EKONOMİ
Prof. Dr. Aziz Çelik: Eksik enflasyon ölçümü halkın ekmeğinin çalınması demektir
TÜİK verilerine duyulan güvensizliğin sebep/sonuçlarını, alternatif araştırmalarda ortaya çıkan oldukça farklı tabloyu ve reel ücretlerdeki büyük erimeyi Prof. Dr. Aziz Çelik ile konuştuk
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Hayat pahalılığı ve yoksullaşma her gün biraz daha derinleştikçe; enflasyon, işsizlik, raflardaki ürünlerin fiyatları vb. birçok başlık gündelik yaşamımızda, kaçınılmaz olarak, daha fazla yer tutuyor.
Uzun süredir; kur yükselişleri, zam haberleri ve ücretlerdeki erime üçgeninde yaşayan emekçilerin, TÜİK başta olmak üzere, ‘kamu’ kurumlarının açıkladığı verilere güveni ise her gün biraz daha azalıyor.
TÜİK verilerine duyulan güvensizliğin sebep/sonuçlarını, alternatif araştırmalarda ortaya çıkan oldukça farklı tabloyu ve reel ücretlerdeki büyük erimeyi Prof. Dr. Aziz Çelik ile konuştuk.
‘Kamu kurumlarına duyulan güvensizliğin artışı ciddi tehlikeler barındırıyor’
-Önce genel tabloya dair bir soru sorarak başlamak istiyoruz. Hepimizin malumu, birçok farklı başlıkta resmî kurumların açıkladığı verilere karşı güvensizlik çok yoğun. Son zamanlarda enflasyon oranları açıklamaları sonrası TÜİK nezdinde bu güvensizlik had safhaya çıktı. Hatta öyle ki toplumun büyük kısmı ENAG verilerine daha kolay ikna olmayı tercih ediyor. Bu güvensizlik ve sonuçları bize ne anlatıyor?
TÜİK verilerine dönük güvensizlik çok açık ve bunun doğrudan halkın ekmeğiyle ilgisi var. Yurttaşlar hissettikleri enflasyonu TÜİK verilerinde göremiyor ve sonuçta TÜİK’e güven duymuyor.
Öncelikle, hali hazırda kamuya, kamu kurumlarına ve TÜİK’e karşı duyulan güvensizliğinin sebeplerine bakmak gerekir. Bunun elbette siyasal iktidarın 20 yıllık politikalarının toplamıyla ilgisi var.
İktidarın özerk veri ve araştırmalar üretmesi gereken kamu kurumlarını siyasi vesayet ve güdüm altına alması, özerkliklerini yok etmesi tehlikeli sonuçlar doğuruyor. Bir yandan hatalı veriler ortaya çıkıyor öte yandan TÜİK ve benzeri kamu kurumları üzerinde siyasi vesayetin yoğunlaşması, toplumda kamu hizmetine ilişkin bir güvensizlik yaratıyor, toplumu kamuculuktan uzaklaştırıyor. Toplumda kamuya karşı güvensizlik duygusu artıyor.
Bu güvensizliğe yaslanarak kamusal sağlık, kamusal eğitim, sosyal güvenlik gibi temel meselelerde, temel sosyal haklarda ‘ticarileşme”, “özelleştirme” saldırıları artıyor.
Geçmişte de çok örneğini gördük bunun. Sosyal güvenlik ‘reform’u hamleleri yapılırken en çok söylenen şeylerin başında kamu hastanelerinin kötü ve işlevsiz olduğu geliyordu. “Doktorlar hastalarla ilgilenmiyor” tarzı söylemlerle köpürtülen kamuya güvensizliğin karşısına da çözüm olarak hastaların müşteri olarak görülmesi gibi piyasacı politikalar çözüm olarak sunuldu.
O yüzden bu konuda özenli davranmak gerektiğinin tekrardan altını çizmekte fayda var.
TÜİK verilerine karşı duyulan haklı tepkilerin bir kamu hizmeti olan kamusal bilgi toplanması, kamusal bilimsel araştırmalara karşı bir noktaya savrulması kaçınılması gereken bir tutumdur. Kaliteli, bilimsel kamusal veri toplanması talebinden vazgeçmemeliyiz.
