Connect with us

EKONOMİ

Kerim Rota: “İşçisin sen işçi kal, giy dedi tulumları…”

Yayınlanma:

|

“Türkiye’nin önünde büyük bir fırsat penceresi var, ihracat artacak, cari açık kapanacak, bunun yaratacağı döviz girişi ile Türk Lirası değer kazanacak, ardından enflasyon düşecek”

Enflasyonun çözümünü “rekabetçi” kurla ihracatı teşvik edip cari açığı kapatmakta bulan bu yeni ekonomi anlayışını TCMB başkanı son enflasyon bilgilendirme toplantısında sıkça dile getirdi. Konuyla ilgili olan olmayan her sorunun cevabını da buraya bağladı.

Gemilerde talim var.

Bu aslında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçildiğinden bu yana ekonomi yönetiminin talim amaçlı bindiği üçüncü gemi.

İlk yolculuk Berat Albayrak bakanlığında 2019-2020 arasındaydı. Hepimizin hafızasında taze olan o güne ait uygulamalar ise; enflasyonun altında faiz, kredi mekanizmalarının aktif rasyosu türü baskılarla kışkırtılması, vergi ve caydırma yoluyla yumuşak kambiyo kontrolleri ve kamu harcamaları yoluyla bütçe açığının artışı idi. Bunların yan etkisi olarak dövize oluşan aşırı talep de kapı arkasından TCMB döviz rezervlerini satarak bastırılmaya çalışıldı. Bu yolculukta kısa sürede döviz rezerv satış işi rayından çıktı ve Türkiye 2020 Ekimde neredeyse ödemeler dengesi krizi ile karşı karşıya kaldı. Ardından TCMB Başkanı gönderildi, bakan da affını istedi.

İkinci gemide ani patlama

Bu model iflas edince ikinci gemiye Naci Ağbal’ın atanması ile binildi. Hatta bu görevden alma ve atama sonrasında Cumhurbaşkanı yeni ekonomi yaklaşımını “Güven ve kredibilite kazanımına daha fazla odaklanacak, ülke risk primini düşüreceğiz” olarak açıkladı. Bu dönemde faizler arttırıldı, kapı arkası satışlara son verildi, Türk Lirası değer kazandı, enflasyon beklentileri düştü, TCMB itibarı toparlanmaya başladı. Bu durum siyasi ve ideolojik olarak birilerinin hoşuna gitmemiş olacak ki, 4 ay sonra ani bir kararla TCMB başkanı tekrar değiştirildi ve böylece ikinci gemi yarı yolda kaldı.

Üçüncü geminin yola çıkması 6 ay sürdü..

Cumhurbaşkanı, bu değişikliği yaptığında yaz aylarında enflasyonun düşmesiyle beraber faizlerin düşürüleceği beklentisindeydi. Enflasyonda beklenen düşüş başkan değişikliği sonrası %20’den fazla değer kaybeden paramız nedeniyle gerçekleşmedi. Bunun üzerine faizleri indirmekte sabrı kalmayan hükümet ve TCMB, yazının başındaki önermeyi 6 ay sonra dolaşıma soktu.

Başka bir inovasyon olmadan “rekabetçi kur” ile cari fazlaya geçince Türk lirasının değer kazanmasına dayanan bu modeli birçok iktisatçı haftalardır eleştiriyor. Bu eleştiriler bu modeli öne sürenlerin yakında üçüncü gemiden de ineceklerini zaten ortaya koyuyor.

Ben ise bu yazıda bu önermenin piyasa mekanizmaları açısından bir değeri var mı ona cevap aramak istiyorum.

Yağdıracak mı Mevla’m döviz?

Diyelim ki cari açık kapandı, hatta cari fazlaya geçtik, gelecek ihracat/turizm dövizleri Türk Lirasının değer kazanmasını gerçekten sağlayacak mı?

Döviz piyasasında ağırlığı olan 4 alıcı/satıcı grubu var. Bunlar

1) Yurtiçi yerleşik birey ve kurumlar,

2) TCMB

3) Yabancı yatırımcılar

4) Merkezi hükümet veya kamu

Acaba bu aktörler yeni ekonomi modeline nasıl tepki verecekler?

