Connect with us

GÜNDEM

MURAT ÜLKER: “Algoritmik Düşünmeyi Öğrenmemiz Gerekiyor”

Yayınlanma:

|

Kırk yıla yaklaşan iş ve yönetim deneyimini, Hayatın İpuçları-Zor Konuların Yalın Anlatımı başlıklı kitaplarıyla paylaşan, son olarak serinin üçüncüsünü yayımlayan Yıldız Holding yönetim kurulu üyesi Murat Ülker işin geleceği, sürdürülebilirlik, gıda güvenliği, iş-yaşam dengesi gibi konuları mercek altına alıyor. İş dünyasında yaşanan hızlı değişimde dijitalleşmenin büyük etkisi olduğuna, bu doğrultuda herkesin algoritmik düşünmeyi öğrenmesi gerektiğine vurgu yapan Ülker, stratejinin doğru ve verimli icrası içinse liderlere önemli görevler düştüğünü kaydediyor. “Ben ekibime daima rüyalarına talip olduğumu söylerim. Dün de bugün de işinin, görevinin rüyasını görmeyen, üstel büyümeyi hayal etmeyene bizim dünyamızda yer yok” diyen Murat Ülker ile yazma ve deneyimlerini paylaşma süreci, işin geleceği, merkeziyetsiz dünyada iş ve sanatın konumlanması üzerine konuştuk. 

HBR: Murat Bey, Hayatın İpuçları-Zor Konuların Yalın Anlatımı başlığıyla yayımladığınız kitaplarınızın ilki yedi, ikincisi altı baskı yaptı. İngilizce edisyonları yayımlandı. Şimdi ise serinin üçüncü kitabı basıldı. Öncelikle, kitap yazmak için sizi motive eden şey neydi?        

ÜLKER: Derdim çok satan bir yazar olarak anılmak değil; kendimi geliştirmek için yazıyorum. Bir gün bir arkadaşım elinde birkaç kitapla yanıma geldi. Üzerinde, “Hayatın İpuçları-Zor Konuların Yalın Anlatımı” yazıyordu. “Bu ne?” dedim. “Çocuklarım rahat okusun diye sizin yazılarınızı ciltlettim, bu ismi de çok uygun gördüm, yaptırmışken size de birkaç tane yaptırayım dedim” dedi. Çok hoşuma gidince bunu sosyal medyada paylaşarak teşekkür ettim. Sabri Ülker Vakfı’ndaki arkadaşlarım da bunu görmüşler, bu örnekten yola çıkarak yazılarımı kitaplaştırmaya karar vermişler. O zamana kadar hiç istemedim, kim “basalım” dediyse de şiddetle karşı çıktım. “Zaten sosyal medyada ve blogda var, isteyen okur” diye düşünüyordum. Ama kabul ediyorum, basılınca sanki biz eski kuşak için iyi oldu. Yazdıklarınızı kitap formunda görmek, insanların da öyle görmesi başka bir etki yaratıyor.

Son kitabınızın tanıtımı sırasında, “Hayatta ne varsa işte de o vardır” ifadesini kullandınız. Bu bakış açınızdan hareketle kitaplarınızı nasıl tanımlarsınız? Anı mı yoksa iş/yönetim kitapları mı yazıyorsunuz?

Açıkçası yukarıda belirttiğim arkadaşım, “Hayatın İpuçları” demiş. Bu tanımlamayı duyana kadar hayata dair yazılar yazdığımı pek düşünmedim. Ama şimdi geçen iki buçuk yıla baktığımda hayatın birçok alanına dair yazdığımı düşünüyorum. İlgi alanlarım iş yaşamından, psikolojiye, sosyolojiden tarihe değişiyor. Sanırım ben çok yönlü öğrenmeyi seviyorum. Öğrenirken de metinle diyaloğa geçip daha sonra görüşlerimi paylaşıyorum. Ortada samimiyet olunca da sanki hayatın ipuçlarını açıklıyormuşum gibi oluyor.

Yazma serüveninizin LinkedIn paylaşımlarınızla başladığını biliyoruz. Son kitabınıza baktığımızda sürdürülebilirlik, işin geleceği, gıda güvenliğinin yanı sıra kişisel gelişim, sanat gibi konuları da ele aldığınızı görüyoruz. Sosyal medyadaki paylaşımlarınız üzerinden aldığınız etkileşimler kitaba taşıyacağınız konuları belirlemekte sizi nasıl yönlendiriyor?

Çok yerinde bir soru, teşekkür ediyorum. Yazılara gelen yorumlar beni geliştiriyor. Düşünmediğim konulara da eğiliyorum; mesela ek kaynaklar önerenler oluyor, gidip o kitapları bulduruyorum. Bazen hemen ben okuyorum, bazen da arkadaşlarımdan rica ediyorum. Tabii farklı düşünenler oluyor, malum yorum serbest ama trollemek yasak. Gündem tabii beni etkiliyor, önceliklerimi geliştiriyor ama ajandamda daha yazmak istediğim birkaç kitaplık konum var.

İklim krizi, Covid-19 pandemisi, şimdi de bölgede ortaya çıkan savaşın tetiklediği durumlarla tüm dünya hızlı bir değişim içinde. İş dünyasının da önemli bir paradigma değişiminden geçtiğini görüyoruz. Sizce şirketler ve liderler bu değişimlere, geleceğin iş dünyasına nasıl hazırlanmalı?

Dünyada konjonktür bu kadar hızlı değişirken bunu tetikleyen sosyal medya, dijital şebekelerdir. Ama geçmişte yaşadığınız iş tecrübenizi değerlendirince şu anda değişimi oluşturan faktörlerin aslında piyasadaki temel düşünce ve davranışlar olduğunu göreceksiniz. Bundan 40 yıl önce bilgisayarlaşmayı becerebildiysek dijitalleşmeyi nasılsa beceririz.

Algoritmik düşünmeyi ise öğrenmemiz gerekiyor, tıpkı bir zamanlar 10 parmak daktilo ve Aristo cetveli ile hesaplamayı bilmek, bizim gençliğimizde sistem analistliği ve bugün kod yazmaya aşina olmak gibi.