‘Bağımsız, özerk bir kamusal düzlem dışında topluma sağlıklı veri ulaştırma yolu yok’
Peki TÜİK gibi veri/istatistik çalışmaları yapan kamu kurumlarına duyulan güvensizlik ve verilere dair yürüyen şaibeler her dönem bu kadar yoğun muydu?
Yukarıda altını çizdiğim kısım ile ilişkilendirerek cevap verirsem daha bütünlüklü olur. Şöyle ki, eğer büyük veri toplama/derleme işi özel sektöre ve şirketlere veya şirketlerin desteklediği kurumlara bırakılırsa, sermaye, kendisine dokunan verileri toplamaktan ve yayımlamaktan kaçınır. O yüzden bağımsız, özerk bir kamusal düzlem dışında topluma sağlıklı veri ulaştırma yolu yok.
Kaliteli, sağlıklı ve nitelikli bilginin sağlanması açısından kamu kurumları geçmişte önemli işlevler gördü Cumhuriyet’ten bu yana bir kamusal istatistik kurumu var. 1960’lardan bu yana Devlet Planlama Teşkilatı gibi örnekler var.
DPT, TÜİK gibi kamu kurumlarının ciddi bir kamusal bilgi birikimi anlamına geliyordu. DPT’yi yok ettiler. TÜİK üzerinde siyasi vesayet arttı. O yüzden bugünkü tepkileri ve iktidar politikalarının toplamından ortaya çıkan güvensizliği bu kurumların bütün tarihine ve oralarda çalışan nitelikli uzmanlara mal etmek açıkçası büyük haksızlık olur. TÜİK önemli bir kamusal birikime sahip bir kurum ve özerk çalışabilse çok yararlı işler yapabilir. Asıl sorun TÜİK ve benzeri kamusal bilgi ve araştırma üreten kurumsal üzerindeki siyasi güdümdür. Bu kurumların özerkliklerinin ortadan kalkmasıdır. Bunun bir diğer örneği üniversitelerdir.
DPT gibi bir kurumu tasfiye eden iktidarın zihniyeti sorgulanmalıdır. Bugün DPT’nin yokluğunun büyük acısını çekiyoruz.
DPT kapatıldıktan sonra yerine kurulan Strateji Bütçe Başkanlığı’nın çalışma biçimi ve paylaştıklarına bakmak yeterli olacaktır. Örneğin SBB verilerinde ücret serileri Aralık 2002 ile (AKP’nin iktidara gelişi) başlatılmaktadır. Bu olacak iş değil.
‘Bu kadar önemli konularda daha doğru bilgiye ulaşma isteği toplumsal haktır’
–Verilere gelecek olursak, enflasyonu en son yüzde 70 olarak açıkladı TÜİK. Ancak ENAG’ın açıkladığı enflasyon ise yine çok üstünde oldu ve yüzde 156 olarak açıkladı. Bu veriyi baz alarak sorayım. Bu kadar farklı sonuçların çıkması nasıl mümkün oluyor?
Her şeyden önce hangi verileri kullanırsanız kullanın bu kadar büyük bir makasın, farkın oluşması mümkün değil. Bu farkın izah edilmesi gerekir.
Ülkede resmi veri toplama, araştırma yapma ve yayımlama konusunda uzun süredir ciddi sorunlar yaşanıyor. Devlet Planlama Teşkilatı’nın kapatılması, TÜİK üzerinde artan baskı ve güdümleme çabaları resmi verilere ilişkin ciddi bir güvensizlik yaratıyor. Bu durum alternatif veri derleme ve yayımlamayı daha da önemli hale getiriyor.
Dolayısıyla ENAG’ın bu boşluğu doldurma ve alternatif enflasyon hesaplama çabalarını çeşitli soru işaretlerim saklı kalmak kaydıyla, kıymetli buluyorum. Nihayetinde toplumsal yaşamın en belirleyici konularında daha doğru bilgiye ulaşılması çok önemli. Enflasyon hesabı halkın ekmeği demek. O yüzden doğru hesaplanması son derece önemli. Kamu dışındaki kurumların, enstitülerin, akademinin ve bireylerin de kamunun paylaştığı bilgilerle ilgili veri toplama, değerlendirme ve çalışma yapma hakkı vardır ve oldukça kıymetlidir. Bu yönde çabaları mahkemeler yoluyla susturmaya çalışmak kabul edilemez. O nedenle TÜİK’in ENAG’a karşı takındığı tutum anlaşılır değildir, kabul edilemez.
