha yatkın oluruz. Bir görev tamamlandığında, geriye dönüp baktığımızda performansımızda olumlu bir şey bulamayabiliriz. Kendimize verdiğimiz değeri kendi koyduğumuz standartlarla ölçüyoruz ve döngü böyle devam ediyor.

Kaçınılmaz olarak, tükenmişlik noktasına geliyoruz.

Peki, bunun üstesinden nasıl gelebiliriz?

İçinizdeki Eleştirmeni Anlamak

Kısa süre önce podcast’im için Google’dan Newton Cheng ile bir röportaj yaptım. Konuşmamız ikimize de kaygılı ve başarılı kişilere özgü eğilimlerimiz hakkında daha fazla fikir verdi. Bazılarımız gibi Newton da kaygıyla başa çıkmanın bir yolu olarak kendini harika şeyler yapmaya zorluyor. Newton da çoğumuz gibi içsel bir eleştirmenle uğraşıyor. Ben buna “ses” diyorum.

Mükemmeliyetçiliğe giden yolculuklarımızda, “ses” genellikle her zaman en iyisi olmayı bekleyen parçamızı hedef alır ve sorar: “Mükemmelden daha azına nasıl cüret edersin?” Newton’ın sesiyse ona “Tembelsin…Tembelsin…Tembelsin” diyor. Oysa Newton, dünyanın en beğenilen şirketlerinden birinde yönetici olarak çalışan başarılı bir profesyonel. Aynı zamanda, powerlifting adlı güç sporunda kendi yaşı ve ağırlık sınıfı içinde küresel, ulusal ve eyalet düzeyinde rekorları olan bir dünya şampiyonudur.

Birçok içsel çalışma ve terapiden sonra Newton düşünce kalıplarına dikkat etmeye başlar. Kafasının içindeki sesin, elinden gelenin en iyisini ortaya koyma çabasıyla hareket eden bir şampiyon mu yoksa kaygıyla hareket eden bir sabotajcı mı olduğunu anlamaya çalışır. Bu, eleştirel sesi kısmak için ilk adımdır.

Kafanızdaki sabotajcı kulağa nasıl geliyor? Belki şöyle diyordur: “Yeterince çok çalışırsan başarısız olamazsın. O yüzden daha çok çalış.” Belki de Newton’un sesi gibi şöyle diyordur: “Tembelsin. Daha iyisini yap. İnsanlar sana güveniyor.” Ya da belki size elinizden gelenin asla yeterince iyi olmadığını söylüyor.

Sesin gönderdiği mesaj ne olursa olsun, ona kulak verin. Cesaretinizi kıran şeyin kendi düşünceleriniz olduğunu hissettiğinizde, yavaşlamanız ve “sesin” sizin sesiniz olmadığını kabul etmeniz önemlidir. Çünkü bu ses sizin kaygınız ve size gerçeği söylemiyor. Elbette bunu yapmak kolay değildir. Çoğumuz kaygılı ve başarılı kişiler olarak içimizdeki eleştirmeni dinlemeye o kadar alıştık ki bunu artık farkında olmadan yapıyor ve başka türlü nasıl hareket edeceğimizi bilmiyoruz. Ancak pratik ve öz farkındalıkla bunu nasıl yöneteceğimizi öğrenebiliriz.

İşte “sesi” susturmak için atabileceğiniz üç adım:

1) Eleştirel sesin ne zaman ortaya çıktığına dikkat edin.

