Connect with us

EKONOMİ

LNG yatırımları: Milyarlar boşa mı harcanıyor?

Avrupa, Rus doğalgazını telafi için sıvılaştırılmış doğalgaza (LNG) bel bağladı. Milyarlarca euroluk altyapı yatırımı gerektiren LNG hem vergi mükellefleri hem de çevre açısından doğru seçim mi?

Yayınlanma:

|

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının hemen sonrasında, 5 Mart’ta yaptığı açıklamada, Rusya’nın doğal gaz vanalarını kapatabileceğini, AB’nin fosil enerji kaynaklarına bağımlılıktan kurtulmak zorunda olduğunu belirtmiş, AB üyesi İspanya’yı, yenilenebilir enerji ve sıvılaştırılmış doğal gazda (LNG) öncü rol oynadığına işaret ederek örnek göstermişti.

Ancak sorun şu: Sıvılaştırılmış doğal gaz da fosil bir gaz. Yer altından çıkarılıyor, gazı çıkarmada başta ABD’de olmak üzere kırma-parçalama (fracking) işlemi uygulanıyor ve sonuçta LNG de yandığında havaya karbondioksit salarak çevreye zarar veriyor. Bunları AB Komisyonu Başkanı da biliyor. Ama buna rağmen LNG ile yenilenebilir enerji konularını birbirine karıştırmaya devam ediyor.

İklim konusunda anlatılan masallar hem ökolojik hem de mali açıdan Avrupa’ya pahalıya mal olabilir. AB iklim krizini daha da derinleştirmek istemiyorsa, milyarlarca euro yatırılan LNG altyapısı kısa süre içinde boşa çıkabilir.

Ursula von der Leyen
Ursula von der LeyenFotoğraf: Yves Herman/REUTERS

LNG ile birlikte maliyetler de artıyor

Avrupa İstatistik Dairesi Eurostat’ın verilerine göre Avrupa’nın en büyük doğal gaz tüketicisi Almanya. Almanya’yı İtalya, Hollanda, Slovakya ve Fransa izliyor. Rus doğal gazını telafi etmek için alternatif arayışındaki başlıca ülkeler de bunlar.

Kimya ve enerji alanında danışmanlık hizmetleri sunan ICIS şirketinin doğal gaz analisti Paula Di Mattia Peraire, Ukrayna savaşının başlangıcından bu yana Avrupa’ya LNG ihracatının yüzde 58 arttığına işaret ediyor. Başta Almanya, Yunanistan ve İtalya olmak üzere İrlanda, Fransa, Hollanda ve Polonya’da kıyılardaki alt yapının geliştirildiğini belirten Peraire, “Avrupa’da şu an LNG’ye büyük yatırımlar yapılıyor. Bu projelerin hepsinin hayata geçirilebilmesi durumunda, ki 2024 sonuna kadar 15 yeni projeden bahsediyoruz, yeniden gazlaştırma kapasitesi yılda 70 milyar metreküp artmış olacak” diyor.

Kamu yatırımlarının büyük bölümü şu an kıyılardaki terminallere akıyor. Soğutulan sıvı gaz bu terminallere naklediliyor ve yeniden gaz haline gelebilmesi için ısıtılarak şebekelere dağıtılıyor. Şu an Kuzey Denizi ve Baltık Denizinde Avrupa’nın doğal gaz ihtiyacını karşılamaya yetecek miktarda terminal bulunmuyor.

Yunanistan'da bir LNG terminali
Yunanistan’da bir LNG terminaliFotoğraf: Costas Baltas/REUTERS

Gemiler ve dağıtım şebekesi sıkıntısı

Ancak terminallerin yanı sıra gaz ithalatında sıkıntı yaşanan iki alan daha var. Rusya’nın boru hatlarıyla aktarılan doğal gazının telafi edilebilmesi için diğer kaynaklardan gazın denizden tankerlerle Avrupa’ya taşınması gerekiyor. LNG tankerleri 175 bin metreküpe varan miktarlarda sıvılaştırılmış gaz taşıyabiliyor. Boru hatlarından gelen daha az yoğunluklu doğal gazda ise bu miktar 90 milyon metreküp. Dolayısıyla yılda Avrupa’ya taşınan 167 milyar metreküplük Rus doğal gazını telafi edebilmek için bin 800 gemi gerekiyor. Bu da günde beş gemiye denk geliyor.