Başrolde; Yurtiçi yerleşikler

Aşağıdaki grafiğe bakıp “Olan oldu, vatandaşların dolarizasyonu %55 ile tarihi yüksek seviyelere geldi, artık yurtiçi yatırımcılar daha fazla döviz satın almaz “ diye düşünenler olabilir.

https://twitter.com/Burumcekci?ref_src=twsrc%5Egoogle%7Ctwcamp%5Eserp%7Ctwgr%5Eauthor

Buna inananlara dolarizasyonun psikolojik bir tavanının olmadığını, kimsenin enflasyona karşı birikiminin erimesine uzun süre göz yummayacağını ben hatırlatmış olayım.

2001’de mevduatta dolarizasyon oranının %61’e kadar çıktığı görülüyor. Üstelik o yıllarda bu kadar net bir negatif reel faiz politikası da yoktu. Büyük bir güven kaybı ve TL’nin aşırı değer kaybı ile %60’lar görülmüştü.

Şu an %55’de olan dolarizasyonun %60’a çıkması, Türk Lirası değeri sabitken 20 Milyar $ yeni döviz talebi anlamına geliyor. Politika faizini gıda enflasyonunun %10 altında tutanların aynı anda dolarizasyonun daha fazla artmayacağına dayanan bir oyun planları umarım yoktur.

Yardımcı oyuncu; TCMB

TCMB başkanı cari açığın kapanmasıyla piyasalara döviz yağmasını beklerken, kendi kurumu, 1 Ekim tarihinde ihracatçılara vereceği reeskont kredisi tutarını yıllık 30 Milyar $’a yükselttiğini duyurdu. Vadeyi de 240 günden 180 güne indirdi. Böylece ihracatçıların yılda 60 Milyar $’yakın getireceği döviz, piyasaya hiç çıkmadan TCMB tarafından satın alınmış olacak.

TCMB’nin buna neden gerek gördüğü herkesin malumu. 128 Milyar $ skandalı sonrası negatife dönen swap sonrası net rezervleri geri toplamanın başka yolu yok. Böylece önümüzdeki 4-5 yılda ihracat gelirlerinin neredeyse dörtte biri gün yüzü görmeden TCMB kasasına girmeli ki, Berat Albayrak/ Murat Uysal ikilisinin 20 ayda sattıkları dövizler geri alınabilsin. TCMB başkanının hesabına göre cari açık kapanınca döviz fazlası oluşacak. Oysa kendi kurumuna göre ise, cari açık kapansa bile döviz piyasasına Türk lirasına değer kazandıracak net bir döviz girişi olması zor. TCMB bu arada sabredemeyip gelen dövizleri satmaya başlarsa da 2020’de girdiğimiz düşük rezerv/ güven açığı/Türk Lirası değer kaybı kısır döngüsüne hızlıca gireceğimiz ortada.

Eski başrol, yeni karakter oyuncusu; Yurtdışı yatırımcılar

Gerçekten de çok eski değil, 2018 Temmuz ayında 116 Milyar $ olan yabancıların TL varlıkları aşağıdaki tabloda göreceğiniz gibi geçen hafta 39 milyar $’a düşmüş. 2014 yılında ise bu tutar 200 Milyar $’a kadar çıkmıştı. Yine de kalan 39 Milyar $’ın finansal piyasalarımızın son yıllarda kaybettiği derinlik nedeniyle yüksek bir tutar olduğunu da bir kenara yazalım.

Tablo Fuat: https://twitter.com/atk_1881

Yabancıların bu Türk Lirası yatırımları dışında ayrıca 41 Milyar $ tutarında Türk devlet ve şirket Eurobond sahiplikleri var. Bu sahipliğin azalması durumunda ilgili şirketler ve kamu tarafından ilave bir döviz satın alma talebi ortaya çıkabilir.