Bir dahaki sefere kafanızın içinde bir eleştiri duyduğunuzda, aşağıdakileri göz önünde bulundurun:

  • Konuşanın kim olduğuna dikkat edin. Ses size mi benziyor yoksa geçmişinizden birine mi benziyor? Bazen içsel eleştirilerimiz bize şekil veren deneyimlerimiz veya yıllar önce karşılaştığımız insanlar tarafından yönlendirilir.
  • Ses hangi ifadeleri kullanıyor? İçinizdeki eleştirmenin tekrar tekrar söyleme eğiliminde olduğu sözcüklere dikkat edin. Bu ses, bir hata yaptığınızda ortaya çıkan sert bir yönetici mi? Yoksa kulağınızda sürekli vızıldayan, dırdırcı küçük bir böcek mi? Bu ipuçlarına dikkat etmek, ne zaman konuştuğunu belirlemenize yardımcı olacaktır.
  • Ses kontrolü ele almadan hemen önce nasıl hissediyorsunuz? Hangi duygular ondan önce gelme eğiliminde oluyor? Örneğin, iç eleştirmeniniz size bir sunum için tüm gece çalışmanızı söylemeden hemen önce endişeli hissettiğinizi fark etmeniz olasıdır. Sizi endişelendiren nedir? O anda endişenizi yatıştırmaya ne yardımcı olabilir?
  • Sesi dinlemenin size faydası var mı? Örneğin, eleştirel iç sesiniz sizi insanları daima memnun etmeye mi yönlendiriyor? Gerçekten yardıma ihtiyacı olmayan birine yardım etmek için kendinizi eğilip bükülürken yakaladınız mı? Belki de içinizdeki eleştirmen, kendi mutluluğunuz pahasına herkesi mutlu etmenizi talep ediyordur. Bir dahaki sefere bir ses size öğle yemeği toplantısından sonra konferans masasını temizlemenizi söylediğinde, bunu anımsayın ve ardından ona sessiz olmasını söyleyin.

2) Eleştirel sese şefkatle hitap edin.

Ancak en sık karşılaştığınız özeleştirilerinizdeki temaları ve ortak noktaları fark ettikten sonra, bunları doğrudan ele almaya çalışabilirsiniz. Başlamak için kolay bir yol, sese üçüncü şahıs olarak, yüksek sesle hitap etmektir. Öz şefkat pratiği tam da burada devreye girer ve bu öğrenilmesi gereken harika bir beceridir.

Öz şefkat, kaygınızla savaşmak veya motive olmak için özeleştiriye güvenmek yerine kendinize karşı kasıtlı olarak nazik olmak anlamına gelir. Pratikte bu, sese anlayış ve cömertlikle hitap etmek gibi görünür. Bazen bu yaklaşımı “tatlım yöntemi” olarak adlandırıyorum. (Terapistim sese hitap ederken kendime “tatlım” dememin yardımcı olacağını söylemişti.) Şimdi, kaygımın beni mükemmeliyetçilikle korkutmaya çalıştığını fark ettiğimde, kendime yüksek sesle şöyle diyorum: “Tatlım, o blog yazısını yazmamaya karar verdiğin için tembel değilsin. Stratejik davranıyorsun. Zamanın değerli ve başka işler için para almakla meşgulken bedavaya çalışmana gerek yok.”

Açıkçası, bu yardımcı oluyor. Kendinize tatlım demek zorunda değilsiniz. Sizin için doğru olan herhangi bir kelimeyi seçmeniz yeterli!

3) Kasıtlı nezaketi çağırmak için bir egzersiz yapın.

İşte, öz şefkat alanında uzman Kristin Neff’ten uyarladığım bir egzersiz. Neff şunu öneriyor: “Kendini yargılamak yerine, kendine şefkat göster.” Şimdi bunun nasıl olabileceğine bakalım.

  • Sadece oturun ve ellerinizi göğsünüzün üzerine koyun. Nefesinizi hissedin, alın ve verin.
  • Ellerinizin göğüs kafesinizin üzerindeki hissiyle bağlantı kurun. Bir süre hareketsiz kalın.
  • Son zamanlarda iyi yaptığınız bir şeyi düşünün. Bu, işyerinde yaptığınız bir şey ya da yoğun bir güne bir egzersiz sığdırmış olmanız, bir arkadaşınıza gönderdiğiniz nazik bir kısa mesaj veya kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan herhangi bir şey olabilir.
  • Göğsünüzü tutun, o anı düşünün ve kendinize “İyi bir iş çıkardım” deyin. Bunu gerçekten hissetmeye çalışın.
  • Bunu yaptıktan sonra, olumsuz bir özeleştiriye veya yapılacaklar listenizdeki bir sonraki maddeye hemen geri dönmeyin. Sadece bir süreliğine öz şefkat duygusuyla kalın.

