Connect with us

EKONOMİ

Liralaşmak ya da dolarizasyonlaşmak

Faizleri düşük tutma rüyası da maalesef TL mevduat faizleri için geçerliliğini yitirmiş görünüyor. Geçtiğimiz haftaya kadar %25 ile %30 arasında faizlerin bankalarca mevduat müşterisine verildiğini duymaya başladık. Söylenti o ki bu konuda da serbest müdahale piyasa mekanizması gecikmedi ve otoriteler tarafından bankaların uyarılması ile sonuçlandı.

Yayınlanma:

|

Aralık 2021 tarihinde Türk Lirasının çok kısa bir sürede büyük değer kayıplarına uğraması, Eylül ayında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun iş adamları ile yaptığı bir toplantıda uygulanacak para politikasına ilişkin verdiği sinyallerin hayata geçirilmesi ile gerçekleşti. TL, ABD doları karşısında 16 Kasım akşamı 10 sınırını aştıktan hemen sonra 23 Kasım’da 13.00 düzeyini 20 Aralık’ta da 18.36 seviyesini gördü. Makro çerçevesi hiç düşünülmeden panik halinde ortaya atılan bir fikir ile mevduat ve opsiyondan oluşan basit bir finansal ürün hayatımıza girdi. Faizi düşük tutma ideolojisi ile para politikasının önemsizleştirildiği ekonomimizde tasarruflarını dövizde tutmaya yönelen ve aynı zamanda TL’de durmak istemeyen vatandaşlara kurun artışından zarar etmeyeceklerinin teminatını veren bu ürün ile ilgili bilgi paylaşımı yapılmaya başlanan 18 Şubat tarihinde 34.6 milyar $ düzeyinden kasım başına kadar 44.8 milyar $ artarak 80 milyar $ düzeyine ulaştı.

Kaynak: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK)

Bu süre zarfında da Bakan Nebati, neoklasik finans teorisinden epistemolojik bir kopuş gerçekleştirerek eklektik bir söylem ile hayatımıza “Liralaşma” kavramını getirdi. Peki durum böyle mi diye oturup düşündüğümüzde hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlamamız çok kısa sürdü. TL’ye dönen tüm döviz TCMB tarafından alınıyor ama kurun artışı karşılığında mevduat sahibine kurun artış oranında getiri vaad ediliyordu. Kısa bir hesaplama sonrasında aşağıdaki grafikten de görüleceği gibi durumun hiç de liralaşma olmadığı son derece açıktı.

Kaynak : BDDK

Toplam mevduatlar göz önünde bulundurulduğunda TCMB’ye göre döviz mevduatların payı önemli ölçüde azalıyordu (Kırmızı Çizgi). Gerçekte ise TL görünümlü döviz miktarı 80 milyar dolar seviyesine ulaşırken döviz mevduatların Toplam Mevduata oranı rekorlar kırıyor ve %70 seviyesinin üzerine çıkıyordu.

Vatandaşı döviz mevduatından vazgeçirmenin başka yollarını arayan ekonomi yönetimi, düzenleme yapma yetkisine başvurarak bankalar üzerinden dövizde duran vatandaşları TL’ye geçirme konusunda bir takım başka uygulamalar gerçekleştirerek ceza mekanizmasını devreye aldı. Bu cezalar dövizde belirli bir oranın altını tutturamayan bankaların toplam döviz mevduatı üzerinden ödeyeceği  cezadan 5-10 yıl vadeli Devlet Tahvili tutmasına kadar değişik bir spektrumu kaplıyor. Ceza ödeme korkusu ile bankalar da döviz mevduatına verdikleri faizleri aşağı çekerek tasarruf sahiplerini döviz varlıklardan caydırmaya çalışıyorlardı.