Deniz Taşımacılığı Ekonomisi ve Lojistik Enstitüsü verilerine göre bunun için 160 yeni tankere ihtiyaç var. Tankerlerin tanesinin 220 milyon dolara mal olduğu düşünüldüğünde bu da 35 milyar dolarlık yatırım anlamına geliyor.

Bir başka nokta, nakliyat rotasının değişmesi. Şimdiye kadar doğudan batı yönüne taşınan LNG gelecekte İspanya, Fransa ve Hollanda’dan Orta ve Doğu Avrupa’ya nakledilecek. Gaz hatlarının genelde tek yönlü olması nedeniyle geri akış sadece kısıtlı olarak mümkün.

Enerji uzmanı: Hiçbir anlamı yok!

Tüm bu gerçekler, AB’nin iklim koruma hedefleriyle tam bir tezat oluşturuyor. AB, 2050 yılına kadar karbon emisyonlarını sıfırlamayı hedefliyor. Almanya’da ise hedef 2045. AB, yaktığı LNG miktarını artırdıkça karbondioksit emisyonları da yükselecek.

Avrupa Enerji Araştırmaları İttifakından (EERA) enerji uzmanı Ganna Gladkykh, “Uluslararası Enerji Ajansı bile fosil enerji kaynaklarına yatırımların derhal durdurulması gerektiğini, iklim hedeflerine sadece bu şekilde ulaşılabileceğini söylüyor. Buna rağmen AB milyarlarca euroyu doğal gaz altyapısına yatırıyor. LNG’ye yatırım yapmanın hiçbir anlamı yok. Hele hele Avrupa için” diye konuşuyor.

LNG’nin yerini hidrojen alacak

Sorunun çözümü için iklim dostu yöntemlerle üretilen gazlara bel bağlanıyor. Fosil doğal gaz yerine birkaç yıl içinde amonyak ve özellikle de sıvı hidrojen üretimi planlanıyor. LNG için kurulan ve başka hiçbir işe yaramayan tankerler, terminaller ve transit bağlantıların ancak bu şekilde kullanılabileceği belirtiliyor, en azından öyle umuluyor.

Hidrojen üretiminin yaygınlaştırılması hedefleniyor.
Hidrojen üretiminin yaygınlaştırılması hedefleniyor.Fotoğraf: imago images

Ancak enerji uzmanı Gladkykh böyle olacağından şüpheli. “Siyasetçiler kamuoyundaki endişeleri gidermek için hidrojen altyapısının hazır olduğunu söylüyor. Karar alıcılar, ‘Fosil LNG’ye yatırım yapıyoruz ama bu yatırımlar boşa gitmeyecek. Daha çevre dostu olan hidrojen teknolojisine geçtiğimizde kullanılacak’ hikayesini anlatıyorlar” diyor.

Potsdam merkezli Transformatif Sürdürülebilirlik Araştırmaları Enstitüsü (IASS) araştırma grubu direktörü Rainer Qiutzow da, “Ancak geçişin nasıl olacağı açıklığa kavuşturulmuş değil. Hidrojen henüz taşınmaya başlanmadı. Bunun için alaşımlara ve hidromateryallere ihtiyaç var. Çünkü hidrojen daha patlayıcı, dolayısıyla daha tehlikelidir. Hidrojene geçiş için belirgin ek yatırımlar gerekecektir” diye konuşuyor.