Küçük şeyler için kendimizi ödüllendirmek üzere zaman ayırdığımızda, kendimize karşı daha nazik olmayı öğrenir, içimizdeki eleştirmenleri susturur ve kendi kendimizi sabote eden alışkanlıklarımızı sekteye uğratırız.

……

Psikolog David Burns, her zaman özel olmaktan vazgeçmenin, nihayetinde sadece insan olduğumuz anlamına geldiğini söylüyor. Kaygılı ve başarılı olan kişilerin, belki de çoğu insandan daha fazla, egolarıyla yüzleşmeleri ve şunun farkına varmaları gerekir: Mükemmel olmak zorunda değiliz ve diğerlerinden daha iyi olmak zorunda da değiliz. Başarısız olmaya ve yine de devam etmeye hakkımız var. Arada sırada kötü bir gün geçirmeye ya da teslim tarihini kaçırmaya hakkımız var.

Psikolog ve Burns’ün meslektaşı Taylor Chesney bir keresinde, “Artık özel olmaya ihtiyaç duymadığınızda, hayatınız özel hale gelir” demişti.

Eleştirel sesi dinlemekten kaynaklanan tüm kaygı, stres ve korku olmadan, aynı seviyede başarılı olduğunuz bir yaşam hayal edebiliyor musunuz? Kaygınızın sizi kontrol etmek yerine sizin onu yönettiğiniz bir dünya hayal edebiliyor musunuz? Belki de kaygınızı kullanarak getirebileceği motivasyonu yönlendirebilirsiniz. Kaygılı ve başarılı kimliğinizden vazgeçmek zorunda değilsiniz. Ancak duygularınız ve onlara nasıl tepki vereceğiniz üzerinde daha fazla güce sahip olabilirsiniz.

Kendinizi ulaşılması tam anlamıyla imkansız bir standarda bağlı tutmanın getirdiği tüm olumsuz sonuçlar olmadan, yaratıcılığınızı artırabilir ve motivasyonunuzu (neşenizi de) tamamen farklı bir yolla yükseltebilirsiniz. Bir dahaki sefere eleştirel “sesi” duyduğunuzda, gelecekte onu dağıtmanıza yardımcı olacak ipuçlarına kulak verin. Kendinize karşı nazik olmanın bir yolunu bulun ve kendinize şu soruyu sorun: Neden bu kadar özel olmak zorundayım?

Morra Aarons-Mele -HBR

Okumaya devam et

GÜNCEL

İstanbul Finans Merkezi için tarihi teşvik paketi yayımlandı

Yayınlanma:

|

Yazan:

4 Haziran 2026 tarihli yeni vergi ve yatırım düzenlemeleri ne getiriyor?

Resmî Gazete’de yayımlanan 7582 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, vergi, yatırım, üretim, yurt dışı gelirler ve kamu alacaklarının tahsili alanlarında önemli değişiklikler içeriyor. Özellikle üretici firmalar, yabancı yatırımcılar, yurt dışından Türkiye’ye dönen yüksek gelir grupları ve vergi mükellefleri açısından dikkat çekici düzenlemeler bulunuyor.

1. Kamu borçlarında taksit süresi iki katına çıktı

6183 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikle kamu borçlarının tecil süresi 36 aydan 72 aya çıkarıldı. Ayrıca bazı işlemlerdeki limit 50 bin TL’den 1 milyon TL’ye yükseltildi.

Vatandaş ve firmaya etkisi

  • Vergi ve SGK borcu olan şirketlerin ödeme yükü hafifleyecek.
  • Nakit akışı bozulan KOBİ’ler daha uzun vadede borçlarını yapılandırabilecek.
  • Tahsilat baskısı kısa vadede azalırken devletin tahsilat süresi uzayacak.