Kaynak : TCMB

Bu süreç hala devam ediyor. Sonuçta faizleri düşük tutma rüyası da maalesef TL mevduat fazileri için geçerliliğini yitirmiş görünüyor. Geçtiğimiz haftaya kadar %25 ile %30 arasında faizlerin bankalarca mevduat müşterisine verildiğini duymaya başladık. Söylenti o ki bu konuda da serbest müdahale piyasa mekanizması gecikmedi ve otoriteler tarafından bankaların uyarılması ile sonuçlandı.

İşin ilginç olan tarafı geçmişte 3 aylık ABD tahvilleri ile karşılaştırıldığında hep ek bir prim ödeyen mevduat faizleri şimdilerde neredeyse %2’lere yaklaşan negatif bir primi işaret ediyor olması. Yani bankalarımızın 3 ay vadeye kadar tasarruf sahibine ödediği ortalama faiz %2.3 düzeyindeyken ABD Hazine Bonolarının faizleri %4.18 düzeyine gelmiş bulunuyor.

Kaynak: Bloomberg

Tabii tasarruf sahibi de yine alternatif yollar arama konusundaki arayışını sürdürdü. Bu konuda ilginç bir gelişme dikkatlerden kaçmıyor. Yılbaşından bugüne kadar yabancı portföylerdeki akıma bakacak olursak hemen hemen her varlık grubunda net çıkışla karşılaşıyoruz.

Önemli miktardaki çıkış tutarı ise Eurobond’larda. Yılbaşından itibaren bu çıkış sonucunda Eurobond faizlerinde önemli yükselişler söz konusu oldu. Temmuz 2022 tarihine kadar hemen hemen tüm vadelerde ortalama 4 puan artışların söz konusu olduğu Türkiye Hazinesi Eurobond’larında 10 yıllık faizlerin %12 düzeylerine kadar çıktığını gördük.

Kaynak : Bloomberg

Son dönemlerde yoğunluk kazanmaya başlayan düzenlemelerin ve buna bağlı olarak düşen döviz mevduat faizlerinin tasarruf sahiplerini yönlerdirdiği enstrümanın önemli bir kısmı da Eurobondlar ve daha çok Eurobond içeren fonlar olduğu görülüyor.

Sadece Mart- Ekim döneminde Eurobond taşıyan fonların büyüklüğündeki artışın 5.5 milyar ABD Dolarının üzerinde olduğu akılda tutulursa bahsedilenin liralaşma mı yoksa dolarizasyon mu olduğu bir defa daha ortaya çıkar. Kısaca KKM dahil 454.1 milyar dolar büyüklüğe gelmiş döviz mevduatlarına 14.5 milyar dolarlık Eurobond fon büyüklüğünün de eklenmesi dolarizasyonun hangi noktada olduğu hakkında bir fikir verebilir.

Sorun sadece ekonominin dolarizasyona uğraması da değildir. evduatın riskleri ile Eurobond Fonlarının risklerinin birbirlerinden oldukça farklı olduğu son derece açıktır.

Sorun sadece ekonominin dolarizasyona uğraması da değildir. evduatın riskleri ile Eurobond Fonlarının risklerinin birbirlerinden oldukça farklı olduğu son derece açıktır. Finansal okuryazarlığın son derece düşük olduğu ülkemizde çaresizlikle enflasyona karşı birikimlerini ezdirmemeye çalışan tasarruf sahiplerinin alternatifler içinde nasıl riskler aldığının da farkına varamamasıdır. Makro ekonomik çerçevesi belli olmayan bu uygulamaların sağladığı rahatlığın geçici ve sürdürülemez olduğu gün gibi ortadayken risklerin realize olması ile birlikte ortaya çıkacak sonuçların daha da vahim olması maalesef geçmiş dönemlerde yaşadığımız bir tecrübedir.

Sevdiğim ve sık kullandığım şu söz belki de günümüzün stratejisi adaydır.  “ Bazı dönemlerde almadığınız riskler size para kazandırır”.