Uluslararası Yenilenebilir Enerjiler Ajansı, bir LNG tesisinde pompa, ventil, araç ve güvenlik sistemlerinin değiştirilmesi için gerekli ek masrafın, tesis maliyetinin yüzde 20’sine varabileceği tahmininde bulunuyor. Dikkat çekilen bir başka nokta, LNG eksi 160 dereceye kadar soğutulurken hidrojende 100 derece daha ek soğutmaya ihtiyaç duyulacak olması. Ajans, mevcut LNG tankerleri ve terminallerinin bu iş için kullanılamayacağını belirtiyor.

Hidrojenin rüzgâr ya da güneş enerjisinden üretilmesi gerekiyor. Avrupa’nın ihtiyacını karşılayabilecek miktarda güneş ve rüzgâr enerjisi kıtada üretilemediğinden başka yerlerde üretilerek Avrupa’ya taşınması gerekecek.

Enerji uzmanı Gladkykh, tüm bu faktörler göz önüne alındığında LNG’ye yapılan yatırımın çok abartılı olduğu görüşünde. IASS uzmanı Quitzow da, anlamı olmayan altyapıya yatırım yapmanın iklim hedeflerine ulaşmada yarattığı riske işaret ediyor ve “Terminaller ve tesisler bir kez inşa edildi mi, büyük yatırımlar yapılmış olduğu için vazgeçmek de zor olacaktır” uyarısında bulunuyor.

İspanya'nın Bilbao kentinde bir LNG terminali
İspanya’nın Bilbao kentinde bir LNG terminaliFotoğraf: Javier Larrea/imago images

Çevre için boru hatları mı LNG mi daha zararlı?

İklim değişikliğinden kaynaklı zararlar şimdiden artıyor. Rus gazı gibi geleneksel doğal gazın çıkarılmasında havaya LNG’ye göre daha az karbondioksit salınıyor. Çünkü Katar ya da ABD’den gelen LNG’nin önce taşınabilir hale getirilmesi için sıvılaştırılması, bunun için yüksek basınç altında yoğunlaştırılıp, sonra yeniden gazlaştırılması gerekiyor. Tüm bu işlemler, gazdan gelecek enerjinin yüzde 8 ila yüzde 25’inin kompresörlere harcanması anlamına geliyor.

Gazı taşıyan gemilerle deniz trafiğindeki artış ve mesafe arttıkça iklim bilançosuna olumsuz etkisi de cabası. Örneğin Avustralya’dan taşınacak gaz, Cezayir’den gelecek gaza göre iklim ve taşıma maliyeti açısından beş kat daha pahalıya mal oluyor.

BM Genel Sekreteri Guterres: Aptalca bir yatırım

AB’nin yeni LNG tesislerinin geleceği de tartışmalı. Avrupa’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Agora Enerji Dönüşümü ve E3G’nin hazırladığı iki ayrı rapor, Avrupa’nın bir ila dört yıl içinde doğal gaz ihtiyacını azaltabileceğini ve Rusya’dan bağımsız hale gelebileceğini ortaya koyuyor. Buna göre enerji ihtiyacının yüzde 25’i Avrupa Komisyonunun yeşil dönüşüm planlarının hayata geçirilmesiyle, yüzde 45’lik bölümü ısı pompaları, yalıtım ve yeşil enerjilerin geliştirilmesiyle karşılanabilecek. Araştırmacılar, bu durumda ihtiyacın sadece üçte birlik bölümünün diğer ülkelerden ithal edilmesi gerekeceğine, söz konusu 50 milyar metreküplük gaz için de mevcut altyapının yeterli olacağına işaret ediyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de araştırmacılarla aynı görüşte. Guterres, Economist Sürdürülebilirlik Zirvesinde yaptığı konuşmada fosil enerjiyi “ölü yatırım” diye nitelendirmiş, ülkelerin kömür ve diğer fosil yakıtlardan çıkışı hızlandırması gerektiğini belirterek “Yapılacak diğer her şey çılgınlıktır. Fosil enerjilere bağımlılık, karşılıklı yıkımı güvenceye almaktır” demişti.

DW

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.