2. Yurt dışından Türkiye’ye dönenlere 20 yıl vergi avantajı

Gelir Vergisi Kanunu’na eklenen yeni düzenleme ile son 3 yılda Türkiye’de vergi mükellefi olmayan kişilerin yurt dışından elde ettikleri gelirler 20 yıl boyunca gelir vergisinden istisna tutulabilecek.

Kimleri ilgilendiriyor?

  • Yurt dışında çalışan profesyoneller
  • Yazılımcılar
  • Fon yöneticileri
  • Girişimciler
  • Uluslararası danışmanlar

Etkisi

Türkiye, yüksek gelirli ve nitelikli insanları çekmek için vergi rekabetine giriyor. Özellikle Dubai, Londra ve Singapur’da yaşayan Türklerin dönüşünü teşvik etmeyi amaçlıyor.

3. “Nitelikli Hizmet Merkezi” dönemi başlıyor

Kanunla ilk kez “Nitelikli Hizmet Merkezi” tanımı getirildi. Çok uluslu şirketlerin finans, muhasebe, veri analizi, risk yönetimi, insan kaynakları ve teknoloji operasyonlarını Türkiye’den yönetmelerine yönelik yeni teşvik sistemi kuruldu.

Şirketlere sağlanan avantajlar

  • Personel ücretlerinde gelir vergisi avantajı
  • Kurumlar vergisinde büyük indirimler
  • İstanbul Finans Merkezi ve belirli endüstri bölgelerinde daha güçlü teşvikler

Beklenen sonuç

Türkiye’nin;

  • bölgesel finans merkezi,
  • bölgesel muhasebe merkezi,
  • teknoloji ve veri merkezi

olma hedefi güçleniyor. Özellikle İstanbul Finans Merkezi’nin uluslararası şirket çekme kapasitesi artırılıyor.

4. Üretici şirketlere %12,5 kurumlar vergisi

Kanunun en dikkat çekici maddelerinden biri üretim ve tarım şirketlerine yönelik.

Sanayi sicil belgesine sahip ve fiilen üretim yapan şirketlerin üretim kazançları için kurumlar vergisi oranı %12,5 olarak uygulanacak.

Kim kazanıyor?

  • İmalat sanayi
  • Organize sanayi bölgelerindeki üreticiler
  • Tarımsal üretim şirketleri

Etkisi

Bu düzenleme özellikle krediye erişimde zorlanan reel sektör için önemli bir vergi desteği niteliğinde.

Bankavitrini açısından bakıldığında bu düzenleme:

  • üretim yatırımlarını artırabilir,
  • kayıtlı üretimi teşvik edebilir,
  • sanayi şirketlerinin özkaynak birikimini güçlendirebilir.

Ancak finansman maliyetleri yüksek kaldığı sürece tek başına yeterli olmayabilir.

5. Yurt dışı ticarete dev vergi avantajı

Yurt dışından alınan malın Türkiye’ye gelmeden başka ülkeye satılmasından elde edilen kazançların %95’i kurumlar vergisi matrahından indirilebilecek. Bazı bölgelerde bu oran %100’e kadar çıkabilecek.

Sonuç

Türkiye’nin:

  • ticaret merkezi,
  • tedarik zinciri merkezi,
  • bölgesel lojistik üs

olma hedefi destekleniyor.

6. Yeni “Varlık Barışı” geliyor

31 Temmuz 2027’ye kadar yurt dışındaki para, altın, döviz ve menkul kıymetlerin Türkiye’ye getirilmesine imkan tanıyan yeni bir varlık barışı düzenlemesi getiriliyor.

Dikkat çeken nokta

Normal vergi oranı %5.

Ancak;

  • 5 yıl tutulursa %0
  • 4 yıl tutulursa %1
  • 3 yıl tutulursa %2
  • 2 yıl tutulursa %3
  • 1 yıl tutulursa %4

olarak uygulanabilecek.

