Connect with us

GÜNCEL

KERİM ROTA: Boş Vere Boş Vere…

Hükümet, bu afetin ekonomik faturasının kamu kurumları ve vatandaşlardan gelecek bağışlarla ve mevcut bütçeyle ödenebileceğini sanıyorsa çok yanılıyor. Karşılaştığımız afet 1999’da olduğu gibi çok acil yeni bir bütçe yapılmasını gerektiriyor. Yeni vergilerle ve borçlanmalarla, hatta belki de TCMB aracılığıyla yapılacak parasal genişlemeyle kamu harcama kapasitesinin artırılması gerekiyor. Bunların sonucunda da enflasyon, cari denge, borç stoku, döviz rezervi verilerimizde kötüleşme olacak.

Yayınlanma:

|

Ülkemiz 1999 Marmara depreminden 24 yıl sonra yine ağır depremler yaşadı. Yazılacak, söylenecek çok şey olsa da acılar çok taze. Bu afette hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânları cennet olsun. Yaralılara şifa, sevdiklerini kaybedenlere de sabır diliyorum. 

Depremden bu yana aklımız ve vicdanımız başka bir konuyu konuşmayı veya gündelik hayata geri dönmeyi kaldırmıyor. Bunu deprem kurbanlarına ve mağdurlarına yapılmış bir saygısızlık olarak görüyoruz.

Ancak bir an önce yaşanan depremin ülke olarak muhasebesini yapıp, mağdurlara planlı ve sağlıklı destek sağlamak ve ülkemizin yaralarının nasıl sarılacağına da kafa yormak gerekiyor. Aksi takdirde geride kalanlara ikinci bir afet yaşatmış olacağız.

Bu nedenle 6 Şubat depremlerinin ülkemiz için ekonomik etkilerinin ne olacağını artık bilmemiz gerekiyor. Tabii ki henüz yıkımın boyutları netleşmemişken bunun sağlıklı bir şekilde hesaplanamayacağını söyleyenler de var.

Ancak 1999 depreminden bu yana teknolojinin ve iletişimin gelişimini göz önüne alınca bu hesaplamanın çeyrek yüzyıl öncesine göre daha hızlı ve sağlıklı yapılmasını beklemek de hakkımız olsa gerek.

8 Eylül 1999 DPT Raporu

17 Ağustos 1999 depreminden tam üç hafta sonra, 8 Eylül 1999’da Devlet Planlama Teşkilatı depremin ülkemize ekonomik etkilerini ortaya koyan 127 sayfalık bir ön rapor hazırlamış. 

Bu raporda DPT, depremin sermaye birikimi ve milli gelir üzerinde 9 ila 13 milyar dolar etkisinin olacağını hesaplamış. Kamu finansmanına gelecek yük ise 6,3 milyar dolar olarak hesaplanmış. Bu yükün 2,5 milyar dolarlık kısmının dış yardımlar yoluyla karşılanacağı belirtilmiş. Kalan 3,8 milyar doların finansmanı için de bazı tavsiyeler yapılmış. 

O günkü hükümet, depremin ardından önce acil yardımlar için 500 trilyon TL (1,2 milyar dolar) tutarında bir ek bütçe çıkardı. Kısa bir süre içinde de 4481 sayılı Kanun’u yasalaştırarak aşağıdaki önlemleri aldı. Bu önlemler;

  • Gelirler ve Kurumlar vergisine ilave yüzde 5 ek gelir vergisi,
  • Yüksek ücretlerden (yıllık 12 milyar TL’yi aşan) alınacak ilave yüzde 5 vergi,
  • Götürü usulde beyan verenlerden ek yüzde 5 vergi,
  • Tek seferlik ilave Motorlu Taşıtlar Vergisi
  • Birden fazla veya 200 m2’den büyük konutları olanlara ek emlak vergisi,
  • Özel İletişim Vergisi (sonraları kamuoyunda deprem vergisi olarak tanındı).

DPT depremin büyüme, enflasyon, ödemeler dengesi, dış ticaret üzerine olası yansımalarını analiz etmiş. Rapor sadece ekonomik etkileri incelemekle kalmamış, molozların kaldırılması esnasında oluşabilecek çevre dahil birçok faktörü ele almış.

Bu rapor yazıldıktan 2 ay sonra Düzce depremini yaşadık. DPT Düzce depremi sonrasında yaptığı hesaplamalarda bu iki depremin doğrudan ve dolaylı maliyetinin 15-19 milyar dolar arasında olacağını belirtmiş.

Söz konusu çalışmada tahmin aralıklarının üst sınırları toplandığında depremlerin ekonomik etkisinin milli gelire oranı yüzde 5,9’a ulaşıyordu. Bugünkü GSYH düzeyi ile bu etki yaklaşık 52 milyar dolara denk gelmektedir.

Aradan geçen yıllarda DPT’nin yaptığı bu ilk tahminlerin oldukça isabetli olduğu görüldü.

Dolayısıyla 1999 depremi sonrasındaki 2-3 haftada o günkü devlet kurumları ve aklı, en azından afetin ekonomik maliyetini tahmin etmiş ve hükümetin buna uygun kanunları çıkarması için yol göstermiş.

TCMB’den 30, Ziraat Bankası’ndan 20

6 Şubat sonrası geçen 2 haftada ise devlet kurumlarından depremin olası maliyetleri konusunda bir bilgi almadık. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde devletin tüm kapasitesinin tek adamın kapasitesine indirgenmiş olduğunun farkındaydık ancak deprem bunu net bir şekilde ortaya koydu. Bugün açıklanan vefat ve yaralı sayıları üzerinde bile ciddi bir şüphe oluşmuş durumda. 