Ömer R. GENCAL – politikyol

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Doç. Dr. Atilla Çifter: “Enflasyon mücadelesi sadece para politikasına yüklenmiş durumda”

Yayınlanma:

|

Yazan:

Faiz oranın sabit tutulması ile birlikte 31 Mart seçimleri sonrası ekonomik beklentiler merak konusu oldu. Altınbaş Üniversitesi Öğretim Üyesi, Ekonomist Doç. Dr. Atilla Çifter, yaptığı değerlendirmede mevcut tabloda %50’nin altında bir yıl sonu enflasyonun gözükmediğine değindi. Bunun en önemli nedenini enflasyon mücadelesinin sadece para politikasına yüklenmesine bağladı. Maliye politikası tarafında bir enflasyon mücadelesi olmadığını belirterek, “Mehmet Şimşek atandığı zaman lüks ve gereksiz harcamaların kısılması gerektiğini söyledi. Ama bu gerçekleşmedi. Ocak ayında da bütçe dengesi eksi 150 milyar TL bir açık verdi. Dolayısıyla piyasa %42’ler seviyesinde bir enflasyon beklemesine rağmen Merkez Bankası beklentiyi %36’da tutuyor.” dedi. Enflasyonun öncelikli kaynağının maliyet tarafında olduğuna işaret eden Doç. Dr. Atilla Çifter, “Şu anda baz etkisine güveniliyor. Mayıs’ta zirve yapıp ardından aşağı doğru gelmesinden bahsediyoruz. Yılın ortasından sonra kısa bir süre baz etkisiyle enflasyon düşecek. Ancak eksik makro ekonomi politikasıyla enflasyon hedefinin sağlanması zor görünüyor. %50’nin altında bir oranın, TÜİK’in açıkladığı TÜFE’de pek mümkün gözükmüyor.” değerlendirmesini yaptı.

“Piyasa, makro modelle karar almıyor”

Doç. Dr. Atilla Çifter, enflasyon beklentilerindeki bu ciddi sapmaların piyasanın tam olarak bir makro modelle karar almamasına bağlıyor. Çifter’e göre, piyasa ne beklenmesi istiyorsa onun kararını alıyor. Örneğin tüketiciye hissettiğiniz enflasyon nedir? Beklediğiniz enflasyon nedir? diye sorduğunuzda, tüketicinin beklediği enflasyonun gerçek enflasyona yakın bir oran çıkıyor. Bu piyasanın öngörüyse hiç tutmuyor. Dünyada ise makro modellerle öngörüler yapıldığını ve buna göre olması gerekenin ne olduğunu söylediğini kaydetti.

1 Nisan itibariyle ne olacak?

Seçimlerin ardından 1 Nisan itibariyle ertelenen kemer sıkma politikasının devreye alınacağına ilişkin bir beklenti olduğunu dile getiren Çifter, bunun Mehmet Şimşek’in açıklamaları üzerinde oluştuğunu ifade etti. Altınbaş Üniversitesinden Çifter, “Ekonomi yönetimi bütçe tutturmak yerine vergilendirme, kredi kartı ve diğer harcamalar üzerinden talebi kısmaya yönelik bir adım atabilir. Bu da enflasyonu baskılayan bir etki yaratır.” öngörüsünde bulundu. Ancak bu yöntemin yükü halka yüklediği izlenimi verdiğini söyleyerek, “Haziran ayında Hafize Gaye Erkan’ın atanması ile yaklaşık olarak 7-8 aylık sürede yapılan faiz artışının dışında döviz kurunun tekrar sıkılmaya devam etmesi de bir nevi kontrollü kur görüntü veriyor.” diye konuştu.