Ekonomiye etkisi

Hazine’nin amacı:

  • Döviz girişini artırmak,
  • Finansal sisteme kaynak çekmek,
  • Yastık altı ve yurt dışındaki varlıkları kayıt altına almak.

Bankavitrini yorumu

Bu kanun, ilk bakışta bir “vergi kanunu” gibi görünse de aslında üç stratejik hedef taşıyor:

1. Üretimi teşvik etmek

%12,5 kurumlar vergisi bunun en somut göstergesi.

2. Yabancı sermayeyi çekmek

Nitelikli hizmet merkezleri ve İstanbul Finans Merkezi teşvikleri bu amaçla getirildi.

3. Döviz girişini artırmak

Varlık barışı ve yurt dışı gelir istisnaları bu hedefe hizmet ediyor.

Ancak düzenlemenin başarısı sadece vergi avantajlarına değil;

  • hukuk güvenliğine,
  • finansmana erişime,
  • kur istikrarına,
  • yatırım ortamına

bağlı olacak.

Aksi halde vergi teşvikleri tek başına beklenen yatırım ve üretim artışını sağlayamayabilir. Buna karşın özellikle üretici firmalar, ihracatçılar ve uluslararası hizmet şirketleri açısından son yılların en önemli teşvik paketlerinden biri olduğu söylenebilir.

Önerilen başlıklar:

  1. Vergide yeni dönem: Kim kazanacak, kim kaybedecek?
  2. Üreticiye %12,5 vergi müjdesi: Sanayi için yeni fırsat
  3. Türkiye vergi rekabetine giriyor: Yurt dışındaki Türkler geri döner mi?
  4. Varlık barışı geri döndü: Döviz girişinde yeni hamle
  5. İstanbul Finans Merkezi için tarihi teşvik paketi yayımlandı

Kaynak: 4 Haziran 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7582 sayılı Kanun.

Okumaya devam et

GÜNCEL

Kredi tahsisinde asıl risk: Üreten firmayı yalnız bırakmak

Yayınlanma:

|

Yazan:

Borsada işlem gören firmaların dahi finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde, şirketlerin kredi taleplerinde alışılmışın dışında sorularla karşılaşması; destek yerine köstek olunması kime ne kazandıracak?

İyi günlerde peşinden koşulan firmaların, zor zamanlarında da yanında olmak gerekir. Çünkü bankacılığın asli görevi yalnızca “riski reddetmek” değil; doğru analizle, doğru teminatla ve doğru nakit akışı kurgusuyla firmaların üretmeye devam etmesini sağlamaktır.

Bugün bazı bankalarda, klimalı odalarda oturup “red”, “olmaz”, “uygun değil” diyerek parayı batırmadığını düşünen bir anlayışın öne çıktığını görüyoruz. Oysa firmayı tanımadan, hikâyesini bilmeden, talep edilen finansman sonrası oluşacak nakit akışını analiz etmeden; beş ay önceki mali verilerle bugünün şirketini değerlendirmek sağlıklı bir tahsis politikası olamaz.

Limit açmadığınız bir firma, müşteri çeklerini factoring yoluyla nakde çevirdi diye “factoring riski var” denilerek uzak duruluyorsa, şu soru sorulmalıdır: O halde neden o firmaya çek karşılığı banka limiti açılmadı?

Daha da çelişkili olanı, kendi factoring şirketi bulunan bankaların bile “factoring riski var” gerekçesiyle kredi taleplerine mesafeli durmasıdır. Madem factoring bazılarına göre bu kadar sakıncalı görülüyor, o zaman bankaların neden factoring şirketleri var?

Unutulmamalıdır ki müşteri olmadan bankacılık sistemi bir hiçtir. Bankaların ihtiyacı; batan, iflas eden, üretimden kopan müşteriler değil; çalışan, üreten, istihdam sağlayan ve ayakta kalan müşterilerdir.

Buradan tüm bankaların kredi tahsis yöneticilerine sevgi ve saygılarımı sunuyor; bu dönemde bakış açısının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü bugün firmaya kapatılan her kredi kapısı, yarın ekonomide kapanan bir üretim kapısına dönüşebilir.

