Connect with us

EKONOMİ

İSO BAŞKANI BAHÇIVAN: ARTAN ENERJİ MALİYETLERİ BÜTÜN SORUNLARIN ÖNÜNE GEÇTİ

Yayınlanma:

|

stanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, artan enerji maliyetlerinin sanayi sektörü açısından diğer bütün sorunların önüne geçtiğini belirterek, “Birçok organize sanayi bölgemiz günler sürecek elektrik kesintilerine hazırlıksız yakalanmış durumda. Kesintilerin birçok sanayicimize doğrudan bir yazılı tebliğ olmadan sözlü olarak bildirildiği ve gerekli hazırlığı yapacak yeterli süre verilmeden de kesintilerin başladığı görülmekte” dedi.

İSO Meclisi’nin ocak ayı olağan toplantısı, ‘Ekonomi ve İhracatın Kalbi İstanbul’da Sanayinin Üretim ve Rekabet Gücünü Artırmaya Yönelik Yeni Strateji ve Gelişim Önerileri’ ana gündemi ile toplandı. Video konferans yöntemiyle yapılan konferansın açılışında konuşan İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, sanayide yaşanan sıkıntılar ve çözümü için yapılan görüşmeler hakkında bilgi verdi. Erdal Bahçıvan’ın konuşması satır başlarıyla şöyle:

ARZ DARBOĞAZI VE ARTAN ÜRETİM MALİYETLERİ SANAYİNİN YAŞADIĞI BÜYÜK BİR SORUN: 2021 yılı yine pandeminin damga vurduğu bir sene olarak tarihe geçti. Yeni varyantlar milyonlarca hayatı maalesef olumsuz etkiledi. Ama ekonomik etkileri önceki yıla göre daha farklı yaşadık. Aşılar sayesinde daha az eve kapandık ve ekonomide beklediğimizden daha hızlı bir normale dönüş oldu. Bugün hızla yayılan yeni varyantın yol açtığı belirsizliğe ve bazı ülkelerde alınan farklı ve yeni tedbirlere rağmen günlük yaşamı, ekonomiyi ve ticareti daha az etkiliyor. Sanayi sektörü, güçlü performansıyla ekonomik toparlanmaya öncülük etmeyi sürdürüyor. Son dönemlerdeki yavaşlama sinyallerine rağmen küresel imalat PMI, geçtiğimiz yılı ortalama 54,7 ile güçlü bir şekilde kapattı. Ancak üretimde ciddi aksamalara yol açan arz darboğazı ve artan üretim maliyetleri de halen birçok sanayimizin yaşadığı büyük bir sorun. Endüstriyel metallerle başlayıp tarımsal ürünlerle devam eden en çok da yarı iletkenlerde hissedilen arz sıkıntıların fiyatlar üzerindeki olumsuz etkisi halen devam ediyor.

YÜKSEK ENERJİ FİYATLARI ÜRETİCİ MALİYETLERİNDEKİ ARTIŞIN EN ÖNEMLİ SEBEBİ: Yüksek enerji fiyatları, üretici maliyetlerindeki artışın en önemli sebeplerinden biri. Petrolde 85 dolar seviyelerinin de üzerini gördüğümüz bugünlerde Amerika Birleşik Devletleri’yle petrol ihracatçısı ülkeler arasındaki gerilimin de sürdüğüne tanık oluyoruz. Yine pandemi nedeniyle uygulanan aşırı genişlemeci para ve maliye politikaları enflasyonda etkili olan başka bir faktör. Dolayısıyla tedarik zinciri krizinde en kötünün geride kalmış olması mümkün olsa bile özellikle enflasyon baskısını bir süre daha aktif etmemiz muhtemel görünüyor.