Mesela platformlara gelince Kapalıçarşı piyasası bunun hâlâ geçerli en güzel örneğidir ama tabii şimdikiler dijital. Brüt kâr seviyeniz piyasa eş değeriyse veya piyasadan yüksekse o işe güvenin, yürür gider şayet işi doğru icra ederseniz. Negatif işletme sermayesinin Türkçesi elin taşıyla elin kuşunu avlamaktır, yani ticarettir. Zaten aksine sermaye yetmez. Ama net kâr mutlaka hedeflenmelidir.

Ben ekibime daima rüyalarına talip olduğumu söylerim. Dün de bugün de işinin, görevinin rüyasını görmeyen, katlanarak (üstel) büyümeyi hayal etmeyene bizim dünyamızda yer yok, şimdi ve gelecekte. Değişen dünya ekosistemi çok güzel bir yapı ama öncelikle kazan-kazan iş mantığı ile hareket etmeyi benimsemek ön şarttır. Sonrası benim düsturum şu; ben mal alırken değil mal satarken para kazanırım, tüm bayilerin de (tedarikçi) mal satarken beni tercih etmelerini yeğlerim. Geleceğin dünyasına da bu vizyonla hazırlanmak, sistemi buna göre kurmak şarttır.

Kitabınızda, “Strateji mi, yoksa icra mı?” sorusunu irdeliyor ve liderlere önemli eleştirilerde bulunuyorsunuz. Sizce hangisi öncelikli? Stratejinin doğru ve verimli icrası için liderler ne gibi adımlar atmalı?

Evet, Chris McChesney, Sean Covey ve Jim Huling’in Uygulamanın 4 Disiplini (4 Disciplines of Execution) isimli kitabının başlangıç sorusuydu bu ve daha başta cevap veriyorlardı: icra. Ama nasıl? Bu kitap icranın en büyük düşmanının günlük yapılması gereken standart işler olduğunu söylüyor; buradan yola çıkarak işleri acil (seni yöneten günlük işler) ve önemli (senin yöneteceğin yeni aktiviteler) olarak ikiye ayırıyor. Acil işler kötü değil, organizasyonu canlı tutan ve yapılması zorunlu işlerdir. Acil işler yapılmazsa şirket büyük zarar görür ama şirkette sadece acil işleri yaparsanız da şirket gelişmez. Çalışanlarınıza davranış değişikliğini benimsetemediğiniz sürece onlar sadece günlük acil işlerin koşuşturması içinde yaşayacaklardır. İcra disiplinini acil günlük işleri yönetmek için değil, aksine acil işlerin arasında en kritik stratejinin icrasında kurallar belirlemek için geliştirmek gerekir. Bu nedenle de önce önemli olana odaklanmak, onu ölçmek, değerlendirmek ve hesap verilebilir bir raporlama sistemi kurmak gerekir.

Mesela kilo vermek istiyorsunuz. Çok önemli hedefiniz yaza kadar 75 kiloya inmek olsun. Önemli ölçümler günde 45 dakika yürümek, bin kalori almak ve akşamları yemek yememek olarak tanımlanabilir. Her hafta tartılma kaydı ise gecikmiş ölçümdür. Buzdolabına bir takip çizelgesi konursa, eşinize de her hafta başı öncü ölçümlerle ilgili hesap verirseniz, 75 kiloya düşmek artık sadece size bağlı değil sisteme dayalı bir şey olur. Açıkçası bu da bizim OKR sisteminden başka bir şey değildir. Yani stratejiniz istediğiniz kadar doğru olsun, icra yoksa sonuç yoktur.

Sözünü ettiğimiz hızlı dönüşümle çalışma modelleri ve iş yapış biçimlerinin de değiştiğine tanıklık ediyoruz. Kitabınızda son zamanlarda sıkça tartışılan “haftada dört gün çalışma” konusunu da ele alıyorsunuz. Önümüzdeki süreçte çalışma biçiminin nasıl evrileceğini düşünüyorsunuz?

Haftada daha kısa süre çalışma bir hayal olarak mı kalacak, yoksa evrim yoluyla mı gelecek, yoksa Covid devrimiyle evden çalışma kılığında geldi de haberimiz mi yok, kısa sürede anlarız diye düşünüyorum. Ben gelecekten korkmuyorum, her şeyi denemekten yanayım. Açıkçası salgından önce evden çalışmaya karşıydım. Şimdi hibrit çalışmanın çok verimli olduğunu düşünüyorum. Haftada dört gün çalışmanın verimli olduğu kanıtlanırsa niye denemeyelim? Ama şunu unutmayalım; dünya durmadan dönüyor ve zaman akıyor, biz işlerimizde rekabetçi üstünlük sağlayamadığımız takdirde zaten çalışacak işimiz olmayacak.

Sürdürülebilirlik konusunda yalnızca iş dünyasının değil bürokrasi ve sivil toplum kuruluşlarının da dönüşmesi gerektiğine vurgu yapıyorsunuz. Sistemin düzeltilmesi ve daha katma değerli olması için sizce nasıl bir model izlenmeli?

Sürdürülebilirlik bilincinin artmasında pek çok etken var. Geliştirilmesinde de aynı etkenler rol oynayacaktır. Özünde geleceği yaşayabilmek isteği ve endişesidir. Kaynaklar azalıyor mu, gelecek nesillere güvenli bir yaşam sunabilecek miyiz? Bu cevabı ararken hem tek başımıza bunu yapamayacağımızı hem de her bireyin bundan sorumlu olduğunu fark ediyoruz. Sağlıklı bir gelecek için birlik içinde yegâne evimiz dünyayı korumamız gerek. Bunu güncel olarak pandemi döneminde tecrübe ettik. Dünyanın her ülkesi, her bireyi evinin dışındaki hayattan mahrum kaldı. Birlikte sosyal yaşamın değerini daha iyi anladık.