Bayram KOÇSOY – Emekli Banka Müdürü

Okumaya devam et

BORSA

SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması

Yayınlanma:

|

Yazan:

Borç sermayeye dönüştü, tartışma büyüdü

SASA Polyester’in 3 Haziran 2026 tarihinde açıkladığı Paya Dönüştürülebilir Tahvil (PDT) dönüşüm kararı, sermaye piyasalarında son dönemin en çok tartışılan işlemlerinden biri haline geldi. Şirket açısından bilançoyu güçlendiren bu adım, hisse yatırımcıları açısından ise “pay sulanması”, “değer kaybı” ve “güven erozyonu” tartışmalarını beraberinde getirdi.

Özellikle SASA Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim M. Turhan’ın geçmiş dönemde yaptığı açıklamalar nedeniyle yatırımcı tepkilerinin önemli bölümü şahsında toplandı.

Peki SASA ne yaptı, kim kazandı, kim kaybetti?

SASA ne yaptı?

Şirketin açıklamasına göre;

  • Yurt dışında ihraç edilen PDT sahipleri dönüşüm haklarını kullandı.
  • 37,3 milyon Euro nominal değerli tahvil hisseye dönüştürüldü.
  • Bunun karşılığında yeni paylar ihraç edildi.
  • Mevcut ortakların rüçhan hakları tamamen kısıtlandı.
  • Şirket sermayesi yaklaşık 785 milyon TL artırıldı.

Teknik olarak bakıldığında şirketin borcu azaldı ve özkaynakları güçlendi. Finansal açıdan değerlendirildiğinde bu işlem, borcun sermayeye dönüştürülmesi nedeniyle şirket bilançosunu rahatlatan bir yapı oluşturdu.

Şirket açısından olumlu sonuçlar

PDT dönüşümü sonrasında SASA’nın elde ettiği avantajlar şöyle sıralanabilir:

1. Döviz borcu azaldı

Tahvil yükümlülüğünün bir bölümü ortadan kalktı.

2. Finansal kaldıraç düştü

Borç/özkaynak dengesi iyileşti.

3. Faiz yükü azaldı

Gelecekteki finansman maliyetleri üzerinde olumlu etki oluştu.

4. Nakit çıkışı önlendi

Şirket tahvil geri ödemesi yapmak yerine hisse vererek yükümlülüğünü kapattı.

Yönetim perspektifinden bakıldığında bu işlem rasyonel ve bilanço güçlendirici bir finansman yöntemi olarak görülebilir.

Peki yatırımcı neden rahatsız oldu?

Sorunun cevabı “seyrelme etkisi” olarak adlandırılan süreçte yatıyor. Yeni hisseler üretildiğinde mevcut ortakların şirket içindeki pay oranı küçülür.

Buna sermaye piyasalarında “dilution” yani sulanma denilir.

Yatırımcıların itiraz ettiği temel nokta şu: Şirket borcunu azaltırken bunun maliyetinin önemli bir kısmı mevcut hissedarlara yansıtıldı.

Özellikle küçük yatırımcı açısından ortaya çıkan etkiler:

  • Hisse başına düşen şirket değeri geriledi.
  • Arz edilen pay miktarı arttı.
  • Satış baskısı oluştu.
  • Hisse fiyatı üzerinde aşağı yönlü baskı meydana geldi.
  • Portföy değerleri eridi.

Büyük tartışma: Tahvil yatırımcısı avantajlı mı oldu?

Piyasadaki eleştirilerin önemli bölümü bu noktada yoğunlaşıyor.

Tahvil yatırımcısı:

  • Önceden belirlenmiş şartlarla dönüşüm hakkı elde etti.
  • Belirli fiyat avantajına sahip oldu.
  • Hisseye dönüşüm sırasında daha korunaklı bir pozisyonda bulundu.

