EKONOMİ
Prof. Dr. Önder : Asrımızın savaşı başlıyor mu!
Yaşadığımız süreçlerin Türkiye üzerindeki etklilerine gelince, ilk söylenecek söz, her alanda olduğı gibi bu olayda da hiçbir öngürde bulunamadan, fevkalade hazırlıksız ve ekonomik olarak güçsüz yakalandık. Siyasi erk bu olayı da içerideki kötü yöntimin sonuçlarını karartacak şekilde küresel çatışmaya bağalama yoluna gitmektedir, daha da gidecektir.
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
İkinci haftasını tamamlayan Rusya Ukrayna savaşı-başka açıdan bakılınca Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi-çağımızın büyük çatışmasının başlangıcı olabilir mi; ya da görece konvansiyonel silahlarla mevzi çatışma olarak kalsa dahi, dünyada gıda, enerji ve sair temel girdilerde ne tür değişikliklere yol açabilir? Bu durum, nükleer çağda korku ile yaklaşılabilecek büyük bir sorun olduğu gibi, sebep olacağı sonuçlar itibariyle de dünyamızı bugünkünden çok daha büyük ekonomik sorunlara sürüklemeye aday gözükmektedir. Üstelik şimdiye dek yaşanmış iki kapitalist krizin iki paylaşım savaşı ile sonuçlanması ve üçüncü kriz için henüz ne bir teori üretilebilmiş ne de tünelin sonu görülmüşken, böylesi cümlelerin yazılması bile insana ürküntü veriyor. Ne var ki, ilk görüntüsüyle maalesef ciddi bir savaş yaşıyoruz ve bunun nereye kadar süreceği konusunda da henüz bir ışık görünmemektedir.
Geçtiğimiz günlerde Sosyal Bilimler Kongresi tarafından bu konuda tertiplenmiş nefis bir konuşmaya konuk oldum. Ergin Yıldızoğlu, Evren Balta ve Galip Yalman’ın konuşmacı olduğu toplantıda Rusya-Ukrayna savaşı mercek altına alındı. Konuşmalar ve konuşmalardan sonra konuşmacılara yöneltilen sorular ve konu hakkında yapılan katkılar benim için çok yararlı oldu. Bu yazıda, sizlere söz konusu toplantının kısa bir özetini sunmak istiyorum.
Hemen belirtmen gerekir ki, akademisyen konuşmacıları dinlemek bana her daim derin haz vermektedir. Bu toplantıda da üç temel konuşmacı ve katkı yapanların hepsi, ideolojik sebeplerle Rusya’nın yanında durulmalıdır ya da NATO ve ABD Rusya’yı gafil avlamaya çalıştı gibi, önceden tasarlanmış ifadeler kullanmadan, konuyu Gramsci ve Marksist analiz yöntemleri ile ele almaya çalışarak, hem durumun teorik resmini çekmeye ham de olası sonuçları çok geniş bir açıdan ele almaya çalıştılar.
Konu, genel çerçevesi ile küresel hegemonya savaşları bağlamında ele alınarak, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında iki kutuplu dünyada ABD’nin, İngiltere’den devraldığı hegemonya bayrağını zaman zaman gerilere düşse de, 1989 Duvar’ın yıkılışına kadar epey dik tutabildiği ifade edildi. Soğuk savaş sonrasında Sovyetlerin dağılarak Rusya Federasyonu’na gerilemesi iki kutuplu dünyanın görece sükûnetinin sonlanmasına, zira hegemonya mücadelesinde yeni güçlerin giderek filiz verip büyümesine tanık olduk. Yeni durumda Rusya Federasyonu ve Çin temel aktörler olarak, Hindistan ve birkaç başka ülkeler de mücadele sahnesinde boy göstermeye başladılar. Böylece oluşan çok kutuplu dünyada “sürükleyici küresel güç” olma savaşı önceleri sakin ve masa altında cereyan ederken, gerek Çin’in büyük hamle yapması, gerek Rusya Federasyonu’nun ekonomisini toparlaması karşımıza çok farklı bir tablonun çıkmasına sebep oldu. Duvar’ın yıkılışını izleyen dönemde piyasa ekonomisine geçen Rusya Federasyonu’nda Putin, oligarkların hakkından gelerek gerekli silme-süpürme politikası ve yeniden devlet aygıtını oluşturma faaliyeti sonrasında gözlerini dışarıya çevirdi. Rusya’nın, çağımızın enerji kaynağı olan doğalgazın yönetim ve iletim merkezi olma hırsı üzerine inşa etmeye çalıştığı hegemonya mücadelesinin bugün patlak veren savaşının, oldukça gerilere giden bir hazırlık aşaması içinden geldiği anlaşılmaktadır. Öyle ki, 600 milyar dolara ulaşan rezerv biriktiren Rusya’nın Putin başkanlığında hegemonya savaşına gireceği tahminlerden kaçamazdı.