Sürdürülebilir kaynaklar, kaliteli yaşam imkanları, sağlıklı yaşam, ekonomik büyüme ve bireysel güçlerin birleşmesi ile mümkündür. Bunu yapabilmek için her bireyin ve birimin eylemleri dünyayı korumaya yardımcı olacak olumlu küresel hareketlere dönüşmelidir. Sürdürülebilirlik amacı ile gerçekleştirilmiş geniş vizyona sahip tüm fikir ve projelerin iklim değişikliği iddialarının ötesinde çocuklarımıza, torunlarımıza daha yaşanabilir bir dünya yaratmak için çok önemli olduğunu düşünüyorum.

İklim krizinin etkileri ve pandemiyle birlikte gıda güvenliğinin önemi daha fazla anlaşıldı. Gerek gıda endüstrisindeki tecrübeniz gerekse son dönemde meydana gelen gıda güvenliği sorunlarının gelecekte yaşanmaması adına sizce hangi adımlar atılmalı?

Gıda güvenliği hepimiz için hayati önem taşıyan bir konu. “Eğitim şart” desem yeri. Sabri Ülker Vakfı bu konuda hem yetişkinlere hem de çocuklara yönelik çok önemli çalışmalar yürütüyor. Burada vakfın bir projesinde yaptığımız bir araştırmanın bulgularından bahsetmek istiyorum.

Prof. Dr. İrfan Erol ülkemizde oransal çoğunluğu 18-24 yaş grubu bireylerden oluşan tüketicilerin yüzde 66,1’inin gıda güvenliği kavramını hiç duymadığını belirtiyor. Diğer yandan araştırma, bozuk ve hatalı gıda ile karşılaşan tüketicinin tutumlarını da bize gösteriyor. Bozuk gıdayı şikayet etmeyenlerin yüzde 62,1’i gerekçe olarak “uğraşmak istemediğini” söylüyor. Her üç kişiden biri ALO 174’ten haberdar değil, haberdar olan da uğraşmak istemiyor.

Bu sayılara bakınca gıda güvenliği bakımından kurumsal çabaların ötesinde tüketiciyi de bilinçlendirmenin ne kadar büyük önem taşıdığını görebilmekteyiz. Unutmayın, tüketici bilinçlendikçe tüm işletmeler bu konuyu daha ciddiye alacaktır. Bilinçlendirmek ise okulda ve yaşam boyu eğitimle oluyor. Süreklilikten taviz vermemeliyiz.

Hem iş insanı şapkanız hem de sanata olan yoğun ilginizle blokzincir teknolojilerini farklı boyutlarıyla inceliyorsunuz. Öncelikle, blokzincir teknolojileri, kripto paralar ve merkeziyetsiz Web 3.0 dünyası gelecekte işin doğasını nasıl evriltecek?

Kripto para hâlâ aşina olduğum bir alan değil ama gelişmeleri takip ediyorum. Ancak şunu belirtmeliyim, bir kuruş kripto param yok ama kim bilir? Dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu konularda birçok gelişme yaşanıyor. Ben de fırsat bulmuşken son günlerde gördüğüm NFT eserler ve kripto para konusunda son okuduğum kitap ve benzer malumat üzerine düşünüyor, tartışıyor ve yazıyorum.

Mesela blokzincir üzerinde gelişen Web 3.0’ın eser sahiplerinin mülkiyet/telif haklarının korunması için eşsiz bir ortam sağladığını öğrendim. Kullanıcıların verilerinin internet devlerinin elinde sadece bir platformun para kazandığı bir araca dönüşmesini de engellediğini öğrendim. Kitap, müzik, görsel, yazı, video gibi eserler NFT olarak tüketicisiyle buluştuğunda eser sahipleri her tüketimden gelir elde edebileceği için bu yapı eklenen her bir yeni eş düzey katılımcı ile güçleniyormuş. Eğer öyleyse gelecekte merkeziyetsiz, demokratik bir web düzeni olacak ve burada dijital ürünlerin ticareti daha fazla olacaktır. Ancak bu yeni web şebekeleri yapısı içinde tüketici daha fazla segmente olacak, yani reklamla onlara ulaşma konusu zorlaşacaktır.

Peki, sanata ilgi duyan, destek olan kimliğinizle NFT teknolojilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce NFT’ler sanat dünyası için nasıl bir değer yaratıyor?

Dijitalleşme hepimize sınırsızlığı çağrıştırıyor ama sanatla dijitalin birleşmesi farklı bir şey ortaya çıkardı, farklı bir değer oluşturdu. Yani sanat nasıl dijitale uyum sağladıysa dijitalleşme de sanat içerisinde kendi özel alanını yarattı. Sınırlı sayıda ya da biricik (ünik) edisyon, NFT eser sahiplerini böbürlendiriyor. Aslında satılan, bir blokzincirle mühürlenmiş internet adresidir. Böbürlenmek diyorum çünkü burada söz konusu olan daha çok sahip olma hissinden beslenmek, onun sanal da olsa bir yerde kendilerine ait olması onlar için bir mutluluk kaynağı oluyor ki bu da bir duvara asılan sanat eserinin mutluluğundan farklı bir şey. Burada söz konusu olan metaverse dünyasının öncüleri gamer gençler öteden beri çeşitli mevcut NFT metalarının tüketicisidirler. Ben de yakından takip ediyorum tüm bu gelişmeleri. Sanatın geleceğinin ne olacağını Web 3.0’ın da yaygınlaşmasıyla bize zaman gösterecek.

Kitabınızda kişisel gelişime, mutluluk duyduğunuz anlara, inanca yönelik duygularınıza, hobilerinize de yer veriyor ancak bir yandan da, “Ben aslında çalışırken eğleniyorum” diyorsunuz. İş-yaşam dengesini nasıl sağlıyorsunuz?