Borsa yatırımcısı ise:

  • Açık piyasadan hisse aldı.
  • Fiyat düşüşünün tüm riskini taşıdı.
  • Seyrelme etkisini doğrudan yaşadı.

Bu nedenle sosyal medyada sıkça dile getirilen görüşlerden biri şu oldu: “Şirket kurtarıldı ama küçük yatırımcı korunamadı.”

İbrahim M. Turhan neden hedef haline geldi?

Aslında kararın sahibi tek başına İbrahim M. Turhan değil. PDT ihracı ve dönüşüm süreçleri yönetim kurulu kararıyla ve SPK mevzuatı çerçevesinde yürütülüyor.

Ancak yatırımcı tepkilerinin önemli kısmı Turhan’a yöneldi. Çünkü İbrahim M. TUrhan aynı zamanda SASA Yönetim Kurulu Üyesi olması açıklamaları da yatırımcı o hassasiyet ile algıladı. Açıklamalar ile fiili duurm örtüşmeyip hisse değeri daha düşünce küçük yatırımcı dah afazla zarar etti; tartışmalar da bu noktada alevlendi.

Bunun birkaç nedeni bulunuyor.

1. Sürecin kamuoyundaki yüzü oldu

PDT mekanizmasını en fazla anlatan isimlerden biri İbrahim M. Turhan’dı.

2. Beklentiler ile sonuçlar uyuşmadı

Yatırımcılar açıklamalar sonrasında hisse üzerinde bu kadar güçlü bir baskı beklemiyordu.

3. Satış baskısı öngörülemedi

Piyasada oluşan fiyat hareketleri yatırımcıların hesaplarının ötesine geçti.

4. Güven sorunu oluştu

Hisse fiyatındaki sert düşüşler sonrasında yatırımcılar açıklamaların yeterince risk içermediğini düşünmeye başladı.

Yatırımcılar yanıltıldı mı?

Bu soru bugün en çok tartışılan konu.

Ancak hukuki açıdan bakıldığında;

“Yanıltma”, “manipülasyon”, “yanlış yönlendirme” gibi kavramların oluşabilmesi için SPK tarafından yapılacak inceleme ve hukuki süreçlerin sonuçlanması gerekir.

Bugün itibarıyla kamuoyuna açıklanmış herhangi bir SPK kararı veya yargı hükmü bulunmamaktadır.

Bu nedenle; “Yatırımcılar kesin olarak yanıltıldı” demek de, “Hiçbir sorun yaşanmadı” demek de mümkün değildir.

Ancak yatırımcı algısında ciddi bir güven kaybı oluştuğu açıktır.

Asıl sorun ne?

Bu olay aslında Türkiye sermaye piyasalarının kronik sorunlarından birini yeniden gündeme getirdi: Finansal mühendislik ile yatırımcı iletişimi arasındaki kopukluk.

Şirket yönetimleri bilanço açısından doğru kararlar alabilir.

Ancak bu kararların;

  • Küçük yatırımcıya etkileri,
  • Riskleri,
  • Olası fiyat baskıları,
  • Seyrelme sonuçları,

yeterince açık anlatılmadığında piyasalarda güven sorunu ortaya çıkıyor.

Sonuç

SASA’nın PDT dönüşümü şirket açısından bakıldığında borcu azaltan ve özkaynakları güçlendiren başarılı bir bilanço operasyonu olarak görülebilir.

Ancak borsa yatırımcısı açısından tablo çok daha farklıdır.

Payların seyrelmesi, hisse fiyatındaki sert düşüşler ve oluşan güven kaybı nedeniyle küçük yatırımcı önemli ölçüde zarar gördüğünü düşünüyor.

Bugün yaşanan tartışmanın merkezinde yalnızca bir sermaye artırımı değil; şeffaflık, yatırımcı iletişimi ve kurumsal güven meselesi bulunuyor.

Sermaye piyasalarında para kaybı telafi edilebilir.

Ancak yatırımcı güveni kaybedildiğinde onu geri kazanmak çok daha zor oluyor.

Bankavitrini.com Analiz

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.