Connect with us

ŞİRKETLER

Maaşlar, Alım Gücü ve Enflasyon: Denizciler Kriz ile Yüzleşiyor

Yayınlanma:

|

Son zamanlarda sıklıkla duyar olduk; bir kontrata ev alırdık, diyorlar. Ancak şimdi birkaç kontrat bile atsak, ev almayı geçtim, araba almak bile çok zorlaştı. Denizcilik, bir zamanlar maaşı en yüksek meslek grupları arasında yer alan, bir hobiden ziyade genelde halkın sınıf atlamak umuduyla tercih ettiği bir meslekti. Şimdi ise birçoğunun aklında karada çalışmak daha kârlı bile gözükür oldu.

Denizcilik sektörü, dünya ticaretinin temel taşı olmasına rağmen, personel maaşları son yıllarda ciddi erozyona uğradı. 2009 yılından 2025 yılına kadar geçen süreçte, gemide çalışanların maaşları nominal olarak cüzi miktarlarda artmış olsa da yüksek enflasyon ve temel ihtiyaç fiyatlarındaki astronomik artış, denizci maaşlarının alım gücünü büyük ölçüde azalttı. Her ne kadar sektörde maaşlar dolar üzerinden sağlansa da enflasyon karşısında erimeyi sürdürdü. Bu yazıda, kuru yük piyasasındaki orta tonajlı gemilerde çalışan Usta Gemici/Yağcı, Uzakyol Vardiya Zabiti/Çarkçı gibi kadroların maaşlarıyla temel harcamaları ve yatırımları üzerinden alım gücünü inceleyeceğiz.

Bu analizde 2009 yılı referans alınmıştır. Zira, denizcilik piyasasında yaşanan yakın bir başka büyük ekonomik kriz, 2008-2012 kriziydi. Fakat küresel çapta olan bu kriz, 2009 yılının Eylül ayında kendisini Türkiye’deki denizcilik piyasasında şiddetli bir şekilde hissettirdi. Bundan dolayı, bu yazıda denizcilik sektöründe yaşanan kriz, “2009 krizi” olarak ifade edilecektir.

2009’dan 2025’e Yaşanan Kriz ve AKP İktidarı

AKP hükümetinin “Nas politikaları” onların yeni keşfettiği bir ekonomi modeli değil. Bu söylem yeni olsa da aynı ekonomik hamleleri ilk 2009 krizinde görmeye başladık. Tabii ki, bu krizin faturası tüm işçi sınıfına kesilirken denizciler de bu krizden nasibini fazlasıyla aldı. 2009 krizinde AKP hükümetinin ekonomi politikaları denizcilik sektöründe çeşitli etkilere sebep oldu. Bunların başında faiz oranlarının düşük tutulması ve Türkiye’nin döviz rezervlerini ekonomiyi stabilize etmek için kullanması oldu. Bu politika ise döviz piyasasında ciddi dalgalanmalara ve Türk Lirası’nın değer kaybetmesine yol açtı. Düşen navlun fiyatlarıyla da birleşince denizcilik sektörü ağır sonuçlarla karşılaştı.[1] 2009 krizinin sonucunda çok fazla şirket battı. Yeni gemi inşası ve tersane masrafları için mali kaynak bulmak zorlaştı. Sonunda da yüzlerce denizci işten çıkartıldı, maaşlarında kesintiler yapıldı ve daha düşük maaşlarla çalışmak zorunda bırakıldı.

2025’e doğru gelirken AKP, yeni bir ekonomi modeli diye sunduğu “Nas ekonomisi” ile tıpkı 2009 yılında yaptığı gibi düşük faiz uyguladı ve yıllar içinde eriyen dolar rezervini tamamen tüketti. Sonuç ise yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı ile kendini gösterdi. Fakat günümüzdeki bu ekonomik kriz, 2009 krizinden çok daha derin ve karmaşık etkiler yarattı. Gel gelelim bu krizin faturasına. Korsan saldırıları, savaşlar, fırtınalar, iş cinayetleri, yüksek risk, stres ve onca zorluğa karşı alın teri ile çalışan denizciler artık emeklerinin karşılığı olan ücretleri alamıyor.