Bu sorunuza izninizle Washington Post’taki bir makaleden yararlanıp cevap vereyim çünkü bunu yazmıştım. Söz konusu makale üç ayrı tip eğlenceden bahsediyor. Tip I eğlence, zevk alacağınızdan emin olup yaptığınız aktiviteler. Arkadaşlarınızla güzel bir restoranda yemek, sahilde vakit geçirmek gibi… Yani güvenli alan sınırları içinde, süreci ve sonunu kestirebildiğiniz aktiviteler. Diğer uç ise Tip III eğlence. Bu, sonu dualarla, kurtarma operasyonlarıyla biten, bir daha asla yapmam dedirten etkinlikler. Mesela vahşi doğada tedbirsizce kaybolacağınız geziler, okyanusu yüzerek geçmeye çalışmak gibi ürkütücü ve mantıksız etkinlikler. Geçtiğimiz Şubat ayında Atlantik Okyanusu’nu yelkenle dokuz günde geçtim ama yüzerek değil. Tip III değilim çok şükür! Tip II eğlence ise dengeli durum. Yani gerçekten tehlikeye atılmadan, rahatsız eden ama cana can katan bir meydan okuyuş haliyle dengeyi tutturduğunuz aktiviteler. Tip II, dağcılar arasında yaygın kullanılan bir terimmiş. İlginçtir, kitap yazmak da bu kategoriye giriyormuş, nedense…

Bense soranlara, “Ben hep tatildeyim ve ben hep çalışıyorum” diyorum. Yani ben aslında çalışırken eğleniyorum. O yüzden kendime Tip 4 dedim. Yani endişeye mahal yok.

Önümüzdeki süreçte yeni bir kitap projeniz var mı? Varsa bu kez hangi konulara öncelik vermeyi hedefliyorsunuz?

Başta da dediğim gibi derdim çok satan bir yazar olarak anılmak değil. Kendimi geliştirmek için yazıyorum. Kendimi geliştirmekten vazgeçeceğimi de sanmıyorum. Bu içten gelen bir motivasyon. Kitap projem yok, zaten hiç olmadı. Sağ olsunlar, Sabri Ülker Vakfı’ndaki arkadaşlarım yazılarımı derliyor ve kitap haline getiriyorlar. Ama çok yazı projem var. Yazar olmak gibi amacım yok dedim ama çok yazınca insan her konu üzerinde görüş oluşturup her şeyi de yazmak istiyormuş. Hani, “Elinde çekiç olan her şeyi çivi görür” derler ya. Elime kalemi bir aldım, her şeyi yazılabilir konu olarak görmüyorum desem yalan olur. Tabii arkadaşlarıma tavsiyem onların da yazmasıdır. Mesela insan ve iş destek başkanımız Bahattin Aydın başladı yazmaya, ben de onun yazılarını yorumlarımla paylaşıyorum ve diyorum ki niye bir sonraki kitapta yer almasın.

HBR

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL

FON SORUŞTURMASINDA AKBANK VE DENİZBANK’TAN AÇIKLAMA: “İSİMLER BANKALARIMIZIN ÇALIŞANI DEĞİL”

Yayınlanma:

|

Yazan:

Fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler üzerinden gündeme gelen Akbank ve DenizBank, haberlerdeki çalışma ilişkilerine ilişkin açıklama yaptı. Akbank, “adı geçen kişilerin uzun süre önce bankadan ayrıldığını” belirtirken DenizBank, “adı geçen Yasemin Y.’nin banka çalışanı olmadığını” bildirdi.

Bankavitrini.com | Gündem

Sermaye piyasalarındaki işlemlere yönelik yürütülen fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler ve bu kişilerin bankalarla bağlantıları gündeme geldi. Konuya ilişkin Akbank ve DenizBank’tan açıklamalar geldi. Her iki banka da haberlerde yer alan çalışma ilişkilerine yönelik düzeltme talebinde bulundu.

Akbank: İsimler uzun süre önce bankadan ayrıldı

Akbank, fon soruşturması kapsamında gözaltı kararı verilen kişilerle ilgili haberlerde banka adının kullanılmasına ilişkin açıklama yaptı.

Banka, haberlere konu olan kişilerin uzun süre önce Akbank’tan ayrıldığını ve başka kurumlarda çalıştıklarını belirtti. Açıklamada, bu kişilerin hâlen Akbank bünyesinde görev yapıyormuş gibi gösterilmesinin gerçeğe aykırı bir izlenim oluşturabileceğine dikkat çekildi.

Akbank, güncel çalışma ilişkilerinin doğru aktarılması gerektiğini vurgulayarak kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini istedi.

DenizBank: Yasemin Yılmaz bankamızın çalışanı değil

DenizBank da fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isimlerin yer aldığı listeye ilişkin yayımlanan haberdeki bir bilgiyi düzeltti.

DenizBank A.Ş. tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isim listesine ilişkin yayımladığınız haberde, Yasemin Y. isimli kişinin DenizBank Finans Yöneticisi olduğu yönünde hatalı bilgiye yer verilmiştir.

Haberde adı geçen Yasemin Y., Bankamız çalışanı değildir. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla söz konusu yanlış bilginin düzeltilmesini rica ederiz.”

DenizBank, açıklamasıyla Yasemin Y.’ın banka çalışanı olduğu yönündeki bilgiyi açıkça reddetti ve haberlerin düzeltilmesini talep etti.

Soruşturmada banka isimleri neden gündeme geldi?

Soruşturma kapsamında yayımlanan gözaltı listelerinde yer alan kişilerin mesleki unvanları ve çalıştıkları kurumlara ilişkin bilgiler, bankaların isimlerinin de haberlerde geçmesine neden oldu.

Ancak bir kişinin adının soruşturma kapsamında anılması, tek başına ilgili bankanın soruşturmanın şüphelisi olduğu veya kurumsal olarak herhangi bir suça iştirak ettiği anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir kişinin geçmişte bir bankada çalışmış olması da güncel çalışma ilişkisini göstermiyor.

Akbank’ın geçmiş çalışma ilişkilerine yönelik açıklaması ile DenizBank’ın Yasemin Y. hakkında yaptığı düzeltme, haberlerde kişi ve kurum bağlantılarının güncel ve teyit edilmiş bilgiler üzerinden kurulmasının önemini ortaya koydu.