Şu ana dek depremin ekonomik etkileriyle ilgili elimizdeki tek veri birkaç ekonomistin ve yabancı kuruluşun tahminlerinden ibaret. Burada da bahsedilen kayıp tutarları 20 ila 85 milyar dolar arasında büyük farklılık gösteriyor.

Hükümete yol göstermekle sorumlu birçok kamu kurumunu ise geçen hafta ortak TV yayınında bağış için rekor tutarlar açıklarken gördük.

Depremin enflasyona, kurlara, faizlere, bütçeye ve kredilere etkileri konusunda topluma bilgi ve güven vermesi beklenen TCMB başkanı canlı yayına bağlanıp 30 milyar TL bağış yaptı. Ertesi gün yaptığı açıklama ile 2023’te yaptığı bağışı Hazine’ye aktaracağı 2022 kârından mahsup edeceğini söyledi. Meğer canlı yayına bağlanıp bağışladığı miktar, Nisan ayında Hazine’ye zaten aktaracağı paramızın Şubat ayında AFAD’a gönderilmesinden ibaretmiş. Üstelik bu bağışı yapmasa Hazine’nin bunu farklı alanlarda kullanabileceğini, böylece paranın depremzedelere gitmesini garanti altına aldıklarını söyledi. TCMB Başkanı iki kamu kurumu arasında husumete varan çekişmeyi herhalde bundan daha açık ifade edemezdi. Bununla da bitmedi, eğer bu bağışı yapmasalar normal süreçte diğer ortaklara da kâr payı ödeyeceklerini, böylece bundan kurtulduklarını söyledi. Oysa TCMB, Hazine dışındaki diğer ortaklara her yıl maksimum 3.000 TL (yazı ile üç bin Türk lirası) ödüyor. Başkan muhtemelen bunun farkında bile değil.

2022 sonunda Hazine’den 60 milyar TL sermaye alan kamu bankaları TV şovunda 41 milyar TL bağışladılar. Aradan 48 saat geçmeden Hazine’ye sermaye artırımı için tekrar başvurdular. Aksi takdirde bağış yoluyla düşecek sermaye yeterlilik oranları nedeniyle mevcut kredilerini bile bilançolarında taşıyamaz hale geleceklerdi.

Kamu kurumlarının bu halini görünce arama-kurtarma ve acil yardımda oluşan aksaklıklara şaşırmamalı. Muhtemelen önümüzdeki günler ve haftalarda da afetin kamuya ve ülkemize ekonomik etkileri konusunda derli toplu bir paylaşım yapılmayacak. İhtiyaç çıktıkça günübirlik kararlar alınacak, hatta bazı lobilerden gelecek baskılar nedeniyle bu kararlardan geri dönüşler de olacak.

Ekonomik Etki Ne Düzeyde Olabilir?

1999 Marmara depreminin fiziksel olarak en çok etkilediği dört il olan Kocaeli, Sakarya, Yalova ve Düzce’nin toplam nüfusu o tarihte yaklaşık 2 milyon kişiydi. O günlerde 64 milyon olan nüfusumuzun yaklaşık yüzde 3’ü bu dört ilde yaşamaktaydı.

6 Şubat depremlerinden en çok etkilenen beş ilimiz olan Adıyaman, Hatay, Malatya, Kahramanmaraş ve Gaziantep’te yaşayan nüfusumuz ise 6,5 milyonun üstünde. Bu illerin bugün nüfus içerisindeki payı yüzde 7,6. Dolayısıyla 6 Şubat depremlerinin yıkıcı şekilde etkilediği vatandaşlarımızın sayısı 1999 depremine göre çok daha fazla.

Milli gelir içindeki oran ile karşılaştırılınca 1999 depreminin en çok etkilediği dört ilin milli gelir içindeki payı o tarihte yüzde 5,8 civarındaydı. 6 Şubat depremlerinin en çok etkilediği beş ilimizin milli gelir içerisindeki payı ise yüzde 5,1 

Son felaketin yapı stoku kaybında Marmara depremine göre çok daha büyük etkide bulunması olası görünürken, üretim kaybının daha sınırlı kalabileceği söylenebilir.

6 Şubat depremlerinde sabit varlıklardaki en önemli kayıp yapı ve bina stokundaki kayıplar olacaktır. Marmara depreminde 28 bin yapı ağır hasarlı/yıkık, 28 bin yapı orta hasarlı ve 31 bin yapı hafif hasarlı olarak kayıtlara geçmiş. Sonrasındaki güncellemelerle yaklaşık 300 bin yeni bağımsız bölüm ihtiyacının ortaya çıktığı belirtilmiş.

6 Şubat depremlerinde hasar gören yapı stoku ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın açıklamalarına göre aşağıdaki gibidir (19 Şubat verileri):

– 20.662 binada 71.052 bağımsız bölüm yıkılmış durumda,

– 105.794 binada 384.545 bağımsız bölüm acil yıkılması gereken ve ağır hasarlı,

– 407.786 binada 1.409.654 bağımsız bölüm orta hasarlı, 

– 205.086 binada 1.091.720 bağımsız bölüm az hasarlı, 

– 87.653 binada 254.111 bağımsız bölüme ise girilememiş durumda.