Yıllara Göre Deniz İşçilerinin Maaşları (USD)

2009-2025 Maaş Karşılaştırması

2009 yılında, denizcilik şirketleri ve armatörler küresel çaptaki 2009 krizden etkilendiği için denizci maaşlarında 500 dolara kadar varan bir kesintiye gitmiştir. Bu dönemde, Uzakyol vardiya zabiti maaşı yaklaşık 2800 USD, usta gemici maaşı maksimum 1100 USD seviyesindedir. Dolar kuru ise 1,55 TL’idi.

Günümüz, 2025 yılına geldiğimizde ise Uzakyol vardiya zabiti maaşı ortalama 3800 USD, usta gemici maaşı ortalama 1300 USD seviyesine çıkmıştır. Ancak 2025 yılında dolar kuru, ben bu yazıyı yazmaya başladığım an itibari ile, 35,32 TL’dir.

İlk başta bu maaşlar denizci olmayanlar için çok yüksekmiş gibi gelebilir. Fakat senede altı ay çalışan ve çalışmadığı zamanlarda düzenli bir geliri olmayan bir denizci için, bu maaşla aile geçindirmek, karadaki yaşamını idame ettirmek oldukça zor.

Usta Gemici ve Uzakyol Vardiya Zabiti Kaç Ay Çalışırsa Ev/Araba Alabilir?

UVZ: Uzakyol vardiya zabiti ve usta gemici olarak çalışan deniz işçilerinin 2009 ve 2025 yıllarında aldıkları maaşa göre bir ev ya da araba almak için kaç ay denizde çalışmaları gerektiğini gösteren infografik.

Temel İhtiyaçlarda Alım Gücü Karşılaştırması

2009 yılında, 2009 model sıfır Toyota Corolla otomobilin fiyatı 35.000 TL’ydi, şu anda ise 2024 model sıfır Toyota Corolla otomobilin fiyatı 1.500.000 TL’ye ulaşmış durumda. 2009’da bir Uzakyol Vardiya Zabiti yaklaşık 8 ay çalışarak bir otomobil alabilirken 2025’te bunun için 11 ay çalışması gerekmektedir. Bir Usta Gemici ise; 2009 yılında bir otomobil için 20,5 ay çalışırken bu süre şu an 32,5 aya kadar çıkmaktadır.

Yine 2009 yılında İstanbul’un merkezî bir semti olan Kadıköy’de 120 m² sıfır bir ev fiyatı 200.000 Türk Lirası’ydı. Şimdi ise aynı bölgede benzer sıfır bir ev 10.000.000 Türk Lirası’na yükselmiş durumda. 2009’da bir Uzakyol Vardiya Zabiti maaşıyla yaklaşık 46 ay boyunca çalışarak ev sahibi olabilirken, 2025’te bu süre 75 ayın üzerine çıkmıştır. Usta gemici için bu süre 2009’da 117 ay iken, 2025’te yaklaşık 218 ay olmuştur.

Yıllara Göre Maaşlar ve Alım Gücü (USD)

Maaşlar nominal olarak artmış olsa da enflasyondaki artış, doların artmasına rağmen, denizcilerin alım gücünü önemli ölçüde azaltmış durumda. Bu, 2009’daki krizin etkilerini gölgede bırakacak kadar ciddi. Ekonomik büyümedeki yavaşlama, istihdamın ve sektörün toparlanmasını zorlaştırıyor, bu da denizcilerin iş güvencesini ve maaşlarını daha fazla tehdit ediyor.

Sigortasız ve Güvencesizliğin Nedeni Armatör-Devlet Düzeni

AKP’li birçok isim, gemi ve tersane satın alarak armatörlüğe adım attı, bu süreçte devletin ekonomik ve idari gücüyle özel sermaye arasında sıkı bir bağ kurulmuş oldu. Özellikle AKP’li isimlerin denizcilik sektöründe hızla büyüyerek önemli birer aktör haline gelmesi, devlet ve sermaye arasında “Armatör-Devlet” yapısı olarak tanımlanabilecek bir ilişkiyi doğurdu.

Armatör-Devlet sermaye birikimini hızlandırırken aynı zamanda devlet politikalarını sermayenin çıkarına göre şekillendirdi. 2008 yılında denizcilerin yıpranma hakkının kaldırılması, yeni Gemiadamları Yönetmeliği ile hizmet işletimi için isteğe bağlı sigortanın zorunlu hale getirilmesi gibi kararlar, bu çıkar ilişkilerinin denizciler aleyhine nasıl sonuçlar doğurabildiğini gözler önüne serdi.