Bankacılık sektöründe doğru bilgi ve itibar vurgusu

Sermaye piyasalarına yönelik soruşturmalarda kişi isimleriyle birlikte kurum adlarının anılması, kamuoyunda ilgili bankalara yönelik algıyı etkileyebiliyor. Bu nedenle gözaltı listelerindeki bilgilerin, kişilerin güncel iş durumlarıyla karşılaştırılarak yayımlanması önem taşıyor.

Akbank ve DenizBank’ın açıklamaları, soruşturma haberlerinde yalnızca isimlerin değil, bu isimlerle bankalar arasında kurulan bağlantıların da titizlikle doğrulanması gerektiğini gösteriyor.

Bankavitrini.com olarak not: Bu haber, Akbank ve DenizBank’ın çalışma ilişkilerine yönelik açıklamalarını bir araya getirmektedir. Soruşturmada adı geçen kişiler hakkındaki iddialar ile bankaların kurumsal sorumluluğu birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE?

Yayınlanma:

|

İspanya, Fransa, İtalya ve Belçika’daki protestolar ne anlatıyor? Türkiye bu tablodan hangi dersleri çıkarmalı?

Erol TAŞDELEN | Bankavitrini.com Ekonomik Analiz

Avrupa sokaklarında yükselen protestolar, yalnızca öğrencilerin eğitim koşullarına, kiracıların konut sorununa ya da çalışanların ücret taleplerine indirgenemez. İspanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Belçika’ya uzanan eylemlerin ortak noktasında daha temel bir soru bulunuyor: Ekonomik büyüme, vatandaşın yaşam standardına ne ölçüde yansıyor?

17 Ekim 2026’da Avrupa’nın farklı ülkelerinde yoğunlaşan gösteriler, hayat pahalılığı, eğitim giderleri, barınma sorunu ve kamu hizmetlerinin niteliği etrafında şekillendi. Ancak bu gösteriler, tek merkezden yönetilen ortak bir Avrupa hareketi değil. Her ülkenin kendi ekonomik ve siyasi dinamikleri var. Ortaklaşan nokta ise özellikle gençlerin geleceğe ilişkin beklentilerinin zayıflaması.

Al Jazeera’nın 17 Ekim tarihli haberinde, farklı ülkelerde yüz binlerce kişinin hayat pahalılığına karşı gösterilere katıldığı bildirildi. Fransa’daki eylemler kitlesel boyutlara ulaşırken Belçika’da eğitim reformları, İtalya’da geçim sıkıntısı ve savaş karşıtı talepler, İspanya’da ise konut krizi öne çıktı.

Bu tablonun ekonomi yönetimleri açısından önemli bir mesajı var: Makroekonomik göstergelerdeki iyileşme, toplumun bütün kesimleri tarafından aynı biçimde hissedilmeyebilir.

İSPANYA: MAAŞ VAR, EV YOK!

İspanya’daki protestoların merkezinde konut krizi bulunuyor. Özellikle büyük şehirlerde yükselen kiralar, genç çalışanların kendi başlarına ev tutmasını giderek zorlaştırıyor.

Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın evinden çıkarılması ve sonrasında hayatını kaybetmesi, konut hakkı tartışmalarını yeniden alevlendiren olaylardan biri oldu. Hükümetin kiracıları korumaya yönelik düzenleme girişiminin parlamentoda reddedilmesi de tepkileri artırdı.

Reuters’ın 2 Ekim 2026 tarihli haberine göre, protestocular kira artışlarının sınırlandırılmasını, evden çıkarmalara karşı koruma sağlanmasını ve kısa süreli kiralamaların düzenlenmesini talep ediyor. Tartışmanın diğer tarafında ise düzenlemelerin konut arzını azaltabileceğini savunan kesimler bulunuyor.

İspanya örneği, ekonomik açıdan önemli bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Bir ülkede istihdamın ve ekonomik faaliyetin artması, konut maliyetleri gelirlerden daha hızlı yükseliyorsa, gençlerin bağımsız yaşam kurmasını kolaylaştırmayabilir.

Çalışan bir gencin maaşının büyük bölümünü kiraya ayırması; tasarruf yapmasını, ev sahibi olmasını, tüketim harcamalarını artırmasını ve ekonomik geleceğini planlamasını güçleştiriyor.

Burada mesele yalnızca emlak piyasası değil. Konut maliyetleri, iş gücü hareketliliğini, aile kurma kararlarını, tüketimi ve uzun vadeli tasarrufları da etkiliyor.

İspanya’nın verdiği mesaj açık: Barınma maliyeti, ücret artışlarını geride bırakıyorsa ekonomik büyüme toplumsal refaha dönüşmekte zorlanıyor.

FRANSA: EĞİTİMDEKİ SORUNLAR NASIL TOPLUMSAL TEPKİYE DÖNÜŞTÜ?

Fransa’da gösteriler, okullardaki personel yetersizliği, eğitim koşulları ve kamu hizmetleri konusundaki şikâyetlerle görünür hale geldi. Öğrencilerin başlattığı eylemlere zamanla farklı toplumsal kesimlerden destek geldi.

17 Ekim’deki gösterilerde hayat pahalılığı, yakıt maliyetleri ve ücret talepleri de gündemin parçası oldu. Böylece başlangıçta eğitim odaklı olan tepki, daha geniş bir ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluk alanına yayıldı.

Fransa’daki gösteriler sırasında yağma, kundaklama ve polisle çatışmalar da yaşandı. Barışçıl protesto hakkı ile şiddet eylemleri birbirinden ayrılmalı. Kamu düzenine zarar veren eylemler, gösterilere katılan bütün vatandaşların tutumu olarak değerlendirilemez.

Ekonomik açıdan Fransa örneği, kamu harcamaları tartışmasını öne çıkarıyor.

Devlet bütçe disiplinini sağlamak, borçlanmayı kontrol etmek ve mali dengeleri korumak isteyebilir. Ancak tasarruf politikalarının eğitim, sağlık ve diğer kamu hizmetlerine etkisi, vatandaşların günlük yaşamında hissediliyorsa ekonomik tartışma siyasi ve toplumsal bir soruna dönüşebiliyor.

