EKONOMİ
Prof. Dr. Önder : Asrımızın savaşı başlıyor mu!
Yaşadığımız süreçlerin Türkiye üzerindeki etklilerine gelince, ilk söylenecek söz, her alanda olduğı gibi bu olayda da hiçbir öngürde bulunamadan, fevkalade hazırlıksız ve ekonomik olarak güçsüz yakalandık. Siyasi erk bu olayı da içerideki kötü yöntimin sonuçlarını karartacak şekilde küresel çatışmaya bağalama yoluna gitmektedir, daha da gidecektir.
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
İkinci haftasını tamamlayan Rusya Ukrayna savaşı-başka açıdan bakılınca Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi-çağımızın büyük çatışmasının başlangıcı olabilir mi; ya da görece konvansiyonel silahlarla mevzi çatışma olarak kalsa dahi, dünyada gıda, enerji ve sair temel girdilerde ne tür değişikliklere yol açabilir? Bu durum, nükleer çağda korku ile yaklaşılabilecek büyük bir sorun olduğu gibi, sebep olacağı sonuçlar itibariyle de dünyamızı bugünkünden çok daha büyük ekonomik sorunlara sürüklemeye aday gözükmektedir. Üstelik şimdiye dek yaşanmış iki kapitalist krizin iki paylaşım savaşı ile sonuçlanması ve üçüncü kriz için henüz ne bir teori üretilebilmiş ne de tünelin sonu görülmüşken, böylesi cümlelerin yazılması bile insana ürküntü veriyor. Ne var ki, ilk görüntüsüyle maalesef ciddi bir savaş yaşıyoruz ve bunun nereye kadar süreceği konusunda da henüz bir ışık görünmemektedir.
Geçtiğimiz günlerde Sosyal Bilimler Kongresi tarafından bu konuda tertiplenmiş nefis bir konuşmaya konuk oldum. Ergin Yıldızoğlu, Evren Balta ve Galip Yalman’ın konuşmacı olduğu toplantıda Rusya-Ukrayna savaşı mercek altına alındı. Konuşmalar ve konuşmalardan sonra konuşmacılara yöneltilen sorular ve konu hakkında yapılan katkılar benim için çok yararlı oldu. Bu yazıda, sizlere söz konusu toplantının kısa bir özetini sunmak istiyorum.
Hemen belirtmen gerekir ki, akademisyen konuşmacıları dinlemek bana her daim derin haz vermektedir. Bu toplantıda da üç temel konuşmacı ve katkı yapanların hepsi, ideolojik sebeplerle Rusya’nın yanında durulmalıdır ya da NATO ve ABD Rusya’yı gafil avlamaya çalıştı gibi, önceden tasarlanmış ifadeler kullanmadan, konuyu Gramsci ve Marksist analiz yöntemleri ile ele almaya çalışarak, hem durumun teorik resmini çekmeye ham de olası sonuçları çok geniş bir açıdan ele almaya çalıştılar.