AKP iktidarı, denizcilik sektöründe sermaye sahiplerinin çıkarlarını korumaya odaklanmış durumda, ancak Türkiye vatandaşı binlerce denizcinin karşı karşıya olduğu sorunlara kayıtsız kalmaktadır. Bugün birçok denizci, yabancı bandıralı gemilerde sigortasız ve düşük ücretlerle çalışmak zorunda bırakıldı. Denizciler sigortası olmadığı için de emeklilik hayali kuramıyor. Geriye kalan tek çare gayrimenkul yatırımla kendisine güvence sağlamak. Bunu hedefleyen denizciler ise enflasyon altında ezilmektedir.


Her sene Liman Başkanlığı tarafından denizcilerden isteden ücretlerde de ciddi artışlar söz konusu. Sınav harçları, STCW ücreti, yeterlilik ücreti, cüzdan yenileme ücreti gibi birçok vergilendirme ve ek ücretlendirmelerle devlet, denizcilerin maaşlarında her sene kazanç sağlamayı sürdürüyor. Bunlara ek olarak tekelleşmiş özel kurs yerlerinden talep edilen eğitimlerle de denizcilerin masrafları her sene giderek artıyor. Açıkça gözüküyor ki AKP’nin denizcilik politikaları, armatörlerin kazançlarını artırmayı hedeflerken, denizcilerin güvencesiz çalışmasını, düşük ücretleri ve emekliliği umursamamaktadır. Emeğiyle geçinen denizcilerin haklarını savunmak yerine, armatörlerin çıkarlarını önceleyen bu iktidar anlayışı, sektördeki adaletsizlikleri büyütmeye devam etmektedir.

Maaşların İyileştirilmesi İhtiyacı

Denizcilik sektöründe çalışanların maaşları, şirketler ve armatörler tarafından acilen iyileştirilmelidir. Mevcut ekonomik krizin etkileri, denizcilerin yaşam standartlarını daha da düşürüyor. Denizcilerin alın terinin karşılığını alması ve yaptıkları işin zorluğu göz önüne alındığında maaşların, en azından enflasyon oranlarına göre ivedilikle arttırılması elzemdir.

Kontratı boyunca ailesine para göndermek zorunda olan, çalışmadığı zamanlarda cebinden yiyen bir gemicinin mevcut koşullarda bir arabayı geçtim bir kenara para koyması bile mümkün değil. Her birimiz artık en fazla iki ay karada kalıp tekrar gemiye çıkmak için şirketlerin kapısını çalar olduk. AKP iktidarının yarattığı “Saray Denizciliği” Türkiye’deki denizcilerin maaşlarının dünya geneline göre çok gerilere düşmesine sebep oldu. Armatörler ise zam yapmamak için ucuz iş gücü olarak daha fazla yabancı personele yöneldi.

Krizler Arasındaki Tek Umut

Aylık 1300 USD kazanan bir Usta Gemicinin maaşını 12 aya vurduğunuzda aylık kazancının asgari ücretle neredeyse denkleştiğini görebilirsiniz. Bu yıl asgari ücret 22.104 lira olarak belirlendi. Bu apaçık bir şekilde halkı açlığa mahkûm etmektir. Denizciler dahil tüm emekçiler hakları için ses çıkartmak zorundadır.

Dünya ticaretinin temel taşı olan denizcilik sektörü, emekçileri hiçe sayarak bizleri daha fazla görmezden gelmemelidir.  Maaşların enflasyon karşısında erimesine sessiz kalmak, yalnızca sektörü değil, denizciliğin geleceğini de baltalamaktır. Artık denizciler olarak bir araya gelme, haklarımızı savunmak için mücadele etme zamanıdır. Alın terimizi, emeğimizi hiçe sayan düzene karşı sesimizi yükseltmeli ve artık anlamalıyız. Krizler arasında yaşamak yerine, adalet, hak ve onurlu bir yaşam için tek umudumuz mücadeledir.

ONUR ÖZKAYA- deniziscileri.com

Kaynakça

ENAGrup – Enflasyon Araştırma Grubu (https://enagrup.org).

Gemipersoneli.com – 2009’dan İtibaren İş ilanları (https://www.gemipersoneli.com/).

Sahibinden.com – 2009 ve 2025 Otomobil Fiyatları (https://sahibinden.com).

Emlakjet ve Zingat – 2009-2025 Ev Fiyatları (https://emlakjet.com).

Kariyer.net – Denizcilik Meslek Grupları Maaş Verileri (https://kariyer.net).