Burada önemli soru, devletin harcamalarını azaltıp azaltmaması değil; hangi harcamaların, kimleri etkileyerek ve hangi sonuçları doğurarak azaltıldığıdır.

BELÇİKA: BÜTÇE KISITLAMALARI VE EĞİTİME ERİŞİM

Belçika’da gençlerin ve öğrencilerin katıldığı gösterilerde eğitim maliyetleri, yükseköğretime erişim ve eğitim reformları öne çıktı.

Reuters’ın 17 Ekim tarihli haberine göre Brüksel’de yüzlerce genç gösteri yaptı. Eylemler sırasında polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. Göstericiler, eğitim maliyetlerinin artması ve bazı reformların üniversiteye erişimi zorlaştırabileceği yönündeki kaygılarını dile getirdi.

Belçika örneği, eğitim harcamalarının yalnızca bugünün bütçe kalemi olmadığını gösteriyor. Eğitim, bir ülkenin gelecekteki üretkenliğini, iş gücü niteliğini ve rekabet gücünü belirleyen temel yatırımlardan biridir.

Eğitimde fırsat eşitliğinin zayıflaması, düşük gelirli ailelerin çocukları açısından daha ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle bütçe kesintilerinin kısa vadeli mali etkileri ile uzun vadeli ekonomik sonuçlarını birlikte değerlendirmek gerekir.

İTALYA: GEÇİM SIKINTISI VE SOSYAL HİZMETLER

İtalya’daki gösterilerde hayat pahalılığı, ücretler, kamu hizmetleri ve savaş karşıtı talepler öne çıktı. Milano ve Bologna gibi kentlerde bazı eylemler polisle çatışmalara dönüştü.

17 Ekim’deki gösterilerin ekonomik arka planında, hanelerin artan fiyatlar karşısında bütçelerini dengeleme güçlüğü bulunuyor. Enflasyonun yavaşlaması ile fiyatların düşmesi aynı şey değil. Fiyat artış hızı gerilese bile daha önce yükselen fiyatlar yüksek seviyelerde kalabiliyor.

Ücret artışları bu birikimli fiyat artışını karşılayamıyorsa, çalışanların satın alma gücü üzerindeki baskı devam ediyor.

Bu noktada yalnızca ortalama ücret artışına bakmak yeterli değil. Ücretlerin kira, enerji, gıda, ulaşım ve sağlık harcamaları karşısındaki durumu da değerlendirilmek zorunda.

İtalya’daki protestoların gösterdiği sorunlardan biri de bu: Vatandaş, ekonomik büyüme rakamlarından önce ay sonunda elinde ne kaldığına bakıyor.

AVRUPA’NIN ORTAK SORUNU: EKONOMİK BÜYÜME İLE HİSSEDİLEN REFAH ARASINDAKİ MAKAS

Dört ülkenin sorunları aynı değil. İspanya’da konut, Fransa’da eğitim ve kamu hizmetleri, Belçika’da eğitim reformları ve bütçe tartışmaları, İtalya’da ise geçim sıkıntısı daha belirgin.

Buna rağmen üç ortak başlık öne çıkıyor:

1. Gelir ile zorunlu harcamalar arasındaki denge bozuluyor.

Ücretler nominal olarak artabilir. Ancak kira, gıda, enerji ve ulaşım harcamaları daha hızlı yükseliyorsa hanelerin satın alma gücü gerileyebilir.

2. Gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri zayıflıyor.

Eğitim almanın, iş bulmanın ve düzenli gelir elde etmenin bağımsız bir yaşam kurmaya yetmediği düşüncesi yaygınlaşıyorsa ekonomik sorun, aynı zamanda toplumsal güven sorunu haline geliyor.

3. Kamu bütçesi ile sosyal beklentiler karşı karşıya geliyor.

Hükümetler mali disiplin, borç yönetimi ve bütçe açıklarının kontrolü üzerinde dururken vatandaşlar eğitim, sağlık, konut ve sosyal destek hizmetlerinin korunmasını istiyor.

Eurostat’ın 2025 verilerine göre Avrupa Birliği nüfusunun yüzde 7,7’si, harcanabilir hane gelirinin en az yüzde 40’ını konut giderlerine ayıran hanelerde yaşıyor. Bu oran, Avrupa’da bile konut maliyetlerinin bazı haneler için ne kadar ağır bir yük oluşturduğunu gösteriyor.            (Kaynak: Eurostat – Avrupa’da yaşam koşulları, 2026 verileri. )

SONUÇ: VATANDAŞIN HİSSETMEDİĞİ REFAH, SİYASİ BASKIYA DÖNÜŞEBİLİR

Avrupa’daki gösteriler, ekonomik politikaların toplumsal sonuçlarını yeniden tartışmaya açtı.

Bir ülkede büyüme yaşanabilir, şirketlerin ciroları artabilir, kamu gelirleri yükselebilir ve finansal göstergeler iyileşebilir. Ancak gençler ev bulamıyor, çalışanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor ve eğitim fırsatlarına erişim giderek pahalılaşıyorsa bu göstergeler toplumsal refahın tamamını anlatmaz.

Bu, ekonomi politikalarının yalnızca kısa vadeli sonuçlarıyla değil, gelir dağılımı, üretim kapasitesi, sosyal hareketlilik ve yaşam maliyetleri üzerindeki etkileriyle de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye açısından çıkarılacak ders, Avrupa’daki protestoların aynısının yaşanacağını varsaymak değil; ekonomik programların toplumsal etkilerini zamanında izlemek ve sorunları büyümeden çözmeye çalışmaktır.

Çünkü ekonomik istikrar, yalnızca fiyatların kontrol altına alınmasıyla değil; vatandaşın gelirine güvenmesi, işletmelerin üretimini sürdürebilmesi ve gençlerin geleceğe ilişkin makul beklentiler taşımasıyla da güçlenir.