Bakanlık’ın bu verilerine bakınca maalesef 6 Şubat depremlerinde yapı ve bina stokundaki kaybın Marmara depreminin üç katına ulaşabileceği görülüyor. 

Eldeki öncü verilerle bile baştan yapılmak zorunda olan bağımsız bölüm sayısı 800 binin üzerinde olacak görünüyor.

Barınaksız kalacak ve kamu desteği ile yaşamını sürdürmek zorunda olacak vatandaşlarımızın sayısının da bölgenin ekonomik şartları nedeniyle 1999’un üç katını bile aşması muhtemel.

Dolayısıyla toplam maliyetin 1999 Marmara depremi faturasının bugünkü değeri olan 52 milyar doların çok üzerine çıkması olası.

Sorunları 3 Ay Görmezden Gelsek Ne Olur Ki?

Bu öncü veriler ortadayken hükümet, bu afetin ekonomik faturasının kamu kurumları ve vatandaşlardan gelecek bağışlarla ve mevcut bütçeyle ödenebileceğini sanıyorsa çok yanılıyor.

Karşılaştığımız afet 1999’da olduğu gibi çok acil yeni bir bütçe yapılmasını gerektiriyor. Yeni vergilerle ve borçlanmalarla, hatta belki de TCMB aracılığıyla yapılacak parasal genişlemeyle kamu harcama kapasitesinin artırılması gerekiyor. Bunların sonucunda da enflasyon, cari denge, borç stoku, döviz rezervi verilerimizde kötüleşme olacak.

1999 depremi öncesindeki iki çeyrekte ekonomimiz Rusya krizinin etkisiyle yüzde 8,5 ve yüzde 6,1 küçülmüştü. Şirketler, çalışanlar, esnaf, zaten daralan ekonominin olumsuzluklarını yaşıyorlardı. Bu olağanüstü dönem, olağanüstü tedbirler gerektirmişti.

Bugün de buna benzer tedbirler gerekiyor. Ancak 2022 paylaşım açısından 1999’dan çok farklı oldu. 2022’de uygulanan negatif faiz ve oluşan yüksek enflasyonun kazananları bankalar, şirketler ve kamu oldu. Banka ve şirket kârları “süper kârlar” olarak tanımlanacak hale geldiler. Vahşi servet transferinin kaybedenleri ise ücretli çalışanlar, işsizler, emekliler, sabit gelirliler ve gençler oldu. Dolayısıyla geçen seneki kârının yüzde 1’ini bağışlayıp hayatına eskisi gibi devam edeceğini sanan banka ve şirketlerin üstlenmesi gereken yüklü bir fatura olması gerekiyor. Envanterinde onlarca uçak ve 100 binin üzerinde otomobil olan kamunun, çoklu maaş ve huzur hakkı alan kamu çalışanlarının ne fedakârlık yapacağının görülmesi gerekiyor.

Eğer karşılaşacağımız faturanın tutarı ve üstlenicileri şeffaf bir şekilde toplumla paylaşılmaz ise korkarım birkaç hafta içinde afetin ekonomik etkilerini ciddiye almaktan uzaklaşacağız. 

Yardım ve bağışların miktarı ve nereye harcandığı şeffaf ve hesap verilebilir şekilde paylaşılmazsa hükümetin artan itibar açığı nedeniyle ilk günlerde oluşan dayanışma ruhunun azalması da olası. Maalesef böyle bir durumda deprem mağdurları devletin kısıtlı mali ve yönetim kapasitesiyle baş başa kalabilirler.

Bugünkü Aklım Olsaydı, Harcar Mıydım Günlerimi?

Seçimlere çok az kaldığı için hükümet muhtemelen faturanın açıklanmasını ve ödenmesini seçim sonrasına ertelemek niyetinde. Oysa sandığa gidecek vatandaşların oy isteyenlerden faturayı kimin, nasıl ödeyeceğini öğrenmek istemesi en doğal hakkı.

Cenk Yaltırak hocanın deprem için defalarca dile getirdiği gibi, kovayı taşıran son damla değil içindeki sudur. Seçime kadar kalan 3-4 ayda sorunlarla yüzleşilmezse kovanın hükümetin beklediğinden daha önce taşması mümkün. 

Bugün karşılaştığımız faturayı görünce sormadan edemiyoruz. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kabinesinin kurulduğu Temmuz 2018’den bu yana;

  • 200 milyar dolardan fazla döviz rezervimiz neden bir ego tatmini uğruna satıldı?
  • Enflasyonumuz nasıl yüzde 80’lere kadar yükseldi? 
  • Borç stokumuz neden dört katına çıktı?
  • Kamu faiz ödemelerimiz 2017’den 2023’e neden 10 katına çıktı?
  • Henüz ödenmemiş iç borç faizlerimiz neden yedi katına çıktı?
  • Konut fiyatlarının altıya katlanmasında akıl dışı para politikasının rolü neydi?
  • 10 milyar doları aşan kamu kaynağı KKM ile birkaç 100 bin mevduat sahibine neden aktarıldı? 

Bu kaynaklara ve mali alana bugün ne çok ihtiyacımız olduğu ortada değil mi?

Boş Vere Boş Vere Ne Hale Geldik

Bu deprem bizi yönetenlerin mega yatırımlar, Kanal İstanbul ve ücretli yollarla övünürken yaşam hakkına yatırımı nasıl da ihmal etmiş olduklarını gösterdi.

Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati depremden dört gün önce, 2 Şubat’ta “Türkiye Yüzyılı Zirvesi ve Para Sohbetleri” programında yaptığı konuşmada şunları söylemişti: “Gücümüz var. Dayanışmamız kuvvetli, altyapı yatırımlarını tamamlayan bir ülkenin vatandaşı mıyız? Vatandaşıyız.”

Dört ilimizde nüfusun yarısının deprem mağduru haline düşmesinden birkaç gün önce Hazine ve Maliye Bakanımız ülkenin altyapısının tamamlanmış olduğuna inanıyordu. Yeni yatırım ihtiyacımız kalmamıştı. Artık faizleri düşürebilir, kuru tutmak için kamu kaynaklarından büyük mevduat sahiplerine para aktarabilirdik.

Buna inanan bir Bakanımız ve onu bu göreve layık görüp atayan Cumhurbaşkanımız varken mali alanımızın ve kaynaklarımızın insanlarımızın yaşam hakkı yerine finans piyasalarının terbiyesine ve inşaat rantına kullanılmasına neden şaşırıyoruz ki?

Okumaya devam et

BORSA

Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor: Borçlanma araçlarında ikinci dalga

Kontrolmatik’te Mayıs ayında başlayan borç ödeme sorunu Eylül ayında yeni bir halkaya dönüştü. Şirketin 100 milyon TL nominal değerli finansman bonosunun anapara ve kupon ödemesi yapılamazken, aynı gün bir başka tahvilin kupon ödemesi de gerçekleştirilemedi. Böylece şirketin vadesinde yerine getiremediği borçlanma aracı yükümlülükleri 1 milyar TL’yi aştı. Asıl dikkat çekici tablo ise şirket bilançosundaki yüksek finansal borç, düşük nakit ve kısa vadeli yükümlülük baskısı.

Kontrolmatik Teknoloji Enerji ve Mühendislik A.Ş.’de borç ödeme krizi yeniden gündemde.

Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun (MKK) 4 Eylül 2026 tarihli bildirimine göre şirket tarafından ihraç edilen TRFKNTR92611 ISIN kodlu 100 milyon TL nominal değerli finansman bonosunun itfa ve kupon ödemesi vadesinde gerçekleştirilemedi.

Aynı gün TRSKNTR32719 ISIN kodlu tahvilin kupon ödemesi de şirketin gerekli tutarı MKK sistemine aktarmaması nedeniyle yatırımcılara ödenemedi.

Bu gelişme tek başına değerlendirildiğinde bir tahvil ödeme problemi gibi görünebilir. Ancak Kontrolmatik’in son dört aylık ödeme takvimine bakıldığında çok daha önemli bir tablo ortaya çıkıyor.

Mayıs’ta başlayan süreç Eylül’de devam ediyor

Kontrolmatik’in borçlanma araçlarında ilk büyük ödeme sorunu 15 Mayıs 2026’da yaşandı.

Şirketin;

  • TRSKNTR52618 kodlu tahvilinin 250 milyon TL anaparası,
  • TRFKNTR52615 kodlu finansman bonosunun 200 milyon TL anaparası

ile bunlara ilişkin son kupon ödemeleri gerçekleştirilemedi.

İki aracın toplam anaparası 450 milyon TL, kuponlarla birlikte vadesinde yapılamayan ödeme ise yaklaşık 502,2 milyon TL oldu.

Daha önemlisi, şirket aynı gün banka kredilerinin yeniden yapılandırılması için Halkbank ve VakıfBank’a başvurduğunu KAP’a açıkladı.

Şirket, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun Geçici 32. maddesi kapsamındaki Finansal Yeniden Yapılandırma Çerçeve Anlaşması çerçevesinde mevcut banka kredilerinin yeniden yapılandırılmasını istedi. Amaç; borçları yeni bir ödeme takvimine bağlamak, operasyonların devamlılığını sağlamak ve özellikle varlık satışları yoluyla mali yapıyı güçlendirmek olarak açıklandı.

Haziran: İki kupon daha ödenemedi

Sorun Mayıs ayıyla bitmedi.

5 Haziran 2026’da TRFKNTR92611 ve TRSKNTR32719 kodlu iki borçlanma aracının kupon ödemeleri de gerçekleştirilemedi. Her iki aracın nominal değeri 100’er milyon TL ve dönemsel kupon oranı yüzde 11,59 seviyesindeydi. İki kuponun toplam tutarı yaklaşık 23,18 milyon TL oldu.

Bu gelişmenin ardından söz konusu borçlanma araçları Borsa İstanbul Borçlanma Araçları Piyasası’nda Gözaltı Pazarı’na alındı.

Temmuz: 400 milyon TL’lik bono da ödenemedi

Bu kez 3 Temmuz 2026’da 400 milyon TL nominal değerli TRFKNTR72613 kodlu finansman bonosunun itfa ve kupon ödemeleri gerçekleştirilemedi.

Bononun dönemsel kupon oranı yüzde 15,32 idi. Yaklaşık 61,28 milyon TL kupon ile 400 milyon TL anapara dikkate alındığında vadesinde yapılamayan toplam ödeme yaklaşık 461,28 milyon TL seviyesine ulaştı.

Ve şimdi Eylül…

4 Eylül’de yeni 100 milyon TL’lik halka

4 Eylül’de vadesi gelen 100 milyon TL nominal değerli TRFKNTR92611 finansman bonosunun hem anaparası hem de kuponu ödenemedi.

