Connect with us

EKONOMİ

Prof. Dr. Aziz Çelik: Eksik enflasyon ölçümü halkın ekmeğinin çalınması demektir

TÜİK verilerine duyulan güvensizliğin sebep/sonuçlarını, alternatif araştırmalarda ortaya çıkan oldukça farklı tabloyu ve reel ücretlerdeki büyük erimeyi Prof. Dr. Aziz Çelik ile konuştuk

Yayınlanma:

|

Hayat pahalılığı ve yoksullaşma her gün biraz daha derinleştikçe; enflasyon, işsizlik, raflardaki ürünlerin fiyatları vb. birçok başlık gündelik yaşamımızda, kaçınılmaz olarak, daha fazla yer tutuyor.

Uzun süredir; kur yükselişleri, zam haberleri ve ücretlerdeki erime üçgeninde yaşayan emekçilerin, TÜİK başta olmak üzere, ‘kamu’ kurumlarının açıkladığı verilere güveni ise her gün biraz daha azalıyor.

TÜİK verilerine duyulan güvensizliğin sebep/sonuçlarını, alternatif araştırmalarda ortaya çıkan oldukça farklı tabloyu ve reel ücretlerdeki büyük erimeyi Prof. Dr. Aziz Çelik ile konuştuk.

Kamu kurumlarına duyulan güvensizliğin artışı ciddi tehlikeler barındırıyor’

-Önce genel tabloya dair bir soru sorarak başlamak istiyoruz. Hepimizin malumu, birçok farklı başlıkta resmî kurumların açıkladığı verilere karşı güvensizlik çok yoğun. Son zamanlarda enflasyon oranları açıklamaları sonrası TÜİK nezdinde bu güvensizlik had safhaya çıktı. Hatta öyle ki toplumun büyük kısmı ENAG verilerine daha kolay ikna olmayı tercih ediyor. Bu güvensizlik ve sonuçları bize ne anlatıyor?

TÜİK verilerine dönük güvensizlik çok açık ve bunun doğrudan halkın ekmeğiyle ilgisi var. Yurttaşlar hissettikleri enflasyonu TÜİK verilerinde göremiyor ve sonuçta TÜİK’e güven duymuyor.

Öncelikle, hali hazırda kamuya, kamu kurumlarına ve TÜİK’e karşı duyulan güvensizliğinin sebeplerine bakmak gerekir. Bunun elbette siyasal iktidarın 20 yıllık politikalarının toplamıyla ilgisi var.

İktidarın özerk veri ve araştırmalar üretmesi gereken kamu kurumlarını siyasi vesayet ve güdüm altına alması, özerkliklerini yok etmesi tehlikeli sonuçlar doğuruyor. Bir yandan hatalı veriler ortaya çıkıyor öte yandan TÜİK ve benzeri kamu kurumları üzerinde siyasi vesayetin yoğunlaşması, toplumda kamu hizmetine ilişkin bir güvensizlik yaratıyor, toplumu kamuculuktan uzaklaştırıyor. Toplumda kamuya karşı güvensizlik duygusu artıyor.

Bu güvensizliğe yaslanarak kamusal sağlık, kamusal eğitim, sosyal güvenlik gibi temel meselelerde, temel sosyal haklarda ‘ticarileşme”, “özelleştirme” saldırıları artıyor.

Geçmişte de çok örneğini gördük bunun. Sosyal güvenlik ‘reform’u hamleleri yapılırken en çok söylenen şeylerin başında kamu hastanelerinin kötü ve işlevsiz olduğu geliyordu. “Doktorlar hastalarla ilgilenmiyor” tarzı söylemlerle köpürtülen kamuya güvensizliğin karşısına da çözüm olarak hastaların müşteri olarak görülmesi gibi piyasacı politikalar çözüm olarak sunuldu.

O yüzden bu konuda özenli davranmak gerektiğinin tekrardan altını çizmekte fayda var.

TÜİK verilerine karşı duyulan haklı tepkilerin bir kamu hizmeti olan kamusal bilgi toplanması, kamusal bilimsel araştırmalara karşı bir noktaya savrulması kaçınılması gereken bir tutumdur. Kaliteli, bilimsel kamusal veri toplanması talebinden vazgeçmemeliyiz.