MERKEZ BANKALARI ENFLASYONU HEDEF SEVİYEYE İNDİRME YÖNÜNDE DÜMEN KIRMIŞ DURUMDA: Nitekim gelişmiş ülkeler, uzun bir aradan sonra yüksek enflasyonu tartışıyor. Tüketici enflasyonu ABD’de yüzde 7,1 ile son 40 yılın, İngiltere’de yüzde 5,4 ile son 30 yılın, Euro Bölgesi’nde yüzde 5,1 ile parasal birlik tarihinin en yüksek seviyesinde geçtiğimiz yılı kapattı. Enflasyonda beklenen geri çekilmenin yavaşlamasıyla birlikte aylardır süren ‘enflasyon geçici mi, kalıcı mı’ tartışmasına merkez bankalarının nokta koyduğunu görüyoruz. Yakın zamana kadar enflasyonu hedef seviyeye yükseltme çabası içinde olan merkez bankaları, şimdi hedef seviyeye indirme yönünde dümen kırmış durumda. Fed’in bu yıl 3, hatta belki de daha fazla sayıda faiz artışı yapması gündemde. Avrupa Merkez Bankası da pandemi acil varlık programını kademeli olarak geri çekmeye başladı. Aralıkta faiz artıran İngiltere’nin de buna devam edeceği düşünülüyor. Tüm bu gelişmeler, 2022’de küresel sermaye hareketlerinde ve finans piyasalarında dalgalanmaların görülebileceğini işaret ediyor.

BÜYÜMEDE ÜLKELER ARASINDAKİ AYRIŞMA 2022’DE KÜRESEL EKONOMİ İÇİN EN ÖNEMLİ RİSKLERDEN BİRİ: Büyümenin ülkeler arasında gösterdiği derin ayrışma, 2022 yılında küresel ekonomi için en önemli risklerden biri gibi gözüküyor. Bu durum küresel boyutta sosyal huzursuzluk ihtimalini arttırırken pandeminin etkilerinin daha uzun vadeye yayılabileceği endişesine yol açıyor. Öte yandan aşı eşitsizliğinin dünyanın farklı bölgelerinde yeni varyantlara yol açma riski de yazık ki ortadan kalkmış değil. Pandemi nedeniyle yükselen bütçe açıkları, küresel iklim değişiklikleri ve son aylarda hızla yükselen jeopolitik gelirlerde belirsizliği artıran diğer unsurlar arasında.

SANAYİ İSTİHDAMI 6,4 MİLYONA ULAŞIP REKOR KIRARAK BİZLERE GURUR VERDİ: Dünyadaki bu görünümden yola çıkarak ülkemize baktığımızda, her şeyden önce 2021’de ekonomik büyümenin sanayinin öncülüğünde çift haneli gelecek olmasından büyük memnuniyet duyduğumuzu belirtmek isterim. İstihdam tarafında eşitsizlik ve atıl iş gücü oranlarımız halen yüksek görünse de pandemi kayıpları fazlasıyla telafi edildi. Sanayi istihdamı 6,4 milyona ulaşıp rekor kırarak bizlere gurur verdi. Son öncü göstergelere baktığımızda ise tüm sıkıntılara rağmen iç talebin direncini büyük ölçüde koruduğunu görüyoruz. Geçtiğimiz yıl 225 milyar dolara ulaşan ihracatta bu büyümeye güçlü destek veriyor. Diğer taraftan bu olumlu verilere rağmen sürecin bazı önemli maliyetler ortaya çıkardığı da bir gerçektir. Küresel arz sorunu, yüksek emtia fiyatları ve de Türk lirasındaki değer kaybının etkisiyle üretim maliyetlerimiz maalesef olağanüstü bir artış gösterdi.

ÜFE-TÜFE MAKASININ YÜKSEKLİĞİ 2022’Yİ DE YÜKSEK ENFLASYONLA GEÇİRECEĞİMİZE DAİR BİZE İŞARETLER VERİYOR: 2021 yılı ne yazık ki yüzde 80’e yakın bir ÜFE ve yüzde 36’lık TÜFE enflasyonuyla kapandı. ÜFE-TÜFE makasının yüksekliği, maliyet artışları ve beklentilerdeki bozulmalar, 2022’yi de yüksek enflasyonla geçireceğimize dair bize işaretler veriyor. Bu noktada altını çizmek isterim ki artan enerji maliyetleri, şu an sanayi sektörü açısından diğer bütün sorunların önüne geçmiş durumda. Ne yazık ki bir yılı dahi tutmayan bir kısa zaman içerisinde elektrikte yüzde yüz 150’leri, doğal gazda ise yüzde 400’leri aşan fiyat artışlarına maruz kalmış bulunuyoruz. Buna bir de son olarak, sanayiye yönelik doğal gaz sevkiyatında yüzde 40’lık kesinti eklendi. Ülkemizde hepimizin malumu, sanayi tesislerinin kullandığı elektriğin büyük bir bölümü doğal gaz kaynağından üretiliyor. Buna bağlı olarak sanayi bölgelerine verilen enerjinin Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirket (TEİAŞ) tarafından ülke çapında kısıtlandığını görüyoruz.