Okumaya devam et

BORSA

SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması

Yayınlanma:

|

Yazan:

Borç sermayeye dönüştü, tartışma büyüdü

SASA Polyester’in 3 Haziran 2026 tarihinde açıkladığı Paya Dönüştürülebilir Tahvil (PDT) dönüşüm kararı, sermaye piyasalarında son dönemin en çok tartışılan işlemlerinden biri haline geldi. Şirket açısından bilançoyu güçlendiren bu adım, hisse yatırımcıları açısından ise “pay sulanması”, “değer kaybı” ve “güven erozyonu” tartışmalarını beraberinde getirdi.

Özellikle SASA Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim M. Turhan’ın geçmiş dönemde yaptığı açıklamalar nedeniyle yatırımcı tepkilerinin önemli bölümü şahsında toplandı.

Peki SASA ne yaptı, kim kazandı, kim kaybetti?

SASA ne yaptı?

Şirketin açıklamasına göre;

  • Yurt dışında ihraç edilen PDT sahipleri dönüşüm haklarını kullandı.
  • 37,3 milyon Euro nominal değerli tahvil hisseye dönüştürüldü.
  • Bunun karşılığında yeni paylar ihraç edildi.
  • Mevcut ortakların rüçhan hakları tamamen kısıtlandı.
  • Şirket sermayesi yaklaşık 785 milyon TL artırıldı.

Teknik olarak bakıldığında şirketin borcu azaldı ve özkaynakları güçlendi. Finansal açıdan değerlendirildiğinde bu işlem, borcun sermayeye dönüştürülmesi nedeniyle şirket bilançosunu rahatlatan bir yapı oluşturdu.

Şirket açısından olumlu sonuçlar

PDT dönüşümü sonrasında SASA’nın elde ettiği avantajlar şöyle sıralanabilir:

1. Döviz borcu azaldı

Tahvil yükümlülüğünün bir bölümü ortadan kalktı.

2. Finansal kaldıraç düştü

Borç/özkaynak dengesi iyileşti.

3. Faiz yükü azaldı

Gelecekteki finansman maliyetleri üzerinde olumlu etki oluştu.

4. Nakit çıkışı önlendi

Şirket tahvil geri ödemesi yapmak yerine hisse vererek yükümlülüğünü kapattı.

Yönetim perspektifinden bakıldığında bu işlem rasyonel ve bilanço güçlendirici bir finansman yöntemi olarak görülebilir.

Peki yatırımcı neden rahatsız oldu?

Sorunun cevabı “seyrelme etkisi” olarak adlandırılan süreçte yatıyor. Yeni hisseler üretildiğinde mevcut ortakların şirket içindeki pay oranı küçülür.

Buna sermaye piyasalarında “dilution” yani sulanma denilir.

Yatırımcıların itiraz ettiği temel nokta şu: Şirket borcunu azaltırken bunun maliyetinin önemli bir kısmı mevcut hissedarlara yansıtıldı.

Özellikle küçük yatırımcı açısından ortaya çıkan etkiler:

  • Hisse başına düşen şirket değeri geriledi.
  • Arz edilen pay miktarı arttı.
  • Satış baskısı oluştu.
  • Hisse fiyatı üzerinde aşağı yönlü baskı meydana geldi.
  • Portföy değerleri eridi.

Büyük tartışma: Tahvil yatırımcısı avantajlı mı oldu?

Piyasadaki eleştirilerin önemli bölümü bu noktada yoğunlaşıyor.

Tahvil yatırımcısı:

  • Önceden belirlenmiş şartlarla dönüşüm hakkı elde etti.
  • Belirli fiyat avantajına sahip oldu.
  • Hisseye dönüşüm sırasında daha korunaklı bir pozisyonda bulundu.

Borsa yatırımcısı ise:

  • Açık piyasadan hisse aldı.
  • Fiyat düşüşünün tüm riskini taşıdı.
  • Seyrelme etkisini doğrudan yaşadı.

Bu nedenle sosyal medyada sıkça dile getirilen görüşlerden biri şu oldu: “Şirket kurtarıldı ama küçük yatırımcı korunamadı.”

İbrahim M. Turhan neden hedef haline geldi?

Aslında kararın sahibi tek başına İbrahim M. Turhan değil. PDT ihracı ve dönüşüm süreçleri yönetim kurulu kararıyla ve SPK mevzuatı çerçevesinde yürütülüyor.