Yan rolde; Merkezi Yönetim

Yurtdışı ve yurtiçi yatırımcıların döviz talebini kestiremezken diğer bir risk de kamunun döviz talebi. Aşağidaki grafikten görüleceği gibi kamu, dış borcunu ve borcu içindeki dövizin payını son yıllarda hızlıca arttırıyor.

Dolayısıyla döviz geri ödeme takvimi de sıkışıyor. Kamu bu hızla borcunu arttıracak mı yoksa net geri ödeyici mi olacak? Aşağıdaki tablodaki 2022 Finansman programına göre kamu dış borcunu 2 Milyar $ azaltacak.

Lütfü Elvan’ın açıklamasına göre de 2022’de yeni iç döviz borçlanması yapmayacakmış. Bu da vadesi gelen 7 Milyar $ iç döviz borcun geri ödeneceği anlamına geliyor. Böylece kamu 2022’de 9 Milyar $ döviz borcunu geri ödeyecek.

Kamu TCMB’de hesabında bulunan döviz miktarını azaltmak istemiyorsa bu 9 Milyarı 2022’de satın almak için TCMB’ye başvuracak, o da rezervlerinden verecek.

Cari fazla filmi ne kadar sürer?

Aşağıdaki tabloda göreceğiniz gibi 1994’den bu yana 2 yıl üst üste cari fazla verdiğimiz tek bir dönem bile yok.

(Tablo: Para ve Finans ) https://twitter.com/VeFinans

Ak Parti iktidarında Türkiye sadece 2019 yılında cari fazla verdi. 2019’da cari fazla vermemizi tetikleyen ise 2018’de yaşanan büyük TL reel değer kaybı oldu. Aşağıda göreceğiniz gibi Türk Lirası son 5/6 yıldır düzenli reel değer kaybına uğrasa da, cari fazlaya dönmemiz ancak paramızın kriz algısı yaratacak büyüklükte değer kaybı sonrası olabilmiş.

Ustam geldi, sırtıma vurdu, unut dedi romanları

İşçisin sen işçi kal, giy dedi tulumları

Peki, sürekli bir şekilde Türk Lirasına reel değer kaybettirmek siyaseten mümkün mü?

Türk Lirasının cari fazla vererek tekrar güçlenmesi için önce döviz talep eden TCMB, yurtiçi/ yurtdışı yatırımcılar ve kamunun susuzluğunu gidermek gerekiyor. Onlar doymadan vatandaşın nehrine su gelebilir mi?

Hele seçimlere 1,5 yıl kalmışken bu ekonomik yaklaşımın siyaseten sürdürülmesi neredeyse imkansız. Mecburen kamu maliyesini gevşetip asgari ücrete, işçi, memur ve emekli maaşlarına enflasyonun oldukça üzerinde artışlar yapılacak. Bütçeden akaryakıt, doğalgaz, elektrik için yapılan vergi indirimleri devam edecek. Kamu Özel İşbirliği ödemeleri Türk Lirasının değersizleşmesi ile bütçede daha büyük kara delikler açacak. Seçim öncesi dönemde ise siyasetçilerin daha fazla faiz indirimi ve kamu bankaları yoluyla kredi genişlemesi talep etmesi de muhtemel.

Bu mali gevşeme, negatif reel faiz uygulayan bir para politikası ile birleşince, Türk Lirasının değersizleşmesi derinleşecek ve enflasyonun daha da artması kaçınılmaz olacak.

Bizlere yeni model diye anlatılan, paramızın sürekli derin reel değer kaybedeceği ve ucu bucağı görünmeyen bir fakirleşmeden başka birşey değil.

Bu anlayışın sonucu ucuz işçi cennetinde enflasyon ve fakirlik cehenneminde karın tokluğuna yaşayan modern köle olmak.

Üstelik bunun mimarları fakirleşmenin en derinleştiği zamanlarda bu gemiden atlayıp gidecekler.

O zaman vatandaşa verilen mesajı büyük usta Cem Karaca seslendirsin.

Ustam geldi, sırtıma vurdu, unut dedi romanları

İşçisin sen işçi kal, giy dedi tulumları

Kerim ROTA – ParaAnaliz

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.