KESİNTİLER SÖZLÜ OLARAK BİLDİRİLDİ: Birçok organize sanayi bölgemiz günler sürecek elektrik kesintilerine hazırlıksız yakalanmış durumda. Kesintilerin birçok sanayicimize doğrudan bir yazılı tebliğ olmadan sözlü olarak bildirildiği ve gerekli hazırlığı yapacak yeterli süre verilmeden de kesintilerin başladığı görülmekte. Sanayiciler olarak aylardır maliyet yönünden büyük bir fedakarlığa katlandıktan sonra şimdi de arz cephesinde yaşanan bu davaların üretim hayatımızda ciddi olumsuzluklara ve streslere yol açabileceğinden duyduğumuz endişeyi özellikle vurgulamak istiyorum. Bu konuda Sanayi ve Teknoloji Bakanımız sayın Mustafa Varank ile Tabii Kaynaklar Bakanımız sayın Fatih Dönmez ve sorunu yaşayan paydaşların geniş katılımıyla geçtiğimiz pazar günü elektronik ortamda yapılan bir toplantıya katılarak odamız adına görüş ve çözüm önerilerimizi paylaştık. Bu toplantıda özellikle vurguladığım nokta, çözüm arayışlarının sadece belirli sektörleri değil, üretim hayatımızın içindeki tüm sektörleri kapsaması ve ortaya çıkan bu yükün artık sadece sanayicinin değil toplumun diğer paydaşları da paylaşılması gerektiğidir.

AÇIKLANAN YENİ TEDBİRLERİ HEP BİRLİKTE YAKINDAN TAKİP EDİYORUZ: Ülkemiz bir süredir büyümeye öncelik veren bir ekonomi politikasına yönelmiş durumda. Bu kapsamda ilan edilen Türkiye Ekonomik Modeli’yle faizlerin düşük ve reel sektöre kredi akışının canlı tutulması, böylece de yatırımlar desteklenerek ihracat ve döviz gelişi ve fiyat istikrarını sağlanması hedefleniyor. Kasım ve aralık aylarında yaşadığımız kur şoklarının ardından başta kur korumalı TL hesapları olmak üzere açıklanan yeni tedbirleri hep birlikte yakından takip ediyoruz. Bu tedbirlerin ardından döviz kurallarına sağlanan istikrar mutlaka ki değerlidir. Önümüzdeki dönemde Türk lirasına olan güvenin kalıcı bir şekilde tesis edilerek enflasyonda yaşadığımız katılaşmanın en kısa sürede ortadan kalmasını umuyoruz.

BU FAİZLERLE SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR ÜRETİM VE YATIRIM ORTAMI YARATILMASI MÜMKÜN DEĞİL: Halen maalesef 550 baz puan üzerinde seyreden CDS primlerinin düşmesi, güvenin sağlanması ve beklentilerin iyi yönetilmesi hayati önem arz ediyor. Bu noktada politika faiziyle birlikte bankaların fonlama maliyetlerindeki düşüşe rağmen son haftalarda kredi maliyetleri büyük bir yükseliş içinde. İmalat sanayi kapasite kullanımının yüzde 80’e dayandığı ve yatırım ihtiyacının bu dönemde yüksek olduğu bir dönemde yüzde 30’lu, maalesef hatta yüzde 40’lı rakamlara varan ticari kredi faizi seviyeleriyle sürdürülebilir bir üretim ve yatırım ortamı yaratılması, hepimizin malumu mümkün değil.