NATO-Ukrayna meselesine gelince, Ukrayna’nın NATO’nun ve AB’nin dışında tutulması bugünü hedefleyen bir tuzak mı, meselesini gündeme getirmektedir. Ancak, unutmayalım ki, Ukrayna, Sovyetlerden ayrıldıktan sonra, haklı olarak kendisini garantiye almak amacıyla Rusya Federasyonu’na ait nükleer tesisleri Rusya’ya iade etme konusunda Rusya’nın ve AB ‘nin garantör tarafları olduğu bir sözleşme yaptı. Siyasetten zerre kadar nasibini almamış bir takım siyasetçilerin de Rusya saldırısı karşısında NATO’nun sessiz kaldığını ileri sürmesi, cehalet mi, işgüzarlık mı, iç siyaste yönelik her sinekten yağ çıkarma cinliğimi, bilemem, ama uluslararası cehalet olduğu ortada! Çünkü Ukrayna bir NATO üyesi devlet değildir. NATO üyesi olmadan NATO’nun işe aktif müdahalesi dünyamızı farklı bir boyuta taşıyabilirdi. NATO’nun müdahalesinin yersizliği kadar, Ukrayna ile Batılılarla birlikte Ukrayna’ya garanti sağlayacak anlaşmaya imza atan Rusya Federasyonu’nun Ukrayna’da olduğu ileri sürülen nükleer tesisilere müdahalesinin de daha farklı yöntemlerle, emperyalist işgali andıran tavırla değil de, enternasyonalist işbirliği ve anlaşma usulü ile olması daha doğru olurdu.
Bu nokta bizi ülkelerin ekonomik alt yapının örgütlenme ve bunun üzerinde yükselebilecek devletlerin dış siyaset politikaları tartışmasına taşır. Teoride anlatıldığı üzere, insan bilinci üretim aşaması ve yerine göre şekillenir. Bu mikro yaklaşımdır. Makro olarak, ülkenin ekonomik ilişki modeli ile ülkenin dış siyasetinin -ki, çok fazla değişkene bağlıdır- nasıl şekilleneceği oldukça muğlaktır. Bu konuda Lenin’den beri, Luxemburg ile de farklılaştırılan kapitalist-emperyalist görüş hepimizce malumdur. Sol ekonomistler, salt sol üretim ilişkisine sahip oldukları için emperyalist politika ile değil, fakat potansiyel dış tehlikelere karşı kendilerini korumayacaklar mı? Böyle bir şeyin söz konusu olamayacağı açıktır. Bu ufak tartışma lafı dolandırmak için yapılmadı. Tartışmayı buraya taşımamda muradım, Rusya Federasyonu ekonomisinin niteliğinin mercek altına alınması gereğidir. Ne var ki, Lenin’in Sovyetler Birliği, Çarlık Rusyası’ndan, Stalin’in Soveyetler Birliği Lenin’in Sovyetler Birliği’nden, ve Rusya Federasyonu da Stalin’in Sovyetler Birliği’nden, hatta Glasnost ve Perestroyka döneminden de farklıdır. O zaman bu süreci iyi analiz edip, böyle bir geçmişin günümüze nasıl bir politik-ekonomik birikim taşıdığını netleştirmek gerekir. Derin araştırma gerektiren bu konu bu yazının çerçevesini ve yazarını aşar.