“Çözüm, doğru makro politikalara dönmek”

Türkiye’de 2002’ den itibaren döviz kurunun serbest piyasada belirlendiğini hatırlatan Çifter, 2018’den itibaren ise döviz kurunu tutarak enflasyonla mücadele etme anlayışı olduğunu söyledi. Bu dönemde uygulanan makro politikaların hatalı olduğuna dikkat çeken Çifter, “Makro denge ve döviz kurunun daha yüksek olması gerekiyor. Yani Türk lirasının normalde makro denge seviyesi şu anda 31’in çok çok üzerinde.” dedi. Çözümün ise doğru makro politikalara dönmek olduğunun söyleyen Çifter, önerilerini şöyle dile getirdi: “Hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü ve demokrasi anlayışının Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecindeki gibi işletilmesi. Yani dış kaynak çekecek adımların bir an önce atılması. Buna rağmen enflasyon mücadelesine, maliye politikası olmadan sadece döviz kurunu belli bir bantta tutarak devam edilirse, gerilme ve kurda şok artış yaşanabilir.” uyarısında bulundu.

Okumaya devam et

EKONOMİ

TÜSİAD Başkanı Turan: Rasyonel politika çerçevesini bütün disipliniyle sürmeli

Yayınlanma:

|

Yazan:

Koç Üniversitesi ve TÜSİAD ortaklığı ile oluşturulan Ekonomik Araştırma Forumu (EAF) tarafından “2024 yılında Türkiye Ekonomisi” konferansı düzenlendi. Konferansın açılışında konuşan TÜSİAD Başkanı Orhan Turan, Türkiye ekonomisinin tüm dünyada olduğu gibi fazlasıyla zorlu bir dönem geçirdiğini söylerken, bu dönemde Türkiye’nin tercih ettiği politikalar nedeniyle dünyadan ve özellikle akran ülkelerden önemli ölçüde ayrıştığına işaret etti.

Yatırım yapmak zorlaştı

Bu tercihlerin Türkiye’yi enflasyon dinamiklerinin belirgin şekilde bozulduğu, yatırım yapmanın hayli zorlaştığı ve ancak aşırı tüketerek büyüyebilen bir sonuca ittiğine dikkat çeken Turan, “Yine bu süreç ihracatta ve yatırımlarda da önemli ivme kaybına sebep oldu. Bugün geldiğimiz noktada ise problemlerimizi tespit etmeye ve çözmeye çalıştığımız bir dönemdeyiz” dedi.

Yeni ekonomi yönetiminin, ekonomi politikalarında gözle görülür bir değişimi beraberinde getirdiğini anlatan Turan, para politikasında enflasyonla mücadele konusunda geleneksel ve dünya çapında kabul görmüş ekonomi politikalarına geri dönülmesinin hem yerel hem de ulusal ölçekte ılımlı bir hava oluşturduğuna işaret etti.

Enflasyon mücadelesi dengeli olmalı

Ekonomide bugüne kadar biriktirilen riskler sonucunda doğan maliyetin giderilmesi için rasyonel politika çerçevesini bütün disipliniyle sürdürülmesi gerektiğini vurgulayan Turan, şöyle devam etti:

“Çok iyi farkındayız ki enflasyon ile mücadelede para politikasının sosyal politikalar ve maliye politikasıyla desteklenmesi gerekiyor. Normale dönmek için çaba sarfettiğimiz bu süreç sadece enflasyonun düşürülmesi açısından değil bu süreçte doğacak maliyetin toplum üzerindeki olumsuz etkilerinin dengeli şekilde yönetilmesi açısından da son derece önemlidir.”

Ekonomik istikrar ve öngörülebilirlik için atılan doğru adımların kararlılıkla ve istişare içerisinde devam ettirilmesinin büyük önem taşıdığını vurgulayan Turan, “Para politikası bacağında enflasyon ile mücadelede önemli adımlar atıldı, atılıyor. İş dünyası olarak son dönemde atılan bu adımların her ne kadar zorlu bir döneme işaret etse de gerekli olduğuna inanıyoruz. Ekonomiyi biraz daha soğutmamız gerekiyor. Döviz rezervi biriktirme stratejimiz de devam etmeli. Bu kazanımların etkilerini risk primi gibi göstergelerde takip ediyoruz. 2024 yılında enflasyonun, Merkez Bankamızın da işaret ettiği üzere, yılın ikinci yarısından itibaren düşüşe geçmesini bekliyoruz” diye konuştu.