‘Bağımsız, özerk bir kamusal düzlem dışında topluma sağlıklı veri ulaştırma yolu yok’

Peki TÜİK gibi veri/istatistik çalışmaları yapan kamu kurumlarına duyulan güvensizlik ve verilere dair yürüyen şaibeler her dönem bu kadar yoğun muydu?

Yukarıda altını çizdiğim kısım ile ilişkilendirerek cevap verirsem daha bütünlüklü olur. Şöyle ki, eğer büyük veri toplama/derleme işi özel sektöre ve şirketlere veya şirketlerin desteklediği kurumlara bırakılırsa, sermaye, kendisine dokunan verileri toplamaktan ve yayımlamaktan kaçınır. O yüzden bağımsız, özerk bir kamusal düzlem dışında topluma sağlıklı veri ulaştırma yolu yok.

Kaliteli, sağlıklı ve nitelikli bilginin sağlanması açısından kamu kurumları geçmişte önemli işlevler gördü Cumhuriyet’ten bu yana bir kamusal istatistik kurumu var. 1960’lardan bu yana Devlet Planlama Teşkilatı gibi örnekler var.

DPT, TÜİK gibi kamu kurumlarının ciddi bir kamusal bilgi birikimi anlamına geliyordu. DPT’yi yok ettiler. TÜİK üzerinde siyasi vesayet arttı. O yüzden bugünkü tepkileri ve iktidar politikalarının toplamından ortaya çıkan güvensizliği bu kurumların bütün tarihine ve oralarda çalışan nitelikli uzmanlara mal etmek açıkçası büyük haksızlık olur. TÜİK önemli bir kamusal birikime sahip bir kurum ve özerk çalışabilse çok yararlı işler yapabilir. Asıl sorun TÜİK ve benzeri kamusal bilgi ve araştırma üreten kurumsal üzerindeki siyasi güdümdür. Bu kurumların özerkliklerinin ortadan kalkmasıdır. Bunun bir diğer örneği üniversitelerdir.

DPT gibi bir kurumu tasfiye eden iktidarın zihniyeti sorgulanmalıdır. Bugün DPT’nin yokluğunun büyük acısını çekiyoruz.

DPT kapatıldıktan sonra yerine kurulan Strateji Bütçe Başkanlığı’nın çalışma biçimi ve paylaştıklarına bakmak yeterli olacaktır. Örneğin SBB verilerinde ücret serileri Aralık 2002 ile (AKP’nin iktidara gelişi) başlatılmaktadır. Bu olacak iş değil.

‘Bu kadar önemli konularda daha doğru bilgiye ulaşma isteği toplumsal haktır’

Verilere gelecek olursak, enflasyonu en son yüzde 70 olarak açıkladı TÜİK. Ancak ENAG’ın açıkladığı enflasyon ise yine çok üstünde oldu ve yüzde 156 olarak açıkladı. Bu veriyi baz alarak sorayım. Bu kadar farklı sonuçların çıkması nasıl mümkün oluyor?

Her şeyden önce hangi verileri kullanırsanız kullanın bu kadar büyük bir makasın, farkın oluşması mümkün değil. Bu farkın izah edilmesi gerekir.

Ülkede resmi veri toplama, araştırma yapma ve yayımlama konusunda uzun süredir ciddi sorunlar yaşanıyor. Devlet Planlama Teşkilatı’nın kapatılması, TÜİK üzerinde artan baskı ve güdümleme çabaları resmi verilere ilişkin ciddi bir güvensizlik yaratıyor.  Bu durum alternatif veri derleme ve yayımlamayı daha da önemli hale getiriyor.

Dolayısıyla ENAG’ın bu boşluğu doldurma ve alternatif enflasyon hesaplama çabalarını çeşitli soru işaretlerim saklı kalmak kaydıyla, kıymetli buluyorum. Nihayetinde toplumsal yaşamın en belirleyici konularında daha doğru bilgiye ulaşılması çok önemli. Enflasyon hesabı halkın ekmeği demek. O yüzden doğru hesaplanması son derece önemli. Kamu dışındaki kurumların, enstitülerin, akademinin ve bireylerin de kamunun paylaştığı bilgilerle ilgili veri toplama, değerlendirme ve çalışma yapma hakkı vardır ve oldukça kıymetlidir. Bu yönde çabaları mahkemeler yoluyla susturmaya çalışmak kabul edilemez. O nedenle TÜİK’in ENAG’a karşı takındığı tutum anlaşılır değildir, kabul edilemez.

