Connect with us

EKONOMİ

Prof. Dr. İzzettin Önder : Bütçeleme Usulünün Gösterdikleri

Kapitalist sistemin adaletsizlikleri salt vergilerde da yansımamaktadır. Ancak, vergilerin salınma sürecinin parlamenterlerin iradesi dâhilinde olduğu zannedildiğinden, toplumsal vicdana uygun vergi adalet yapısının oluşturulabileceği gündemde tutulmaktadır.

Yayınlanma:

|

Genellikle bütçe analizlerinden anlaşılan, harcama ve gelir kalemlerinin dağılımı ve bu dağılımın sosyo-ekonomik yorumudur. Oysa, takvimde 31 Aralık yaprağının düşmesiyle toplumlarda büyük değişimler olamayacağı gibi, ekonominin alt yapısında ve siyasi kadronun zihniyetinde ciddi değişimler olmadıkça, yeni bütçeyle gelir ve harcama kalemlerinde de fazla bir değişim oluşamaz, çünkü yıllık bütçeler ekonomik alt-yapının siyasi tercihler doğrultusunda oluşmuş, sistem ve işleyişin organik yapısını gösteren cetvellerden başka bir şey değildir. O nedendir ki, yıllık bütçeler uzun yıllar boyunca ekonominin yüzde 25-30 oranı ağırlığında dalgalanmakta ve AKP’nin sadakaya muhtaç seçmen yaratarak oy tabanını konsolide etme politikalarıyla Avrupa’nın en genç toplumunda toplumsal yoksullaşmanın simgesi niteliğindeki sosyal harcamaların artışı dışında bütçelerde dikkate değer aşırı bir değişim oluşmamaktadır. Bu sebeple, burada tartışmak istediğim konu, bütçe kalemlerinin analizi olmayıp, bunlardan çok daha mühim, aynı zamanda da vahim olan bütçe hazırlama ve denetim farklılığının ulus-devlet anlayışına aykırılığıdır. Anayasada gerekli değişikliğe gidilmeden, fiili uygulamalarla laiklik ilkesi ya da sosyal devlet ilkesinin özde değişimin alt-yapısının oluşturulmasına analojik olarak, bütçeleme sisteminde de sinsi değişikliklerle devlet yapısının temelleri sarsılmakta ve yeni bir yazılı metne dahi gerek kalmadan toplumu siyasi sistemde geri dönüşü hayli zor alanlara doğru savrulmaktadır. Bütçe sisteminde alttan alta zorlanan sistemin yönü, Batı dünyasında mülk devletten ulus devlete geçişin simgesi olan krematistik bütçeleme sisteminden kameralist bütçeleme sistemine geçişin tersine olduğu kadar, imparatorluk yapısının beytülmal ya da mirî ve Enderun hazine yapısından tek bütçe yapısına geçişin tersidir. Bütçe ve bütçeleme sisteminde yaşanan böylesi sinsi değişim, şekli manada anayasaya uygun olsa da, öz ve ulusal hâkimiyet anlamında ulus devlet mantığı ile uyuşmamaktadır. Ulus devlet ve ulusal hâkimiyet anlayışlarıyla bağdaşmayan bu gidişe karşı çıkılması, özgür ve gerçek anlamda ulus devlet anlayışı gereğidir.