Konu, genel çerçevesi ile küresel hegemonya savaşları bağlamında ele alınarak, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında iki kutuplu dünyada ABD’nin, İngiltere’den devraldığı hegemonya bayrağını zaman zaman gerilere düşse de, 1989 Duvar’ın yıkılışına kadar epey dik tutabildiği ifade edildi. Soğuk savaş sonrasında Sovyetlerin dağılarak Rusya Federasyonu’na gerilemesi iki kutuplu dünyanın görece sükûnetinin sonlanmasına, zira hegemonya mücadelesinde yeni güçlerin giderek filiz verip büyümesine tanık olduk. Yeni durumda Rusya Federasyonu ve Çin temel aktörler olarak, Hindistan ve birkaç başka ülkeler de mücadele sahnesinde boy göstermeye başladılar. Böylece oluşan çok kutuplu dünyada “sürükleyici küresel güç” olma savaşı önceleri sakin ve masa altında cereyan ederken, gerek Çin’in büyük hamle yapması, gerek Rusya Federasyonu’nun ekonomisini toparlaması karşımıza çok farklı bir tablonun çıkmasına sebep oldu. Duvar’ın yıkılışını izleyen dönemde piyasa ekonomisine geçen Rusya Federasyonu’nda Putin, oligarkların hakkından gelerek gerekli silme-süpürme politikası ve yeniden devlet aygıtını oluşturma faaliyeti sonrasında gözlerini dışarıya çevirdi. Rusya’nın, çağımızın enerji kaynağı olan doğalgazın yönetim ve iletim merkezi olma hırsı üzerine inşa etmeye çalıştığı hegemonya mücadelesinin bugün patlak veren savaşının, oldukça gerilere giden bir hazırlık aşaması içinden geldiği anlaşılmaktadır. Öyle ki, 600 milyar dolara ulaşan rezerv biriktiren Rusya’nın Putin başkanlığında hegemonya savaşına gireceği tahminlerden kaçamazdı.
NATO-Ukrayna meselesine gelince, Ukrayna’nın NATO’nun ve AB’nin dışında tutulması bugünü hedefleyen bir tuzak mı, meselesini gündeme getirmektedir. Ancak, unutmayalım ki, Ukrayna, Sovyetlerden ayrıldıktan sonra, haklı olarak kendisini garantiye almak amacıyla Rusya Federasyonu’na ait nükleer tesisleri Rusya’ya iade etme konusunda Rusya’nın ve AB ‘nin garantör tarafları olduğu bir sözleşme yaptı. Siyasetten zerre kadar nasibini almamış bir takım siyasetçilerin de Rusya saldırısı karşısında NATO’nun sessiz kaldığını ileri sürmesi, cehalet mi, işgüzarlık mı, iç siyaste yönelik her sinekten yağ çıkarma cinliğimi, bilemem, ama uluslararası cehalet olduğu ortada! Çünkü Ukrayna bir NATO üyesi devlet değildir. NATO üyesi olmadan NATO’nun işe aktif müdahalesi dünyamızı farklı bir boyuta taşıyabilirdi. NATO’nun müdahalesinin yersizliği kadar, Ukrayna ile Batılılarla birlikte Ukrayna’ya garanti sağlayacak anlaşmaya imza atan Rusya Federasyonu’nun Ukrayna’da olduğu ileri sürülen nükleer tesisilere müdahalesinin de daha farklı yöntemlerle, emperyalist işgali andıran tavırla değil de, enternasyonalist işbirliği ve anlaşma usulü ile olması daha doğru olurdu.
Bu nokta bizi ülkelerin ekonomik alt yapının örgütlenme ve bunun üzerinde yükselebilecek devletlerin dış siyaset politikaları tartışmasına taşır. Teoride anlatıldığı üzere, insan bilinci üretim aşaması ve yerine göre şekillenir. Bu mikro yaklaşımdır. Makro olarak, ülkenin ekonomik ilişki modeli ile ülkenin dış siyasetinin -ki, çok fazla değişkene bağlıdır- nasıl şekilleneceği oldukça muğlaktır. Bu konuda Lenin’den beri, Luxemburg ile de farklılaştırılan kapitalist-emperyalist görüş hepimizce malumdur. Sol ekonomistler, salt sol üretim ilişkisine sahip oldukları için emperyalist politika ile değil, fakat potansiyel dış tehlikelere karşı kendilerini korumayacaklar mı? Böyle bir şeyin söz konusu olamayacağı açıktır. Bu ufak tartışma lafı dolandırmak için yapılmadı. Tartışmayı buraya taşımamda muradım, Rusya Federasyonu ekonomisinin niteliğinin mercek altına alınması gereğidir. Ne var ki, Lenin’in Sovyetler Birliği, Çarlık Rusyası’ndan, Stalin’in Soveyetler Birliği Lenin’in Sovyetler Birliği’nden, ve Rusya Federasyonu da Stalin’in Sovyetler Birliği’nden, hatta Glasnost ve Perestroyka döneminden de farklıdır. O zaman bu süreci iyi analiz edip, böyle bir geçmişin günümüze nasıl bir politik-ekonomik birikim taşıdığını netleştirmek gerekir. Derin araştırma gerektiren bu konu bu yazının çerçevesini ve yazarını aşar.