Aynı gün TRSKNTR32719’un kuponu da ödenemedi.

Böylece Kontrolmatik’te: 15 Mayıs → 5 Haziran → 3 Temmuz → 4 Eylül olmak üzere dört ayrı kritik ödeme tarihinde aksama yaşandı.

Bugünkü iki kuponun tutarı ayrıca hesaplanmadan dahi, bu tarihlerde vadesinde gerçekleştirilemeyen anapara ve kupon ödemeleri 1,08 milyar TL’yi aşmış durumda.

Buradaki kritik nokta şu: Artık mesele tek bir tahvilin ödenememesi değil; şirketin borç servis kapasitesinin süreklilik gösteren biçimde zorlanmasıdır.

Borsa İstanbul neden Yakın İzleme Pazarı’na aldı?

Kontrolmatik açısından bir başka önemli gelişme de 18 Haziran 2026’da yaşandı. Borsa İstanbul, KONTR paylarını Yıldız Pazar’dan çıkararak Yakın İzleme Pazarı’na aldı.

Kararın dayanağı Kotasyon Yönergesi’nin 35/1-d maddesi oldu. Bu düzenleme, finansman sıkıntısını gösteren derecede vadesi geçmiş finansal, ticari, kamu veya personel borçlarının bulunması gibi durumlarda şirket paylarının Yakın İzleme Pazarı’na alınabilmesine imkân tanıyor.

Bu karar, piyasaya verilen önemli bir mesajdı: Kontrolmatik’teki ödeme problemi artık yalnızca şirket ile alacaklıları arasındaki özel bir finansman meselesi olarak görülmüyor; yatırımcıların korunmasını gerektirecek ölçüde piyasa düzenlemesi konusu haline gelmiş durumda.

Kredi notu da alarm veriyor

Mayıs ayındaki ödeme aksaklığının ardından Kontrolmatik’in uzun vadeli ulusal kurum kredi notu B- (tr)/Negatif’ten prD (tr)/Negatif’e indirildi. “prD” seviyesine geçiş, şirketin finansal yükümlülüklerini yerine getirme konusunda temerrüt/ödeme problemi yaşadığını gösteren çok daha ağır bir kredi risk sinyali.

Bu nedenle Eylül ayında yaşanan yeni ödeme aksaklığı, yatırımcı açısından Mayıs’taki gelişmeden bağımsız değerlendirilemez.

Kaynaklar: KAP, MKK, Borsa İstanbul ve Kontrolmatik finansal raporları ile güncel piyasa haberleri taranarak hazırlanmıştır

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem

İhracatçıya reeskont kredisi desteğinde yeni dönem: BSMV istisnası genişletildi

Yayınlanma:

|

Kısa ve uzun vadeli reeskont kredilerinin tamamı BSMV istisnası kapsamına alındı. Finansman maliyeti yüzde 23,95 olan reeskont kredilerinde vergi yükünün kaldırılması, ihracatçıların kredi maliyetini aşağı çekecek. Günlük kredi limiti de 5 milyar TL’ye yükseltilmiş durumda.

İhracatçıların uzun süredir beklediği finansman maliyetini azaltacak önemli bir düzenleme yürürlüğe girdi. 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde uygulanan Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) istisnasının kapsamı genişletildi.

Düzenlemeyle daha önce kısa vadeli reeskont kredileri açısından uygulanan istisna, uzun vadeli reeskont kredilerini de kapsayacak şekilde genişletildi. Böylece TCMB kaynaklı reeskont kredilerinin tamamında ihracatçı açısından önemli bir maliyet kalemi ortadan kaldırılmış oldu.

Ticaret Bakanlığı da düzenlemenin amacını, ihracatçıların finansmana erişimini kolaylaştırmak ve finansman maliyetlerini düşürmek olarak açıkladı.

Reeskont kredisinde maliyet yüzde 23,95

Düzenlemenin önemini anlamak için reeskont kredilerindeki son değişikliklere bakmak gerekiyor.

TCMB ile Ticaret Bakanlığı’nın ihracat finansmanına yönelik çalışmaları kapsamında reeskont kredilerinde son dönemde önemli iyileştirmeler yapıldı. Reeskont kredilerinin finansman maliyeti yüzde 23,95’e indirildi.

Bunun yanında;

  • Daha önce 300 milyon TL olan günlük reeskont kredi limiti 5 milyar TL’ye çıkarıldı.
  • Firma başına günlük kredi limiti 45 milyon TL’den 60 milyon TL’ye yükseltildi.
  • Yabancı para cinsi reeskont kredi limiti 5 milyon dolara çıkarıldı.
  • Toplam reeskont kredi programı bütçesi 1 milyar dolar olarak oluşturuldu.
  • Reeskont kredilerinde ilave döviz alma zorunluluğu kaldırıldı.
  • Net ihracatçı uygulaması yerine “ihracatçı skoru” uygulamasına geçildi.

TCMB’nin önceki düzenlemeleri de reeskont kredilerinde firmaların finansmana erişimini kolaylaştırmaya yönelik olmuştu. Örneğin 2025 sonunda TL reeskont kredilerinin günlük limiti artırılmış, firma başına günlük limit 60 milyon TL’ye yükseltilmiş ve YP reeskont kredilerinde firma limiti 5 milyon dolara çıkarılmıştı.