Hukuk devleti tüm kurumlarıyla etkin işlemeli

Para politikasındaki sıkı duruşun etkin şekilde devam etmesi gerektiğine işaret eden Turan, küresel ekonomik görünüm nedeniyle ihracatta önümüzdeki dönemde hızlı bir toparlanmanın şimdilik olası olmadığını, ancak ithalat talebinin gerilemesi ile döviz ihtiyacı tarafında önemli bir sorun beklemediklerini söyledi. Mevcut görünüme ve beklentilere paralel olarak, toparlanma sürecinin kararlılıkla devam etmesi halinde, ekonomik büyümenin bir müddet gerileyeceğini öngörüyoruz. Ancak bu mücadelede kararlılığımızı koruyabilirsek çok daha sağlıklı bir büyüme patikasına oturacağımızı umuyoruz” ifadelerini kullandı.

Ekonomide temel taşları yerine oturtmak ve daha da önemlisi bunu ileriye taşımak için makroekonomik istikrar, öngörülebilirlik, hukuk devleti ve yapısal reformlar başlıkları üzerine istişare edilmesi ve hızla uygulamaya geçilmesi gerektiğini vurgulayan Turan, “İkinci yüzyılımıza yakışan başlıkları gündeme alabilmek için hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarıyla etkin işlemesi kritik önemde. Bunun yanında eğitim, işgücü, vergi, enerji gibi alanlarda yapısal reformlar elzem” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Prof. Dr. Eğilmez: Enflasyonda 22 öncesine döndük!

Yayınlanma:

|

Yazan:

Daha önce enflasyon üzerine birçok kez yazı yazdım, tanımları vermeye çalıştım ve Türkiye’de hangi tür enflasyonun var olduğunu açıklamaya çalıştım. Son olarak, dünyanın her tarafında enflasyonun yükselmeye başlamasıyla birlikte ortaya çıkan bazı yeni tür enflasyon görünümlerini yazdım. Bunlar: skimpflasyon (kaliteyi düşürüp fiyatı aynı tutmak yoluyla yaratılan gizli enflasyon), shrinkflasyon (miktarı azaltıp fiyatı aynı tutmak yoluyla yaratılan gizli enflasyon), greedflasyon (yüksek enflasyonun da ötesine geçerek yapılan fiyat artışlarının yol açtığı enflasyon) olarak adlandırılıyor. Fiyatlar genel düzeyinin (yani fiyatlarının çoğunun) sürekli olarak yükselmesini enflasyon olarak tanımladığımız için greedflasyon dışındakilerin fiyat artışı değil de enflasyon türü olarak tanımlanabilmesi için kalite düşüşünün veya miktar azaltılmasının süreklilik taşıması gerektiğine dikkat çekelim. Petrol dışarıdan ithal edildiği için dünyada petrol fiyatlarının artışına ve TL’nin dolar karşısındaki değer kaybına paralel olarak benzin fiyatları sürekli bir artış içinde olduğundan bu artışlar enflasyonun yükselmesine yol açan nedenler arasındadır. Buna karşılık eğer TL dolar karşısında değer kaybetmese ve dünyada petrol fiyatları değişmese ama hükümet benzin üzerindeki KDV’yi mesela 5 puan artırsa bu bir defalık fiyat artışına yol açacağı için bunu enflasyon artışı olarak değil fiyat artışı olarak değerlendirmek gerekir.