Böylesi derin tartışmaları üstadlara bırakarak, neticeye gidecek şekilde bugüne bakıp, bugünlerin nelere gebe olduğu hakkında da bazı notları düşmemiz gerekiyor. Sistem yaklaşımından oldukça uzak da olsa, öyle gözüküyor ki, Rusya ve Çin, gereği durumda Hindistan’ı da dahil ederek, Batı ile ezeli ve ebedi bir çatışma içinde gelişme eğilimindedir. Hal böyle olunca, mesele hegemonya ve rıza oluşturma mücadelesine evirilmektedir. Ukrayna, henüz üzerinde NATO şemsiyesi oluşmadan, gerek nüfus bileşimi, gerek politik olarak Rusya açısından en avantajlı durumda iken, uzun hazırlıklardan sonra harekete geçmek, insannî ıstırapları bir yana, maalesef, savaş ve yıkım tekniği açısından en optimal durum gibi gözüküyor. Burada, hesaplanmayan ve birbiri üzerine binen iki olaydan biri Batı’nın Rusya’ya yönelik yaygın ambargo müdahalesi ve Rusya silahlı kuvvetlerinin belki de öngöldüğü kadar hazırlıklı ya da güçlü olmadığıdır. Birbirini destekleyen bu durum, Ukrayna’nın perişanlığına karşın, Rusya’ya kısa sürede hedeflediği sonucu sağlamıyor olabilir.
Ekonomide Kropoktin ve daha birçoklarının dediği gibi “rekabet, rekabeti öldürür” sözcüğüne analojik olarak, hegemonya savaşları da, oyunun kuralı sonucunda tek hegemona dönüşebilir. O zaman Sovyetlerin kuruluş dönemindeki tartışmayı hatırlayalım, tek ülke sosyalizmi değil, amaç dünya sosyalizmi olmalıdır. Belki de böylesi hiçbir ülkenin hegemon olmadığı dünyada nükleer silahlardan ve savaş korkusundan arınmış olarak ve dünyayı kirletmeden birlikte yaşam sürebiliriz. Ancak, yükselen Çin, belki ona eşlik eden Hindistan dünyamıza yeni sorunlar açacak gibi gözükmektedir. Şimdilik, Çin, Rusya ve ABD savunma, ekonomi ve daha birçok alanda karşılaştırıldığında, farklı çözümler karşımıza çıkmaktadır. Daha gidecek eper yolumuz var, fakat bu durum önümüzdeki yolu zahmetsiz aşacağımız anlamına gelmiyor. Çin ile Rusya ittifakı yapılabilirse, geriliyen ABD hegemonyasına karşı önemli güç olabilir. Bu güç savunulabilir, bir şartla ki, insanlığı köleleştiren küreyi altımızdan alan kapitalist sistemde değil, özgürce ve doğayı kirletmeden bir arada yaşayabileceğimiz sosyalist düzende gerçekleşirse. Göreceğiz; ne var ki, bu mücadelede yüyüyüşün mottosu kapitalizme karşı kurgulanacağından, Sovyetlerin ekonomizme savrulması gibi, bu durumda da yöneliş kapitalizm dinamiği doğrultusunda, yeni dönemin “mezar kazıcısı” na dönüşebilir. Ülkeler arasında yapılan hegemonya savaşlarının, alttan alta sistemler arasında yapılması insanlığın sorunu olmalıdır.