Asıl kritik değişiklik: Uzun vadeli kredi de istisna kapsamında

Yeni düzenlemenin ihracatçı açısından en önemli tarafı ise vade ayrımının ortadan kaldırılması.

Ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde artık yalnızca kısa vadeli krediler değil, uzun vadeli reeskont kredileri de BSMV istisnasından yararlanabilecek.

Bu, özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek, üretim ve ihracat döngüsü uzun olan firmalar açısından önemli.

Çünkü ihracatçı açısından kredi faizinin yanında kredi üzerindeki vergi yükü de toplam finansman maliyetini artırıyor. BSMV’nin kaldırılmasıyla birlikte kredi maliyetinde doğrudan bir düşüş meydana geliyor.

Örneğin:

Finansman maliyetinin yüzde 23,95 olduğu varsayıldığında ve BSMV’nin yüzde 5 olduğu standart yapı dikkate alındığında, yalnızca faiz üzerinden oluşan BSMV yükü teorik olarak maliyeti yüzde 25,15 seviyesine taşıyabilecek bir etki yaratıyor.

Dolayısıyla istisna, özellikle yüksek tutarlı ve uzun vadeli kredilerde ihracatçı açısından milyonlarca liralık maliyet avantajına dönüşebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise BSMV’nin kaldırılmasının faiz oranını değiştirmediği, faiz üzerinden doğabilecek vergi yükünü ortadan kaldırdığıdır.

5 milyar TL günlük limit önemli

Düzenlemenin BSMV boyutu kadar önemli diğer tarafı ise reeskont kredi programının kapasitesinin ciddi şekilde artırılmış olması.

300 milyon TL’den 5 milyar TL’ye çıkarılan günlük limit, yaklaşık 16,7 katlık bir artış anlamına geliyor.

Bu durum reeskont kredisinin artık yalnızca sınırlı sayıdaki ihracatçı için kullanılan bir finansman aracı olmaktan çıkarılıp daha geniş bir ihracatçı kitlesine ulaştırılmasının hedeflendiğini gösteriyor.

TCMB’nin reeskont kredileri, vadeli ihracat ve döviz kazandırıcı hizmetlerden doğan alacakların bankalar aracılığıyla Merkez Bankası reeskontuna götürülmesi yoluyla ihracatçıya finansman sağlanmasına dayanıyor.

İhracatçı açısından ne değişiyor?

Yeni düzenlemeyi yalnızca “vergi istisnası” olarak görmek eksik olur.

Aslında üç ayrı kanal aynı anda çalışıyor:

1. Kredi maliyeti düşüyor.
BSMV istisnasının genişletilmesi özellikle uzun vadeli kredilerde finansman yükünü azaltıyor.

2. Krediye erişim kapasitesi artıyor.
Günlük limitin 5 milyar TL’ye çıkarılması, programın toplam kullandırım kapasitesini ciddi biçimde büyütüyor.

3. İhracatçının bilançosu rahatlıyor.
Finansman maliyetinin düşmesi, ihracatçı şirketlerin faiz giderlerini azaltarak faaliyet kârlılığı ve nakit akışı üzerinde olumlu etki yaratabilir.

Bu nedenle düzenleme sadece bankacılık sektörü açısından değil, sanayi şirketlerinin maliyet yapısı ve ihracat rekabetçiliği açısından da önemli.

“Ucuz kredi” tek başına yeterli mi?

Burada önemli bir ayrıntı bulunuyor.

Reeskont kredilerinin maliyetinin düşürülmesi ihracatçı için önemli bir avantaj olsa da, krediye erişimin fiilen ne kadar kolaylaşacağı bankaların tahsis politikalarına ve ihracatçıların kredi değerliliğine de bağlı.

Dolayısıyla 5 milyar TL’lik günlük limitin artırılması tek başına yeterli değil. Bu kaynağın özellikle finansmana erişimde zorlanan KOBİ’lere, emek yoğun sektörlere ve ihracat potansiyeli yüksek firmalara ne ölçüde ulaşacağı kritik olacak.

TCMB’nin reeskont uygulamalarında son dönemde KOBİ’lerin erişimini ve ihracat performansını dikkate alan mekanizmalar da öne çıkıyor.

Bankalar açısından da önemli

Düzenlemenin bir başka boyutu ticari bankalar.

Reeskont kredileri bankalar üzerinden kullandırıldığı için BSMV istisnasının kapsamının genişletilmesi, bankaların ihracatçı müşterilerine sunduğu reeskont finansmanının maliyet yapısını etkiliyor.

Bu nedenle yeni düzenleme “ihracatçıya vergi indirimi”nden ziyade, TCMB kaynaklı sübvansiyon niteliğindeki uygun maliyetli finansmanın vergi ayağının da güçlendirilmesi olarak okunabilir.

Ticaret Bakanlığı’nın açıklamasında da reeskont kredilerinin ihracat finansmanındaki temel politika araçlarından biri olduğu ve ihracatçıların finansmana erişiminin artırılmasının yatırım, üretim, istihdam ve ihracat hedefleri açısından önem taşıdığı vurgulanıyor.

Büyük resim: Türkiye ihracat finansmanını ucuzlatmaya çalışıyor

Son düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin ihracat finansmanı politikasında belirgin bir yön görülüyor:

Daha yüksek kredi limiti + daha düşük finansman maliyeti + daha az döviz kısıtı + vergi avantajı.

Bu politika özellikle küresel ticarette rekabetin arttığı bir dönemde ihracatçıların maliyet avantajını koruması açısından önem taşıyor.