‘ENAG’ın da metodolojisin ayrıntılarını kamuoyuyla paylaşması gerektiğini düşünüyorum’

Soru işaretleriniz neden peki?

‘TÜİK’in işsizlik verileri ile yıllarca yakından ilgilendim. Geniş tanımlı işsizlik tartışmasını ısrarla yürüten az sayıdaki insanlardan biriyim. Uzun uğraşlar sonucunda geçtiğimiz sene TÜİK, sonunda, geniş tanımlı işsizliği hesaplamanın içine dahil etti. Dolayısıyla TÜİK verilerinin ve metodolojinin eleştirilmesi ve alternatifler önerilmesi ve TÜİK’in de bunları dikkate alması önemlidir. Ancak bu noktada TÜİK’i eleştirenlerin ve alternatif üretenlerin şeffaf davranması ve kendi metodolojilerinin ayrıntılarını kamuoyuna açıklaması gerekir.

TÜİK’in ENAG’ı susturma girişimlerine karşı çıktım ve bu konuda yazılar yazdım. Mahkemelerin ENAG’a tedbir kararını reddetmesinden sonra daha net konuşabiliriz.

ENAG’ın da metodolojisin ayrıntılarını kamuoyuyla paylaşması gerektiğini düşünüyorum. ENAG’ın TÜİK üstünde oluşturduğu basıncın faydalı olduğunu düşünüyorum. Ancak bir şeyin faydalı olması, bilimsel esasları göz ardı etmemize neden olmamalı.

ENAG’ın hem güvenirliliğinin sağlamlaşması hem de metodları hakkındaki belirsizliği ortadan kaldırılması açısından yapması gereken budur. Derledikleri mal ve hizmet sepeti TÜİK ile aynı ise aradaki farkın izahı olmalı. Bu nedenle ENAG fiyatları nereden ve nasıl derlediğini sepetteki mal ve hizmetlerin fiyat listesini ve hesaplama metodunun ayrıntılarını açıklamalıdır.

Evet TÜİK’ın metodolojisi daha kapsamlı ancak o da yeterli değil. TÜİK oldukça geniş yelpazede topladığını iddia ettiğini fiyatları nereden ve nasıl derlediği konusunda şeffaf değil.

TÜİK’de yetersiz de olsa bir metodolojisi, bir liste görebiliyoruz. Bunları ENAG’da da görebilmeliyiz.

Ayrıca aynı ürünlerin baz alındığını hesaba katarsanız (ENAG’ın beyanı bu yönde) aylık fiyat listesi yayınlayan ENAG’ın, bir önceki ve sonraki ayların fiyat listelerini de paylaşması gerekir.

TÜİK’e göre peynirin fiyatı nedir, ENAG’a göre nedir’ ve bu fiyatları nereden derliyorlar. Bunu görebilmemiz lazım.

‘İşçinin hissettiği enflasyon zenginin hissettiği enflasyon aynı olabilir mi?’

Önemli olduğu kuşkusuz ancak enflasyon rakamlarının üzerinde dururken başka başlıkları göz ardı etme tehlikesi de yok mu sizce?

Kapsamlı bir konu olduğundan sadeleştirerek gitmek daha sağlıklı. Öncelikle enflasyonun hesaplanma kısmında gözden kaçmaması gereken nokta var. TÜİK’in hesapladığı enflasyon tek tip enflasyon. Ancak tek gelir grubu olmadığından ortaya çıkan rakamların yanıltıcı olduğu diğer nokta da burası. Somut örnek vermek gerekirse; emeklinin hissettiği enflasyon ile işçinin hissettiği enflasyon zenginin hissettiği enflasyon aynı olabilir mi? İhtiyaçlarını karşılama durumlarından, seçili ürünleri alım güçlerine kadar farklı oranda yaşıyorlar enflasyonu. Toplumun tüm gelir gruplarını düşünürsek örnekleri çoğaltabiliriz. Enflasyonun sınıfsal etkileri göz ardı edilmemeli.