‘ENAG’ın da metodolojisin ayrıntılarını kamuoyuyla paylaşması gerektiğini düşünüyorum’
Soru işaretleriniz neden peki?
‘TÜİK’in işsizlik verileri ile yıllarca yakından ilgilendim. Geniş tanımlı işsizlik tartışmasını ısrarla yürüten az sayıdaki insanlardan biriyim. Uzun uğraşlar sonucunda geçtiğimiz sene TÜİK, sonunda, geniş tanımlı işsizliği hesaplamanın içine dahil etti. Dolayısıyla TÜİK verilerinin ve metodolojinin eleştirilmesi ve alternatifler önerilmesi ve TÜİK’in de bunları dikkate alması önemlidir. Ancak bu noktada TÜİK’i eleştirenlerin ve alternatif üretenlerin şeffaf davranması ve kendi metodolojilerinin ayrıntılarını kamuoyuna açıklaması gerekir.
TÜİK’in ENAG’ı susturma girişimlerine karşı çıktım ve bu konuda yazılar yazdım. Mahkemelerin ENAG’a tedbir kararını reddetmesinden sonra daha net konuşabiliriz.
ENAG’ın da metodolojisin ayrıntılarını kamuoyuyla paylaşması gerektiğini düşünüyorum. ENAG’ın TÜİK üstünde oluşturduğu basıncın faydalı olduğunu düşünüyorum. Ancak bir şeyin faydalı olması, bilimsel esasları göz ardı etmemize neden olmamalı.
ENAG’ın hem güvenirliliğinin sağlamlaşması hem de metodları hakkındaki belirsizliği ortadan kaldırılması açısından yapması gereken budur. Derledikleri mal ve hizmet sepeti TÜİK ile aynı ise aradaki farkın izahı olmalı. Bu nedenle ENAG fiyatları nereden ve nasıl derlediğini sepetteki mal ve hizmetlerin fiyat listesini ve hesaplama metodunun ayrıntılarını açıklamalıdır.
Evet TÜİK’ın metodolojisi daha kapsamlı ancak o da yeterli değil. TÜİK oldukça geniş yelpazede topladığını iddia ettiğini fiyatları nereden ve nasıl derlediği konusunda şeffaf değil.
TÜİK’de yetersiz de olsa bir metodolojisi, bir liste görebiliyoruz. Bunları ENAG’da da görebilmeliyiz.
Ayrıca aynı ürünlerin baz alındığını hesaba katarsanız (ENAG’ın beyanı bu yönde) aylık fiyat listesi yayınlayan ENAG’ın, bir önceki ve sonraki ayların fiyat listelerini de paylaşması gerekir.
TÜİK’e göre peynirin fiyatı nedir, ENAG’a göre nedir’ ve bu fiyatları nereden derliyorlar. Bunu görebilmemiz lazım.
‘İşçinin hissettiği enflasyon zenginin hissettiği enflasyon aynı olabilir mi?’
Önemli olduğu kuşkusuz ancak enflasyon rakamlarının üzerinde dururken başka başlıkları göz ardı etme tehlikesi de yok mu sizce?
Kapsamlı bir konu olduğundan sadeleştirerek gitmek daha sağlıklı. Öncelikle enflasyonun hesaplanma kısmında gözden kaçmaması gereken nokta var. TÜİK’in hesapladığı enflasyon tek tip enflasyon. Ancak tek gelir grubu olmadığından ortaya çıkan rakamların yanıltıcı olduğu diğer nokta da burası. Somut örnek vermek gerekirse; emeklinin hissettiği enflasyon ile işçinin hissettiği enflasyon zenginin hissettiği enflasyon aynı olabilir mi? İhtiyaçlarını karşılama durumlarından, seçili ürünleri alım güçlerine kadar farklı oranda yaşıyorlar enflasyonu. Toplumun tüm gelir gruplarını düşünürsek örnekleri çoğaltabiliriz. Enflasyonun sınıfsal etkileri göz ardı edilmemeli.