Nitekim Ticaret Bakanlığı’nın son açıklamalarında yıllıklandırılmış mal ve hizmet ihracatının 405,3 milyar dolara yükseldiği belirtilirken, reeskont kredilerinde finansman koşullarının iyileştirilmesine yönelik çalışmaların sürdüğü ifade edildi.

Bankavitrini yorumu

Yeni BSMV istisnası tek başına büyük bir devrim değil; ancak son dönemde reeskont kredilerinde yapılan düzenlemelerle birlikte değerlendirildiğinde önemli bir finansman paketi ortaya çıkıyor.

Buradaki kritik soru artık “ihracatçıya ucuz kredi verilecek mi?” değil, “bu ucuz kaynağa hangi ihracatçı ne kadar ve ne hızla ulaşabilecek?”

Çünkü yüksek faiz ortamında yüzde 23,95 maliyetle sağlanan ve BSMV avantajı da bulunan reeskont finansmanı, piyasa koşullarına kıyasla oldukça önemli bir avantaj yaratıyor. Ancak avantajın ihracatçı şirketlerin gerçek finansman maliyetine yansıması için bankaların kredi tahsis süreçlerinin de bu mekanizmayla uyumlu çalışması gerekiyor.

Sonuç olarak 5 Eylül düzenlemesi, ihracatçıların finansman maliyetini aşağı çeken; özellikle uzun vadeli finansmanda etkisi daha fazla hissedilecek yeni bir destek mekanizması niteliğinde.

Ticaret Bakanlığı · TCMB

Okumaya devam et

BORSA

Fonlarda vergi ayarı: Yüzde 10 stopaj resmen başladı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Maliye’nin geçtiğimiz haftalarda gündeme gelen “sıcak para” düzenlemesi Resmî Gazete’de yayımlandı. Cumhurbaşkanı Kararı ile para piyasası fonlarından elde edilen kazançlarda, özellikle kurumsal yatırımcılar açısından yüzde 10 stopaj dönemi başladı. Ancak düzenleme bireysel yatırımcıları kapsamıyor.

Cumhurbaşkanı’nın 4 Eylül 2026 tarihli ve 11734 sayılı Kararı, 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. Kararla, Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 67’nci maddesi kapsamında uygulanan tevkifat oranlarında değişikliğe gidildi.

Kritik değişiklik: Para piyasası fonlarında yüzde 10 stopaj

Yeni düzenlemeyle;

  • Kurumlar Vergisi mükelleflerinin
  • Sermaye piyasası mevzuatına göre kurulmuş yatırım fonları ve yatırım ortaklıklarıyla benzer nitelikte olduğu Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen mükelleflerin,
  • Para piyasası fonu katılma paylarından
  • Ve unvanında “para piyasası” ibaresi bulunan serbest fonlardan

elde ettikleri kazançlara yüzde 10 stopaj uygulanacak.

Buna karşılık aynı kapsamdaki mükelleflerin, bu düzenleme kapsamındaki para piyasası fonları dışındaki söz konusu kazançlarında yüzde 0 stopaj uygulaması korunuyor.

Asıl hedef kurumsal ve yabancı sermaye

Düzenlemenin en dikkat çekici tarafı, bireysel yatırımcı ile kurumsal yatırımcı arasında ayrım yapılması.

Gerçek kişilerin para piyasası fonlarından elde ettiği kazançlara ilişkin mevcut stopaj uygulaması bu kararla değiştirilmiyor. Para piyasası fonlarında gerçek kişiler için halihazırda uygulanan oran yüzde 17,5 seviyesinde bulunuyor. Yeni yüzde 10’luk düzenleme ise ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcıların para piyasası fonlarındaki getirilerini hedefliyor.

Bu yönüyle karar, “vatandaşın fon kazancına yeni vergi geldi” şeklinde okunmamalı.

Yerli şirket için vergi yükünden çok zamanlama değişiyor

Düzenlemenin yerli kurumlar açısından önemli bir teknik ayrıntısı bulunuyor.

Daha önce para piyasası fonu kazançlarında stopaj yapılmaması, bu kazançların vergiden tamamen istisna olduğu anlamına gelmiyordu. Kurumların elde ettiği kazanç kurum kazancına dahil ediliyor ve geçici vergi ile kurumlar vergisi hesabında dikkate alınıyordu.

Yeni yüzde 10’luk stopajın ise yerli kurumlar açısından geçici vergi ve nihai kurumlar vergisinden mahsup edilebilmesi, düzenlemenin etkisini daha çok verginin ödenme zamanlaması ve nakit akışı açısından önemli hale getiriyor. Bu ayrım daha önce kamuoyuna yansıyan düzenleme çalışmalarında da özellikle vurgulanmıştı.

Yabancı yatırımcı açısından daha kritik

Düzenlemenin finansal piyasalar açısından asıl önemli tarafı ise yabancı kurumsal yatırımcılar.

Yerli kurum açısından yüzde 10’luk kesinti mahsup mekanizması nedeniyle esas etki nakit akışı ve verginin zamanlaması üzerinde olurken, yabancı yatırımcı açısından yüzde 10 stopajın nihai vergileme niteliği taşıması söz konusu.

Bu nedenle kararın, Türkiye’ye kısa vadeli sermaye girişlerinde kullanılan para piyasası fonlarının cazibesini bir miktar azaltması beklenebilir.