‘Ben de bunun uzak olmadığı kanaatindeyim’

Son günlerde bilhassa gıdada raflara hızlıca yansıyan bir zam dalgası yaşandı. Türk lirasının değer kaybı son günlerde yine hızlanma eğiliminde. Bütün bunların yakın tarihte TÜİKin bile üç haneli enflasyon açıklayacağı dönemi işaret ettiği de konuşuluyor. Katılıyor musunuz bu çıkarıma?

Üç haneli enflasyonun bu kadar gündem olması öncelikle psikolojik bir sınırı temsil ediyor olması ile ilişkili. Bu ülke üç haneli enflasyonu 20 yıldan daha fazla süredir, en azından resmi açıdan bile, görmedi ve şimdi sınırına dayandı. Ben de bunun uzak olmadığı kanaatindeyim. Göstergelere baktığımızda yıl sonunu bu senaryo ile karşılarız. Ayrıca ÜFE ve TÜFE farkın giderek kapanacağını ve TÜFE’nin ÜFE’ye doğru yükseleceğini söyleyebiliriz. ÜFE’nin bu kadar yüksek seyrettiği bir noktada TÜFE’nin yerinde sayması beklenemezdi. ÜFE’ye baktığımızda zaten üç hanelere çıktığını görüyoruz. Bu nedenle enflasyonun varacağı yer de bugünden bellidir. Zaten şimdiden üç haneyi geçen mal ve hizmet grupları var. Gıda yüzde 90’larda iken, ulaşım enflasyonu yüzde 105.

Aslında burada kritik olan şey enflasyon oranından da öte pahalılıktır. Enflasyon tartışılırken bunun unutulmaması, asıl sorununun tespiti önemli. Enflasyon fiyatlarda artış ve şişmeyi temsil ediyor. Asıl sorun emekçilerin ücretlerindeki, gelirlerindeki ve ücretlerin enflasyon karşısında korunamamasıdır. Düşük enflasyon dönemlerinde emekçinin gelirini korumak görece daha kolaydır. Enflasyon yüzde 5 iken yüzde 6’lık zam ile reel ücret artışı sağlanabilir.

Ancak bugünkü gibi olağanüstü yüksek enflasyon dönemlerinde ücretleri ve emek gelirlerini korumak oldukça zordur. Fiyatlar her an artarken emek gelirleri 6 ay veya yılda bir artabiliyor. Bu durum emek gelirlerinin yüksek enflasyon karşısında ezilmesi anlamına geliyor.  Ücretlerin erimesi gelir bölüşümün bozulmasına ve ne yazık ki şiddetli bir yoksullaşmaya yol açıyor.

-Son sorum son günlerde gerek hükümet gerek diğer kesimlerde konuşulan asgari ücrete ikinci zammın yapılıp yapılmayacağı ile ilgili. Asgari ücretteki erimenin ikinci zam ile toparlanması mümkün mü?

2022 başında, asgari ücrete yüzde 50 oranında zam yapıldı öyle değil mi? Ancak bugüne geldiğimizde ilk dört ayın sonundaki ücret kaybı, toplamı 3500 lira civarında. Enflasyon her an artarken emekçilerin ücreti, maaşı senede bir kez ya da 6 ayda bir artıyor. Yani kayıp her ay yaşanırken, düzeltme hamlesi bir ya da iki kez olmuş oluyor. Durum ve işleyiş böyle iken çözüme ulaşması mümkün olabilir mi? Yüksek enflasyon dönemlerinde yapılan zamlar kayıpların karşılanması için yeterli olmuyor. Yüksek enflasyon dönemlerinde ücrete zam aralıklarının sıklaşması ve kayıpları karşılayacak bir ücret politikası gerekiyor. Örneğin asgari ücrete yılda iki veya üç kez zam yapılmalı ve diğer ücretler de aynı oranda artırılmalıdır.

Bu noktada baştaki soruna dönmekte yarar var. En önemli hususlardan biri enflasyonun doğru ölçülmesidir. Eksik enflasyon ölçümü halkın ekmeğinin çalınması demektir.

Sancak YILDIZ – sol.org.tr

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.