Böylesi derin tartışmaları üstadlara bırakarak, neticeye gidecek şekilde bugüne bakıp, bugünlerin nelere gebe olduğu hakkında da bazı notları düşmemiz gerekiyor. Sistem yaklaşımından oldukça uzak da olsa, öyle gözüküyor ki, Rusya ve Çin, gereği durumda Hindistan’ı da dahil ederek, Batı ile ezeli ve ebedi bir çatışma içinde gelişme eğilimindedir. Hal böyle olunca, mesele hegemonya ve rıza oluşturma mücadelesine evirilmektedir. Ukrayna, henüz üzerinde NATO şemsiyesi oluşmadan, gerek nüfus bileşimi, gerek politik olarak Rusya açısından en avantajlı durumda iken, uzun hazırlıklardan sonra harekete geçmek, insannî ıstırapları bir yana, maalesef, savaş ve yıkım tekniği açısından en optimal durum gibi gözüküyor. Burada, hesaplanmayan ve birbiri üzerine binen iki olaydan biri Batı’nın Rusya’ya yönelik yaygın ambargo müdahalesi ve Rusya silahlı kuvvetlerinin belki de öngöldüğü kadar hazırlıklı ya da güçlü olmadığıdır. Birbirini destekleyen bu durum, Ukrayna’nın perişanlığına karşın, Rusya’ya kısa sürede hedeflediği sonucu sağlamıyor olabilir.
Ekonomide Kropoktin ve daha birçoklarının dediği gibi “rekabet, rekabeti öldürür” sözcüğüne analojik olarak, hegemonya savaşları da, oyunun kuralı sonucunda tek hegemona dönüşebilir. O zaman Sovyetlerin kuruluş dönemindeki tartışmayı hatırlayalım, tek ülke sosyalizmi değil, amaç dünya sosyalizmi olmalıdır. Belki de böylesi hiçbir ülkenin hegemon olmadığı dünyada nükleer silahlardan ve savaş korkusundan arınmış olarak ve dünyayı kirletmeden birlikte yaşam sürebiliriz. Ancak, yükselen Çin, belki ona eşlik eden Hindistan dünyamıza yeni sorunlar açacak gibi gözükmektedir. Şimdilik, Çin, Rusya ve ABD savunma, ekonomi ve daha birçok alanda karşılaştırıldığında, farklı çözümler karşımıza çıkmaktadır. Daha gidecek eper yolumuz var, fakat bu durum önümüzdeki yolu zahmetsiz aşacağımız anlamına gelmiyor. Çin ile Rusya ittifakı yapılabilirse, geriliyen ABD hegemonyasına karşı önemli güç olabilir. Bu güç savunulabilir, bir şartla ki, insanlığı köleleştiren küreyi altımızdan alan kapitalist sistemde değil, özgürce ve doğayı kirletmeden bir arada yaşayabileceğimiz sosyalist düzende gerçekleşirse. Göreceğiz; ne var ki, bu mücadelede yüyüyüşün mottosu kapitalizme karşı kurgulanacağından, Sovyetlerin ekonomizme savrulması gibi, bu durumda da yöneliş kapitalizm dinamiği doğrultusunda, yeni dönemin “mezar kazıcısı” na dönüşebilir. Ülkeler arasında yapılan hegemonya savaşlarının, alttan alta sistemler arasında yapılması insanlığın sorunu olmalıdır.
Bunu şimdilik bir dilek olarak kabul edelim ve son duruma göre olası sonuçlarımız üzerinde de biraz duralım. Tüm dünyada enerji ve gıda maddeleri üzerinde halen yaşanan mücadelenin daha da yoğunlaşacağı açıktır. Fiyatlar yükselecek, yaşam fakirleşecek vs. Peki, bir umut olabilir mi? Söylenen şu ki, “yapıcı yıkım” olarak tanımlanan yeni teknoloji, keşif, hatta yönetim biçimleri bir umut gibi gözüküyor. İktisatçı dostlarımız bilirler, bu görüş 1950’li yıllarda Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı Joseph Alois Schumpeter tarafından, ekonomik krizlerin yeni teknolojiler ve böylece oluşturulacak yeni piyasalarla aşılabileceği şeklinde ileri sürülmüş idi. Umalım, insanlarıun daha büyük felkakete sürüklenmeden bu görüş yaşama geçirilebilsin. Ne var ki, bu görüş de özünde kapitalisttir ve sonucu hüsrandır. Şöyle ki, şimdiye dek kullandığımız ve yaşamımızı kolaylaştıran bir dizi icat ya da buluş da yaratıcı yıkıcılık değil midir! Peki bugün neredeyiz! İkincisi, böyle bir dinamik durum kapitalizmi insancıllaştırmaz, ancak çevreyi dışlayarak, çevre pahasına merkezin görece mutluluğunu ve yaşam düzeyini koruyabilir. Diğer bir deyişle, giderek daralan çemberin içişnde merkez kapitalizm çevre pahasına durumunu koruyabilirken, hem çevredeki çatışmalar, hem de çevre-merkez çatışması insanlığa kalıcı mutluluk getiremez. Daha fazla yoruma muhtaç bu konuyu burada kapatalım..