Nitekim düzenleme hazırlıkları kamuoyuna ilk yansıdığında Maliye’nin hedefinin, para piyasası fonlarında yoğunlaşan kısa vadeli sermayeyi daha uzun vadeli ve üretken yatırımlara yönlendirmek olduğu aktarılmıştı.

Eski fonlar da tamamen kapsam dışında değil

Kararın en önemli ayrıntılarından biri de geçiş hükmü.

Düzenleme yalnızca karar tarihinden sonra alınacak fonları ilgilendirmiyor. Kararda, kararın yayımlandığı tarihten önce iktisap edilmiş para piyasası fonu katılma paylarının elden çıkarılması halinde, kararın yayımından elden çıkarma tarihine kadar geçen döneme isabet eden kazanç kısmına da yüzde 10 stopaj uygulanacağı açıkça belirtiliyor.

Yani sistem kabaca şöyle çalışacak: Fon daha önce alındı → eski döneme ait kazanç korunuyor → 5 Eylül 2026 sonrası döneme denk gelen kazanç → yüzde 10 stopaj kapsamına giriyor.

Bu ayrıntı özellikle yüksek tutarlı kurumsal fon portföyleri açısından önemli.

Maliye neden para piyasası fonlarına yöneldi?

Burada düzenlemenin yalnızca “vergi toplama” amacıyla açıklanması eksik kalır. Para piyasası fonları, yüksek faiz ortamında şirketler ve büyük yatırımcılar açısından likit, günlük nakde dönüşebilen ve görece düşük riskli bir park alanı haline geldi.

Dolayısıyla kısa vadeli sermaye; mevduat → para piyasası fonu → repo / DİBS / kısa vadeli sermaye piyasası araçları gibi kanallarda hareket edebiliyor.

Maliye’nin burada yaptığı hamle, kısa vadeli sermayenin vergi maliyetini artırarak yatırımcı davranışını değiştirmeyi hedefliyor.

Özellikle yabancı yatırımcı açısından artık hesap şu olacak: Fon getirisi – yüzde 10 stopaj = net getiri

Bu hesap, Türkiye’ye kısa vadeli giren yabancı sermayenin alternatif yatırım araçlarını yeniden değerlendirmesine neden olabilir.

Bankalar ve portföy yönetim şirketleri açısından ne anlama geliyor?

Düzenlemenin bir başka etkisi de fon tercihlerinde değişim yaratabilir.

Kurumsal yatırımcı açısından para piyasası fonlarının net getirisi düşerken, vergisel açıdan daha avantajlı olan diğer sermaye piyasası araçlarının göreceli cazibesi artabilir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde; Para piyasası fonları → tahvil/bono → hisse senedi → daha uzun vadeli yatırım araçları arasında portföy kaymaları görülebilir.

Ancak bunun boyutunu belirleyecek temel faktör sadece vergi olmayacak. Faiz seviyesi, TL’nin seyri, enflasyon beklentileri ve yabancı yatırımcının kur beklentisi de belirleyici olacak.

Bankavitrini.com analizi: “Sıcak paraya ince ayar”

Bu kararın bence en önemli mesajı yüzde 10’luk oran değil, sermayenin vadesine ilişkin verilen mesajdır.

Maliye, para piyasası fonlarında bekleyen kısa vadeli kurumsal sermayeye şunu söylüyor: “Türkiye’de kısa vadeli ve yüksek likiditeli yatırım yapabilirsin ancak bunun vergisel maliyeti artık sıfır değil” özellikle yabancı yatırımcı açısından bu oldukça önemli.

Çünkü yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi kadar hangi vadede geldiği de ekonomi yönetimi açısından kritik.

Kısa vadeli sermaye;

  • Merkez Bankası likiditesini rahatlatabilir,
  • TL varlıklara talep yaratabilir,
  • rezerv dinamiklerine katkı sağlayabilir.

Ancak aynı sermaye hızlı biçimde çıkışa da dönebilir.

Dolayısıyla düzenleme, “sermayeyi kovmak” değil, sermayenin vadesini ve kullanım alanını değiştirmek amacı taşıyan bir vergi ayarı olarak okunabilir.

Fakat bir risk de var

Vergi maliyetinin artırılması kısa vadeli sermayeyi otomatik olarak uzun vadeli yatırımlara dönüştürmez.

Eğer yatırımcı açısından tahvil, hisse senedi veya doğrudan yatırımın risk-getiri dengesi yeterince cazip değilse, yatırımcı sadece başka bir ürüne geçmek yerine Türkiye’den çıkmayı da tercih edebilir. Bu nedenle düzenlemenin başarısı, yalnızca toplanacak vergiyle değil; “Para piyasası fonundan çıkan paranın nereye gittiğiyle” ölçülecek.

Eğer para piyasası fonlarından çıkan kurumsal sermaye Borsa İstanbul’a, uzun vadeli tahvillere, şirket finansmanına ve doğrudan yatırımlara yönelirse düzenlemenin ekonomi politikası açısından hedefi gerçekleşmiş olacak.

Ancak para Türkiye dışına çıkarsa, düzenleme kısa vadeli sermayenin vadesini uzatmak yerine sermaye çıkışını hızlandırma riski taşıyabilir.

Dolayısıyla yüzde 10’luk stopaj, basit bir vergi değişikliği değil; Türkiye’nin kısa vadeli sermaye politikasında önemli bir yön değişikliğinin işareti.

11734 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı hakkında yayımlanan mevzuat metni

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.