Ekonominin nihai sınavı, tabloların ne kadar iyi göründüğü değil, vatandaşın hayatında neyin değiştiğidir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist 
Bankavitrini.com – Ekonomik Analiz

Okumaya devam et

GÜNCEL

Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Bir süredir mütemadiyen aynı konuların etrafında dolaştığımız ve kendi kendimizi tekrar ettiğimizin pekâlâ farkındayız. Jeopolitik riskler tüm ağırlığıyla masa üzerinde durmaya devam ederken, emtia fiyatlarının yüksek seyri enflasyonist baskıları artırmaya devam ediyor. Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı haftanın son iş gününü 110 dolar seviyesini test ederek tamamladı. Bir başka bakış açısıyla, Brent petrol sene başına göre %81 yükselirken, gümüş ise getiri liginin dibinde yer alarak %20 düştü. Yapay zekâ ve çip sektöründe ise soru işaretleri zihinleri meşgul etmeye devam ediyor. Goldman Sachs’ın hesaplamalarına göre, beş büyük yapay zekâ şirketinin gelecek yıl toplam yatırım harcamalarının 1,2 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Rakamın büyüklüğü bir yana, bu yatırımların ne kadar sürede kendini amorti edeceği sorusu giderek daha fazla önem kazanıyor. Teknoloji hisseleri denince akla gelen Nasdaq endeksi haftanın son iş gününü %2’nin üzerinde düşüşle tamamlarken, son 10 günlük performansı da %6 düşüş yönünde oldu.

Türkiye’de Fon Krizi’nin etkileri sürerken, cuma günü bültenimizde de dile getirdiğimiz MSCI uyarısı hisse senetleri üzerindeki baskıyı artırdı. MSCI, yaz başında yaptığı uyarının dozunu bir kademe daha yükselterek, piyasa şeffaflığı ve sağlıklı işleyiş konusunda atılan adımların yeterli olmadığını ortaya koydu. Türkiye’nin gelişmekte olan ülke statüsünü koruması açısından Haziran 2027 kritik bir tarih olarak karşımıza çıkıyor. Endonezya’da yaşananları da birlikte düşündüğümüzde, piyasaların bu uyarıyı pek hoş karşılamadığını görüyoruz. BIST100 ve BIST30 endeksleri cuma gününü %3 kayıpla tamamlarken, bankacılık endeksi %2 geriledi. CDS risk primi 250 baz puanda yatay seyrederken, iki yıllık gösterge tahvilin bileşik faizi, faiz indirimi beklentilerinin desteğiyle son iki haftada 100 baz puan düşerek %39,40 seviyesine indi. USDTRY kuru ise yeni haftaya 49,54 seviyesinden başlıyor.

MSCI’nın Endonezya’yı gelişmekte olan ülkeler kategorisinden çıkararak doğrudan bağımsız piyasa statüsüne düşürebileceği uyarısının yankıları ise dinmiyor. Cuma günü %12’ye yakın gerileyen Jakarta borsası, bu sabah da %5’in üzerinde düşerek son altı yılın en düşük seviyesine indi. Yılbaşından bu yana kayıplar %43’ü aşarken, yabancı yatırımcıların net satışları 5 milyar dolara yaklaştı. Endonezya’nın MSCI endekslerinden tamamen çıkarılması hâlinde, yalnızca endeksleri takip eden fonlardan 5,6 milyar dolarlık zorunlu satış gelebileceği hesaplanıyor. Ülke para birimi rupiah da tarihî dip seviyelerine yaklaşırken, satış baskısının borsayla sınırlı kalmayıp döviz ve tahvil piyasalarına yayılmasından endişe ediliyor. Türkiye’nin de benzer gerekçelerle MSCI’nın radarında olması, Endonezya’daki gelişmeleri bizim açımızdan daha da önemli kılıyor.

Türkiye cephesinde ise gözler perşembe günü sonuçlanacak TCMB’nin olağan Ekim ayı PPK toplantısına çevrildi. Bir süredir gündemden düşmeyen fon krizinin de etkisiyle ekonomik aktivitedeki yavaşlamanın giderek belirginleştiğini görüyoruz. Otomobil satışlarından kredi kartı harcamalarına kadar pek çok gösterge bu tabloyu desteklerken, hanehalkının borç ödeme kapasitesindeki bozulma da dikkat çekiyor. Aşağıdaki grafikten görüleceği üzere, ihtiyaç kredilerinde takibe dönüşüm oranı %7’ye yaklaşarak rekor kırarken, bireysel kredi kartlarında da bu oran %6 seviyesine yaklaşarak tarihî zirvesine yükseldi. Bir başka deyişle, ihtiyaç kredilerinde mevcut her 100 TL’lik bakiyenin yaklaşık 7 TL’si takipte bulunuyor. Ekonomik aktivitedeki sert yavaşlama ve hanehalkının artan ödeme güçlükleri karşısında TCMB’nin, enerji fiyatlarındaki keskin yükselişe rağmen, politika faizini en az 100 baz puan indirerek %37’den %36’ya çekmesine kesin gözüyle bakıyoruz. Böylece TCMB’nin Aralık 2025’ten bu yana ara verdiği faiz indirimlerine bebek adımlarıyla yeniden başlamasını bekliyoruz.

Cuma günü TCMB’nin açıkladığı iki önemli veri de dikkatimizden kaçmadı. Eylül ayı konut fiyat endeksine göre, konut fiyatları yıllık bazda nominal olarak %22,3 artarken, enflasyondan arındırıldığında reel olarak %5,7 geriledi. Bir başka deyişle, konut fiyatlarındaki artış enflasyonun gerisinde kalmaya devam ederken, bu durum konutun değer artışı açısından yatırım cazibesini sınırlıyor. TCMB’nin yayımladığı Ekim ayı Piyasa Katılımcıları Anketi’nin sonuçlarını ise aşağıdaki grafikten takip edebilirsiniz. Biz özellikle enflasyon beklentilerine odaklandık. Yıl sonu TÜFE beklentisi hemen hemen değişmezken, 12 ay sonrasına ilişkin beklentinin 0,19 puan artışla %23,89’a yükselmesi, orta vadeli enflasyon görünümünde sınırlı da olsa bir bozulmaya işaret ediyor. Buna karşılık, 24 ay sonrasına ilişkin beklentinin 0,38 puan gerilemesini daha uzun vadeli görünüm açısından olumlu okuyoruz. TCMB’nin kurun artış hızında yaptığı ince ayara rağmen, yıl sonu USDTRY beklentisi hafif gerileyerek 51,55 seviyesine inerken, 12 ay sonrasına ilişkin beklenti ise 59,26 seviyesine yükseldi.