SAVAŞ TAMTAMLARI ÜLKEMİZİ YAKINDAN İLGİLENDİRİYOR: Küresel, jeopolitik riskler dünyamızda giderek artıyor. Özellikle yakın coğrafyamız Karadeniz’de Ukrayna ve Rusya arasındaki kriz her geçen gün ivmelenerek savaş tamtamlarının çalınması noktasına ne yazık ki ulaşmış durumda. Sorunun diplomasi yoluyla çözümünü temenni ederken enerji tedariki, ihracat ve turizm başta olmak üzere birçok açıdan konunun ülkemizi yakından ilgilendirdiğini de vurgulamak istiyorum.

İSTANBUL SANAYİ KAYNAKLI EKONOMİK GETİRİSİNİ KAYBEDİYOR: İstanbul, kendine has sosyoekonomik yapısıyla ülkemizin sanayi, ticaret, iş, yatırım, finans ve turizm başkenti olmayı sürdürüyor. Bütün bu özellikleriyle Türkiye’ye gayri safi yurt içi hasılasının yüzde 30’unu üreten, sahip olduğu liman ve lojistik kapasitesiyle ihracatın yaklaşık yarısını gerçekleştiren İstanbul, 2021’de 100 milyar doları aşan bir ihracat performansına da imza atmış durumda. Dünyanın birçok ülkesinden fazla olan genç nüfusu, hızla büyüyen iç pazarı, yaratıcılık, yenilik ve girişimcilik alanlarındaki öncü ruhu, dinamik özel sektörüyle büyük bir ekonomik güç haline gelen şehrimiz, genç nüfusu sayesinde büyük bir potansiyeli barındırıyor. Tüm bu olgulara sığındıktan sonra İstanbul sanayisinin daha ayrıntılı bir röntgenini çektiğimizde ise karşımıza iki gerçek çıkıyor. Birincisi; İstanbul, sanayi kaynaklı ekonomik getirisini kaybediyor.

SANAYİ İSTANBUL’U TERK EDİYOR: 2004’ten 2020’ye, 16 yıllık süre zarfında sanayi sektörünün İstanbul gayri safi hasılası payında yaklaşık yüzde 4’lük bir azalma söz konusu. Bir diğer gerçek ise ülkemizde sanayi gayrisafi hasılasının neredeyse 4’te 1’ini üreten İstanbul’da sanayi alanlarının il alanının toplamının yüzde 1,6 gibi küçük bir bölümü oluşturduğunu görüyoruz. Bu tespitlerin akabinde teşhis için şu soruyu sormamız gerekiyor: Sanayimiz neden İstanbul’u diyor? Elbette en basit tabiriyle bir ağ gibi İstanbul’u kuşatan plansız konutlaşma ve onun etrafında oluşan farklı ticari yatırımların sanayi alanlarının yerine inşa ediliyor olması bu sorunun en özlü yanıtıdır. Ne yazık ki söylemlerde hep sanayinin negatif çevresel etkisizliği getiriliyor. Fakat konutlaşmanın getirdiği çevresel etkilerin bu seviyede tartışılmadığı bir gerçektir. Hiç unutmamalıyız ki üretmeden ya da başkasının ürettiğini tüketerek kalkınmamız mümkün değil.

İSTANBUL’DA YENİ SANAYİ ALANI ÜRETMELİ: Acilen, her zaman savunduğumuz gibi İstanbul’da yeni sanayi alanı üretmeli, birikimli nitelikli ve deneyimli sanayicilerimizin bu şehri terk etmelerine izin vermemeliyiz.

LOJİSTİK SEKTÖRÜ REKABETTE ÖNEM KAZANDI: İstanbul’un ekonomik potansiyelini daha iyi kullanabilmek açısından bir diğer kritik konu da lojistik altyapı. Pandemi sonrası gelişen yeni ticaret fırsatları ve özellikle e-ticaretin büyümesi ile lojistik sektörü küresel rekabette ayrı bir önem kazandı. Son yıllarda bu alana yapılan yatırımların tedarik zincirlerinde elde ettiğimiz kazanımlarda önemli rolü olduğu açık.”

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.