Ancak yatırımcı tepkilerinin önemli kısmı Turhan’a yöneldi. Çünkü İbrahim M. TUrhan aynı zamanda SASA Yönetim Kurulu Üyesi olması açıklamaları da yatırımcı o hassasiyet ile algıladı. Açıklamalar ile fiili duurm örtüşmeyip hisse değeri daha düşünce küçük yatırımcı dah afazla zarar etti; tartışmalar da bu noktada alevlendi.

Bunun birkaç nedeni bulunuyor.

1. Sürecin kamuoyundaki yüzü oldu

PDT mekanizmasını en fazla anlatan isimlerden biri İbrahim M. Turhan’dı.

2. Beklentiler ile sonuçlar uyuşmadı

Yatırımcılar açıklamalar sonrasında hisse üzerinde bu kadar güçlü bir baskı beklemiyordu.

3. Satış baskısı öngörülemedi

Piyasada oluşan fiyat hareketleri yatırımcıların hesaplarının ötesine geçti.

4. Güven sorunu oluştu

Hisse fiyatındaki sert düşüşler sonrasında yatırımcılar açıklamaların yeterince risk içermediğini düşünmeye başladı.

Yatırımcılar yanıltıldı mı?

Bu soru bugün en çok tartışılan konu.

Ancak hukuki açıdan bakıldığında;

“Yanıltma”, “manipülasyon”, “yanlış yönlendirme” gibi kavramların oluşabilmesi için SPK tarafından yapılacak inceleme ve hukuki süreçlerin sonuçlanması gerekir.

Bugün itibarıyla kamuoyuna açıklanmış herhangi bir SPK kararı veya yargı hükmü bulunmamaktadır.

Bu nedenle; “Yatırımcılar kesin olarak yanıltıldı” demek de, “Hiçbir sorun yaşanmadı” demek de mümkün değildir.

Ancak yatırımcı algısında ciddi bir güven kaybı oluştuğu açıktır.

Asıl sorun ne?

Bu olay aslında Türkiye sermaye piyasalarının kronik sorunlarından birini yeniden gündeme getirdi: Finansal mühendislik ile yatırımcı iletişimi arasındaki kopukluk.

Şirket yönetimleri bilanço açısından doğru kararlar alabilir.

Ancak bu kararların;

  • Küçük yatırımcıya etkileri,
  • Riskleri,
  • Olası fiyat baskıları,
  • Seyrelme sonuçları,

yeterince açık anlatılmadığında piyasalarda güven sorunu ortaya çıkıyor.

Sonuç

SASA’nın PDT dönüşümü şirket açısından bakıldığında borcu azaltan ve özkaynakları güçlendiren başarılı bir bilanço operasyonu olarak görülebilir.

Ancak borsa yatırımcısı açısından tablo çok daha farklıdır.

Payların seyrelmesi, hisse fiyatındaki sert düşüşler ve oluşan güven kaybı nedeniyle küçük yatırımcı önemli ölçüde zarar gördüğünü düşünüyor.

Bugün yaşanan tartışmanın merkezinde yalnızca bir sermaye artırımı değil; şeffaflık, yatırımcı iletişimi ve kurumsal güven meselesi bulunuyor.

Sermaye piyasalarında para kaybı telafi edilebilir.

Ancak yatırımcı güveni kaybedildiğinde onu geri kazanmak çok daha zor oluyor.

Bankavitrini.com Analiz

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Sanayide eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı

Yayınlanma:

|

Sanayide iş var, çalışacak insan yok: Eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı

Türkiye sanayisi uzun süredir nitelikli teknik eleman bulmakta zorlanıyordu. Ancak son dönemde sorun yalnızca kaynakçı, CNC operatörü, dikiş makinecisi, bakım teknisyeni gibi ara elemanlarla sınırlı kalmadı; fabrikalar artık vasıfsız/düz işçi bulmakta da zorlanıyor.

Bu tablo, klasik “işsizlik var ama işçi yok” çelişkisini yeniden gündeme taşıdı. Bir yanda iş arayan milyonlarca kişi, diğer yanda üretim hattını döndürecek çalışan bulamayan fabrikalar var. Sorunun temelinde yalnızca ücret değil; çalışma koşulları, vardiya düzeni, ulaşım, barınma, genç kuşağın iş tercihleri, mesleki eğitim yetersizliği ve sanayinin sosyal cazibesini kaybetmesi bulunuyor.