Bunu şimdilik bir dilek olarak kabul edelim ve son duruma göre olası sonuçlarımız üzerinde de biraz duralım. Tüm dünyada enerji ve gıda maddeleri üzerinde halen yaşanan mücadelenin daha da yoğunlaşacağı açıktır. Fiyatlar yükselecek, yaşam fakirleşecek vs. Peki, bir umut olabilir mi? Söylenen şu ki, “yapıcı yıkım” olarak tanımlanan yeni teknoloji, keşif, hatta yönetim biçimleri bir umut gibi gözüküyor. İktisatçı dostlarımız bilirler, bu görüş 1950’li yıllarda Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı Joseph Alois Schumpeter tarafından, ekonomik krizlerin yeni teknolojiler ve böylece oluşturulacak yeni piyasalarla aşılabileceği şeklinde ileri sürülmüş idi. Umalım, insanlarıun daha büyük felkakete sürüklenmeden bu görüş yaşama geçirilebilsin. Ne var ki, bu görüş de özünde kapitalisttir ve sonucu hüsrandır. Şöyle ki, şimdiye dek kullandığımız ve yaşamımızı kolaylaştıran bir dizi icat ya da buluş da yaratıcı yıkıcılık değil midir! Peki bugün neredeyiz! İkincisi, böyle bir dinamik durum kapitalizmi insancıllaştırmaz, ancak çevreyi dışlayarak, çevre pahasına merkezin görece mutluluğunu ve yaşam düzeyini koruyabilir. Diğer bir deyişle, giderek daralan çemberin içişnde merkez kapitalizm çevre pahasına durumunu koruyabilirken, hem çevredeki çatışmalar, hem de çevre-merkez çatışması insanlığa kalıcı mutluluk getiremez. Daha fazla yoruma muhtaç bu konuyu burada kapatalım..
Yaşadığımız süreçlerin Türkiye üzerindeki etklilerine gelince, ilk söylenecek söz, her alanda olduğı gibi bu olayda da hiçbir öngürde bulunamadan, fevkalade hazırlıksız ve ekonomik olarak güçsüz yakalandık. Siyasi erk bu olayı da içerideki kötü yöntimin sonuçlarını karartacak şekilde küresel çatışmaya bağalama yoluna gitmektedir, daha da gidecektir. Hatta, savaş daha da ateşli bir hal alırsa, içeride siyaset sahnesi tam bir işgale dönüştürülebilir. Ekonomi ise ortadadır. Yaşanan kur-fiyat-faiz saçmalığında kimlerin ezileceği, kimlerin ballı böreklerin başına oturacağı, Türkiye’nin dış siyasetinin nereye sürükleceği zaten ortadadır. Bu koşullarda dilerim ki, aziz halkımız yaşanan tüm olumsuzlukları dünya konjonkürüne bağlayan ve bağlayacak olan siyasilere kanmadan, yaşananların dünya koşullarından etkilenme sonucu olmakla beraber, büyük bölümünün sorumlusunun 20 yıldır ülke üzerinde çöreklenniş, “yetmez, ama evet” aymazlarının da desteği ile sürdürülen cahili bile şaşkına çeviren ekonomi-politka, kısacası siyasettir! Tüm oluşumlara rağmen anlayamadıysak, zeytınlıklerimiz giderken, koylarımıza çökülürken, madenlerimiz yabancılara peşkeş çekilirken, benim vergimle görev yapan jandarma yabancı şirketi koruyorsa, hesapsız kitapsız yapılan beton yığınları için çocuklarımızn da geleceğini çalıyorsak, çocuklarımız bize “hırsız” demeyecek mi?
14 Mart Tıp Bayramı’dır. Saygın doktorlarımızı, nefret içeren siyasi sözlerden ve çirkin saldırılardan masun olarak kutluyorum. Siyasiler ve hizmet ettikleri sömürücü sistemler geçicidir, fakat bu halk ve bu ülke bizimdir!
Prof. Dr. İzzettin Önder -Manifesto
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
3 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
5 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.039)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