Yaşadığımız süreçlerin Türkiye üzerindeki etklilerine gelince, ilk söylenecek söz, her alanda olduğı gibi bu olayda da hiçbir öngürde bulunamadan, fevkalade hazırlıksız ve ekonomik olarak güçsüz yakalandık. Siyasi erk bu olayı da içerideki kötü yöntimin sonuçlarını karartacak şekilde küresel çatışmaya bağalama yoluna gitmektedir, daha da gidecektir. Hatta, savaş daha da ateşli bir hal alırsa, içeride siyaset sahnesi tam bir işgale dönüştürülebilir. Ekonomi ise ortadadır. Yaşanan kur-fiyat-faiz saçmalığında kimlerin ezileceği, kimlerin ballı böreklerin başına oturacağı, Türkiye’nin dış siyasetinin nereye sürükleceği zaten ortadadır. Bu koşullarda dilerim ki, aziz halkımız yaşanan tüm olumsuzlukları dünya konjonkürüne bağlayan ve bağlayacak olan siyasilere kanmadan, yaşananların dünya koşullarından etkilenme sonucu olmakla beraber, büyük bölümünün sorumlusunun 20 yıldır ülke üzerinde çöreklenniş, “yetmez, ama evet” aymazlarının da desteği ile sürdürülen cahili bile şaşkına çeviren ekonomi-politka, kısacası siyasettir! Tüm oluşumlara rağmen anlayamadıysak, zeytınlıklerimiz giderken, koylarımıza çökülürken, madenlerimiz yabancılara peşkeş çekilirken, benim vergimle görev yapan jandarma yabancı şirketi koruyorsa, hesapsız kitapsız yapılan beton yığınları için çocuklarımızn da geleceğini çalıyorsak, çocuklarımız bize “hırsız” demeyecek mi?
14 Mart Tıp Bayramı’dır. Saygın doktorlarımızı, nefret içeren siyasi sözlerden ve çirkin saldırılardan masun olarak kutluyorum. Siyasiler ve hizmet ettikleri sömürücü sistemler geçicidir, fakat bu halk ve bu ülke bizimdir!
Prof. Dr. İzzettin Önder -Manifesto
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor
Yayınlanma:
5 gün önce|
30/05/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.
Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.
Üç aylık tablo
| Ay | Toplam ödeme | İç borç servisi | İç borçlanma planı |
|---|---|---|---|
| Haziran 2026 | 686,6 milyar TL | 554,9 milyar TL | 543,8 milyar TL |
| Temmuz 2026 | 681,8 milyar TL | 616,3 milyar TL | 708,7 milyar TL |
| Ağustos 2026 | 644,3 milyar TL | 595,8 milyar TL | 595,8 milyar TL |
| Toplam | 2,013 trilyon TL | 1,767 trilyon TL | 1,848 trilyon TL |
Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.
Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.
Kritik risk: Faiz yükü büyüyor
Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.
Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.
Piyasalar açısından anlamı
Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.
Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.
Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.
Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.
Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?
TL neden sulanabilir?
Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.
Bunun birkaç kanalı var:
1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır
- Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
- Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
- Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.
2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır
- Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
- Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
- Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.
3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır
- Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
- TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.
Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?
Burada kritik ayrım şudur:
Hazine piyasadan borçlanıyor.
Yani:
- Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
- Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.
Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.
Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.
Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:
- Bankalardan,
- Fonlardan,
- Sigorta şirketlerinden,
- Bireysel yatırımcılardan
borçlanıyor.
Asıl risk nerede?
Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.
Bugün:
- 2 trilyon TL borç ödeniyor.
- Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.
Yarın:
- Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
- Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.
Bu durum zamanla:
- Faiz giderlerini büyütür
- Bütçe açığını artırır
- Vergi ihtiyacını artırır
- Enflasyon baskısını yükseltir
- TL üzerindeki güven baskısını artırabilir
“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”
Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”
Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.
Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.
EKONOMİ
Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?
Yayınlanma:
2 hafta önce|
24/05/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı. Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.
Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?
Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:
Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.
Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.
Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.
Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.
Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.
Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.
Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?
Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.
Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.
Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.
Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.
Reel sektöre telafisi zor zararlar
Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.
İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.
Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:
1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.
2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.
3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.
4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.
5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.
6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.
Buna rağmen neden devam ediliyor?
Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.
TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.
Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:
Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.
Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.
Fatura kime çıkar?
Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.
En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.
İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.
Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.
Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.
Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.
Alternatif ne olmalı?
Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.
Öneriler:
Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.
KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.
Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.
Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.
Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.
Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.
Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli
Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.
Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?
Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.
Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.
Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?
Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.
Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:
- Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
- Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
- CDS risk primi yeniden gündeme geldi
- Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
- Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı
Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.
Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?
Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.
Bir ülkede:
- ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
- siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
- erken seçim ihtimalinin konuşulması,
- sokak tansiyonu riskinin artması,
yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.
Bu durumun sonucu ise genellikle:
- daha yüksek faiz,
- daha pahalı dış borçlanma,
- daha düşük yabancı yatırım,
- daha kırılgan kur dengesi oluyor.
19 Mart Süreci Hatırlandı
Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.
Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.
Bankalar Açısından Risk Ne?
En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.
Çünkü siyasi stres dönemlerinde:
- mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
- kredi talebi bozulabiliyor,
- yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
- bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.
Özellikle son dönemde:
- yüksek faiz,
- sıkı kredi politikası,
- reel sektörün finansman sıkıntısı,
- artan tahsili gecikmiş alacaklar
zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.
CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.
“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?
Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.
Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:
- hukuk devleti,
- demokratik süreçler,
- siyasi istikrar,
- yatırımcı güveni
başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.
Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?
Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:
- CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
- Parti içinde bölünme olur mu?
- Erken seçim tartışmaları büyür mü?
- Sokak tansiyonu yükselir mi?
- Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
- Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?
Güven Sarsıldı
Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.
Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.
Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.022)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.576)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (559)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.973)
- GÜNCEL (4.403)
- GÜNDEM (3.549)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.669)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (575)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.415)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (55)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (9)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (795)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (106)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (51)
- Onur ÇELİK (49)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (90)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (18)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Resmi Gazete'de bugün (04.06.2026) 03/06/2026
- İran: Müzakerelerde somut bir ilerleme sağlanamadı 03/06/2026
- Fed'in Bej Kitap raporunda yüksek enflasyon vurgusu 03/06/2026
- Morgan Stanley ve UniCredit'ten ‘Warsh’ uyarısı 03/06/2026
- Bessent: Enflasyondaki yükseliş kısa vadeli olacak 03/06/2026
- Otokar, Automecanica'nın yüzde 96,77'sini devraldı 03/06/2026
- Trump Ankara'daki NATO zirvesine katılacak 03/06/2026
- ABD fabrika siparişlerinde 11 ayın en büyük artışı 03/06/2026
- ABD'de hizmet faaliyetleri toparlandı 03/06/2026
- ABD-İran geçici anlaşma görüşmelerindeki temel anlaşmazlık konuları 03/06/2026
SON YAZILAR
- SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması 03/06/2026
- Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi 03/06/2026
- Akbank’tan 500 milyon dolarlık sermaye benzeri tahvil ihracı 03/06/2026
- Bankalar çiftçiyi nasıl finanse ediyor? 02/06/2026
- Barış masası sallanıyor, piyasalar hâlâ diplomasiye şans tanıyor 02/06/2026
- Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak? 01/06/2026
- Matematiğin Prensi Gauss: Bankacılıktan Yapay Zekâya Uzanan Miras 31/05/2026
- Sanayide eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı 30/05/2026
- Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor 30/05/2026
- TURİZMDE ALARM ZİLLERİ: 1.500 OTEL SATIŞTA 29/05/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