Enflasyon asıl olarak ya üretim maliyetlerinin sürekli olarak yükselmesinin (arz ya da maliyet enflasyonu) ya da talepteki sürekli artışların (talep enflasyonu) fiyatlara yansımasıyla ortaya çıkar. Bu ikisi dışındaki bütün enflasyon ve enflasyon benzeri olgular bu ikisinin türevleridir. Bunları bir tablo halinde gösterelim:

Fiyatlar burada sayılanlardan başka nedenlerle de artabilir. Örneğin bir malın moda olması çok talep edilmesine ve fiyatının artmasına neden olabilir. Ya da bir mala herhangi bir nedenle talep artışı gelmesi o malın fiyatının artmasına yol açabilir. Ne var ki bunlar, yukarıda değindiğimiz gibi bir defalık (sürekli olmayan) ya da tek malla sınırlı fiyat artışları olacağı için enflasyon değil fiyat artışı olarak sınıflandırılır.

Bir de yanlış ekonomi politikasının yarattığı enflasyon artışı var. Diyelim ki bir ekonomide enflasyon ve merkez bankası faizi yüzde 20 iken ve enflasyon artma eğilimi içindeyken merkez bankası faizi artırmak ya da en azından sabit tutmak gerekirken düşürmeye, hatta bununla da yetinmeyerek piyasa faizlerinin de düşürülmesi yönünde baskı yapmaya başlamış olsun. Bunun sonucu olarak bankaların mevduata vereceği faiz, reel olarak negatif olmaya (enflasyonun altında kalmaya) başlamışsa insanların tasarruf yapması için bir neden kalmaz. Çünkü bu durumda faiz alsalar bile satın alma güçlerini koruyamayacaklar demektir. O zaman ellerine geçen parayı harcamaya başlarlar. Talep artmaya ve talep enflasyonu oluşmaya başlar. Enflasyon yükseldiğinde yani paranın iç değeri düşmeye başladığında ister istemez dış değeri de düşer, kur yükselir. Kur yükselişi ithal mal ve girdi fiyatlarını o da üretim maliyetlerini yükseltir. Böylece talep tarafından başlayan enflasyon maliyetlere de yansıyarak bir kısır döngüye dönüşür. Böyle bir ortamda bir yandan da seçimler gibi çeşitli nedenlerle para arzı artışı ortaya çıkarsa kısır döngü giderek büyür.

Bazı ekonomilerde bu enflasyon türlerinin birkaç tanesi bir arada bulunur. Böyle bir durumda tedavi o enflasyon türüne göre yapılır. Örneğin talep enflasyonu varsa faizler artırılır, para arzı kısılır ya da girdi fiyatları artışı kaynaklı bir maliyet enflasyonu söz konusuysa o maliyetlerin düşürülmesi için vergi oranı düşürülebilir.

Türkiye’de bugünkü ortamda bu tabloda sayılan nedenlerin ve enflasyon türlerinin tamamı mevcuttur. Buna multiflasyon (çoklu enflasyon) diyebiliriz. Multiflasyonu düşürebilmek için bir veya iki önlemden çok ötesi gerekir. Bu sorunu çözmenin yolu kapsamlı bir program uygulamak ve geleceğe ilişkin beklentileri olumlu hale dönüştürecek adımları atmaktan geçer. Türkiye, 2001 krizine girdiğinde enflasyon oranı bugünküne yakındı. Toplum, aynen bugünkü gibi geleceğe ilişkin karamsar beklentiler içindeydi. Kriz sonrası uygulanmaya başlayan kapsamlı istikrar programıyla birlikte görünüm değişmeye ve gelecek beklentileri düzelmeye başladı ve enflasyon üç yılın sonunda tek haneye düşürüldü. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu enflasyon sorununu çözebilmesi için benzer kapsamda bir programı uygulamaya koyması gerekiyor. İşin en acı tarafı 22 yıl sonra dönüp dolaşıp benzer bir programı uygulamak zorunda kalmamızdır.

Prof. Dr. Mahfi Eğilmez

Okumaya devam et

KATEGORİ

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

ALTIN – DÖVİZ

Altın Fiyatları

KRIPTO PARA PİYASASI

BORSA

TANITIM

FACEBOOK

Popüler

www bankavitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.