Avrupa’da hayat pahalılığı, eğitim maliyetleri ve hükûmetlerin ekonomi politikalarına yönelik tepkiler giderek büyüyor. Fransa’da öğrencilerin başlattığı protestolar, sendikaların ve farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla hafta sonu ülke çapında kitlesel gösterilere dönüşürken, Paris başta olmak üzere birçok kentte şiddet olayları yaşandı. Yüz binlerce kişinin sokaklara döküldüğü gösterilerde 1,200 kişi gözaltına alınırken, Cumhurbaşkanı Macron yaşanan şiddet olaylarını sert bir dille kınadı. Protestolar Fransa ile sınırlı kalmazken, Belçika ve İtalya’da eğitim ve yaşam maliyetleri, Portekiz’de ise düşük ücretler ve konut krizi nedeniyle halk sokaklara döküldü. Fransa’da zaten kırılgan olan siyasi ve mali dengelere toplumsal huzursuzluğun da eklenmesi, ortak para birimi üzerinde baskı kurarken, EURUSD paritesi 1,1230 seviyesinde işlem görüyor.

Öte yandan, Orta Doğu’da artan gerilimle cuma günü 110 dolar seviyesini test eden Brent petrol, yeni haftaya düşüşle başladı. Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi, piyasaya daha fazla Rus petrol ürünü sunulabileceği düşüncesini güçlendirirken, Brent petrol %1,8 gerileyerek 108 dolar seviyesine indi. Ancak Orta Doğu’da arz güvenliğine ilişkin endişeler dinmiş değil. Ticari gemilere yönelik saldırılar nedeniyle Körfez’den günlük petrol sevkiyatı 20 milyon varilin üzerinden 8,5 milyon varile kadar gerilerken, Mısır’ın Husilere karşı Suudi Arabistan’a destek vermeye hazır olduğunu açıklaması gerilimin daha da yayılabileceğine işaret ediyor.

Küresel piyasalarda yapay zekâ yatırımlarının finansmanına ilişkin endişeler gündemdeki yerini korurken, yeni gün ve hafta başlangıcında Asya borsalarında karmaşık bir seyrin hâkim olduğunu görüyoruz. Geçen haftayı %5,4 kayıpla tamamlayan Japonya’da Nikkei endeksi bu sabah %1 civarında gerilerken, geçen hafta %14’ten fazla düşen Güney Kore borsası KOSPI ise yaralarını sarmaya çalışarak %0,7 yükseliş kaydetti. Çin’de üçüncü çeyrek büyümesinin beklentileri hafif aşarak %4,5’e ulaşması ve perakende satışların tahminlerden iyi gelmesi satış baskısını sınırladı. ABD’de yarı iletken hisselerinin işlem gördüğü Philadelphia Semiconductor endeksinin son 10 günde %16’dan fazla gerilemesi, teknoloji sektöründeki satışların boyutunu gösteriyor. Yatırımcılar, yapay zekâya yapılan devasa yatırımların ne zaman kâra dönüşeceğini sorgularken, bu hafta açıklanacak Meta, Tesla ve önde gelen çip üreticilerinin bilançoları merakla takip edilecek. Elon Musk’ın uçan araba tanıtımıyla ilk etapta yükselişe geçen Tesla hisseleri, kazanımlarını koruyamayarak gün içi zirvesinden %6 geriledi.

Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi petrol fiyatları üzerinde aşağı yönlü baskı yaratırken, ABD ile Ukrayna arasındaki ilişkiler de limonileştiğini görüyoruz. Cuma gecesini sert satışlarla tamamlayan Nasdaq endeksi, bu sabah vadeli işlemlerde %1,3 yükselirken, ABD’nin 10 yıllık gösterge tahvil faizi yeniden %5,05 seviyesine geriledi. Kıymetli metaller de yeni haftaya alıcılı başlarken, ons altın 4,180 dolar, gümüş ise 57,75 dolar seviyesinde işlem görüyor. Petrol fiyatlarındaki gerilemenin enflasyon endişelerini bir miktar hafifletmesi, faiz getirisi olmayan kıymetli metallere destek verdiğinin altını çizmek isteriz. Teknik bir bakış açısıyla önem arz eden 55 dolar seviyesinden uzaklaşan gümüşü biraz daha takip etmek istiyoruz. Yukarıda da değindiğimiz üzere, petrol fiyatlarında kalıcı bir geri çekilme olmadan kıymetli metallerin kalıcı bir yükselişe geçmesi zor görünüyor.

Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi Fed’in faiz politikasına ilişkin beklentilerde de dikkat çekici bir değişime neden oldu. Geçen hafta %50’ye kadar yükselen ekim ayında faiz artırımı ihtimali %16’ya kadar gerilerken, aralık ayında faiz artırımı ihtimali ise hâlen %92 seviyesinde bulunuyor. Gözler 28 Ekim tarihinde sonuçlanacak Fed toplantısına ve ertesi gün açıklanacak Fed’in favori enflasyon göstergesi olarak yakından takip ettiği PCE verisine çevrilmiş durumda. Siyasi cephede ise Brezilya ve İsrail seçimlerine geri sayım devam ederken, ABD’de 3 Kasım’da düzenlenecek ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin iki kanadı birden kaybetme riskinin oldukça arttığını söylememiz gerekiyor.

TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi

17923851289ea310271c16b1d4d2891df98b8491dd_1_1200.jpg
 
İhtiyaç Kredilerinde ve Kredi Kartlarında Takibe Dönüşüm Oranı

17923851297c4c3356427a1eaef2d11a6e750e9cf4_2_1200.jpg

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.