‘Ben de bunun uzak olmadığı kanaatindeyim’
Son günlerde bilhassa gıdada raflara hızlıca yansıyan bir zam dalgası yaşandı. Türk lirasının değer kaybı son günlerde yine hızlanma eğiliminde. Bütün bunların yakın tarihte TÜİK’in bile üç haneli enflasyon açıklayacağı dönemi işaret ettiği de konuşuluyor. Katılıyor musunuz bu çıkarıma?
Üç haneli enflasyonun bu kadar gündem olması öncelikle psikolojik bir sınırı temsil ediyor olması ile ilişkili. Bu ülke üç haneli enflasyonu 20 yıldan daha fazla süredir, en azından resmi açıdan bile, görmedi ve şimdi sınırına dayandı. Ben de bunun uzak olmadığı kanaatindeyim. Göstergelere baktığımızda yıl sonunu bu senaryo ile karşılarız. Ayrıca ÜFE ve TÜFE farkın giderek kapanacağını ve TÜFE’nin ÜFE’ye doğru yükseleceğini söyleyebiliriz. ÜFE’nin bu kadar yüksek seyrettiği bir noktada TÜFE’nin yerinde sayması beklenemezdi. ÜFE’ye baktığımızda zaten üç hanelere çıktığını görüyoruz. Bu nedenle enflasyonun varacağı yer de bugünden bellidir. Zaten şimdiden üç haneyi geçen mal ve hizmet grupları var. Gıda yüzde 90’larda iken, ulaşım enflasyonu yüzde 105.
Aslında burada kritik olan şey enflasyon oranından da öte pahalılıktır. Enflasyon tartışılırken bunun unutulmaması, asıl sorununun tespiti önemli. Enflasyon fiyatlarda artış ve şişmeyi temsil ediyor. Asıl sorun emekçilerin ücretlerindeki, gelirlerindeki ve ücretlerin enflasyon karşısında korunamamasıdır. Düşük enflasyon dönemlerinde emekçinin gelirini korumak görece daha kolaydır. Enflasyon yüzde 5 iken yüzde 6’lık zam ile reel ücret artışı sağlanabilir.
Ancak bugünkü gibi olağanüstü yüksek enflasyon dönemlerinde ücretleri ve emek gelirlerini korumak oldukça zordur. Fiyatlar her an artarken emek gelirleri 6 ay veya yılda bir artabiliyor. Bu durum emek gelirlerinin yüksek enflasyon karşısında ezilmesi anlamına geliyor. Ücretlerin erimesi gelir bölüşümün bozulmasına ve ne yazık ki şiddetli bir yoksullaşmaya yol açıyor.
-Son sorum son günlerde gerek hükümet gerek diğer kesimlerde konuşulan asgari ücrete ikinci zammın yapılıp yapılmayacağı ile ilgili. Asgari ücretteki erimenin ikinci zam ile toparlanması mümkün mü?
2022 başında, asgari ücrete yüzde 50 oranında zam yapıldı öyle değil mi? Ancak bugüne geldiğimizde ilk dört ayın sonundaki ücret kaybı, toplamı 3500 lira civarında. Enflasyon her an artarken emekçilerin ücreti, maaşı senede bir kez ya da 6 ayda bir artıyor. Yani kayıp her ay yaşanırken, düzeltme hamlesi bir ya da iki kez olmuş oluyor. Durum ve işleyiş böyle iken çözüme ulaşması mümkün olabilir mi? Yüksek enflasyon dönemlerinde yapılan zamlar kayıpların karşılanması için yeterli olmuyor. Yüksek enflasyon dönemlerinde ücrete zam aralıklarının sıklaşması ve kayıpları karşılayacak bir ücret politikası gerekiyor. Örneğin asgari ücrete yılda iki veya üç kez zam yapılmalı ve diğer ücretler de aynı oranda artırılmalıdır.
Bu noktada baştaki soruna dönmekte yarar var. En önemli hususlardan biri enflasyonun doğru ölçülmesidir. Eksik enflasyon ölçümü halkın ekmeğinin çalınması demektir.
Sancak YILDIZ – sol.org.tr
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi
“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir
Yayınlanma:
3 saat önce|
04/06/2026Yazan:
Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz
TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.
Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.
Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.
Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.
İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.
Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.
Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.
Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;
Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.
Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.
Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.
İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.
Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.
Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.
Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24
EKONOMİ
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor
Yayınlanma:
5 gün önce|
30/05/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.
Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.
Üç aylık tablo
| Ay | Toplam ödeme | İç borç servisi | İç borçlanma planı |
|---|---|---|---|
| Haziran 2026 | 686,6 milyar TL | 554,9 milyar TL | 543,8 milyar TL |
| Temmuz 2026 | 681,8 milyar TL | 616,3 milyar TL | 708,7 milyar TL |
| Ağustos 2026 | 644,3 milyar TL | 595,8 milyar TL | 595,8 milyar TL |
| Toplam | 2,013 trilyon TL | 1,767 trilyon TL | 1,848 trilyon TL |
Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.
Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.
Kritik risk: Faiz yükü büyüyor
Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.
Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.
Piyasalar açısından anlamı
Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.
Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.
Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.
Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.
Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?
TL neden sulanabilir?
Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.
Bunun birkaç kanalı var:
1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır
- Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
- Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
- Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.
2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır
- Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
- Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
- Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.
3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır
- Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
- TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.
Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?
Burada kritik ayrım şudur:
Hazine piyasadan borçlanıyor.
Yani:
- Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
- Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.
Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.
Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.
Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:
- Bankalardan,
- Fonlardan,
- Sigorta şirketlerinden,
- Bireysel yatırımcılardan
borçlanıyor.
Asıl risk nerede?
Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.
Bugün:
- 2 trilyon TL borç ödeniyor.
- Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.
Yarın:
- Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
- Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.
Bu durum zamanla:
- Faiz giderlerini büyütür
- Bütçe açığını artırır
- Vergi ihtiyacını artırır
- Enflasyon baskısını yükseltir
- TL üzerindeki güven baskısını artırabilir
“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”
Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”
Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.
Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.
EKONOMİ
Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?
Yayınlanma:
2 hafta önce|
24/05/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı. Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.
Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?
Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:
Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.
Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.
Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.
Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.
Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.
Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.
Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?
Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.
Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.
Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.
Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.
Reel sektöre telafisi zor zararlar
Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.
İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.
Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:
1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.
2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.
3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.
4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.
5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.
6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.
Buna rağmen neden devam ediliyor?
Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.
TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.
Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:
Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.
Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.
Fatura kime çıkar?
Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.
En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.
İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.
Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.
Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.
Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.
Alternatif ne olmalı?
Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.
Öneriler:
Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.
KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.
Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.
Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.
Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.
Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.
Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli
Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.
Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.023)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.576)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (560)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.974)
- GÜNCEL (4.407)
- GÜNDEM (3.550)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.671)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (575)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.416)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (55)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (9)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (795)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (106)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (51)
- Onur ÇELİK (49)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (91)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (18)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Resmi Gazete'de bugün (04.06.2026) 03/06/2026
- İran: Müzakerelerde somut bir ilerleme sağlanamadı 03/06/2026
- Fed'in Bej Kitap raporunda yüksek enflasyon vurgusu 03/06/2026
- Morgan Stanley ve UniCredit'ten ‘Warsh’ uyarısı 03/06/2026
- Bessent: Enflasyondaki yükseliş kısa vadeli olacak 03/06/2026
- Otokar, Automecanica'nın yüzde 96,77'sini devraldı 03/06/2026
- Trump Ankara'daki NATO zirvesine katılacak 03/06/2026
- ABD fabrika siparişlerinde 11 ayın en büyük artışı 03/06/2026
- ABD'de hizmet faaliyetleri toparlandı 03/06/2026
- ABD-İran geçici anlaşma görüşmelerindeki temel anlaşmazlık konuları 03/06/2026
SON YAZILAR
- İstanbul Finans Merkezi için tarihi teşvik paketi yayımlandı 04/06/2026
- 2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi 04/06/2026
- Petrol ve dolar yükselirken Fed kaygıları risk iştahını bastırıyor 04/06/2026
- Kredi tahsisinde asıl risk: Üreten firmayı yalnız bırakmak 04/06/2026
- SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması 03/06/2026
- Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi 03/06/2026
- Akbank’tan 500 milyon dolarlık sermaye benzeri tahvil ihracı 03/06/2026
- Bankalar çiftçiyi nasıl finanse ediyor? 02/06/2026
- Barış masası sallanıyor, piyasalar hâlâ diplomasiye şans tanıyor 02/06/2026
- Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak? 01/06/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