Soruna yaklaşımda, öncelikle bütçe hakkının siyasal ve hukuksal anlamını ve bu anlam doğrultusunda gereğini tartışalım. Bütçe bir “yasası”dır. Bunun sebebi, bütçe ile toplumsal malvarlığının ne kadarının, hangi hizmet alanlarında toplumsal hizmete sunulması kararının veriliyor olduğudur. Malvarlığı topluma ait olduğuna göre, bu konuda söz hakkı da sadece ve sadece halkı en geniş temsil ile yetkili parlamentoya aittir. Bu itibarla, ilk hazırlıkları ilgili bakanlık ve komisyonlarda yapıldıktan sonra, parlamentoya sunulması gereken bütçe tasarısının tahmini harcama ve gelir kalemleri üzerinde her türlü değişikliği yapmakla yetkili merci başkan ya da cumhurbaşkanı da değil, tek ve nihaî merci sadece parlamentodur. Bütçe yasası ile icra heyetine yetki verilmesi de ancak parlamento eliyle olur. Bu anlayışın doğal sonucu şudur ki, parlamentoya sunulan “bütçe tasarısı” parlamentonun vetosu sonucu reddedildiğinde, teorik olarak bütçe tasarısını hazırlamakla görevli icra heyeti aklanmamış demektir, zira parlamentoya sunulan bütçe tasarısı bir ön çalışmadır. Bu durumda, eski yasaya ve uygulamaya göre, kamu işlevlerinin aksamaması için, kısa süreli geçici bütçe yapılır ve parlamentoya sunulmak üzere yeni bütçe için çalışmalar başlatılırdı. Günümüzün, maddi anlamda yasa olarak görülmemesi gereken hukuksal yapısı çerçevesinde ise, bütçe cumhurbaşkanı tarafından yapılarak parlamentoya “tasarı” olarak değil, “teklif” olarak sunulmaktadır. Plan ve Bütçe Komisyonun yerini de salt Bütçe Komisyonu almış olup, planla ilgisi kesilmiş olan Komisyon ancak bütçenin parlamento görüşmeleri esnasında bütçe hakkında fikir sahibi olabilecek, fakat bütçe üzerinde fazla bir etkiye sahip olamayacaktır. Bütçenin reddedilmesi, parlamentonun hazırlanmış bütçeye onay vermediği anlamı taşıdığı için, bu hazırlıktan sorumlu olan kurul ya da makamın devre dışına çıkması gerekirken, yeni sistemde bütçeyi hazırlayan başkan, bu sonuçtan hiç etkilenmeden (!), enflasyon oranına göre yeni bütçeyi hızla hazırlayıp, tekrar parlamentoya sunma ihtiyacı dahi duymadan, uygulamaya koyma yoluna gidebilir. Bu durumda, halkın temsilcisi konumundaki parlamentonun bütçe üzerinde etkisi yok demektir. Bütçe gibi çok temel demokratik gösterge sürecinde parlamentonun yetkisiz kılınması demokratik anayasal ilkeler açısından düşündürücüdür. Kaldı ki, bütçe eski sisteme uygun yapılıyor olsa idi dahi, “milletvekilliği”nin “partivekilliği”ne dönüştürüldüğü günümüze has yapıda durum çok da farklı olmayabilirdi. Bütçenin başkan tarafından hazırlanması başkanın icra organı olarak çalıştığının göstergesidir. Peki, diyelim ki, bütçe teklifi reddedildi. Bu durumda, halkın çok daha geniş kesiminin, hatta istisnalar dışında tümünün temsilcisi konumundaki parlamentonun ret yetkisi, toplumun ancak belirli oy oranı ile yetki ihraz etmiş olan başkanı işlevsiz kılamadığından, icra kesin şekilde yasama yetkisinin üzerine çıkmış ve halk iradesi çiğnenmiş olmaktadır. Böyle bir sistem demokratik olarak görülebilir mi?

İhdası ve uygulaması ile Varlık Fonu uygulamasını da sisteme ilave ettiğimizde durum daha da vahim hal almaktadır. Toplumun çok değerli varlıklarını ciddi risk altında tutan Varlık Fonu, yönetimi ve işlevi itibariyle bütçe kurallarından da daha anti demokratik olması nedeniyle ne ulus devlet mantığı, hatta ne de ulusal hâkimiyet kuralı ile bağdaşır bir niteliği haizdir.

Bütçenin hazırlanması ve onanması trajedisini tamamlayan bir başka aşama da bütçenin denetimi sürecinde yaşananlardır. Bütçenin parlamento, maliye örgütü elemanları tarafından yapılan denetimler dışında en önemli denetimi, bilindiği üzere, Sayıştay tarafından yapılmaktadır. Sayıştay denetimlerinin parlamentoda ve basında ne denli yetersiz ve saptırıcı nitelemelerle yer aldığı ve bir bakıma kamuoyu denetiminden uzak tutulmaya çalışılmasının da demokratik devlet yönetimi ile bağdaşır durum olmadığı ortadadır.

Genel bakışla, bütçe tartışmalarında sistematik olarak görülmesi gereken diğer bir konu da gelirler konusunda göze çarpar. Kapitalizmin işleyiş dinamiğinde, kamu gelirlerinin göreli dağılımının tartışılması iki açıdan anlamsızdır. Birincisi, vergi yükü dağılımı ekonomik güç dağılımına göre şekillendiğine ve piyasa koşullarında oluşan birincil gelir dağılımı vergi sistemi ile etkili şekilde telafi edilemediğine göre, vergi yükünün adaletsiz dağıldığının tartışılmasının hiçbir pratik ve siyasi sonucu yoktur. Örneğin, asgari ücretin vergi dışı kalması, kapitalist sistemde olası olamayacak bir güç ilişkisi değişimini gerektirir. Kapitalist sistemde böyle bir güç ilişkisi değişimi yapılmayacağına göre, sistem tartışmasına girmeden salt bu değişim talebi, adeta olabilecekmiş gibi toplumu oyalarcasına gündeme gelmemelidir. Meseleye biraz yakından bakalım. Asgari ücret üzerindeki vergi, yaygın işsizlik koşulunda istihdamı kısabildiği halde, kalifye emek dışında, istihdam içi emekçiler üzerinde yük yıkmaz. Ancak bu vergi patrona da yük yıkmayıp, üretime giren emek maliyeti olarak tüketiciye yansıtılır. Kısacası, son tahlilde, asgari ücret üzerindeki vergi bir tür dolaylı vergi niteliğine bürünerek topluma adaletsiz yük yıkar. Asgari ücret üzerindeki doğrudan vergi kaldırılsa, bu yük doğrudan kâr üzerine geleceğinden patronlar bu konuda sessiz kalmayı yeğlerken, patronların siyasi ajanları da bu sessizliği politik uygulamada yaşama geçirmektedir.