Asgari ücret artık sanayi işi için yeterli motivasyon oluşturmuyor

Sanayide özellikle mavi yaka işler ağır çalışma temposu, vardiya sistemi, fiziki yıpranma, servis bağımlılığı ve kimi zaman sağlıksız çalışma ortamlarıyla öne çıkıyor. Buna karşılık çalışanların eline geçen ücret, yaşam maliyetleri karşısında tatmin edici bulunmuyor.

Asgari ücretin biraz üzerinde teklif edilen ücretler dahi birçok çalışan için yeterli görülmüyor. Çünkü kira, ulaşım, gıda ve temel ihtiyaçlardaki artış, sanayi ücretlerini reel olarak zayıflatıyor. Çalışan açısından soru artık şu hale geldi: “Bu tempoya, bu yıpranmaya, bu ücrete değer mi?”

Yeni kuşak fabrika düzeninden uzaklaşıyor

Genç kuşak için iş yalnızca gelir kapısı değil; yaşam kalitesi, esneklik, sosyal çevre, statü ve psikolojik tatmin anlamına da geliyor. Fabrika ortamı ise birçok genç tarafından ağır, tekdüze, baskılı ve gelecek vadetmeyen bir alan olarak görülüyor.

Kurye, e-ticaret, kafe, güvenlik, hizmet sektörü veya dijital platform işleri daha esnek ve daha görünür seçenekler sunuyor. Sanayide kariyer basamağı, sosyal itibar ve gelir artışı beklentisi zayıf kaldıkça gençler üretim hattından uzaklaşıyor.

Sorun teknik elemandan düz işçiye indi

Geçmişte sanayicinin ana şikâyeti “nitelikli ara eleman yok” şeklindeydi. Bugün tablo değişti. Artık paketleme, yükleme-boşaltma, üretim destek, temizlik, depo, montaj ve vardiyalı hat işlerinde de ciddi açık oluşuyor.

Bu durum sanayi için kritik bir eşik anlamına geliyor. Çünkü teknik eleman eksikliği verimliliği düşürürken, düz işçi eksikliği doğrudan üretim hattını durdurabiliyor. Fabrika kapasitesi kâğıt üzerinde var olsa bile, çalışan bulunamadığında makine, sipariş ve yatırım boşa düşüyor.

Yabancı işçi yeni çıkış kapısı oldu

Bazı fabrikalar çözümü yabancı işgücünde aramaya başladı. Suriyeli çalışanların ardından Türkmenistan, Özbekistan ve diğer Orta Asya ülkelerinden gelen işçiler birçok sektörde daha görünür hale geldi. Tavukçuluk, tekstil, gıda, inşaat, lojistik ve bazı ağır sanayi kollarında yabancı işçi kullanımı artıyor.

Son dönemde Uzak Doğu ve Afrika ülkelerinden işçi getirilmesi de tartışma konusu oldu. Özellikle tavukçuluk gibi çalışma koşulları ağır, vardiya düzeni yoğun ve işgücü devri yüksek sektörlerde yabancı çalışanlar daha fazla gündeme geliyor.

Ancak bu yöntem kalıcı çözüm değil. Yabancı işçi kısa vadede üretim hattını döndürebilir; fakat yerli işgücünün sanayiden kopuşunu, ücret dengesizliğini ve çalışma koşullarındaki yapısal sorunu çözmez.

İşverenin sorunu yalnızca “eleman yok” değil

Sanayici açısından bakıldığında işgücü sorunu üretim planlamasını, sipariş teslimini, ihracat kapasitesini ve yatırım kararlarını doğrudan etkiliyor. İşçi bulunamadığında makineler boş kalıyor, vardiya düşüyor, teslim süresi uzuyor, maliyet artıyor.

Ancak çalışan açısından bakıldığında da sorun net: düşük ücret, ağır koşul, sınırlı sosyal hak, belirsiz kariyer ve düşük motivasyon. Bu nedenle mesele yalnızca “gençler çalışmak istemiyor” basitliğine indirgenemez. Asıl sorun, sanayi işlerinin çalışan açısından cazibesini kaybetmesidir.

Sanayi için yeni sosyal sözleşme şart

Türkiye üretim ekonomisini büyütmek istiyorsa, sanayi işçiliğini yeniden cazip hale getirmek zorunda. Bunun için yalnızca ücret artışı değil, bütüncül bir çalışma hayatı reformu gerekiyor.