Her bütçe döneminde vergi yükü adaleti açısından uzun uzun tartışılan dolaylı ve dolaysız vergi oranları da, benzer şekilde, sistem bağlamında ele alınmalıdır. Kapitalist sistem ücret esaretini piyasa uygulaması, belki de piyasa demokrasisi olarak göstererek ana dokuyu gözlerden uzak tuttuğu gibi, dolaylı/dolaysız vergi ayırımı tartışmasını da taraflara hararetle yaptırarak, sistemi geri plana çekebilmektedir. İşte, bu tür tartışmaların anlamsızlığının ikinci sebebi burada yatmaktadır; anlamsız ve sistem değişmedikçe olamayacak tartışmalarla zaman geçirilirken sistem geri plana çekilmekte, sorunlar bazı politikalarla giderilebilecekmiş gibi topluma yansıtılmaktadır. Gerçekçi olursak, vasıtalı vergiler azalan oranlı olarak adaletsizdir de, bir dizi istisna ve muafiyetlerle uygulanan dolaysız vergiler çok mu adildir? Dolayısıyla, birincisi, bu tür meseleler sistem bağlamında ve sistem mantığı ile tartışılmalıdır; ikincisi ise, her konu içerik ve uygulanışı ile ele alınıp yüzeysel peşin yargılardan kaçınılmalıdır.

Kapitalist sistemin adaletsizlikleri salt vergilerde da yansımamaktadır. Ancak, vergilerin salınma sürecinin parlamenterlerin iradesi dâhilinde olduğu zannedildiğinden, toplumsal vicdana uygun vergi adalet yapısının oluşturulabileceği gündemde tutulmaktadır. Bu mantık, toplumsal güç ilişkilerinin üretim ilişkisi sonucu olduğu gerçeğini perdelediği gibi, ekonomik sisteme gönderi yapılmadan gelir dağılımı ya da vergi yükü dağılımında düzenlemeler yapılabileceği görüntüsü yaratmaktadır. Bu tartışma, toplumsal güç ilişkisini göz ardı ettiği gibi, aynı mantıkla sistem konusunu da dikkatlerden uzakta tutmaktadır. Kapitalizmin adaletsizlik olarak topluma yansıyan sorunlarının salt sorun temelinde çözüme kavuşturulabileceği görüşü, tartışmaları sistem konusunun dışında tutmaya yönelik ideolojik saptırmadır. Ne var ki, ana akım maliye öğretisi çerçevesinde de kamu kesiminin bir işlevi olarak, piyasa sürecinde oluşmuş gelir dağılımını bir miktar düzeltici vergi ve harcama politikalarıyla düzeltilmesi önerilir. Ekonomi ile politikayı birbirinden ayıran sağ eğilimli sosyal demokrasi mantığını yansıtan bu görüş, özelleştirme ve sair piyasa ekonomisi kurallarına da şiddetle bağlı olup, toplumun adalet duygularını rencide eden bazı çarpıklıkların kamu politikalarıyla giderilebileceği görüşüne dayanır ki, bu yaklaşım bir sistem olarak kapitalizmin özünde toplumsal huzursuzluk yaratma eğilimli olmadığı, oluşan huzursuzlukların arızi olduğu ve bazı uygun politikalarla giderilebileceği yönünde, özde kapitalizmi koruyan ve oluşan sorunların çözümlenememesinden de siyasileri ya da sair etkisiz politika ve uygulamaları sorumlu tutarak sistemi aklar.

Uygulanan bütçe sistemi ulus-devlet ve ulusal egemenlik görüşleriyle bağdaşmayan, çağdaş demokratik devlet yönetimine aykırıdır. Halka ait malvarlığının kullanım biçimi sadece ve sadece halka, onun adına tek yetkili olan parlamentoya aittir.

Gazete Manifesto

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.