Öncelikli adımlar şunlar olmalı:

  1. Sanayide ücretler asgari ücretin anlamlı biçimde üzerine çıkarılmalı.
  2. Vardiya, servis, yemek, barınma ve yan haklar yeniden düzenlenmeli.
  3. Mesleki eğitim fabrikalarla entegre edilmeli.
  4. Gençlere üretimde kariyer yolu gösterilmeli.
  5. Tehlikeli ve ağır işlerde çalışma koşulları iyileştirilmeli.
  6. Yabancı işçi kullanımı kayıtlı, denetimli ve adil ücret ilkesiyle yürütülmeli.
  7. Sanayi bölgelerinde sosyal yaşam, ulaşım ve barınma altyapısı güçlendirilmeli.

Türkiye üretmek istiyorsa işçiyi yeniden kazanmalı

Sanayide eleman bulamama sorunu artık geçici bir insan kaynakları problemi değil; üretim ekonomisinin sürdürülebilirliğini tehdit eden yapısal bir krize dönüşüyor.

Fabrika açmak, makine almak, ihracat bağlantısı kurmak tek başına yeterli değil. O makineleri çalıştıracak, üretim hattını sürdürecek, işi sahiplenip meslek haline getirecek insan kaynağı yoksa sanayi büyüyemez.

Türkiye’nin önündeki soru şudur: Sanayi, gençler ve çalışanlar için yeniden cazip bir gelecek sunabilecek mi?

Bu soruya güçlü bir cevap verilemezse, üretim hattındaki açık yalnızca yabancı işçiyle kapatılmaya çalışılır. Ancak bu da Türkiye’nin asıl ihtiyacını karşılamaz: nitelikli, kalıcı, motive ve yerli üretim kültürüne bağlı bir sanayi işgücü.

*************

Kaynak notu: İŞKUR’un 2025 araştırmasında 1 milyon 730 bin işyeri içinde 166 bin işyerinde 398 bin 618 kişi için eleman temininde güçlük çekildiği; nedenler arasında mesleki beceri eksikliği, yeterli başvuru olmaması, talep edilen ücretin yüksek bulunması ve çalışma şartlarının beğenilmemesi yer alıyor. TÜİK verilerinde 2025’te sanayi istihdamı 6 milyon 578 bin kişi olarak görülürken sanayinin istihdam payı geriliyor. Çalışma Bakanlığı yabancı çalışma izinleri istatistikleri de işgücü açığında yabancı çalışan kanalının büyüdüğünü gösteriyor.

Okumaya devam et

GÜNCEL

TURİZMDE ALARM ZİLLERİ: 1.500 OTEL SATIŞTA

Yayınlanma:

|

Yazan:

SEKTÖR NEDEN SIKIŞTI? Artan maliyetler, yüksek faizler, savaş riski ve rekabet kaybı turizm sektörünü zorluyor

BANKAVİTRİNİ ÖZEL ANALİZ

Türkiye ekonomisinin döviz kazandıran en önemli sektörlerinden biri olan turizm, son yılların en zor dönemlerinden birini yaşıyor. Bir yandan turizm gelirleri artmaya devam ederken, diğer yandan sektörün önemli bir bölümünde kârlılık eriyor, nakit akışı bozuluyor ve işletmeler finansman baskısı altında eziliyor.

Son dönemde kamuoyuna yansıyan verilere göre Türkiye genelinde yaklaşık 1.500 otelin satışa çıkarılmış olması, yaşanan sıkışıklığın boyutunu gözler önüne seriyor. Satışa çıkan tesislerin önemli bölümü Antalya, Muğla, Aydın, İzmir ve İstanbul gibi turizmin lokomotif bölgelerinde bulunuyor.

Bu tablo, ilk bakışta bir çelişki gibi görünüyor:

Turist geliyor.

Turizm geliri artıyor.

Ancak oteller satılıyor.

Peki neden?

Asıl sorun turist sayısı değil, kârlılık

Turizm sektöründe yaşanan sıkıntının temelinde turist sayısındaki düşüş değil, maliyetlerdeki kontrolsüz artış bulunuyor.

Son üç yılda;

  • Personel giderleri,
  • Enerji maliyetleri,
  • Gıda ve içecek maliyetleri,
  • Sigorta giderleri,
  • Bakım-onarım harcamaları,
  • Finansman maliyetleri

olağanüstü yükseldi.

Özellikle yüksek faiz ortamında yatırım kredileri kullanan tesisler için borç servis yükü ciddi seviyelere ulaştı. Birçok otel dolu çalışmasına rağmen beklediği kârlılığı sağlayamıyor.

Turistler neden Yunanistan’a yöneliyor?

Türkiye uzun yıllar boyunca Akdeniz çanağının en avantajlı fiyat-performans destinasyonu olarak öne çıktı.

Ancak son dönemde bu avantaj giderek zayıflıyor.

Özellikle Yunanistan;

  • Ada turizmi,
  • Vize kolaylığı,
  • Daha sade fiyat politikası,
  • Küçük ölçekli butik işletmeler,
  • Alternatif turizm seçenekleri

ile önemli avantaj elde etmiş durumda.

Birçok Avrupalı turist artık Türkiye ile Yunanistan arasında fiyat farkının önemli ölçüde kapandığını düşünüyor. Türk turist açısından da tablo farklı değil.

Son iki yılda Yunan adalarına yönelik talepte ciddi artış yaşanması dikkat çekiyor.

Savaşların görünmeyen faturası

Turizm sektörünü etkileyen bir diğer önemli unsur ise jeopolitik riskler.

İsrail-İran gerilimi, Orta Doğu’daki çatışmalar ve bölgesel güvenlik sorunları doğrudan Türkiye’de yaşanmasa bile turist algısını etkiliyor.

Uluslararası tur operatörleri ve sigorta şirketleri;

  • Bölgesel riskleri,
  • Uçuş güvenliğini,
  • Politik istikrarı

yakından takip ediyor.

Bu nedenle bazı turistler rezervasyonlarını erteliyor veya alternatif destinasyonlara yöneliyor. Turizm sektöründe algı çoğu zaman gerçeklerden daha güçlü sonuçlar doğurabiliyor.

Yüksek faiz turizmi vuruyor

Turizm sektörünün bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri de finansmana erişim.

Birçok tesis pandemi sonrası dönemde kullandığı kredilerin yükünü hâlâ taşıyor.

Buna ek olarak;

  • Yüksek faiz oranları,
  • İşletme sermayesi ihtiyacı,
  • Artan yatırım maliyetleri

otel bilançolarını zorluyor.

Bu nedenle bazı işletmeler yatırımcı arayışına girerken, bazıları ise satış seçeneğini değerlendiriyor.

Bankalar için yeni risk alanı

Turizm sektöründeki sıkışıklık yalnızca otel sahiplerini değil bankacılık sektörünü de ilgilendiriyor.

Çünkü turizm yatırımları;

  • Uzun vadeli krediler,
  • Büyük tutarlı finansmanlar,
  • Gayrimenkul teminatları

üzerine kurulu bir yapıya sahip.

Eğer satış dalgası büyür ve sektör kârlılığı daha fazla bozulursa;

  • Takipteki kredi oranları,
  • Yeniden yapılandırma talepleri,
  • Finansal yeniden yapılandırma dosyaları

önümüzdeki dönemde artabilir.

Bu nedenle bankaların turizm kredilerini yalnızca teminat değeri üzerinden değil, işletmenin nakit üretme kapasitesi üzerinden değerlendirmesi gerekiyor.

Turizm sektörü bu krizden nasıl çıkabilir?

Sektör temsilcilerine göre çözüm yalnızca daha fazla turist çekmek değil.

Asıl ihtiyaç;

✓ Maliyetlerin kontrol altına alınması

✓ Finansman yükünün azaltılması

✓ Turizmin 12 aya yayılması

✓ Sağlık ve kongre turizminin geliştirilmesi

✓ Enerji maliyetlerinin düşürülmesi

✓ Rekabet gücünün yeniden kazanılması olarak öne çıkıyor.

Sonuç

Türkiye turizmi hâlâ dünyanın en güçlü destinasyonlarından biri olmayı sürdürüyor. Ancak sektör artık “turist sayısı” ile değil, “kârlılık” ile sınanıyor.

1.500 otelin satışa çıkması, turizmde yapısal sorunların büyüdüğüne işaret ediyor. Bugün oteller satılıyor. Yarın ise aynı sorunlar bankaların kredi portföylerine yansıyabilir.

Bu nedenle turizmde yaşanan gelişmeler yalnızca sektörün değil, bankacılık sisteminin ve reel ekonominin de yakından izlemesi gereken bir erken uyarı sinyali niteliği taşıyor.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.